# Ateist Cerrah Müslüman Oldu "Tanrı'ya Kızımı Kurtarması İçin Yalvardım"

- Language: tr
- Published: 2026-08-26
- Canonical: https://blog.towardseternity.com/tr/blog/atheist-surgeon-converts-to-islam-i-begged-god-to-save-my-daughter
- Source video: https://www.youtube.com/watch?v=-E7VYwZvbBM
- Channel: Towards Eternity

This is the cleaned transcript of the source video. The speech is unaltered.

---

Bir ateist olarak büyüdüm. Akademik bir tıp okuluna gittim. Başarılıydım, para kazanıyordum. Bilirsin işte, mutluydum. Doğuştan bir kalp rahatsızlığıyla dünyaya gelen bir kızım oldu. Belinden aşağısı ölüyordu çünkü... orası hiç oksijen almıyordu. Beni odadan çıkardılar. Hemen hastanenin mescidine doğru koştum. Dedim ki, "Ey Tanrı, eğer oradaysan, sana muhtacım. Eğer kızımı kurtarırsan sana inanacağım. Her şeyi araştırmaya başlamıştım. Taoizm, Budizm, Hinduizm. Erkek kardeşim bana bir Kuran meali gönderdi. Bunları okuduğumda her şey yerine oturuverdi. Müslüman olduktan sonra 14 yıllık eşim benden boşandı. Annem ve babam beni evlatlıktan reddettiler. Çık evimden ve bir daha asla geri dönme!

Bir gece bir rüya gördüm. İçinde Peygamberimiz ﷺ bulunuyordu. Onun huzurundaydım. Ve dağları işaret etti ve dedi ki, "Dağlara git." Dağlara git. Selamunaleyküm Dr. Laurence Brown. Davetimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Sizi burada görmekten çok memnunuz. Vealeykümselam verahmetullahi veberaketühü. Öncelikle Dr. Laurence Brown kimdir? Bize kısaca hayatından bahsedebilir misin lütfen? Ben bir... Ben bir göz hekimi ve bir yazarım. Şu anda da Suudi Arabistan'da yaşıyor ve çalışıyorum. Quaker bir ailede büyüdüm ama dinî gerekleri yerine getirmezlerdi. Quakerler Hristiyanlığın Protestan bir mezhebini oluşturur. Otuz yıldan biraz fazla bir süre önce Müslüman oldum.

Böylece Suudi Arabistan'a geldim ve o zamandan beri Suudi Arabistan'da yaşıyor ve çalışıyorum. İnanç açısından hayatın nasıldı? Neye inanıyordun? Bir ateist olarak büyüdüm. Yani, Amerika'da büyüdüm. San Francisco'da doğup büyüdüm. Akademik bir liseye gittim. Üniversite, tıp, staj, ihtisas... Ve tüm bu akademik çevrelerde profesörlerin çoğu, iş arkadaşlarım ve öğrenci arkadaşlarım ateisttiler. Bildiğiniz gibi, bu entelektüellerin inanç sistemi olarak görülüyordu. Yani, çünkü entelektüeller Tanrı'ya inanmayacak kadar zekiydiler. Bu sebeple ben de o şekilde inanıyordum ta ki ruhsal bir uyanış yaşayana kadar. Lütfen bize bu deneyimi anlatın.

Size inancınızı sorgulatan ve bu yola ileten şey neydi? Hatırlamakta biraz zorluk çekiyorum. Bu uzun yıllar süren eğitim ve tahsisten sonra uzman doktor olmuştum. Yani, başarılıydım, para kazanıyordum, ihtiyacım olan her şeyi öylece alabiliyordum ve bilirsin işte, mutluydum. Sonrasında etrafıma bakınmaya başladım ve bundan fazlası olmalı diye düşündüm. Ama aydınlanma yaşadığım an kızım doğduğunda doğuştan bir kalp rahatsızlığı... Aslında tam kalp sayılmaz. Kalpten çıkan büyük damar, aort damarı. Kızım aort daralmasıyla dünyaya gelmişti. Yani, doğduğunda belden aşağısı koyu maviydi. Şu an üzerimde gördüğünüz, giymiş olduğum ameliyat önlüğünden daha koyu maviydi.

