# Bedir Savaşı: Ebû Cehil’in Son Sözleri – Yapay Zeka Canlandırmalı – Ey Resûl | B6

- Language: tr
- Published: 2026-08-26
- Canonical: https://blog.towardseternity.com/tr/blog/battle-of-badr-last-words-of-abu-jahl-ai-visualized-o-messenger-ep-6
- Source video: https://www.youtube.com/watch?v=zNpV3UqwyDU
- Channel: Towards Eternity

This is the cleaned transcript of the source video. The speech is unaltered.

---

Yıl 624. Aylardan Ramazan. Tarihin akışını değiştirecek o gün. Bedir’de iki ordu karşı karşıya. Bir tarafta tam teçhizatlı 950 kişilik Kureyş ordusu, diğer tarafta ise kısıtlı imkanlara sahip sadece 313 kişilik Müslüman ordusu. Ehadun Ahad (Allah birdir, Allah birdir)! Adalet zulme karşı duruyor, iman inkara karşı yükseliyor. İslam’ın gerçek ruhunu ortaya koyan ilk savaş. Bedir Savaşı. O kritik gün gelip çatmıştı. İslam'ın geleceğini şekillendirecek olan gün. İslam ya büyük bir zaferle yükselişe geçecek ya da her şey o savaş meydanında sona erecekti.

Bu yüzden Peygamber Efendimiz (aleyhissalatu vesselam) Allah’a yalvarıyor, O'na şu sözlerle dua ediyordu: "Allah’ım, eğer bu küçük mümin topluluğunu helak edersen, yeryüzünde sana ibadet edecek hiç kimse kalmayacak." Peki o savaş meydanında neler olacaktı? Ve daha da öncesinde, olaylar bu noktaya nasıl geldi? Biraz geriye gidelim. Bu video serisi, güvenilir İslami kaynaklardan alınmış yüzlerce referansa dayanmaktadır. Tüm yapay zeka görselleri, yetkin Müslüman alimlerle istişare edilerek hazırlanmış ve İslami esaslara uygun şekilde oluşturulmuştur. Medine’de yeni devleti kurarken, Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir istihbarat sistemi de kurmuştu.

Şehre yönelik olası tehditleri önceden bilmek ve çevre bölgeler hakkında bilgi toplamak istiyordu. Hicretin ikinci yılında, bu ağ üzerinden bir haber geldi. Kureyşliler, Ebu Süfyan liderliğinde büyük bir ticaret kervanı göndermişti. Elbette bu kervan, yalnızca kendi mallarından oluşmuyordu. Hicret zamanını hatırlayın. Müslümanlar çok ağır şartlarda hicret etmeye zorlanmışlardı. Yola çıktıklarında tüm varlıklarını Mekke’de bırakmak zorunda kaldılar. Sonra bu mallara Kureyş tarafından el konuldu ve satılmak üzere o kervana dahil edildi. Müminlerin alın teriyle kazandığı mallar şimdi düşmanlarının elinde birer silaha dönüşmek üzereydi.

Hicret sırasında bile, Rahmet ve Adalet Peygamberi (aleyhissalatu vesselam) müşriklerin emanetlerini düşünmüş ve onları sahiplerine iade etmek üzere Hz. Ali (radıyallahu anh)'ı görevlendirmişti. Fakat Kureyşliler aynı ahlak anlayışını göstermediler ve Muhacirlerin mallarına el koydular. Müslümanları yurtlarından çıkaran ve onlara her türlü zulmü yapan müşriklere, gücün kimin elinde olduğunu gösterme zamanı gelmişti. Artık her istediklerini yapamayacaklarını anlamaları gerekiyordu ve kalplerine korku salacak bir şey gösterilmeliydi. Karşılarında gerçek fiziki bir güç görmedikçe durmayacaklardı.

Bunun üzerine Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) kervanı takip etmesi için bir gözcü gönderdi. Sonra ashabına şöyle dedi: "Kimin bineği hazırsa, ona binsin ve bizimle gelsin." Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Kureyşliler ile muhtemel bir karşılaşma için hazırlıklara başladı. Sahabeler bu sefere katılmak için çok istekliydi. Öyle ki kimin gideceğini belirlemek için aralarında kura çeken baba ve oğullar vardı. Her biri şehadet şerefini arzuluyordu. Kısa süre içinde sayıları 300’ü aşan bir sahabe ordusu toplandı. Aralarında çok genç olanlar da vardı.

Fakat Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yaşı küçük olanların orduya katılmasına izin vermedi ve onları geri gönderdi. Henüz 16 yaşında olan Umeyr bin Ebi Vakkas da oradaydı. Genç yaşına rağmen bu sefere katılmayı çok istiyordu. Allah’ın Resulü ﷺ’in onu görmemesini ve geri göndermemesini umarak kendisini gizlemeye çalıştı. Fakat Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onu fark edince, "Sen de geri dönmelisin." dedi. Umeyr kısa boyluydu ve o güne kadar hiç kılıç kuşanmamıştı. Bedeni küçüktü ama yüreği büyük ve cesurdu. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) başta onu geri göndermek istese de, bu genç savaşçının kararlılığını görmezden gelemedi.

Böylece Umeyr’in orduya katılmasına izin verdi. İzin verilince, Sa’d bin Ebi Vakkas kardeşinin kılıcını beline bağladı. Umeyr yürüdükçe kılıcı yere sürtüyor, arkasında bir iz bırakıyordu. O genç adam, daha sonra Bedir şehitlerinden biri olacaktı. O sırada Allah’ın Resulü ﷺ’in sevgili kızı Rukiyye ağır hastaydı. Fakat kızının durumuna rağmen, Peygamber Efendimiz (aleyhissalatu vesselam) bu sefere çıkmaktan geri durmadı. Fakat damadı Osman ibn Affan’ı onunla ilgilenmesi için Medine’de bıraktı. Hazırlıklar tamamlandığında, 313 kişilik bir ordu toplanmıştı. Kavurucu güneşin altında, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabıyla birlikte Bedir’e doğru yola çıktı.

Orada birkaç su kuyusu bulunduğu için, kervanlar sıkça bu bölgeden geçerdi. Ordunun binek hayvanı çok azdı. Sadece iki at ve 70 deve. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), Hz. Ali ve Mersed bin Ebu Mersed bir deveye sırayla biniyorlardı. Yürüme sırası Peygamber Efendimiz'e gelince, diğer ikisi şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü ﷺ, sen bin, biz senin yerine yürürüz." Ancak Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bunu reddetti ve şöyle buyurdu: "Yürüme konusunda siz benden daha güçlü değilsiniz, ben de sevaba ve Allah'ın mükafatına en az sizin kadar muhtacım." Ve böylece yollarına devam ettiler. Yolculuğun bir noktasında, Resulullah (s.a.v.) ordusuna baktı.

Bazıları yalın ayak yürüyordu ve savaş için ayaklarını koruyacak hiçbir şeyleri yoktu. Şöyle dua etti: "Allah'ım, bu askerlerin onları taşıyacak binekleri yok, onları Sen taşı. Allah'ım, giyecekleri yok, onlar açlar, onları Sen giydir ve doyur." Yoksulluk içinde yaşıyorlardı, ancak asıl gücün imandan geldiğini biliyorlardı. Ve o iman, en güzel haliyle bu orduda mevcuttu. Daha Bedir ovalarına varmadan, Ebu Süfyan, Müslümanların ordu olarak oraya yürüdüğünü öğrendi. "Müslümanlar geliyor!" Yola çıktığı andan beri Müslümanların yollarını keseceğinden korkuyordu. Ve şimdi korktuğu başına gelmişti. Hemen haberi iletmesi için adamlarından birini Kureyş'e gönderdi ve rotalarını değiştirdi.

