# Resulullah (sav)'in Kayser’e ve Hükümdarlara Mektupları! – Yapay Zeka Canlandırılmalı – Ey Resul |B9

- Language: tr
- Published: 2026-08-26
- Canonical: https://blog.towardseternity.com/tr/blog/epic-conquest-of-khaybar-visualized-by-ai-alis-heroic-fight-o-messenger-ep-9
- Source video: https://www.youtube.com/watch?v=ebeAyx_E7pc
- Channel: Towards Eternity

This is the cleaned transcript of the source video. The speech is unaltered.

---

Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) dört sahabeyi özel olarak seçti. Dihye el-Kelbî, Hâtıb bin Ebu Beltea, Amr bin Ümeyye ve Abdullah bin Huzâfe. Her biri elinde bir mektupla yola çıkmak üzereydi. Peki bu mektuplar kime yazılmıştı? Dönemin büyük güçlerinin hükümdarlarına. Bizans İmparatoru’na, Habeşistan Kralı’na, Mısır Hükümdarı’na ve Pers Kisrası’na. Her mektup alıcısına özel yazılmıştı ve onları İslam’a davet ediyordu. Hatta bir mühür yüzük yaptırmış ve tüm mektupları onunla mühürlemişti. Bu video serisi, güvenilir İslami kaynaklardan alınmış yüzlerce referansa dayanmaktadır.

Tüm yapay zeka görselleri, yetkin Müslüman alimlerle istişare edilerek hazırlanmış ve İslami esaslara uygun şekilde oluşturulmuştur. 629 yılının başlarıydı. Hicretin üzerinden yedi yıl geçmişti. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’ın görevi, İslam’ın mesajını bütün dünyaya yaymaktı. Çünkü o sadece Kureyş’e veya Arabistan’a gönderilmiş bir peygamber değildi; o, tüm insanlığa gönderilmişti. Böylece mektuplar yazıldı ve elçi olarak atanan sahabeler onları teslim etmek için yola çıktılar. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm), Bizans İmparatorluğu’na Dihye el-Kelbî’yi gönderdi. Saraya hoş geldiniz.

Vardığında vali tarafından karşılandı ve ardından İmparator Herakleios’un huzuruna çıkarıldı. İmparator mektubu aldı ve yüksek sesle okunmasını emretti. "Dinleyelim bakalım." Dinlerken, kutsal kitaplarında yazılı olanları hatırlamaya başladı. İleride gelecek olan bir peygamberin müjdesini vermişler ve vasıflarını anlatmışlardı. Ve şimdi, peygamber olduğunu iddia eden biri ona bir mektup göndermişti. Bu bekledikleri kişi olabilir miydi? Bu durum onu derin düşüncelere sevk etti. "Lütfen dinlenin. Yolculuk sizi yormuş olmalı." Ardından iki önemli şey yaptı. İlk olarak, yakın arkadaşı olan Bizans Patriği Dagātır el-Uskuf’a bir mektup yazdı.

Tavsiyelerine güveniyordu, bu yüzden ona durumu anlattı ve görüşünü sordu. İkinci olarak, adamlarına emir verdi: "Gidin ve peygamber olduğunu iddia eden bu adamın kabilesinden burada kimse olup olmadığını kontrol edin." Kısa bir süre sonra Patrik cevabını gönderdi. Peki ne yazmıştı? Buna birazdan değineceğiz. Ama önce İmparator’un tanıdık bir isim olan Ebu Süfyan ile yaptığı konuşmaya bakalım. Evet, Ebu Süfyan ticaret için tesadüfen bölgedeydi. Askerler onu pazar yerinde gördüklerinde, onu ve arkadaşlarını İmparator'un huzuruna getirdiler. İlya Kilisesi’ne götürüldüler. Herakleios daha sonra onları saraya çağırdı.

"Majesteleri." Etrafında tüm üst düzey Roma yöneticileri ve din adamları vardı. İmparator sordu: "Peygamber olduğunu iddia eden o adama soy bakımından en yakınınız hanginiz?" "Onun en yakın akrabası benim." "Onu bana yaklaştırın, arkadaşlarını da arkasına dizin. Ona o adam hakkında bazı sorular soracağım. Eğer bana yalan söylerse, siz hemen onu yalanlayın." Bu şekilde Ebu Süfyan yalan söyleyemeyecekti. Sonra Herakleios ona sorular sormaya başladı. "Onun aranızdaki nesebi nasıldır?" "Aramızdan asil bir aileye mensuptur." "Daha önce onu hiç yalan söylemekle suçladınız mı?" "Hayır." "Onu kimler takip ediyor?

Soylular mı, yoksa fakirler mi?" "Fakirler ve zayıflar onu takip ediyor." "Takipçilerinin sayısı artıyor mu yoksa azalıyor mu?" "Artıyor." Ebu Süfyan bu soruların sebebini anlayamıyordu ama her birinin bir amacı vardı. "Ona karşı hiç savaştınız mı?" "Evet, savaştık." "Sonuç ne oldu?" "Bazen o kazandı, bazen biz kazandık." "Size ne yapmanızı emrediyor?" "Bize sadece Allah’a ibadet etmemizi ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamamızı emrediyor. Atalarımızın taptığı şeylere tapmamızı yasaklıyor. Bize namaz kılmamızı, doğruyu söylememizi, iffetli olmamızı ve akrabalarımızla iyi ilişkiler kurmamızı emrediyor." "Anlattığın tüm bu şeyler bir peygamberin vasıflarıdır.

Eğer söylediklerin doğruysa, yakında ayaklarımın altındaki toprağa da hükmedecektir. Bir peygamberin ortaya çıkacağını zaten biliyordum ama onun senin halkından olmasını hiç beklemiyordum." Ve tam da öyle olacaktı. Herakleios artık İncil ve Tevrat’ta müjdelenen peygamberin Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) olduğundan emindi. Konuşmasını bitirdiğinde odada sesler yükselmeye başladı. Üst düzey yetkililer kendi aralarında konuşmaya başladılar ve gürültü gittikçe arttı. Ebu Süfyan ve arkadaşları hızla dışarı çıkarıldılar.

"Bu mesele o kadar büyüdü ki, Roma İmparatoru bile ondan korkuyor." Herakleios daha sonra İslam’ı kabul edecek ancak tahtının sarsılacağından korktuğu için imanını gizli tutacaktı. Peki dostu Patrik’e gönderdiği mektuba ne olmuştu? Cevap gelmişti. Dagātır mektubunda, Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’ın gerçek bir peygamber olduğunu yazdı. Bunun üzerine İmparator, Dihye’den Patrik’e de gitmesini ve onu da İslam’a davet etmesini istedi. Patrik’in cevabı ve sonrasında yaşadıkları gerçekten şaşırtıcıydı. "Peygamberine geri dön, selamlarımı ilet ve ona de ki, ben Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna inanıyorum.