Vücudu öyle bir haldeydi ki ölüyor gibi görünüyordu çünkü vücudu hiç oksijen almıyordu. Ve tabii ki bir doktor olarak bunu görmek çok korkunçtu. Ve dediğim gibi, o ana kadar ateisttim ki bir yaratıcının varlığını hissetmeye başlamış durumdaydım ve... O hissiyat sadece yaratıcının kendisinden gelebilirdi. Tüm hayatım boyunca her şeyin kontrolü bendeydi. Hayatım boyunca asla kontrolün bende olmadığını hissettiğim bir an yaşamamıştım. O an hayatım boyunca ilk defa bir şey yapamadığımı hissetmiştim. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Öncesinde, para lazımken daha fazla çalıştım. Şu lazımken bunu yaptım falan filan. Hayatımın kontrolü hep benim elimdeydi.

Ve orada öyle bir şey yaşıyordum ki çocuğa ve bulunduğu hâle baktığımda elimden bir şey gelmediğini anladım. O çocuğu kurtarabilecek tek kişi yaratıcımdı. Beni odadan çıkardılar. Yenidoğan yoğun bakım ünitesinden dışarı çıktım ve kalbimde bir şeyler hissettim. Hemen hastanenin mescidine doğru koştum. Mescide girdim ve sadece... Sadece basit bir dua etmekle kaldım. Şüphecinin Duası'nı hiç duydun mu? Şimdi, Şüphecinin Duası şöyle oluyor. Şey gibi, "Ey Tanrı, eğer bir tanrı varsa, ruhumu kurtar, eğer bir ruhum varsa," değil mi? Ve bu, yani... Birçok şüpheci ve birçok ateist bu şekilde dua ediyor. O zamanlar Şüphecinin Duası'nı bilmiyordum ama ona benzer şekilde dua ettim.

Aslında ettiğim dualar Fatiha'ya daha yakındı. Yaratıcımı tanımam bakımından öyleydi. Dedim ki, "Ey Tanrı, eğer oradaysan, sana muhtacım." Yaratıcımdan istedim. Direkt Tanrı'ya hitap ederek dedim ki, "Yani, eğer kızımı kurtarırsan ve beni senin en memnun olduğun dine, beni çok memnun etmese de seni en çok memnun edene, yönlendirirsen eğer sana inanacağım." Mescitten çıktım ve yoğun bakım ünitesine döndüm. Ben çıkalı on veya 15 dakika olmuştu. Doktorlar o sırada muayeneyi ve tespitlerini yapsınlar diye çıkmıştım. Yani, bilirsin, yenidoğan yoğun bakım ünitesinde girdiğinde bir süreç gerekir. Elini yıkarsın ve sonra... Önlük, eldiven, maske ve bir sürü şey giymen gerekir.

Ben bunları hallederken camdan içeri bakıyordum ve doktorları gördüm. Odanın uzak bir köşesinde kızımın etrafında toplanmışlardı. Kafalarını kaldırıp bana bakıyorlardı ve gözlerindeki o bakıştan anlamıştım ki... Ben... Gözlerindeki o bakıştan anlamıştım ki bir şeyler değişmişti. Odaya girdiğimde ve... Şey, yani... Belki de üzerinden 35 veya 36 yıl geçti ama bu anıyı anlatırken hâlâ boğazım düğümleniyor.

Sonrasında doktorların yanına gittiğimde pediyatrik kardiyotorasik cerrah bana baktı ve dedi ki, "Kızın iyileşecek." Sonra fark ettim ki hepsi bu açıklamaya inanıyorlardı ama kalbimde olan şey şuydu ki ben yaratıcıma bu çocuğu kurtarması için birkaç dakika öncesinde dua ediyorken benimle değillerdi. İnancın kalbimde yer edindiği an işte o andı. Kızım Hannah hayatına tamamen normal bir şekilde devam etti. İlaca ihtiyaç duymadı. Ameliyata ihtiyaç duymadı. Herhangi bir müdahaleye ihtiyaç duymadı. Tamamen normale döndü. Buna bir mucize diyebilirsiniz veya doktorun açıklamasını kabul edebilirsiniz ama ben yaratıcıma bir söz vermiş olduğumu fark ettim. Ondan istedim. Ona söz verdim.