Kervanı farklı bir yoldan Mekke'ye götürecekti. Haberci elinden geldiğince hızlı Mekke'ye ulaştı. Sokaklarda koşarak şöyle bağırdı: "Ey Kureyş! Muhammed ve ashabı kervanınıza saldırdı! Tüm mallarınız yok olacak! Acele edin! Gidip Ebu Süfyan'a yardım edin!” Mekke'ye korku yayıldı çünkü neredeyse her ailenin o kervanda yatırımı vardı. Hızla hazırlandılar ve 950 kişilik bir ordu topladılar. 100 süvari ve 700 deveden oluşan tam teçhizatlı ordu Bedir'e hareket etti. Başlarında İslam'ın en azılı düşmanlarından Ebu Cehil vardı. Ebu Leheb ise hastalığını bahane ederek kendi yerine başkasını gönderdi. Kureyş ordusu şarkılar ve davullar eşliğinde Bedir'e doğru ilerliyordu.

Bir süre sonra Ebu Cehil bir mesaj aldı: "Kervanınızı ve adamlarınızı korumak için yola çıkmıştınız. Her ikisi de artık güvende, geri dönebilirsiniz." Bu mesajı gönderen Ebu Süfyan'dı. Kervanı güvenli bir şekilde Mekke'ye ulaştırmış ve şimdi onların da dönmesini istiyordu. Ordunun çoğu geri dönmek istiyordu, ancak Müslümanlara kin besleyen Ebu Cehil'in böyle bir niyeti yoktu. Emri altında bin kişilik, tam teçhizatlı bir ordu vardı. Onun için bu, asla kaçıramayacağı bir fırsattı. Tüm Müslümanları yok edebileceğinden emindi. Şöyle dedi: "Şimdi geri dönemeyiz. Mutlaka Bedir'e gitmeliyiz. Orada üç gün kalacağız, develer keseceğiz, yiyip şarap içeceğiz.

Cariyeler bizi eğlendirmek için şarkılar söyleyecek. Araplar bizi izlemek için toplanacak. Ve bundan sonra hep bizden korkacaklar." Orduyu ikna etmeyi başardı ve yeniden yola koyuldular. Peygamber Efendimiz'e (aleyhissalâtü vesselâm) kervanın Mekke'ye vardığı haberi ve Kureyş'in büyük bir orduyla Bedir'e yürüdüğü bilgisi ulaşınca şaşırdı. Böyle bir hamle beklemiyordu. Bunun üzerine ne yapacaklarını konuşmak için ashabını topladı. İlk olarak Muhacirlerden Mikdad bin el-Esved ayağa kalktı ve dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, biz Musa'ya 'Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada bekliyoruz' diyen İsrailoğulları gibi olmayacağız. Sonuna kadar seninle birlikte savaşmaya hazırız.

Rabbin sana ne emrettiyse onu yap. Biz seni arkandayız." Bu sözler, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'i çok memnun etti. Ancak Ensar'ın da görüşünü almak istiyordu. Çünkü Akabe Biatı’nda onu Medine’de koruyacaklarına dair söz vermişlerdi. Peki onu Medine’nin dışında da aynı şekilde koruyacaklar mıydı? Sa'd bin Muaz ayağa kalktı ve şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü ﷺ, biz sana iman ettik. Sana güvendik. Getirdiğinin hakikat olduğuna şahitlik ettik. Seni dinleyeceğimize ve sana tam bir bağlılıkla itaat edeceğimize söz verdik." Bir an için hayal edin; şu anda biz de Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ordusuyla Bedir’e yürüyüyor olsaydık.

Onların söylediklerini söyleyebilir miydik? Şöyle dediğinizi duyar gibiyim: "Evet, tabii ki biz de aynı şeyi söylerdik." Ancak bunu söylemek dile kolaydır, onu yaşamak ise çok daha zordur. Çünkü bugünümüze bakalım. Allah’ın Resulü ﷺ’in davası hala devam etmiyor mu? Elbette. Fakat biz bugüne kadar bu dava için nelerden vazgeçtik? Tek bir namazı kılmamak için bile çoğu zaman türlü bahanelerin arkasına sığınmıyor muyuz? Sa'd bin Muaz'ın samimi sözlerini duyduktan sonra, Peygamberimiz’in ﷺ yüzündeki endişe kayboldu. Ve şöyle buyurdu: "Allah Azze ve Celle bana iki şeyden birini vaat etti: Ya kervan ya da kesin bir zafer. Vallahi, düşmanın devrileceği yerleri şu an görüyor gibiyim.

Allah'ın yardımı sizinledir." Savaş kararı artık kesindi. Karşılarında kendi sayılarının üç katı, tam teçhizatlı bir ordu duruyordu. Ama bu, Müslümanlar için asla bir engel olamazdı. Cesaretleri kalplerindeki imandan geliyordu; yardımcıları ise kudreti her şeyin üzerinde olan Allah'tı. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) askerlerini su kuyularını önlerine alacak şekilde Bedir'e yerleştiriyordu.

O sırada 30'lu yaşlarında olan ve savaş stratejisindeki maharetiyle tanınan Hubab bin Münzir Allah’ın Resulü ﷺ’e gelerek sordu: "Ey Resulullah, bu kamp yeri Allah’ın emriyle mi seçildi?" Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Hayır, burayı savaş planının bir parçası olarak ben seçtim." Bunu duyunca Hubab bir öneride bulundu: "Beni bağışla ey Allah’ın Resulü ﷺ ama buranın en uygun yer olduğunu düşünmüyorum. İlerleyelim ve kampı suyun yakınına, Kureyşlilerin yerleşeceği yere yakın bir noktada kuralım. Orada bol miktarda tatlı suyu olan bir kuyu var. Önce bir havuz açar suyla doldururuz, sonra diğer bütün kuyuları kapatırız.

Böylece susadığımızda kendi havuzumuzdan içeriz, onlar ise susuz kalır ve zor duruma düşerler." Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bu öneriyi akıllıca buldu ve kabul etti. Burada Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in istişareye ne kadar önem verdiğine dikkat edin. "Ben Peygamberim, ben ne dersem o olur." demedi. Bir kez daha, her yönüyle gerçek bir örnek olduğunu gösterdi. Sıra savaşın planlanmasına geldi. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ordusunu dikkatle düzenledi. Okçuları arkaya, mızrakçıları öne dizdi. Ardından şöyle buyurdu: "Saflarınızı terk etmeyin ve düzeni bozmayın. Sabırla mevzinizde durun. Hareket etmeyin. Ben emir vermeden savaşa başlamayın.

Düşman yaklaşmadan oklarınızı boşa harcamayın. Düşman kalkanını indirince oklarınızı atın. Düşman iyice yaklaştığında mızraklarınızı ve kargılarınızı kullanın. Kılıç en son kullanılacak. Onu yalnızca yakın dövüşte kullanın." Müslüman ordusu Kureyşlilerle yüzleşmeye hazırdı. Gece olunca, herkes dinlenmek için uykuya daldı. Bir kişi hariç: Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem). Bütün geceyi Allah’a dua ederek ve yalvararak geçirdi. "Allah’ım, bana verdiğin sözü yerine getir. Allah’ım, eğer bu küçük Müslüman topluluğu helak edersen, yeryüzünde sana ibadet edecek hiç kimse kalmayacak." Ve bu içten dua, Kur’an’da cevap bulacaktı.