Ve İsa’nın da Allah’ın kulu olduğuna şehadet ederim." Sonra Patrik odasına gitti, siyah kıyafetini çıkardı ve beyaz tören cübbesini giydi. Asasını aldı ve kilisede toplanmış halkın karşısına çıktı. Şimdi gerçeği ilan etme vaktiydi. "Ey Romalılar! Ahmed adındaki bir peygamberden bir mektup aldık. Mektupta bizi Yüce Allah’a iman etmeye davet ediyordu. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve Ahmed O’nun kulu ve Resulüdür." Bunu duyan kalabalık öfkeden deliye döndü. "Bu nasıl mümkün olabilir?! Atalarının dinini terk ettin!" Dagātır’a saldırdılar ve onu şehit edene kadar dövdüler. Allah ona rahmet eylesin. Mektup gönderilen bir diğer hükümdar da Habeşistan Kralı Necaşi idi.

Mektubu Amr bin Ümeyye teslim etti. Hatırlarsanız, Müslümanlar Habeşistan’a o zorlu yolculuğu yaptıklarında, Necaşi onları büyük bir nezaketle karşılamıştı. "Ülkemde tamamen güvendesiniz." Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’ın gönderdiği mektubu aldı, saygı göstergesi olarak gözlerinin üzerine koydu, öptü ve alnına götürdü. Ardından adamlarından birine yüksek sesle okumasını söyledi. Mektubu dinledikten sonra tahtından indi, tevazu ile yere oturdu ve Kelime-i Şehadet getirdi. "Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah. (Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed O’nun elçisidir).

Eğer yanına gitmem mümkün olsaydı, muhakkak giderdim." Elçi Amr bin Ümeyye’nin bir isteği daha vardı. "Hala Habeşistan’da yaşayan Müslümanları Medine’ye göndermenizi istiyorum." Necaşi, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)’ı asla görme fırsatı bulamayacaktı ama yıllar boyunca onu görmüş olanlara ev sahipliği yapmıştı. Ve şimdi onları, onunla kavuşmaları için evlerine gönderiyordu. Pers hükümdarı Kisra Perviz de, Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’dan bir mektup almıştı. Abdullah bin Huzâfe Pers diyarına ulaştı ve Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın İslam davetini bizzat Kisra’ya iletti. Kisra mektubu katibine okuttu. "Bismillâhirrahmânirrahîm.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Allah’ın Resulü Muhammed’den, Perslerin lideri Hüsrev’e." Kisra aniden öfkelendi ve mektubun sonuna kadar okunmasına bile izin vermedi. "Şuna bak! Benim tebaamdan, kölemden başka bir şey olmayan bu adam, bana mektup yazmaya cüret ediyor ve ismini benim ismimin önüne koyuyor!" Bunu söyledikten sonra mektubu parçalara ayırdı. Bu haber Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’a ulaştığında ellerini kaldırdı, onu ve krallığını paramparça etmesi için Allah’a dua etti. Allah, Resulü’nün duasını kabul etti ve çok geçmeden, Kisra Perviz öz oğlu Şirveyh tarafından bıçaklanarak öldürülecekti. Tıpkı mektup gibi paramparça oldu.

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) öldürüleceği ayı ve günü bile önceden haber vermişti ve tam da dediği gibi oldu. İmparatorluğu ise Hz. Ömer (radıyallahu anh) hilafeti döneminde Sa’d bin Ebi Vakkas tarafından yıkılacaktı. Mısır’a gitmek üzere seçilen elçi Hâtıb bin Ebu Beltea idi. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın mektubunu hükümdar Mukavkıs’a teslim etmek üzere yola çıktı. Mukavkıs o sırada İskenderiye’de olduğu için, Hâtıb onunla orada görüştü ve mektubu sundu. "Bismillâhirrahmânirrahîm. Allah’ın kulu ve Resulü Muhammed’den, Kıptilerin lideri Mukavkıs’a. Hidayete uyanlara selam olsun. Şimdi, seni İslam’a davet ediyorum.

İslam’a gir ki selamet bulasın, Allah da ecrini iki kat versin. Ama bu daveti reddedersen, o zaman Kıptilerin günahı senin boynunadır. De ki: 'Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilah edinmesin.' Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: 'Şahit olun, biz müslümanlarız.'" Mektup okunduktan sonra, Mukavkıs elçi Hâtıb bin Ebu Beltea’ya büyük bir misafirperverlik gösterdi. Ancak o an hiçbir şey söylemedi. O gece ilerleyen saatlerde, Hatib’i huzuruna çağırdı. Uzun ve detaylı bir sohbetten sonra Mukavkıs şöyle dedi: "Başka bir peygamberin geleceğini biliyordum.

Ancak Şam diyarlarından çıkacağını sanıyordum çünkü önceki peygamberlerin çoğu oradan çıkmıştı. Fakat kutsal kitaplarda şunu da bulmuştum; son peygamber Arabistan’da, zorluk ve fakirlik diyarında çıkacaktı. Onun sıfatlarını Allah’ın Kitabı’nda yazılı bulduk. Ve tam da onun zuhur etme zamanıdır. Ancak Kıptilere ona uymalarını söylersem beni dinlemezler, ben de tahtımı terk etmeye dayanamam. O peygamber birçok diyara hükmedecek ve ondan sonra, sahabeleri şehir meydanlarımıza kadar gelip buraya yerleşecekler. Sonunda buradaki halkı mağlup edecekler." Şu gerçeği gözden kaçırmıştı; ahiret mükafatları hem sonsuz hem de çok daha hayırlıydı.

Kasas Suresi’nde Allah, sahip olduğumuz her şeyin aslında O'nun tarafından verildiğini hatırlatır ve şöyle buyurur: "(Dünyalık olarak) size verilen her şey, dünya hayatının geçimliği ve süsüdür. Allah’ın katındaki ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?" Bu şekilde, mektuplar hükümdarlara gönderilmişti ve İslam mesajını yeni diyarlara yayma mücadelesi devam edecekti. Ancak bu cesur hamleler için uygun koşullar kolayca elde edilmedi. Arkasında büyük sabır gerektiren bir antlaşma vardı: Mekkeli müşriklerle imzalanan Hudeybiye Antlaşması. Mektupların gönderilmesinden yaklaşık sekiz ila on ay öncesiydi. Her şey bir rüya ile başladı.