Çocuğumu kurtardığı ve beni onun en memnuniyet duyduğu dine yönlendirdiği takdirde ona inanacaktım. Devam etmek için şu boğazımın düğümünü çözmem lazım. Bundan sonraki dört ila beş yıl boyunca yaşadığım şey ise benim için psikolojik bir travmaydı çünkü Allah'a beni en memnun olduğu dine yönlendirdiği takdirde ona inanacağıma dair söz vermiştim ama bu dini bulamamıştım. Yani, her şeyi... Her şeyi araştırmaya başlamıştım. Taoizm, Budizm, Hinduizm. Ve tabii nihayetinde Batı'daki çoğu insanın yaptığı şeyi yaptım. Yani, İncil'i elime aldım. Eski Ahit'i okumaya başladım. Eski Ahit'i okumaya başladığımda bir şeyler doğru hissettirdi.

Dedim ki, "Peki, Eski Ahit'in öğretisinin birçok kısmına inanıyorum." Böylece yaratıcımızın özüne dair birçok inanabileceğim şey buldum. Ama bununla birlikte, Eski Ahit sonrasında gelecek üç peygamber öngörüyordu. Ama kafama şu soru takılmıştı, şu üçüncü peygamber nerede? İncil'deki "Faraklit" kelimesi üzerinde birçok şeyler söylenmektedir. Birçok insan Faraklit'in Ahmet ismine tercüme edilebileceğini konuşur ki bu isim Muhammed'in ﷺ isimlerinden biridir. Faraklit İncil'de sadece beş kez geçer. Biri bahsettiğim kısımdadır. Bir başka kısımda ise İsa Aleyhisselam Faraklit olarak tanımlanır. Böylece Faraklit'in ne olduğunu biliyoruz.

İsa bunlardan biriydi ve kendisinden sonra gelecek bir kişiden bahsediyordu ki bunlardan çok vardı. Eğer bu peygamberlik zincirindeki son peygamber anlamına gelmiyorsa başka ne gelir bilmiyorum. Bunu gördüğümde aranıp bulunması gereken son bir peygamber olduğuna dair gönlümdeki inancım pekişti. Hep içimde aynı hissiyat bulunuyordu. Her zaman şöyle hissederdim, "Peki, burada bir bağlantı var. Tek Tanrı'ya olan iman, peygamberlik zincirine olan iman, vahiy zincirine olan iman, meleklere, mahşer gününe, her şeyin Allah'tan geldiğine olan iman." Evet, hepsini anladım. Ama şu diğer şey... İsa'nın Tanrı'nın oğlu olduğu inancı... Hayır. Ona inanmadım.

Teslis, birdeki üç, üçteki bir, birbirine eş, eştözlü, birlikte bâki olan. Hayır, yani... Bunu kabul edemem. Papazlara, rahiplere, vaizlere ve nicesine sorular sorardım. Yani, hep onlara şöyle sorardım, "Bu şeyler için delilleri nereden buluyorsunuz? Nerede Mesih Tanrı'nın oğlu olduğunu söylüyor?" Bana bir metni işaret ederlerdi ama ben derdim ki, "Hayır, hayır, hayır." İncil'de Mesih kendisini 88 yerde "insanoğlu" olarak adlandırıyor. İncil'in hiçbir kısmında kendisini Tanrı'nın oğlu olarak isimlendirmiyor. O zaman neden başka insanların ona dair söylediklerine inanıyorsun? Neden onun kendisine dair söylediklerine inanmıyorsun? O kendisine İnsanoğlu diyor.

Neden bu mecazi ifadeyi kullanıyorsun? İncil tüm inananları Tanrı'nın çocukları diye tanımlıyor. Neden bu mecazi ifadeyi kullanıyorsun? Neden tam olarak Mesih'in söylediğini kullanmıyorsun? İşte bu durum yaratıcıma şunu söylememe sebep oldu. "Arıyorum ama bulamıyorum." Sonra biraderim duruma el attı. Yaşça benden 21 ay büyük ve, Elhamdülillah, Müslüman oldu. Ben ve biraderim önceden hiç samimi değildik. Böyle değildik. Böyleydik. Biz... Yani, benim ihtida ettiğim vakitten bu yana hep... Hep şöyle dedik. İslam'a girip din kardeşi olmadan önce hiçbir zaman kardeş gibi olamadık. Ne zaman İslam'a girdik, işte o zaman gerçekten kardeş olduk. Tam olarak neden olduğunu hatırlamıyorum.