Enfal Suresi’nin dokuzuncu ayetinde: "Hani Rabbinizden yardım istiyor, yalvarıyordunuz. O da, 'Ben size ard arda bin melekle yardım ediyorum' diye cevap vermişti." Evet, Allah kendi yolunda savaşan bu bir avuç mümini asla yalnız bırakmayacaktı. Onları görünmez ordularıyla, melekleriyle destekleyecekti. Sonunda savaş günü gelmişti. Kureyş ordusu Bedir ovalarına ulaştığında, gördükleri karşısında sarsıldılar. "Tüm kuyuları ele geçirmişler!" Müslümanlar, stratejik öneme sahip bölgeyi çoktan ele geçirmişlerdi. Yine de sayıca üstünlüklerine güvenerek, zaferin kolay olacağını düşündüler. İki ordu karşı karşıya geldiğinde, 313 Müslüman, 950 Kureyş savaşçısına karşıydı.

Ehadun Ahad (Allah birdir, Allah birdir)! Sayı farkı çarpıcıydı. Maddi üstünlük Kureyşlilerin elindeydi. Fakat manevi olarak durum tam tersiydi. Bir yanda tekbir sesleri ovada yankılanıyor... Allahu Ekber! (Allah en büyüktür!) ...diğer yanda davullar ve şarkılar ortalığı dolduruyordu. Bir tarafta gücünü Allah’tan alan ve zulme karşı duran bir ordu vardı, diğer tarafta ise yalnızca zulmetmek ve kan dökmek için savaşan bir ordu. Sonra Kureyş liderlerinden Utbe bin Rebia, kardeşi Şeybe bin Rebia ve oğlu Velid’le birlikte öne çıktı. Bu, mübareze (düello) olarak bilinen, yaygın bir savaş öncesi geleneğiydi.

Savaş başlamadan önce bir, iki ya da üç savaşçı düello için öne çıkar ve ardından gerçek savaş başlardı. Ensar’dan üç genç, Avf, Muavviz ve Abdullah bin Revaha öne çıktı. Utba onlara baktı ve alaycı bir tonla şöyle sordu. "Siz kimsiniz?!" "Ey Muhammed, karşımıza dengimiz olanları çıkar!" Başka biriyle savaşmak istemiyordu. Kinini Benî Haşim’e yöneltmişti. Bunun üzerine Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Medineli Müslümanları geri çağırdı. Peki Allah’ın Resulü ﷺ kimi seçecekti? Muhacirlerden, Ubeyde bin Haris’i, Hz. Hamza ve Hz. Ali (radıyallahu anhuma) ileri gönderildi. -"Kim geliyor?" -"Ubeyde ve Ali." -"Ali mi?" -"Peki ya üçüncüsü kim?" -"Hamza." -"Hayır, Hamza mı?

Bu iyi değil.” Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in seçtiği bu üç kişi de kendi ailesindendi. Bu kez Utbe karşısında duranlardan memnun kaldı. Ve düellolar başladı. Hz. Hamza, Şeybe’yle karşılaştı. Hz. Ali, Velid’le karşılaştı. Ve Ubeyde, Utbe’yle düellosuna başladı. Birkaç darbeden sonra Hz. Ali ve Hz. Hamza’nın rakipleri yerde cansız yatıyordu. Fakat Ubeyde ile Utbe hala şiddetle çarpışıyordu. Mübareze (düello) geleneğine göre, rakibini yenen kişi gidip diğerlerine yardım edebilirdi. Bu yüzden Hz. Hamza ve Hz. Ali, Ubeyde'nin yardımına koştular ve Utbe’yi öldürdüler. Ardından yaralı Ubeyde’yi alıp, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in yanına getirdiler.

Çok kan kaybediyordu ama hiç umurunda değildi. Aklı başka bir şeydeydi. Sürekli, "Ey Allah’ın Resulü, ben şehit değil miyim?" diyordu. "Evet Ubeyde, sen şehitsin." Bu sözleri duyunca Ubeyde'nin yüzünde bir huzur ifadesi belirdi. Ve kısa bir süre sonra vefat etti ve şehitlik mertebesine ulaştı. Şehit olmuştu. Yüzünde hala bir tebessüm vardı; çünkü şehitlik, yani canını Allah yolunda vermek, onlar için bir ölüm değil, Sevgili’ye kavuşmaktı. Kureyş ordusu şok içindeydi. Tanıdıkları en yiğit adamlar, Kureyş’in güçlü lideri Utbe, kardeşi Şeybe ve oğlu Velid artık Bedir meydanında cansız yatıyordu.

Ordusunun moralini yükseltmeye çalışan Ebu Cehil bağırdı: "Utbe’nin, Şeybe’nin ve Velid’in ölümleri sizi sarsmasın! Onlar ileri atıldılar ve boş yere öldüler! Yemin ederim bugün zafer bizim olacak! Muhammed ve ashabı bizim için sadece küçük bir lokma!" Ardından birliklerini yeniden düzenledi. Emir verildiğinde, her iki taraf da ileri atıldı. Savaş tüm şiddetiyle başladı. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bizzat en ön saftaydı, ashabıyla birlikte çarpışıyordu. "Ben Peygamberim, siz gidip savaşın." demedi. Aksine, sözleriyle onları yüreklendiriyor ve kalplerini cesaretle dolduruyordu. Öyle cesurca savaştı ki Hz. Ali (radıyallahu anh) daha sonra şöyle dedi: "O gün en cesurumuz oydu.

Kimse düşman hatlarına ondan daha yakın değildi." Hz. Hamza, Hz. Ali ve Hz. Ömer (radıyallahu anhum) önlerine çıkan herkesi deviriyordu. Kılıçlarıyla ilerleyerek düşman saflarını yarıp geçiyorlardı. Ashab var gücüyle savaşıyordu. O gün savaş meydanındakiler arasında Ebu’l-Bahterî bin Hişam da vardı. Bu ismi hatırlıyor muyuz? Vaktiyle Müslümanlar Mekke’de boykot altındayken, beş kişi bir planla bir araya gelmişti. Sokağın farklı noktalarında durmuş, boykota karşı konuşmuş ve halktan güçlü bir destek toplamışlardı. Ebu’l-Bahterî bu beş kişiden biriydi. Yani boykotun sona ermesinin sebeplerinden biriydi. Ve şimdi o da o savaş meydanındaydı ama Müslümanların safında değil.

Savaş başlamadan önce, Allah’ın Resulü ﷺ bazı kişilere zarar verilmemesini söylemişti. Ebu’l-Bahterî de onlardan biriydi. Bu, minnetin ve vefanın ne kadar güzel bir örneği değil mi? Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ona iman etmesi için bir fırsat daha veriyordu. Savaş sırasında Ebu’l-Bahterî, sahabelerden biri olan Mücezzir bin Ziyad’la karşı karşıya geldi. Fakat Mücezzir, Peygamber Efendimiz ﷺ'in emrini bildiği için onunla savaşmaktan kaçındı. Ebu’l-Bahterî bunu anlayamadı ve "Niçin benimle dövüşmüyorsun?" diye sordu.