O gece, Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) Medine’nin tamamını derinden etkileyecek bir rüya gördü. Rüyasında sahabeleriyle birlikte Kabe’yi ziyaret ediyordu ve tamamen güvendeydiler. Hep birlikte Mekke’ye gitmişlerdi. Sabah olup Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) rüyasını sahabeleriyle paylaştığında, tarifsiz bir sevinç duydular. "Hey! Duydunuz mu? Allah’ın Resulü bir rüya görmüş! Rüyasında Mekke’de umre yapıyormuşuz! Güven içinde!" Peki neden sadece bir rüya bu kadar büyük bir etki yarattı? Çünkü peygamberlerin rüyaları vahyin bir çeşididir. Bu yüzden bu, mutlaka gerçekleşecek bir şey olarak görüldü. Ve herkes Mekke’ye geri dönme hayalleri kurmaya başladı.

Altı uzun yıllık ayrılıktan sonra, nihayet Mekke’ye dönebilecek ve Allah’ın Evi’ni ziyaret edebileceklerdi. Hazırlıklar hemen başladı. Bir Pazartesi günü, 1400 Müslüman büyük bir heyecanla Medine’den yola çıktı. Yanlarına 70 kurbanlık deve ve sadece yolcuların korunmak için kullandıkları kılıçları aldılar. Amaçları savaşmak değil, umre yapmaktı. Uzaktan bile savaşma niyetlerinin olmadığı açıkça belli olmalıydı. Bir düşünün, altı yıldır savaş halinde oldukları insanların yanına, savaş hazırlığı yapmadan gidiyorlardı. Ne inanılmaz bir cesaret! Tüm iyi erdemler gibi, cesaretleri de inançlarından geliyordu. Zülhuleyfe bölgesine vardıklarında öğle namazını kıldılar.

Namazdan sonra, Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) iki parça beyaz kumaş giydi, umreye niyet etti ve ihrama girdi. Sonra telbiye getirmeye başladı. "Lebbeyk Allahümme lebbeyk (Buyur Allah’ım, buyur)." Sahabeler de aynı coşkuyla ona eşlik ettiler. Mekke’ye gittikçe yaklaşıyorlardı. Heyecanları doruktaydı. Bu sırada bu haber Kureyş’e ulaştı. 1400 Müslümanın Mekke’ye doğru yolda olduğunu duyduklarında paniklediler. "Duydunuz mu? Müslümanlar Mekke’ye doğru geliyor! 1400 kişi! Bu nasıl olabilir?" "Ama silahlı değiller. Neden geldiklerini anlamıyoruz." "O halde harekete geçmeliyiz. Hemen harekete geçelim!

Sebebi ne olursa olsun, buna izin veremeyiz." Müşrikler bunun savaşla ilgili olmadığını sezdiler. Bu farklı bir şeydi. Ancak ne olursa olsun, Müslümanların Mekke’ye girmesine izin vermemeye karar verdiler. Bu yüzden Halid bin Velid komutasında 200 kişilik bir süvari birliği kurdular. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm), Kureyş’in hazırlıklarını öğrenince güzergahını değiştirdi. Mekke’ye başka bir yoldan girmeyi planlıyordu. Ama önünde bir engel vardı: devesi Kasva. Hatırlarsanız, Medine’ye hicretin sonunda, bir tarlaya çökmüş ve hareket etmeyi reddetmişti. Ve şimdi, Mekke sınırına yaklaştıklarında, yine çöktü. Onu kaldırmak için ne kadar çabalasalar da başaramadılar.

Sahabelerin canı sıkılmıştı, şöyle dediler: "Kasva inat ediyor." Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurdu: "O inat etmedi çünkü inatçılık onun huyu değildir. Bilakis, onu durduran, Fil’i durdurandır." Yani Ebrehe’nin Kabe’ye ulaşmaya çalışan filini kastediyordu. "Allah’ın yarattıklarını yönelttiği her işte bir hikmet vardır, alıkoyduğu her şeyde de hayır vardır." Ardından Hudeybiye denilen bölgedeki bir kuyunun yanına kamp kurdular. Vatanları, anıları, evleri ve sevdikleri şimdi çok yakındı. Ama herkesin aklında tek bir soru vardı: "Mekke’ye girmemize ne zaman izin verilecek?" "Bilmiyorum.

Ancak en doğrusunu Allah’ın Resulü bilir." Müşrikler durumu öğrendiklerinde hemen Müslümanların yakınına bir kamp kurdular. Artık iki taraf arasında elçiler gidip gelmeye başlayacaktı. Müslümanlardan ilk elçi Kureyş’e gitti ve sadece umre için geldiklerini ve Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’ın bir antlaşma yapmak istediğini söyledi. Müşrikler bu teklifi reddettiler. Ancak Kureyş’ten Büdeyl bin Verka adında bir adam, bu teklifi makul buldu ve Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) ile görüşmeye geldi.

Dedi ki: "Ey Muhammed, Kureyş sana karşı savaşacak ve Kabe’yi ziyaret etmeni engelleyecekler." Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) ona sadece umre yapmak için geldiklerini söyledi. Sonra şöyle dedi: "Şüphesiz savaş Kureyş’i tüketti. Eğer dilerlerse, barış görüşmesi yapabiliriz. Lakin şimdi, yolumdan çekilsinler ve benimle Allah’ın Evi arasına girmesinler. Umremizi yapalım ve kurbanlarımızı keselim." Elçiler gidip gelmeye devam etti, ancak bir anlaşmaya varamadılar. Sonunda Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm), elçi olarak Osman bin Affan’ı göndermeye karar verdi. Hz.

Osman (radıyallahu anh), Mekke’de saygın bir kişiydi ve orada akrabaları da vardı, bu da onu bu iş için en uygun kişi yapıyordu. "Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’ın niyetini açıklamaya ve sizi barışa ve İslam’a davet etmeye geldim." "Git ve seni gönderene de ki asla Mekke’ye giremeyecek ve Kabe’yi tavaf edemeyecek. Ama istersen sen tavaf edebilirsin." Hz. Osman, 13 uzun yıldır Kabe’yi görmemişti. Peygamberliğin altıncı yılında Habeşistan’a hicret etmiş, hicretten sonra ise Medine’ye Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’a dönmüştü. Buna rağmen cevabı netti: "Hayır. Eğer Allah’ın Resulü’ne tavaf izni verilmiyorsa, ben de yapmam." Bu cevap, müşrikleri iyice öfkelendirdi ve Hz.

Osman’ı Mekke’de esir tutmaya karar verdiler. Hz. Osman gideli üç gün olmuştu. Ancak hala ondan bir haber yoktu. Sonra Müslümanlar arasında bir söylenti yayılmaya başladı: "Osman öldürüldü!" Öylece hiçbir şey yapmadan duramazlardı. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’ın önünde tek bir seçenek kalmıştı: Hz. Osman’ın intikamını almak. Sahabeleri onlardan biat almak için topladı. Ne olursa olsun onun yanında savaşacaklarına yemin edeceklerdi. Savaş için hiçbir hazırlıkları olmamasına rağmen, her biri tek tek öne çıktı ve Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın elini tutarak biat etti.