Sadece o zamanlar çok garip bulmuştum. Ama bir yıl sonrasında bana bir Kuran meali ve bir de siyer kitabı gönderdi. Peygamberimiz'in ﷺ hayatını ele alıyordu. Martin Lings'in en eski kaynaklara göre Muhammed'in hayatını yazdığı kitap. Bunları okuduğumda her şey yerine oturuverdi. Sanki birkaç parçası eksik olan bir yapbozum vardı da parçalarını buldum, her biri yerlerine oturdular ve sonunda tüm resmi görebildim. Hayatım boyunca ilk defa tüm resmi görebiliyordum. Son peygamber buydu. Son vahiy buydu. Ve geçmişten gelen peygamberlik zinciriyle örtüşüyordu. Eski Ahit'in öngörüleriyle örtüşüyordu. Son peygamberin özellikleri örtüşüyordu. İşte o zaman Müslüman oldum.

Bence inanca giden yol akıl ve mantıktan geçtiği kadar kalpten de geçiyor. Çünkü hatırlayın, Allah dilediğini hidayete erdiriyor. Peki bunu nasıl yapıyor? Yani, insanları hem gönülleri aracılığıyla hem de vahiy yoluyla hidayete erdiriyor. Ve tabii, vahiy akla hitap eden bir süreçtir. Vahyi okumak ve vahiy ve dini doğrulayan delilleri anlamak bu sürecin bir parçasıdır. Bize bu hissiyatı tarif edebilir misin? Hâkim olan duygu herhâlde huzurdu. Yani, o zamanlara dönüp baktığımda birçok insan çok rahatlamış bir vaziyette bulunduğumu fark etmişlerdi. Başka duygular da bulunuyordu ama özellikle abdest aldığımı ve bunun bir rahatlama süreci olduğunu, Sübhanallah, fark ettiğimi hatırlıyorum.

Abdest sizi sakinleşmeye, her ne yapıyorsanız bırakıp temizlenmeye, neden abdest aldığınızı düşünmeye ve abdestinizi namaz öncesi arınmanıza adamanıza itiyor. Bütün bu süreç insanı dinlendiriyor. Çevrendeki insanlar İslam'a geçişine nasıl tepki verdi? Ailen nasıl tepki verdi? Müslüman olduktan sonra 14 yıllık eşim benden boşandı. Yani, eşimden oldum. Çocuklarımdan oldum çünkü mahkeme Müslüman olduğum için onları eşime verdi. Velayeti eşime verdiler. Mahkeme velayeti eşime verdi. Bu süreçte açık bir şekilde bana karşı saf tutulmuştu çünkü mesela...

Mesela şu an eski eşim olan kişi boşanma davasını açmak için mahkemeye gittiğinde yargıç boşanma davasına giriş prosedürlerini başlattı ama eski eşim ayrıca hakkımda tedbir kararı çıkarttırdı. Evime 30 metreden fazla yaklaşmaya iznim olmadığını söyledi. Kendi evime 30 metre, eşime 30 metre, çocuklarıma 30 metre vesaire. Kararı çıkartmadan evvel yargıç eşime şunu sordu, "Bu adam seni tehdit mi ediyor?" Dedi ki, "Hayır." "Sana hiç vurdu mu" diye sorduğunda "Hayır" dedi. "Sana sözlü saldırılarda mı bulunuyor" diye sorduğunda "Hayır" dedi. Yani, şimdi bile eski eşime sorsanız size yine aynı gerçeği söyleyecektir.

Sonra yargıç sordu, "Peki neden boşanmak istiyorsun?" Dedi ki, "Sadece bitirmek istiyorum. Farklı yollardan gidiyoruz. O Müslüman oldu ama ben Hristiyan'ım." Bunun gibi şeyler söyledi. Sonra yargıç dedi ki... Yargıç tedbir kararını çıkardı çünkü bir Müslüman'dım. Bu şekilde olduğunu düşünüyorum. Yargıç ve eşim arasında geçen konuşmalara baktığım zaman ve bunun benimle olan ilgisine baktığımda bunun böyle olduğunu düşünüyorum. Ve böylece çocuklarımı görmekten mahrum kaldığım belli bir süre geçirdim. Sizlere bu sürecin ne kadar aşağılayıcı olduğunu anlatmak istiyorum. Mahkeme çocuklarımı görebilmem için bir şart getirdi. Bir koruma tutmam gerekiyordu.