Mücezzir ona, Peygamber Efendimiz ﷺ'in emrini söyleyince, Ebu’l-Bahterî öfkelendi ve bağırdı: "O böyle demiş olsa bile, ben bugün burada seninle savaşacağım!" Peygamber’in nezaketini hiçe saydı ve Mücezzir’e saldırdı. Mücezzir ondan kaçınmaya çalıştı ama başka çaresi kalmamıştı. Karşılık verdi. Ve sonunda Ebu’l-Bahterî öldürüldü. Savaş artık doruk noktasına ulaşmıştı. Allah’ın Resulü ﷺ bir avuç toprak aldı, düşman ordusuna doğru savurdu ve şöyle dua etti: "Yüzleri kararsın! Allah’ım, kalplerini korkuyla doldur ve bacaklarını titret!" O bir avuç toprak düşman ordusunun tamamının gözüne ulaştı. Hiçbir şey göremez oldular.

Allah Subhanehu ve Teâlâ (Sübhan ve Yüce Olan) Kur'an-ı Kerim'de tam da bu olayı şöyle anlatmıştır: "Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı." Bir süre sonra, eşi benzeri görülmemiş bir rüzgar esmeye başladı. Göz gözü görmüyordu. Ve Kureyşliler her yöne dağıldı. Ardından ikinci bir rüzgar geldi, onu üçüncüsü izledi. Allah vaadini gerçekleştirmiş ve yardım için meleklerini göndermişti. Kureyşliler donakalmıştı. Çünkü karşılarında sadece 300 kişilik bir ordu olduğunu sanıyorlardı. Ama birden gözlerine Müslüman ordusu çok daha kalabalık ve kudretli göründü. Savaştan önce "Bizim için küçük bir lokma" diyen Ebu Cehil, şimdi saklanacak yer arıyordu. Herkes bu İslam düşmanının peşindeydi.

Onu öldürmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. Ensar'dan iki genç kardeş, Abdurrahman bin Avf'a gelerek Ebu Cehil'in kim olduğunu sordular. İbn Avf sordu: "Onu ne yapacaksınız?" "Peygamberimize hakaret ettiğini duydum. Allah'a yemin ettim ki eğer onu görürsem, ikimizden biri ölene kadar ayrılmayacağız." O cesur gençler Muaz ve Muavviz'di. O sırada Abdurrahman bin Avf Ebu Cehil'i gördü ve onu işaret etti. "İşte aradığınız adam." İkisi de aynı anda ona doğru atıldılar. Ebu Cehil onları ciddiye almadı ve şöyle diyerek onlarla alay etti: "Sizi akılsız çocuklar! Ölmeye bu kadar mı meraklısınız?" Ama işler hiç de onun düşündüğü gibi gitmedi. Muaz yaklaştı ve bacağına bir darbe vurdu.

Sonra Ebu Cehil'in oğlu İkrime araya girdi ve Muaz'a şiddetli bir darbe indirdi. O sırada Muavviz, Ebu Cehil'e bir darbe daha indirdi ve onu yere serdi. Bu ümmetin Firavun'u gerçekten ölmüş müydü? İkisi de Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'e doğru koştu ve Ebu Cehil'i öldürdüklerini söylediler. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) emin olmak istedi. Bu yüzden ashabına ölüler arasında Ebu Cehil'i aramalarını emretti. Onu bulan Abdullah bin Mesud oldu. Ebu Cehil henüz ölmemişti. Son nefeslerini veriyordu. Bin Mesud ayağını onun boynuna koydu ve şöyle dedi: "Ey Allah'ın düşmanı! Gördün mü? Allah seni rezil etti." Ebu Cehil ölürken bile hala kibirliydi.

Şöyle cevap verdi: "Yüksek bir yere çıktın ey çoban oğlu. Büyük bir adamın kendi kavmi ve kabilesi tarafından öldürülmesi yeni bir şey değildir. Şimdi söyle bana, bugün zafer kimin?" Bin Mesud, "Allah'ın ve Resulü'nün," dedi. Bu sözlerle, onu gerçekten öldürmeden önce ruhunu öldürmüştü. Abdullah bin Mesud'u hatırlıyor musunuz? O, bir zamanlar Kabe'ye gidip Rahman Suresi’ni ilk kez açıktan okuyan oydu. Ancak müşrikler hemen ona saldırmış ve onu öldüresiye dövmüşlerdi. Ama şimdi dengeler değişmişti. Yerden Ebu Cehil'in kılıcını aldı ve hayatına son veren son darbeyi indirdi. Burada bir başka dikkat çekici ayrıntı vardı.

Savaş başlamadan önce Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) Mekke liderlerinin öldürüleceği noktaları tek tek göstermişti. Ve Ebu Cehil tam da tarif ettiği yerde öldü. Bir diğer lider Ümeyye bin Halef de tam Peygamber Efendimiz ﷺ'in işaret ettiği yerde can verdi. Diğerleri de öyle oldu. Hz. Ömer (radıyallahu anh) daha sonra şöyle diyecekti: "Onu Hak ile gönderene yemin ederim ki hiçbiri Allah'ın Resulü ﷺ'in elini koyduğu yerin ötesinde ölmedi." Allah'ın bir mucizesi olarak, sadece kimin öleceğini değil, nerede öleceklerini de önceden bildirmişti. Mekke'nin liderleri birer birer öldürülünce, Kureyş ordusu dağıldı. Ve kafirler arkalarına bile bakmadan canlarını kurtarmak için kaçtılar.

Aslında bu sahne yıllar önce Kur'an'da bildirilmişti. Kamer Suresi'nin 44. ve 45. ayetlerinde Allah şöyle buyurur: "Em yekulune nahnu cemiun muntesir. Se yuhzemul cem'u ve yuvelluned dubur." Meali: "Yoksa onlar, 'Biz yardımlaşan (güçlü) bir topluluğuz' mu diyorlar? O topluluk yakında (Bedir'de) bozguna uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır." Mekke günlerini hatırlayın. Müslümanlar müşriklere kıyasla sayıca çok azdı. Her bakımdan acı çektiler. Bazen üç yıl süren bir boykot altında, bazen taşlanıp ve dövülerek, bazen alay edilerek ve aşağılanarak. Müslümanların hala çok zayıf olduğu bir dönemde, bu ayetler yakında güçlü Mekke şehrine karşı zafer kazanacaklarını müjdeliyordu.

"Arkalarını dönüp kaçacaklardır." deniyordu. En zor zamanlarında indirilen bu müjde, Kur'an'ın Allah tarafından gönderildiği gerçeğini bir kez daha kanıtladı. Ve Allah vaadini yerine getirerek onlara zafer ihsan etti. Towards Eternity olarak, size bu yapay zekayla görselleştirilmiş seriyi ulaştırmak için yorulmadan çalıştık. Ve şimdi İnşallah, yüce peygamberlerimizin hayatlarını konu alan yeni bir seri üretmek istiyoruz. Hz. Musa, Hz. İbrahim, Hz. Yusuf, Hz. Yunus (aleyhimüsselam) gibi peygamberler. Böylece siz ve aileniz, Towards Eternity’nin kaliteli prodüksiyonuyla onların hikayelerini izleyebilirsiniz. Fakat yeni bir seri yapmak büyük maliyetleri de beraberinde getiriyor.