"Ölene kadar Kureyş ile savaşacağız ve düşmandan asla kaçmayacağız." Bu kahramanca hadise İslam tarihinde Rıdvan Biatı (Rıza Biatı) olarak anılacaktı. Biat etmeyen tek bir kişi kalmıştı. O da akıbeti hala bilinmeyen Hz. Osman (radıyallahu anh)'dı. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) sağ elini kaldırdı ve "Bu benim elimdir" buyurdu. Sonra sol elini kaldırdı ve "Bu da Osman’ın elidir" buyurdu. Ve sonra sağ elini sol elinin üzerine koydu. Bundan sonra Müslümanlara dönerek şöyle buyurdu: "Şahidim olun. Bu biat Osman adınadır." Bu, sahabelerin heyecanını daha da artırdı. "Osman’ı serbest bırakmalıyız! Yoksa Muhammed’in adamları Mekke’ye saldıracak!" Kureyş, Müslümanların Hz.

Osman’ın intikamını almak için yemin ettiğini duyunca, korkuya kapıldılar ve onu hemen serbest bıraktılar. Onun dönüşü tüm Müslümanlara özellikle de Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’a büyük sevinç getirdi. Onu sağ salim görmek herkesin yüreğine su serpti ve huzur verdi. Bu kararlı duruş karşısında müşrikler geri adım atmak zorunda kaldılar. Barış yapmak için Süheyl’i Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’a göndermeye karar verdiler. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) onu görünce şöyle buyurdu: "Gelen Süheyl’dir. İşiniz artık kolaylaştı. Kureyş ne zaman barış istese, her zaman bu adamı gönderirler. Kureyş artık bir antlaşmadan başka bir şey düşünmüyor.

Süheyl, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın huzuruna gelip dedi ki: "Ey Muhammed, Kureyş adına seninle bir antlaşma yapmak için geldim." Bu, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)’ın da başından beri istediği şeydi, bu yüzden teklifi kabul etti. Sonra Hz. Ali (radıyallahu anh) antlaşmanın şartlarını yazması için çağrıldı. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) ona şöyle talimat verdi: "Ey Ali, ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ yaz." Süheyl hemen itiraz etti ve dedi ki: "Ben bu ifadeyi hiç duymadım ve ‘er-Rahman’ın ne anlama geldiğini bilmiyorum. Bizim bildiğimiz ve antlaşmalarımızda kullandığımız ifade ‘Bismikallahümme’dir (Senin adınla ey Allah'ım).

Onun yerine bunu yaz." Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurdu: "‘Bismikallahümme’ de güzeldir." Ve o şekilde yazıldı. Sonra Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) dedi ki: "Ey Ali, yaz: ‘Bunlar, Allah’ın Resulü Muhammed ile Süheyl bin Amr’ın üzerinde uzlaştığı barış şartlarıdır.’" Süheyl yine itiraz etti. "Vallahi, senin Allah’ın Resulü olduğunu kabul etseydik, ne Kabe’yi ziyaret etmeni engellerdik ne de seninle savaşırdık. Bunun yerine ‘Muhammed bin Abdullah’ yaz." Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) bunu da kabul etti ve şöyle buyurdu: "Ey Ali, onu sil ve ‘Muhammed bin Abdullah’ yaz." Hz. Ali şaşkınlıktan donup kaldı.

Diğer sahabeler de bu durumdan oldukça rahatsız olmuştu. Hz. Ali dedi ki: "Vallahi, ‘Allah’ın Resulü’ unvanını asla silemem. Bunu yapmaya elim varmaz." Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) onun nerede yazılı olduğunu sordu. Hz. Ali ona gösterdiğinde, ‘Allah’ın Resulü’ unvanını kendi eliyle sildi ve Hz. Ali’ye yerine "Muhammed bin Abdullah" yazmasını söyledi. İşler iyi gitmiyordu. Ancak sahabeler asıl şoku antlaşmanın ilk maddesiyle yaşadı. "Müslümanlar bu yıl Mekke’ye girmeden geri dönecekler. Umrelerini gelecek yıl yapacaklar. Ancak kınlarındaki kılıçlar dışında silah taşımayacaklar.

Ve kalış süreleri sadece üç günle sınırlı olacak." Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) bunu kabul edince büyük bir hayal kırıklığı yaşandı. Kimse buna anlam veremiyordu. Ardından ikinci madde yazıldı: "İki taraf on yıl boyunca birbirleriyle savaşmayacak." Üçüncü madde: "Eğer Medine’den biri dininden döner ve Mekke’ye gelirse, Müslümanlara iade edilmeyecek. Ancak Mekke’den biri Müslüman olursa, Kureyş’e iade edilecek." Bu şart Müslümanlar için çok ağırdı. Sahabeler şöyle dediler: "Sübhanallah! Bir kardeşimiz bize Müslüman olarak geldikten sonra, onu nasıl müşriklere iade ederiz?" Her şeye rağmen barış isteyen Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurdu: "Evet.

Bizden ayrılıp onlara giden olursa, Allah onu bizden uzak etsin. Onlardan bize gelip de geri göndereceğimiz kimselere gelince, şüphesiz Allah onların hepsini bilir. Onlar için şüphesiz bir ferahlık ve bir çıkış yolu yaratacaktır." Dördüncü madde: "Arap kabileleri, istedikleri tarafla ittifak yapmakta serbest olacaklar." Ve antlaşma buna benzer diğer şartlarla devam etti. Bu ağır şartların üzerine, yaşadıkları hayal kırıklığını daha da artıran bir olay yaşandı. Antlaşma yazılmıştı ancak henüz imzalanmamıştı. Tam o anda, bir adam ayaklarındaki zincirleri sürüyerek Müslümanların arasına düştü. Bu, Kureyş elçisi Süheyl’in oğlu Ebu Cendel’di.

Babası, sırf İslam’ı kabul ettiği için onu dört yıl boyunca hapis tutmuştu. Bir şekilde kaçmayı başarmış ve büyük bir güçlükle Müslümanlara ulaşmıştı. Babasının zulmünden ve işkencesinden korunmak için Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’a gelmişti. Şöyle feryat ediyordu: "Bana yardım edin, ey Müslümanlar!" Bu manzarayı görünce Süheyl’in yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi. Dedi ki: "Ey Muhammed! Bu, antlaşmamızın ilk şartıdır. Oğlumu geri istiyorum." Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) Ebu Cendel’i geri vermek istemiyordu. Süheyl’i ikna etmeye çalıştı. Antlaşmanın henüz imzalanmadığını ona hatırlattı ve o şartı oğlu için uygulamamasını istedi. Lakin Süheyl kesin bir dille reddetti.