Çocuklarımı benden koruması için bir koruma tutmak zorundaydım. İşte bir babayı bu durumda bu kadar aşağılık duruma düşürdüler. Ki hiçbir sözlü saldırı geçmişi yoktu. Fiziksel saldırı geçmişi yoktu. Ne tehdit oluşturan bir durum ne de hiçbir şey. Eşim ise bu duruma ses çıkarmadı. Yani, ona neden böyle yaptığını sorabilirsiniz ama bu süreç işte bu kadar aşağılayıcıydı. Peki başka ne kaybettim? Peki... Evim, eşim, çocuklarım, arabam, mülkiyetim... Yani, sadece ev içerisinde çeyrek milyon dolarlık sanat eserleri vardı. Tek başına sadece duvardaki çizimler. Hepsini kaybettim. Boşanma sonrasında elimde sadece bir SUV ve 5.000 dolar kalmıştı. O kadar. Üstelik bir sürü arkadaşımı kaybettim.

Annem ve babam beni evlatlıktan reddettiler. Bana bir mektup gönderdiler. İçinde şöyle yazıyordu, "Gelme, arama ve yazma. Seninle asla iletişim kurmak istemiyoruz. Mirası da unut." Vesaire, vesaire. Ve işte bu kadar. Bu hikâyenin iyi tarafı ise uzun yıllar sonrasında iletişim kurmayı başardık. Onlar yaşlandıkça ilişkimizi daha iyi bir hâle getirdik. Öyle bir noktaya geldi ki ikisi de vefat etmeden önce şehadet getirdiler. Annem de babam da vefat etti. Her ikisi de birer birer şehadet getirdiler. Umarım Allah şehadetlerini kabul eder. Duyduk ki Medine'de yaşıyormuşsunuz. Peygamberimiz'in ﷺ şehri. Sormak istediğim, onun ahlakında en çok seni etkileyen şey nedir?

Bence onun ahlakının sağlamlılığı tebliğ ettiği vahyin doğruluğunu ispatlayan en önemli kanıttı. Peygamberimiz'i ﷺ kötüleyen kişiler onun sadece mal mülk veya kadın peşinde olduğunu ya da bir komutan veya kral olmak istediğini söylüyorlardı. Ama buna cevap vermekten acizler çünkü eğer ki o İslam'dan vazgeçmeye istekli olsaydı. Kureyş ona en zenginleri olacağını vadediyordu. Ona İslam'ın sınırları olmaksızın onların kralı olabileceğini ve bir sürü eş alabileceğini vadediyordu. Dünyanın en güzel kızlarının olduğu en geniş hareme sahip olabilirdi. Yani, bu ve benzeri. Eğer tebliği terk etseydi isteyeceği her şeye Ona vereceklerdi. Devam etseydi değil.

Önündeki yol zorluklar ve sıkıntılarla dolu bir yoldu ama kendini adadığı yol işte bu yoldu. İşte bu kendisini tebliğin hakikatine ve yaratıcısının hizmetine adamış bir insan örneği. Bence bu etkileyiciliğin ötesinde bir durum. Bu herhangi bir insanın bir daha asla başaramayacağı bir şey. Onu, aleyhissalatü vesselam, hiç rüyanda gördün mü? İşte şimdi beni köşeye sıkıştırıyorsun. Evet, gördüm. Elhamdülillah. Bir gece bir rüya gördüm. İçinde Peygamberimiz ﷺ bulunuyordu. Onun huzurundaydım ve bir nevi eski tarz bir kasabadaydık. Amerikan kovboy filmlerinde gördüğün tarzdan bir kasabaydı. Ve Peygamberimiz ﷺ dağları işaret etti ve dedi ki, "Dağlara git." Dağlara baktım ve bana bir garip geldiler.