Yapay zeka, profesyonel seslendirme ve ekipman. Ve maalesef bunları artık tek başımıza karşılayamıyoruz. Bu projeyi ancak sizin desteğinizle tamamlayabiliriz. Ekibimiz toplam ihtiyacı 25 dolarlık paylara böldü, böylece imkanınıza göre bir veya daha fazla pay ile sponsor olarak destek olabilirsiniz İnşallah. Siz de bu hayırlı amellerin bir parçası olmak isterseniz, Towards Eternity'ye bağış yapın ve bu altın fırsatı kaçırmayın. Bedir meydanında 14 Müslüman şehit oldu. Onlar hayatlarını İslam için bir kale ve Allah'ın Resulü ﷺ için bir kalkan yapan cesur adamlardı. Hayatta kalanlar ise ebediyen "Ashab-ı Bedir" olarak onurlandırılacaklardı. Çünkü Bedir sıradan bir savaş değildi.

Müslümanlar için tarihin belki de en kritik savaşıydı. Çünkü sayıları çok azdı. Ve eğer burada yenilselerdi, daha da azalacaklardı. Bu da Kureyşlilere Müslümanları tamamen yok etmek için mükemmel bir fırsat verecekti. Peki düşman tarafında durum nasıldı? Savaşta Kureyş'ten 70 kişi öldürüldü. Ve bir 70 kişi daha esir alındı. Peki onlara ne yapılacaktı? İki şart belirlendi. "Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) size iki seçenek sunuyor. Ya özgürlüğünüzü kazanmak için bir fidye ödeyeceksiniz ya da Medineli 10 çocuğa okuma yazma öğreteceksiniz." Sadece bu koşullar altında serbest bırakılabilirlerdi. Bu, İslam'ın ilme ve öğrenmeye ne kadar derinden değer verdiğini gösteriyordu.

Esirler arasında Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in amcası Abbas da vardı. Kureyş safında savaşmıştı. Diğerleri gibi o da ya 10 çocuğa okuma yazma öğretecek ya da fidye ödeyecekti. Ancak Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'e dedi ki: "Param yok." Bunun üzerine Allah'ın Resulü (s.a.v.) sordu: "Ey Abbas, altınlara ne oldu? Mekke'den ayrıldığın gün eşin Ümmü'l-Fadl'a verdiğin altınlar? Onları ona teslim ederken, yanınızda ikinizden başka kimse yoktu. Ve ona dedin ki: 'Bu yolculukta başıma ne gelir bilmiyorum.

Eğer bir şey olur da dönemezsem, şu kadar altın senin için, şu kadar Fadl için, şu kadar Abdullah, şu kadar Ubeydullah ve şu kadar da Kusem için.' Peki o altınlar nerede?" Gerçekten de her şey tam da Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in anlattığı gibi olmuştu. Abbas şaşkına döndü. "Bunu sana kim söyledi?" diye sordu. "Vallahi bunu benden ve Ümmü'l-Fadl'dan başka kimse bilmiyordu." Peygamber Efendimiz (s.a.v.) cevap verdi: "Bana Allah bildirdi." O ana kadar Abbas'ın gizlice İslam'ı kabul edip etmediği belli değildi. Hala şüpheleri vardı. Ancak o gün bu mucizeye şahit olduktan sonra Müslüman oldu.

"Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah." Mekke'ye döndü ve imanını gizli tuttu. Oradan Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'e gizlice haberler gönderiyor ve şehrindeki Müslümanlara yardım ediyordu. Bir diğer esir de Süheyl bin Amr idi. Güçlü bir hatipti ve geçmişte Müslümanlara karşı çok sert sözler sarf etmişti. Hz. Ömer (radıyallahu anh) Süheyl’i çok iyi tanıyordu. Kureyş'in önde gelen isimlerinden biriydi. Onu esirler arasında görünce şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü, izin ver bu adamın ön dişlerini sökeyim ki bir daha asla senin aleyhinde konuşamasın.

O, etkili sözleriyle Kureyşliler'i bize karşı durmaları için kışkırtıyordu." Fakat Rahmet Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem) öyle bir cevap verdi ki asıl manası ancak yıllar sonra anlaşılacaktı: "Onu bırak ey Ömer. Umulur ki bir gün o, seni memnun edecek bir makamda bulunur." Süheyl daha sonra İslam'ı seçecekti. Ve Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in vefat ettiği gün, Mekke derin bir hüzne boğulduğunda, onların kalplerini yatıştıracak bir konuşma yapacaktı. Herkesin dünyası başına yıkılmış, perişan bir haldeyken, Süheyl'in teskin edici sözleri kalabalığa huzur getirecekti. İşte o gün Hz.

Ömer (radıyallahu anh) Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ne demek istediğini nihayet anlayacaktı. Bu zaferle birlikte Müslümanlar, artık hafife alınamayacak bir güç haline gelmişti. Medine'de sevinç ve kutlama varken, Mekke kederle doluydu. Şehir, en önemli adamlarını o savaş meydanında kaybetmişti. Ebu Leheb zaten hastaydı ve yaşlanmıştı. Bu haberin acısı dayanabileceğinden fazlaydı. Öfke ve kederle tükenip bir hafta içinde öldü. Hastalığının bulaşıcı olabileceği korkusuyla, kendi oğulları bile bir süre cesedine yaklaşamadı. Koku dayanılmaz hale geldiğinde, nihayet onu sürükleyerek götürüp bir yere gömdüler. Ve böylece İslam'ın bir diğer azılı düşmanı da yok olup gitti.

Her şey Müslümanların lehine dönüyordu. 14 şehit verdikten sonra Müslümanlar Bedir'den döndüler. Savaş Kureyş'e karşı ezici bir zaferle kazanılmıştı. Ve ordu zaferin sevinciyle doluydu. Ancak bu sevinç uzun sürmedi. "Ey Allah'ın Resulü, kızınız Rukiyye... vefat etti." Allah'ın Resulü (s.a.v.) geldiğinde bu kahredici haberi aldı. Derinden sarsılmıştı. Kızını son anlarında görememişti bile. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir defasında şöyle buyurmuştu: "İnsanlar içinde imtihanı en ağır olanlar önce peygamberler, sonra da dini bağlılıklarına göre diğer en iyi insanlardır." Evlat kaybetme acısını ilk kez hissetmiyordu. Bundan önce oğulları Kasım ve Abdullah'ı da toprağa vermişti.

Ve bir de en büyük kızı Zeyneb vardı. İslam’dan önce evlenmişti. Fakat eşi Ebu'l-As henüz Müslüman olmamıştı. Bedir günü Ebu'l-As da esirler arasındaydı. Allah'ın Resulü ﷺ Zeyneb'i Medine'ye göndermesi şartıyla onu serbest bıraktı. O sırada Zeyneb hamileydi. Ancak Bedir Savaşı'ndan sonra öfkeden gözü dönen müşrikler ona zarar vermek istediler. Tam yola çıkacağı sırada devesini vahşice ürküttüler ve Zeyneb bir kayanın üzerine düştü. Bebeğini kaybetmişti. O halde Medine'ye vardı ve babası onu derin bir kederle karşıladı. Torununu kaybettiğine mi yansın, yoksa kızının çektiği acıya mı? Zeyneb'in yaşadığı bu düşük sağlığında kalıcı izler bıraktı. Ve birkaç yıl sonra o da vefat etti.