"Oğlumu geri almadan antlaşmayı asla imzalamam." O an Ebu Cendel yürek parçalayan bir sesle haykırdı: "Ey Müslümanlar! Ben size Müslüman olarak gelmişken beni müşriklere geri mi göndereceksiniz? Ne kadar acı çektiğimi görmüyor musunuz?" Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) Ebu Cendel’e baktı ve hüzünlü bir sesle şöyle buyurdu: "Biraz daha sabret." "Gördüğün bu zulme biraz daha dayan. Bu zorlukların mükafatını Allah’tan bekle. Allah şüphesiz sana da, diğer çaresiz Müslümanlara da bir ferahlık ve bir çıkış yolu açacaktır." "Onlara verdiğimiz sözü bozamayız." Bu teselli edici sözlerle Ebu Cendel’i babasına geri verdi. Aslında gelecek bir özgürlüğün müjdesini veriyordu.

Ebu Cendel ve Mekke’deki diğer mazlum Müslümanlar için bir çıkış yolu. Öyle bir çıkış yolu ki, müşrikleri antlaşmaya koydukları o özel şarta pişman ettirecekti. İşte o zaman Hudeybiye Antlaşması’nın ilk meyveleri görülecekti. İlk bakışta şartlar tamamen Müslümanların aleyhine görünüyordu. Ancak, Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) bu barışın ardından gelecek büyük zaferleri şimdiden görebiliyordu. Ancak sahabeler derin bir hayal kırıklığı içindeydi. Bu ağır şartların neden kabul edildiğini bir türlü anlayamıyorlardı. O güne kadar Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) sık sık sahabelerine danışır ve onların fikirlerini dinlerdi.

Lakin ilginçtir ki, o gün kimse onunla aynı fikirde olmasa da hiç kimseye danışmadı. O, Allah’ın planının farklı olduğunu ve bu şekilde yapılması gerektiğini biliyordu. Artık ihramdan çıkıp Medine’ye dönme vakti gelmişti. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm), sahabelere başlarını tıraş etmelerini ve kurbanlarını kesmelerini emretti. Normalde sahabeler onun emirlerini yerine getirmek için birbirleriyle yarışırlardı. Ama bu sefer tam tersi oldu. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) emrini üç kez yinelese de kimse ayağa kalkmadı. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) ne yapacağını bilemedi. Eşi Ümmü Seleme’nin çadırına gitti ve olanları ona anlattı.

Ümmü Seleme (radıyallahu anha) ona bir fikir verdi. Dedi ki: "Ey Allah’ın Resulü, emrine uymalarını istiyorsan dışarı çık ve kimseye tek kelime etme. Kurbanını kes ve berberini çağırıp başını tıraş ettir. Sahabeler bunu görünce sana uyacaklardır." Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) bu tavsiyeyi kabul etti. Kurbanını kesti ve başını tıraş ettirdi. Sahabeler de bunu görünce aynısını yaptılar. Kısa bir süre sonra rüzgar çıktı ve kesilen saçlarını Kabe’ye doğru savurdu. Sahabeler hissettiler ki, tek bir esintiyi bile tesadüfen estirmeyen Allah, aslında onlara teselli veriyordu. Böylece bunu, niyet ettikleri umrenin kabul edildiğine dair bir işaret saydılar.

Aslında sahabelerin bu isteksizliği itaatsizlikten değildi elbette. Peki bunun arkasındaki neden neydi? Bir vahiy gelip Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın kararını değiştirebileceğini umarak bekliyorlardı. Ne de olsa Kur’an’da Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’ı uyardığı veya düzelttiği örneklere şahit olmuşlardı. Sadece yeni bir vahiy gelebileceğini düşündükleri için geri durdular. Fakat Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ihramdan çıkar çıkmaz, onlar da ihramdan çıkmaya başladılar. Artık Medine’ye dönme vaktiydi. Yolculuklarına büyük bir sevinçle başlamışlardı ancak şimdi hüzünle dönüyorlardı. Gergin ve derin bir üzüntü içindeydiler.

Morallerini yükseltecek bir şeye şiddetle ihtiyaçları vardı. Tam o anda Rableri, özlemini duydukları müjdeyi gönderdi ve içlerindeki bütün belirsizliği ve umutsuzluğu giderdi. Birden Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) üzerinde vahiy belirtileri belirmeye başladı. Ve Fetih Suresi’nin tamamı bir defada nazil oldu. "Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik." "Andolsun, Allah, Peygamberinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse, siz güven içinde başlarınızı kazıtmış veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediğinizi bildi ve size bundan başka yakın bir fetih daha verdi." Hz.

Ömer sordu: "Ey Allah’ın Resulü, bu antlaşma gerçekten bir fetih mi?" Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurdu: "Evet, Allah’a yemin olsun ki bu bir fetihtir." Bu sözler sahabelerin kalplerine büyük bir huzur getirdi. Fakat bunun nasıl bir fethe dönüşeceğini ancak zamanla anlayabileceklerdi. Artık yapabilecekleri tek şey bekleyip görmekti. Uzun bir yolculuğun ardından Medine’ye döndüler. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm), Mekke halkıyla 10 yıl boyunca savaşmamak üzere bir antlaşma imzalamıştı. Hudeybiye başlangıçta İslam adına bir mağlubiyet gibi görülmüştü. Ancak tam tersine, bu antlaşma hiç beklenmedik sonuçlara yol açmak üzereydi.

Öyle sonuçlar ki ne Kureyş’in umduğu, ne de Müslümanların hayal edebileceği türdendi. Kureyşliler yakında bu antlaşmadan pişman olacak ve maddelerinden birini iptal etmek isteyeceklerdi. Adım adım her şey tam olarak Allah’ın planına göre gerçekleşecekti. Beklenmedik düşmanlar, beklenmedik zaferler. Sizce hangi zafer daha büyüktür? Kılıçla kazanılan zafer mi, kalemle kazanılan zafer mi? Kılıçla elde edilen daha zor olsa da, kalemle elde edilen zafer çok daha büyüktür. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) bunu biliyordu. İşte bu yüzden o antlaşmayı kabul etti. Hudeybiye, tarihin kalemle kazanılmış en büyük zaferlerinden biri olacaktı.

Kısa süre içinde, antlaşmanın ardına gizlenen zafer tohumları yeşermeye başlayacaktı. Bunların ilki, Mekke’den Medine’ye kaçan Ebu Basir’di. Ancak bu kaçışın sadece kendisi için değil onlarca Müslüman için de bir çıkış yolu olacağından haberi yoktu. Ebu Basir, Sakif kabilesindendi. Genç yaşta İslam’ı kabul etmiş cesur bir adamdı. Mekke’deki zorlu koşullar artık dayanılamayacak hale geldiğinde kaçmanın bir yolunu buldu ve kardeşlerine katılmak üzere Medine’ye doğru yola çıktı. Fakat müşriklerin onu bırakmaya hiç niyeti yoktu. Üç gün sonra Kureyş, Ebu Basir’i geri getirmeleri için iki adam gönderdi.

Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’ın huzuruna gelerek şöyle dediler: "Bizimle imzaladığınız antlaşmayı hatırlatırız." Ve ardından iadesini talep ettiler. Yapılan antlaşma gereği, Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) Ebu Basir’i iade etmek zorundaydı. Ona dedi ki: "Ey Ebu Basir, biliyorsun ki Kureyş ile bir antlaşma yaptık ve onlara söz verdik. Dinimizde verdiğimiz sözden dönemeyiz. Allah şüphesiz senin ve müşriklerin arasında kalan diğer çaresiz Müslümanlar için bir çıkış yolu ve bir ferahlık yaratacaktır." Ebu Basir sordu: "Ey Allah’ın Resulü, bana işkence etsinler ve beni dinimden döndürsünler diye beni müşriklere geri mi veriyorsun?" O çaresizliği bir hayal edin.

Ama yapılacak hiçbir şey yoktu. Peki Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) ne dedi? "Git. Allah şüphesiz senin ve senin gibiler için bir çıkış yolu yaratacaktır." Ardından onu gelen adamlara teslim etti. Kureyş’in gönderdiği iki adam Ebu Basir’i alıp yola çıktı. Lakin Ebu Basir’in pes etmeye veya Mekke’ye dönmeye hiç niyeti yoktu. Zülhuleyfe’ye vardıklarında dinlenmek için durdular. Ebu Basir sürekli kaçmak için bir fırsat kolluyordu. Önce dostça davranarak güvenlerini kazanmaya karar verdi. Bu yüzden onlarla sohbet etmeye başladı.

Onlardan birine şöyle dedi: "Sanırım senin şu kılıcın oldukça keskin." "Evet, çok keskindir." Ebu Basir sakince sordu: "Ona bir bakabilir miyim?" "Tabii, bak bakalım." Ebu Basir tam da aradığı fırsatı bulmuştu. Kılıcı kapar kapmaz adama saldırdı ve onu öldürdü. Bunu gören diğer adam, olabildiğince hızlı bir şekilde Medine’ye kaçtı. Doğrudan Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’ın huzuruna çıktı ve şöyle dedi: "Arkadaşım öldürüldü, ben de az kalsın öldürülüyordum!" O oradayken Ebu Basir de geldi.

Dedi ki: "Ey Allah’ın Resulü, sen beni onlara teslim ederek sözünü tuttun ve şimdi Allah beni onlardan kurtardı." Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurdu: "Bu adam bir savaş kıvılcımıdır. Eğer yanında birkaç adamı daha olsaydı, yapamayacağı şey yoktu." Yine de antlaşma gereği Ebu Basir Medine’ye yerleşemezdi. Bu yüzden oradan ayrıldı ve Mekke-Şam yolu üzerindeki İys vadisine yerleşti. Burası onun yeni sığınağı oldu. Mekke’de hapsedilen Müslümanlar ve imanını gizleyenler bunu duyunca birer birer kaçmaya başladılar ve Ebu Basir’in etrafında toplandılar. Bunların ilki Ebu Cendel’di. Onu hatırladınız mı? Süheyl bin Amr’ın oğluydu.

Hudeybiye Antlaşması imzalandıktan sonra, Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’ın yanına gelmiş ancak müşriklere geri verilmek zorunda kalınmıştı. Ve şimdi, bir kez daha kaçmanın bir yolunu bulmuştu. Ebu Basir’in yerini öğrendiğinde gelip ona katıldı. Kısa sürede sayıları 70’e ulaştı. Çevre kabilelerden başkaları da onlara katılınca 300 kişi oldular. Böylece Ebu Basir, etrafında güçlü bir kuvvet toplamış oldu. Kureyş, onları kendi topraklarında hapsediyor ve onlara işkence ediyordu. Ama şimdi, Ebu Basir ve adamları müşrikleri bu kararlarından pişman etmeye kararlıydılar. Kureyş için Şam’a gönderdikleri ticaret kervanları son derece önemliydi.

Ebu Basir ve adamlarının kampı da tam olarak bu yol üzerindeydi. Ticaret yolunu kesmeye ve Kureyş’in kervanlarına baskın yapmaya başladılar. Saldırılarıyla müşrikleri zayıflatmaya başladılar. Kureyş bu belayı kendi elleriyle başına sarmıştı. Artık Ebu Basir’in adamlarıyla baş edemeyecek noktaya gelmişlerdi. Eğer Hudeybiye Antlaşması’na, "Bizden size gelen her adamı geri göndereceksiniz" şartını koymamış olsalardı, böyle bir grup asla oluşmayacaktı. Burada, tamamen Müslümanların aleyhine görünen antlaşmanın ilk meyveleri görülmeye başlanıyordu. Medine’de ise kimse Mekke’ye dönmek istemiyordu. Antlaşma imzalandığından beri, onlar ile Mekke arasında hiçbir çatışma yaşanmamıştı.

Bir süre ortalık sakindi. Ancak tek düşman Kureyş değildi. Yahudiler de büyük bir tehlike arz ediyordu. Medine’den sürüldükten sonra Hayber’de toplandılar. Hatırlarsanız, Arap kabilelerini kışkırtıp Medine üzerine yürütmüşler ve Hendek Savaşı’na neden olmuşlardı. Yahudiler, Medine’ye saldırmak için birbirlerini teşvik ediyor ve birbirlerini yüreklendiren konuşmalar yapıyorlardı. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) Hayber’de hareketlilik olduğu haberini aldı. Bunun üzerine bazı sahabelerini bilgi toplamak için gönderdi. Yahudiler savaşa hazırlanıyordu. Hayber, her geçen gün baş edilmesi çok güç hale gelecek bir tehdide dönüşüyordu. Bu tehlike artık kesin olarak ortadan kaldırılmalıydı.

Kureyş hala Müslümanlar için bir tehdit olsaydı, bu durumla baş etmek çok daha zor olurdu. İşte bu yüzden Allah, kusursuz planıyla, o rüyayı Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’a göstermiş ve onu umreye yönlendirmişti. Ve sonunda Hudeybiye Antlaşması imzalanmıştı. Böylece düşmanların sayısı ikiden bire inmiş oldu. Müslümanlar artık Hayber üzerine yürüyebilirdi. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) yola çıkmaya karar verdi ve sahabelerine derhal hazırlanmalarını emretti. Müslüman ordusu hemen toplandı. Sayıları, 200’ü süvari olmak üzere 1600 kişiye ulaştı. Bunlar yalnızca Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ile birlikte Medine’den yola çıkanlardı.