Hiç öyle bir dağ görmemiştim. Dedi ki, "Dağ ehline git çünkü dağlarda cihat yaşanıyor." Hepimiz biliyoruz ki cihat yalnızca savaşmak anlamına gelmiyor. Biliyorsun, mücadele veya kişisel mücadele anlamına gelebiliyor. Ona şöyle dediğimi hatırlıyorum, "Peki, lakin bizim zamanımız seninki gibi değil. Benim zamanımda eğer bana bir şey olursa eşime ve çocuğuma bakacak kimse yok." Peygamberimiz ﷺ dedi ki, "Ben senin eşine ve çocuklarına bakacağım." Bir film sahnesi gibiydi. Bir anda yanımızdaki ahşap binanın içerisindeydik. Bakkal gibi bir yerdi. Tezgâhta böyle büyük ve içi şeker dolu cam kavanozlar vardı. Koca bir cam kavanozu eline aldı. Böyle bir büyüklükteydi. Şeker doluydu.

Şöyle yuvarlak şekerlerle doluydu. Onu sağ elime verdi. Sonra da içerisinde yuvarlak şekerler olan bir başka büyük kavanozu aldı, onu da diğer elime verdi ve dedi ki, "Bunları dağ ehline götür." Rüya bu şekildeydi. Sanırım 99 yılı sırasındaydı. Böylece Medine'ye gelme kararı aldım. Suudi Arabistan'da bir iş teklifi aldım. Kararımı verdim ve iki yıllık sözleşmeyle Suudi Arabistan'a geldim. Ve açıkçası her şey yolunda gitti. Üzerinden 26 yıl geçti. İşte burada, hâlâ Medine'deyim. Elhamdülillah. Ama rüyayla ilgili olan kısım şöyle. Bir gün balkonumdan dışarıyı izlerken Uhud Dağı'na bakıyordum.

Onu zaten birçok kez görmüştüm ama ne hikmetse günün tam o saati, güneşin konumu, dağa vuran ışık ve her şey mükemmeldi. Ben de ilk o an fark ettim ki, Sübhanallah, rüyamda gördüğüm dağ o dağdı. Bu da oradaki insanların, yani Medineli insanların, dağ ehli olduğu anlamına geliyordu. Yani, bu benim cihadımdı veya mücadelemdi. Hikâye burada bitmiyor çünkü bu topraklara kendimi adamış durumdayım. Dediğim gibi, kızım 27 yaşında. Bir zaman geldi ve üniversiteye gitmesi gerekti. Ve ben ise... Ben ise kızım batılı bir eğitim alabilsin diye işimi bırakıp ailemle Batı'ya gitmeye hazırdım. Ama eşim bana rüyamı ve yerimin burası olduğunu hatırlattı. Ve kızımla birlikte Amerika'ya gitti. Eşim Filistinli.

Amerika'ya kızıma göz kulak olmak için gidecekti ama durum şuydu ki ikisi de Amerikan adetlerine alışmak, orada yollarını bulmak ve toplumu tanımak durumunda kalacaktı. Kızım bir yandan üniversiteye gidecek ve eşim de bir yandan ona yardımcı olacaktı. Yani... Onu alıştıracaktı. Bir gün eşim Amerika'dayken... Ona en zor gelen şeylerden biri her gün kızımla Uber'e binip üniversiteye gitmek ve Uber'le dönmek zorunda olmaktı. Ve gün sonunda Uber gelip kızımı alır ve bırakırdı. Eşimin en çok endişe ettiği şeylerden birisi bu Uber'lerdi. Bir kadın hiç tanımadığı bir adamla arabada yalnız vesaire. Sonra bir gün eşim bir rüya gördü.

Rüyanın içinde bir Uber arabaya gittiğini, Uber arabaya bindiğini, sürücünün dışarı çıktığını ve onun için kapıyı açtığını gördü. Ve sürücü... Kusura bakmayın. Onun için kapıyı açan sürücü Peygamberimiz'di ﷺ. Günün ilerleyen saatlerinde veya hemen ardından, hatırlamıyorum, eşim beni aradı ve dedi ki, "Bak, işte rüyan gerçekleşti." Ben de dedim ki, "Nasıl yani?" Dedi ki Peygamberimiz ﷺ ben yokken eşime ve çocuğuma göz kulak olacağına söz vermişti. Bu rüya aslında ona öyle bir güç verdi ki tüm korkularını yendi ve devam etti. Elhamdülillah. Vay, çok güzel bir hikâye. İki farklı rüya ve bu rüyanın gerçekleşmesi... İnanılmaz. Bir başka rüyada gerçekleşiyor. Bir tane ekstra soru sormak istiyorum.