Bir evlat kaybetmek ancak yaşayanların gerçekten anlayabileceği bir acıdır. Fakat Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu bir değil, tam altı kez yaşadı. Üstelik yüzleştiği imtihanlar sevdiklerini kaybetmekle de sınırlı değildi. Allah, bir hikmete binaen ona bu ağır imtihanları yaşattı. Hayatı kederden veya zorluktan uzak olsaydı, nasıl bizim için gerçek bir örnek olabilirdi? Hayatın zorluklarıyla mücadele edenlere ve tüm insanlığa nasıl rehberlik edebilirdi? 1400 yılı aşkın bir süredir, ümmetinden imtihanlarla karşılaşan herkes onun siyerinde (biyografi) teselli bulmuştur. Her biri kendi acısının yansımasını onun hayatında görmüştür.

Ve Allah'ın Resulü ﷺ'in en dikkat çekici vasıflarından biri de şuydu ki, yaşadığı tüm zorluklara rağmen hala tebessüm edebiliyordu. Kalbini Rabbine açar, dertlerini döker ve O'na sığınırdı. Her şeyde hayır görür ve her şeye daima iyi yanından bakardı. Güzel düşünür ve ümit ederdi. Kederlerini bu şekilde geride bırakabilirdi. Allah'ın kendisine nasip ettiği yeni nimetlere odaklanır ve onlarda teselli bulurdu. Bu nimetlerden biri de sevgili kızı Fatıma'nın evliliğiydi. Tüm insanlar arasında, Allah'ın Resulü ﷺ'e en çok benzeyen kişi oydu. Ve Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bizzat yetiştirip büyüttüğü, çocukluğundan beri terbiye ettiği Hz.

Ali (radıyallahu anh) ile evlenecekti. Allah’ın Resulü ﷺ'in mübarek soyu Hz. Fatıma ve Hz. Ali (radıyallahu anhuma) üzerinden devam edecekti. Gösterişten ve israftan uzak, son derece sade ve mütevazı bir düğünle, huzurlu ve sevgi dolu bir yuva kuruldu. Ve o yuva Hasan ve Hüseyin adında iki güzel evlatla şereflendi. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) torunlarına benzersiz bir sevgi ve şefkat gösterdi. Allah'ın Resulü ﷺ hutbe verirken Hasan ve Hüseyin'in tam önümüzde tökezlediklerini fark etti. Minberden aşağı indi, onları kucağına aldı ve sonra tekrar yukarı çıktı." "Resulullah (s.a.v.) namaz sırasında secdedeyken, Hasan sırtına tırmandı.

Ve o, oyununu bölmemek için secdede daha uzun kaldı." "Onlar, bu dünyadaki iki güzel kokulu çiçeğimdir." derdi. Onları başlarından ve boyunlarından öper, kokularını içine çeker ve kendine yakın tutardı. Böylesi bir şefkat, özellikle o dönem için son derece nadir görülen bir şeydi. Bir defasında, bir adam Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Hasan'ı öptüğünü görüp sordu: "Çocuklarınızı öper misiniz? Benim on çocuğum var ve hiçbirini öpmedim." Allah'ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle cevap verdi: "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz." O sadece kendi torunlarına değil, tüm çocuklara şefkatli davrandı.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye hicret ettiğinde, günlük işlerine yardım etmesi için 12 yaşında Enes bin Malik adında bir çocuk getirildi. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onda öyle bir güven inşa etti, onu öyle bir özen ve nezaketle yetiştirdi ki Enes olağanüstü bir adam oldu. Resulullah ﷺ onun aracılığıyla, çocuk yetiştirmeye dair bir başka güzel örnek göstermişti. Enes (radıyallahu anh) daha sonra şöyle diyecekti: "Peygamber Efendimiz bana asla tek bir sert söz söylemedi.

Yaptığım bir şey için asla 'Bunu neden yaptın?' demedi, yapmadığım bir şey için de 'Bunu neden yapmadın?' demedi." 10 yıl Peygamber Efendimiz (a.s.m.)’e hizmet etti ve onun himayesinde kaldı. Enes daha sonra en bilgili ve saygın sahabelerden biri oldu. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kızı Fatıma'yı cesareti, derin ilmi ve bilgeliğiyle tanınan Hz. Ali (radıyallahu anh) ile evlendirdi. Ve kızı Ümmü Gülsüm'ü de, "cennetteki arkadaşım" dediği Hz. Osman (radıyallahu anh) ile evlendirdi. Osman öyle haya sahibiydi ki melekler bile onun hayasına hayran kalır ve onun yanında utanırlardı.

O çok saygın bir sahabeydi ve Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in damadı olma gibi benzersiz bir şerefe iki kez erişmişti. Böylece Allah'ın Resulü ﷺ iki sevgili çiçeğini yeryüzünün en faziletli iki adamıyla evlendirdi. Peki ya Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in kendisi? Hz. Hatice (radıyallahu anha)'dan sonra tekrar evlendi mi? Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye hicret ettiğinde, büyük ve giderek daha da büyüyen bir Müslüman topluluğu buldu. Ve elbette bu topluluk sadece erkeklerden oluşmuyordu. Sahabeler arasında birçok kadın da vardı. Onlar da dini yaşamak ve öğrenmek istiyorlardı.

Fakat Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in kadınlarla bizzat ve sık sık görüşmesi uygun değildi. Ayrıca ona her şeyi rahatça soramıyorlardı. Neticede o bir erkekti ve sormaya çekindikleri şeyler vardı. Bu yüzden kendilerinden öğrenebilecekleri kadınlara ihtiyaçları vardı. İşte o kadınlar Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ümmetin kadınları için birer öğretmen görevi görecek olan eşleri olacaktı. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'e soramadıkları şeyleri eşlerine sorabilir ve diledikleri zaman onlardan öğrenebilirlerdi. Sahabeler günlerini Allah'ın Resulü (s.a.v.)'in sözlerini ve davranışlarını gözlemleyerek geçirirlerdi.

Ancak evdeki yaşantısını, aile hayatını göremezlerdi. Hayatının o kısımlarını insanlarla paylaşacak olanlar eşleriydi. Bu yüzden Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke'deyken, yaklaşık 11 yıl boyunca tek bir eşle yaşamıştı. Fakat Medine'ye hicret ettikten sonra birden fazla eşle yaşadı. Ne yazık ki İslam düşmanlarından bazıları, ona iftira atmaya kalkıştı, haşa, nefsinin peşinden gittiğini iddia ettiler. Peygamberliğini çürütmek için başka yol bulamadıklarından bu tür suçlamalara başvurdular. Ancak yaşadığı hayat bu iddiayı tamamen çürütüyordu. Yirmi beş yaşında, kabilede pek çok kişinin ona hayranlık duyduğu bir dönemde, 40 yaşındaki Hz. Hatice (radıyallahu anha) ile evlenmişti.

İsteseydi, kızını onunla evlendirmek istemeyecek neredeyse hiç kimse yoktu. Ve 50 yaşına kadar başka hiç kimseyle evlenmedi. Oysa nefis, bir insanda en çok 15 ile 40 yaşları arasında güçlüdür. Ve tam da o dönemde, tek bir eşle yaşadı, iffet ve ahlak konusunda kusursuz bir örnek oldu. Çok eşli bir hayata ancak 50 yaşından sonra başladı. Bunun sebebi ise açıkça dini eğitimdi. Ümmetin yarısı kadındı, diğer yarısı olan erkekler ise kadınlar tarafından yetiştiriliyordu. Bu yüzden Müslüman kadınları eğitmek son derece önemliydi. İşte bu nedenle Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) farklı kabiliyet ve vasıflara sahip eşlere ihtiyaç duyuyordu.