Daha sonra Devs kabilesinden 400 kişi daha onlara katılacaktı. Ve aralarında meşhur Ebu Hureyre de vardı. Hicretin yedinci yılıydı. Müslüman ordusunun sancağını Hz. Ali (radıyallahu anh) taşıyordu, Hz. Ömer (radıyallahu anh) ise ordunun sağ kanadına komuta ediyordu. Ardından Recî denilen bir bölgeye ulaşıp orada kamp kurdular. Burası Hayber ile Gatafân bölgesi arasında stratejik bir noktaydı. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)’ın bu konumu seçmesinin bir nedeni vardı. Hayber Yahudileri Gatafân’dan yardım istemiş, onlar da kabul etmişti. Gerektiğinde gelip Müslüman ordusuyla Hayber kalelerinin içinden savaşacaklarına dair söz vermişlerdi.

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bu durumdan haberdar olmuştu. Bu yardımı engellemek için Gatafân’a bir teklifte bulundu. Yahudilere yardım etmemeyi kabul ederlerse, fetihten sonra bir yıl boyunca Hayber’in hurma mahsulünü alacaklardı. Ancak reddettiler. Bunun üzerine Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) ordusunu oraya konuşlandırarak Gatafân’dan Yahudilere gelebilecek her türlü yardımı engelledi. Ardından Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) ordusuyla birlikte Recî’den Hayber’e doğru ilerledi. Vardıklarında gece olmuştu. Gece saldırmak onun adeti olmadığı için sabahı bekledi.

Gün doğduktan sonra, hiçbir şeyden haberi olmayan Yahudiler tarlalarına gitmek için kalelerinden çıktılar. Ancak karşılarında Müslüman ordusunu gördüklerinde neye uğradıklarını şaşırdılar. Onlar şöyle bağırdılar: "Muhammed ve ordusu!" Ve panik içinde kalelerine sığınmak üzere geri kaçtılar. Çoğu, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın onları kuşatacağını hiç düşünmemişti. Ne de olsa kaleleri güçlüydü, çok sayıda adamları ve bol miktarda silahları vardı. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)’ın böyle sağlam tahkim edilmiş bir yeri kuşatmaya asla cesaret edemeyeceğini sanmışlardı. Ancak işler hiç de hayal ettikleri gibi gitmedi.

Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) onlara önce İslam’ı kabul etmelerini teklif etti. Eğer reddederlerse, Müslümanlara vergi ödemek zorunda kalacaklardı. Ve bu iki yoldan biriyle barış sağlanmazsa, o zaman savaşın kaçınılmaz olacağını bildirdi. Hayber Yahudileri kendi aralarında konuşmak üzere içeri girdiler. Ancak kısa bir süre sonra Müslümanlara ok yağdırmaya başladılar. Teklifi reddetmişlerdi. Tüm Yahudi askerleri, en güçlü kaleleri olan Natat’ta toplandılar. Eşyalarını ve ailelerini de diğer kalelere taşıdılar. 10000 kişilik Yahudi ordusu sadece 1600 sahabenin üzerine ok yağdırıyordu. O gün yaklaşık 50 mücahit yaralandı.

Her sabah, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ve mücahitler Natat Kalesi'nin yanındaki yüksek mevkilere çıkıyor ve akşama kadar Yahudilerle savaşıyorlardı. Akşam olunca da Recî’ye dönüyorlardı. Bu sırada, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) şiddetli bir baş ağrısına yakalandı. Bu nedenle iki gün boyunca orduya komuta edemedi. Önce Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh)’ı görevlendirdi ve Yahudilerle savaşması için onu gönderdi. Ancak fetih gerçekleşmedi. Ertesi gün, sancağı Hz. Ömer (radıyallahu anh)’a verdi. Ancak zafer ona da nasip olmadı. Bu durum Yahudilere cesaret verdi. Bunun üzerine kapılarını açtılar ve yüz yüze savaşmaya başladılar. Savaş akşama kadar bu şekilde devam etti.

Ancak Müslümanlar ne kadar çabalasalar da bir sonuç elde edemediler. Kuşatma sırasında bir gün, Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurdu: "Yarın sancağı Allah ve Resulü’nün sevdiği, Allah ve Resulü’nü seven birine vereceğim. Allah fethi onun eliyle nasip edecek." Sahabeler arasında bir merak dalgası yayıldı. Herkes merak etmeye başladı. "Bu şeref kime verilecek?" Nihayetinde kim böyle bir övgüye mazhar olmak istemezdi ki? Onlarca sahabe o geceyi bu umut ve arzuyla geçirdi. Hz. Ömer (radıyallahu anh) daha sonra şöyle diyecekti: "Komutayı almayı hiçbir zaman o günkü kadar arzu etmemiştim." Sabah namazından sonra, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) sancağın getirilmesini emretti.

Tüm gözler elindeki sancağa kilitlenmişti. Kulaklar ise söyleyeceği sözleri bekliyordu. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) sordu: "Ali nerede?" Fatih artık belli olmuştu. Ancak o sırada Hz. Ali bir göz enfeksiyonu geçiriyordu ve gözlerini bile açamıyordu. Sahabeler şöyle dedi: "Ey Allah’ın Resulü, gözleri ağrıyor." Buna rağmen Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurdu: "Yine de çağırın onu. Gelsin." Haberi alan Hz. Ali, sahabelerin yardımıyla Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın yanına geldi. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) Allah’a dua edince, ağrıyan gözleri anında iyileşti. Hz. Ali o günden sonra bir daha hiç göz ağrısı çekmedi.

Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle dua etti: "Allah’ım, sıcağın ve soğuğun sıkıntısını ondan gider." Hz. Ali (radıyallahu anh) daha sonra şöyle dedi: "O günden sonra ne sıcak ne de soğuk beni rahatsız etti." Sık sık yazın kışlık kıyafetlerle, kışın ise yazlık kıyafetlerle görülürdü. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) sancağı Hz. Ali’ye teslim etti ve ona zırhlı bir gömlek giydirdi. Ardından şöyle emretti: "Allah sana fethi nasip edene kadar savaş. Ve geri dönme." Hz. Ali sancağı aldı ve ileri atıldı.

Bir süre ilerledikten sonra Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’a sordu: "Ey Allah’ın Resulü, onlarla ne amaçla savaşayım?" Cevap açıktı: "Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şahitlik edene kadar savaş. Kalelerine varıncaya kadar sakin şekilde ilerle. Sonra onları İslam’a davet et. Kabul ederlerse, kendilerine yükümlülüklerini bildir. Allah’a yemin olsun ki, Allah’ın senin vesilenle tek bir kişiyi hidayete erdirmesi, senin için bir kızıl deve sürüsünden daha hayırlıdır." Yani en değerli servetten daha hayırlıdır. Bu sözler aynı zamanda, İslam fetihlerinin gerçek gayesini de gösteriyordu.