Belki biliyorsundur, ben de doktorum ama bir pratisyen hekimim. Sana Allah'ın her şeyi yarattığında olduğu gibi mükemmel yaratışını hissettiren insan vücudundaki, özellikle senin alanında, en harikulade şey nedir? İnsan vücudunda seni en çok hayrete düşüren şey nedir? Özellikle insan gözünde. Ben Müslüman olmadan önce beni ruhsal arayışıma başlatan şeylerden biri ölüm ile burun buruna gelmiş olan insanlarla tanışmamdı. Ölüm ile burun buruna gelen bir insan bedeninden dışarı çıkar, bedenine yukarıdan bakar, yukarı yükseldikçe oradaki bütün olay yerini görür, çok keskin bir idrake sahip olur, insanların ne söylediğini duyabilir ve ne yaptıklarını görebilir.

O kişiden uzakta bulunan insanları bile. Mesela, ölümle burun buruna gelen bir kadın vardı. Yayan yürürken kadına bir araba çarpmıştı. O kadar hızlı çarpmıştı ki kadının göğsü parçalanmıştı. Akciğerleri ve kalbi görülebiliyordu. Sağlık ekibi olay yerinde öldüğünü söylemişlerdi fakat hayatta kaldı. Kadın ise o an bulutlara kadar yükseldiğini ama o kadar uzakta olmasına rağmen her şeyi detaylıca görebildiğini, söylenen her şeyi duyabildiğini ve vücuduna yapılanları hissettiğini söyledi. Birkaç sokak ötesini bile görmüştü. Kazayı görenleri görmüş ve dediklerini duymuştu. Bir doktor olarak buna bir açıklama bulamadım ama bu ilgimi çekti. O zamanlar Londra'da bir dernek vardı.

Orada yaklaşık 2.000 ölümden dönmüş veya bedenlerinden soyutlanmış insan bir araya getirilmişti. Ve beni de ruhsal arayışıma başlatan şeylerden birisi bedenimizde fiziksellikten öte bir şeyin bulunduğunu fark etmemdi. Ki bu da ancak ruh olabilirdi. Kimi insan bunu kabul eder, kimi etmeyebilir. Ama belki de... Yani, şöyle... Yani, öncelikle soruna cevap olarak bedenimizdeki en mucizevi, en inanılmaz ve güzel şey ruhtur. Başka bir cevap daha söyleyeyim: Hayat. Bu sadece bizi biz yapan, bizi canlı bir varlık haline getiren şeyin kendisi değil, ayrıca ateizmin de çürütmesidir. Çünkü ateizm Big Bang ile, evrim süreci ile ve doğal seçilim ile görüşlerini açıklamaktadır. Bunu kullanarak kısmen...

Tamamen değil. Bu konuya sonra gelebilirim. Kısmen nasıl var olduğumuzu açıklayabiliyorlar. Ama açıklayamadıkları tek şey hayatın nereden geldiği, değil mi? Yani, o şey neydi ki... Her şeyin evriminin başlangıcı olan o ilkel hücre veya ilkel organizmayı ne yaşar hâle getirdi? Tabii... Tabii eğer bu görüşe inanıyorsan. Ona hayat veren şey nedir? Allah bize hayat ile meydan okuyor. Yani, bize şöyle diyerek meydan okuyor, "Al bakalım şu ölü bedeni. Ona yeniden hayat ver. O ruhu yeniden içine sok. Ruhu içerideki yerine koy ve ona hayat ver." İnsanlar da bunu denedi. Frankenstein gibi şeyler ile denediler.

Ölü hayvanların ve Frankenstein'in parçalarını bir araya getirmeye çalıştılar ama onlara hayat veremediler. Ve duydum ki Rusya'da, doğru mu değil mi bilmiyorum... Ama duydum ki insan bedenleriyle aynı şeyi yapmaya çalıştılar ama başaramadılar. Hayat veremiyorsun. Yeniden soruyorum, sana hayat veren şey nedir?