Aslında bu hayati bir ihtiyaçtı, çünkü dinimizin neredeyse yarısı insanlara Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in eşleri tarafından öğretilmişti. Ve içlerinde en büyük rolü üstlenen kişi, Hz. Aişe (radıyallahu anha) annemizdi. O, son derece zeki ve yetenekli bir kadındı. Sahabeler çözemedikleri veya anlamadıkları dini bir meseleyle karşılaştıklarında, ona gider ve bir perdenin arkasından sorarlardı. Örneğin, Kur'an ve Hadis bilgisiyle tanınan bir sahabe olan Ebu Musa el-Eş'ari bir keresinde şöyle demişti: "Biz sahabeler, ne zaman bir açıklamaya ihtiyaç duysak Hz.

Aişe (radıyallahu anha)'ya sorardık ve onun o konuda bilgi sahibi olduğunu görürdük.” O, gençliğini ve tüm yeteneklerini İslam'ı daha derinden öğrenmeye adadı. Bu sayede, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in vefatından sonra, 46 yıl boyunca bir ilim kaynağı olmaya devam etti. İnsanların daima sorularıyla başvurabileceği biriydi. Aslında bu, bizim için son derece önemli bir husustur. Dinimizin iki ana kaynağı vardır. Biri Kur’an, diğeri ise Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in hayatı, yolu, kısaca sünnetidir. Allah’ın Resulü (s.a.v.) hayattayken, onun hakkında bir şey öğrenmek isteseydiniz, doğrudan ona sorabilirdiniz. Peki ya vefatından sonra?

Onu en iyi tanıyanlara başvurmak zorundaydınız. En yakınlarına. Eşlerine. Hayatının her anına şahitlik edenlere. Ve annemiz Hz. Aişe (radıyallahu anha), en çok hadis rivayet eden yedi sahabeden biriydi. Bir düşünün. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in tüm eşleri ondan sadece birkaç yıl sonra vefat etseydi, geride büyük bir boşluk oluşmaz mıydı? Bir diğer garip şey de şu ki, az önce söylediğimiz gibi, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in birden fazla eşi olduğu için, bazı insanların onu şehvetle suçlamasıdır. Fakat bu insanlar onun tüm evliliklerine bakmazlar. 40'lı ve 50'li yaşlarındaki kadınlarla evlendi. Çocuklarıyla yaşayan dul kadınlarla.

Bu evlilikler sayesinde 12 yetim çocuğa baba figürü oldu, onların bakım sorumluluğunu üstlendi. Günümüzde insanlar tek bir çocuğu olan dul bir kadınla evlenmekten bile çekiniyor. Evlenseler bile, babalık görevini ne kadar iyi yerine getirdikleri ayrı bir mesele. Oysa o on iki çocuğun tamamı Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e hayranlıkla bakıyordu. Böylesine büyük bir sorumluluk yüklenmişken, evliliklerinin şehvetle bir ilgisi olabilir miydi? Bunun kararını size bırakıyorum. Peki, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bu evliliklerinde eşleriyle ilişkisi nasıldı?

Normalde bir liderin ya da hükümdarın, uğraşması gereken onlarca, hatta yüzlerce meselesi olur, değil mi? Ve çoğu zaman birçok şey için yeterli vakti olmaz. Hele kendi ailesi söz konusu olduğunda, çoğu kez pek çok fedakarlık yapmak zorunda kalır. Fakat Allah’ın Resulü ﷺ, inanılmaz bir zaman yönetimi anlayışına sahipti. Bir düşünün. Mekke ile sürekli siyasi gerginlikler vardı. Ve bunlara karşı her zaman hazırlıklı ve tedbirli olmak zorundaydı. Aynı zamanda Medine’nin içinde de, sorun çıkarmaya çalışan birçok siyasi unsur vardı. Özellikle münafıkların faaliyetleri ve Yahudilerin sebep olduğu sorunlar. Bunların ikisini de sonraki bölümlerde daha net göreceğiz.

Bu zorluklarla da başa çıkması gerekiyordu. Ve aynı zamanda, diğer Arap kabilelerini ve komşu devletleri de gözetim altında tutması gerekiyordu. Ve tüm bunların üzerine, mescitte günde beş vakit namaz kıldırması gerekiyordu. Bu esnada onlarca sahabenin de sorularını cevaplıyordu. Onlara öğretmesi gerekiyordu. Savaş zamanlarında orduyu komuta ediyordu. Her gece uykusunu bölüp namaza duruyordu. Öyle bir ibadet hayatı yaşadı ki ümmetinden hiç kimse 1400 yıldır onu geçemedi. İnanın bana, Siyer (biyografi) sayfalarında ilerledikçe, bu liste uzamaya devam ediyor. Bu sorumlulukların hepsini başarıyla yerine getirmesi gerekiyordu. Ve gerçekten de öyle yaptı.

Peki böylesine yoğun bir hayatın içinde, sizce bir adam eşlerine ne kadar zaman ve ilgi ayırabilir? Onlara öyle bir özen ve ilgi gösterdi ki, 1400 yıl geçmesine rağmen kimse o seviyeye ulaşamadı. Bitmek bilmeyen bir görev listesi varken, nasıl hala vakit bulup zaman zaman Hz. Aişe ile koşu yarışı yapabiliyordu? Safiyye devesine binmek üzereyken, Allah’ın Resulü (s.a.v.) eğildi ve ona basamak olsun diye dizini uzattı. Üstlendiği onca sorumluluğa rağmen, böylesine ince bir jesti nasıl düşünebiliyordu? Bir defasında Hz. Aişe annemiz Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e darılmış ve sesini yükseltmişti. Babası Hz. Ebu Bekir, bunu dışarıdan duyunca, öfkelendi ve ona vurmak istedi.

Peki Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ne yaptı? Onu durdurdu, uzaklaştırdı sonra da Hz. Aişe (radıyallahu anha)'ya şaka yollu şöyle dedi: "Seni o adamın elinden nasıl kurtardım ama, gördün mü?" Başka hiçbir erkekte bulunması mümkün olmayan bir sabır ve nezaket gösterdi. Sinirlenmek ya da el kaldırmak şöyle dursun, bir de şaka yapmıştı. Bir yanda, kendilerini ilgilendiren meselelerde bile eşlerine asla fikir sormayan erkekler var. Diğer yanda ise, en kritik meselelerde bile eşlerine danışan ve onların tavsiyeleriyle hareket eden Allah’ın Resulü ﷺ var. Eşlerine onları sevdiğini söylerdi. İyi vasıflarını över, onları takdir eder ve değerli hissettirirdi.

Allah'tan vahiy alırken, Cebrail ile konuşurken, melekler saygıyla huzurunda dururken, hala tüm eşlerine nasıl bu kadar nazik davranabiliyordu? Cevap basit. Çünkü o, Allah tarafından gönderilmiş en güzel örnekti. Tarih boyunca tanınmış her insan, sadece iki veya üç vasfıyla örnek olabilmiştir. Fakat Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), her bir vasfında kusursuz bir örnekti. Karakterinde, edebinde, her şeyinde. Ve en dikkat çekici kısmın ne olduğunu biliyor musunuz? Üst seviyede bir arada nadiren bulunan vasıflarda bile, yine en iyi örnek oydu. Bununla ne demek istiyorum? Mesela, bir insan çok merhametliyse, onun adalet duygusunda bazı zayıflıklar görebilirsiniz.

Ya da birinin adalet duygusu çok güçlüyse, onda merhamet eksikliği görebilirsiniz. Fakat o, aynı anda her iki vasıfta da en üst seviyedeydi. Bir insan çok cesur ve gözü pekse, genellikle gerektiğinde sakin ve yumuşak kalmasını beklemezsiniz. Bir insan sakin ve yumuşak huyluysa, gerektiğinde gözü pek davrandığını görmezsiniz. Fakat yine, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu iki vasfın ikisinde de herkesi geride bırakmıştı. Aynı şekilde, bir insan hep hızlı hareket ediyorsa, onun tedbirli olmasını beklemezsiniz. Bir insan çok tedbirliyse, hızlı ya da cesur adımlar attığını pek görmezsiniz. Fakat yine, Resulullah (s.a.v.) her ikisinde de herkesten öndeydi.

O barışçı bir insandı fakat aynı zamanda Allah rızası için en güçlü öfkeyi gösterirdi. Harcamalarında son derece ihtiyatlıydı ama aynı zamanda son derece cömertti. Ve bu böyle devam ediyor. Bediüzzaman Said Nursi bu kıyaslamayı yaparken, Allah’ın Resulü (s.a.v.)'in bu yönünü "mucizelerin mucizesi" diye tarif etmiştir. Şimdi Allah’ın Resulü ﷺ’in aile hayatına ve karakterine kısaca baktığımıza göre, Bedir sonrası yaşananlara geçelim. Hatırlarsanız, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yaşadığı en büyük zorluklardan biri, Medine halkı arasındaki bölünmeleri önlemekti. Ayrıca Yahudi kabilelerinin de bu konuda çok sorun çıkaracağından söz etmiştik.

Bu yüzden, muhtemel çatışmaları önlemek ve barış içinde birlikte yaşamak için, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Hicret’ten sonra bir antlaşma hazırladı. Ve onlar da bunu kabul ettiler. Fakat Bedir’den sonra, Medine’deki Yahudi kabileleri arasında gerilim yükselmeye başladı. Müslümanların zaferi, kalplerinde gizli olan kıskançlık ve kini ortaya çıkardı. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ve Müslümanlara hakaret eden şiirler okumaya başladılar. Ayrıca onları kışkırtmak için başka yollara da başvuruyorlardı. Fakat sonra, çizgiyi aşan bir şey yaptılar. Bir gün, bir Müslümanın eşi, Benî Kaynukâ kabilesinden bir Yahudi'ye ait bir kuyumcu dükkanına girdi.

Haya ve iffetinden dolayı yüzünü örtmüştü. Orada otururken, Yahudilerden bazıları onu rahatsız etmeye başladılar ve yüzünü açmaya çalıştılar. Kadın reddedince, içlerinden biri arkadan yaklaştı ve elbisesinin bir ucunu diğerine bir dikenle iliştirdi. Kadın ayağa kalkınca eteği aniden açılıverdi. Ve Yahudiler bu iğrenç hareketin ardından kahkahalara boğuldular. Müslüman kadın şok içinde çığlık attı. Çığlığını duyan sahabelerden biri dükkana koştu. Öfkeyle dolmuş halde, Yahudi'yi ensesinden yakaladı ve çıkan kavgada onu öldürdü. Bunun üzerine diğer Yahudiler sahabeye saldırdı ve onu döverek öldürdüler. Şehit olmuştu.

Bu olayın haberi kısa sürede Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ulaştı. Resulullah (s.a.v.), hiç vakit kaybetmeden Benî Kaynukâ kabilesini topladı ve onlarla konuştu. Kesin bir dille karışıklık çıkarmayı, kibirli ve saygısız davranışlarını bırakmalarını söyledi ve onları İslam'a davet etti. Fakat dinlemek ve kendilerini düzeltmek yerine, kibirle karşılık verdiler. "Ey Muhammed! Savaş bilmeyen bir topluluğa karşı kazandığın zafer seni aldatmasın. Biz onlar gibi değiliz. Biz usta savaşçılarız. Eğer bizimle karşı karşıya gelmeye cüret edersen, nasıl adamlar olduğumuzu görürsün." Bu açık meydan okumadan sonra ayrıldılar. Medine Antlaşması'nı ihlal etmişlerdi.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) derhal sahabelerini topladı ve onlara savaş için hazırlanmalarını emretti. Onların meydan okumasına karşılık verecekti. Bu tavrı Siyer'de (biyografi) birçok kez göreceğiz. Kim Müslümanları korkutmaya ya da onlara meydan okumaya kalksa, düşman ne kadar büyük olursa olsun, isterse yüz bin kişilik bir orduları olsun, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) asla geri adım atmazdı. Onların karşısına korkusuzca çıkar, Müslümanların cesaretini ve gücünü gösterirdi. Hazırlıklarını tamamladı ve Benî Kaynukâ üzerine yürüdü. Yahudilerin sağlam bir kalesi vardı.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in geldiğini duyunca, oraya çekildiler. Benî Kaynukâ’nın 300'ü zırhlı yaklaşık 700 savaşçısı vardı. Ve kendilerini kalelerinin içinden savunmaya karar verdiler. Yaklaşık 15 gün boyunca orada kaldılar. Dışarı çıkamadılar. Müslümanlara karşı artık daha fazla dayanamayacaklarını anlayınca, korkuya kapıldılar ve teslim olmayı kabul ettiler. Savaşmadan teslim oldular. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onların idamını emredebilirdi fakat canlarını bağışladı ve Medine'den ayrılmaları için onlara üç gün süre verdi. Böylece Benî Kaynukâ kabilesi, antlaşmayı bozmanın cezası olarak Medine’den sürüldü.

Medine'de tüm bunlar yaşanırken, Mekke'deki durum giderek daha gergin bir hal alıyordu. Kureyş'in önde gelen isimleri Bedir'de öldürüldükten sonra, yeni liderleri Ebu Süfyan oldu. Kureyşliler şiddetli bir intikam arzusuyla yanıp tutuşuyorlardı. Yenilginin intikamını almaya yemin eden Ebu Süfyan 200 süvariyle Medine’ye yaklaştı. Oradaki bazı Yahudilerden, Müslümanlar hakkında bilgi topladı. Medine yakınlarındaki Ureyd denilen yerde, iki evi ve birkaç hurma bahçesini yaktı ve iki Müslüman'ı şehit etti. Fakat 200 Müslümanın üzerine yürüdüğünü duyunca, hızla kaçtı. Ebu Süfyan bu hareketiyle intikamını aldığını sandı. Ama elbette Kureyşliler bununla yetinmeyecekti.

Bedir'de sevdiklerini kaybedenlerin öfkesi hala dinmemişti. Nihayet bekledikleri an geldi. Ticaret kervanları geri döndü. Elde edilen karı bir yerde topladılar ve çevre kabilelerden yardım istediler. Ardından, saldırılarını büyük bir titizlikle planlamaya başladılar. İntikam hırsıyla hareket eden Kureyşliler, 3000 kişilik bir ordu topladılar. Ufukta çetin bir savaş görünüyordu. Bu kez ne olacaktı? Kim kazanacaktı? Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in "hayatımın en zor iki gününden biri" diye nitelendirdiği Uhud Savaşı bir sonraki bölümde bizi bekliyor. Takipte kalın.