Tek amaç İslam mesajını iletmek ve insanların ebedi hayatlarını kurtarmaktı. Hz. Ali mücahitlerin önünde kahramanca ilerlemeye başladı. Natat Kalesi'nin surlarına vardığında sancağı yere dikti. Onlara İslam’ı anlattı ve Müslüman olmaya davet etti. "Ey Kitap Ehli! İslam dinine girin ki kurtuluşa eresiniz." Ancak Yahudiler bunu kabul etmediler. Savaşmak için kalelerinden çıktılar. O anda gür bir ses duyuldu. "Ben, kükreyen aslanları bile kılıç ve mızrakla yere seren adamım!" Herkes sesin geldiği yöne döndü. Ve gördükleri şey, iki kat zırh giymiş ve iki kılıç taşıyan, heybetli ve korkutucu bir savaşçıydı. Bu, Hayber Yahudilerinin en cesuru olarak bilinen Merhab’dı.

Kardeşinin öldürüldüğünü duymuştu. Bunun üzerine askerleriyle birlikte kaleden dışarı çıktı. Müslümanlara korku salmaya çalışıyor ve dövüşecek birini arıyordu. Sonra başka bir ses duyuldu. "Ben, annesinin ona Haydar adını verdiği kişiyim! Ormanların heybetli aslanları gibiyim! Seni yaşatmayacağım! Seni yere sereceğim!" Bu Hz. Ali (radıyallahu anh)’dı. Müslüman ordusunun sancaktarı. İkisi karşı karşıya geldi. Hz. Ali, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)’ın kılıcıyla savaşıyordu. Bir süre sonraöyle güçlü bir darbe indirdi ki Merhab’ın kalkanını ve iki katlı miğferini parçaladı. Aynı darbe daha da derine indi ve onu anında öldürdü.

Yahudiler en güçlü savaşçılarının korkunç sonunu görünce, kalpleri korkuyla doldu. İşte tam da bu noktada olayların seyri değişecekti. Bu manzarayı gören Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm), mücahitlere müjdeyi verdi. "Sevinin! Hayber’in fethi artık kolaylaştı." Bundan sonra Müslümanlar büyük bir cesaretle düşmanın üzerine atıldılar. Sahabeler savaşarak kale kapılarına kadar dayandılar. O an bir Yahudi askeri kılıcıyla Hz. Ali’nin kalkanına vurdu ve kalkanı elinden düşürdü. Hz. Ali etrafına baktı ve kale kapısını gördü. O günün şahitleri Hz. Ali’nin o koca kapıyı yerinden söküp kalkan olarak kullandığını söylediler.

Adamlarının birbiri ardına düştüğünü gören Yahudiler korku içinde arkalarına bile bakmadan kaçmaya başladılar. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)’ın sözleri gerçekleşmişti. Allah, Müslümanlara fethi Hz. Ali (radıyallahu anh)’ın elinden bahşetmişti. İlginç olan şu ki, bu korku 10000 kişilik Yahudi ordusunu sardığında, henüz yüz adam bile kaybetmemişlerdi. Sahabeler şehit olmayı arzularken, Yahudiler korku içinde ölümden kaçmaya çalışıyorlardı. Her iki taraf da dinlerinin hak olduğuna inanıyordu. Ancak Yahudiler bu dünyevi hayata derinden bağlıydılar.

Kur’an’da Allah, Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) aracılığıyla onlara şöyle buyurdu: "De ki: ‘Eğer (iddia ettiğiniz gibi) Allah katındaki ahiret yurdu (cennet) diğer insanlar için değil de, yalnız sizinse ve doğru söyleyenler iseniz haydi ölümü temenni edin!’ Fakat kendi elleriyle önceden yaptıkları işler yüzünden ölümü hiçbir zaman temenni edemezler. Allah o zalimleri hakkıyla bilendir. Andolsun, sen onların, yaşamaya, bütün insanlardan; hatta Allah’a ortak koşanlardan bile daha düşkün olduklarını görürsün. Onların her biri bin yıl yaşamak ister. Halbuki uzun yaşamak onları azaptan kurtaracak değildir. Allah onların bütün işlediklerini görür." Hz.

Ali ve mücahitler, kaçan düşman askerlerini kovalayarak Natat Kalesi'ne girdiler. Ancak orada çocuklardan başka kimseyi bulamadılar. Onlara dokunmadılar. Yahudi askerler Natat’ı terk etmişti. Sonra mücahitler Na’im Kalesi'ne yönelip orayı da fethettiler. Bunu takiben, Sa’b bin Muaz kalesi de teslim oldu. Uzun kuşatma boyunca kalelerinin birer birer düştüğünü gören Yahudilerin barış istemekten başka çaresi kalmamıştı. Aslında böyle bir talepte bulunmak için çok geç kalınmıştı. Yine de Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) bunu kabul etti. Canları bağışlandı ve aileleriyle birlikte Hayber’den ayrılmalarına izin verildi. Her aile yanına bir deve yükü kadar eşya alabilirdi.

Tam ayrılmaya hazırlanırken, Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’ın huzuruna bir teklifle geldiler. "Ey Ebu’l-Kasım! Senin kavmin bu toprakları iyi bilmez ama biz en iyi mahsulü nasıl alacağımızı biliriz. Mahsulleri aramızda bölüşmek üzere anlaşmaya ne dersin?" Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) ve sahabeleri Hayber’de kalamazlardı. Ayrıca o toprağa bakmaları da onlar için mümkün değildi. Bu nedenle Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) onların teklifini kabul etti ve Yahudilerin Hayber’de kalmasına izin verdi. Her yıl mahsulün yarısını paylaşmaları koşuluyla. Ancak Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bu antlaşmayı dilediği zaman sona erdirebilirdi.

Çünkü gelecekte ne yapacakları belli değildi. Bu şart, yanlış bir şey yapmalarını önlemek içindi. Her yıl hasat zamanı geldiğinde, Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) Abdullah bin Revaha’yı Hayber’e gönderirdi. Abdullah mahsulü ikiye böler ve seçimi Yahudilere bırakırdı. Şöyle derdi: "Hangi yarıyı isterseniz alın." Bu adaleti gören Yahudiler şöyle derlerdi: "İşte gökleri ve yeri ayakta tutan bu adalettir." Yine de bu antlaşmaya yalnızca yaklaşık 12 yıl sadık kaldılar. Hz. Ömer (radıyallahu anh)’ın halifeliği döneminde, sorun çıkarıp antlaşmayı bozdular. Ve böylece sonunda Hayber’den sürüldüler. Hayber artık fethedilmiş ve antlaşma yapılmıştı.

Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) sahabeleriyle birlikte dinlenmeye çekilmişti. Fakat Zeyneb adındaki bir Yahudi kadın haince bir plan yaptı. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’ı zehirlemeye çalışacaktı. Bir koyun kızarttı ve her parçasını güçlü bir zehirle kapladı. Sonra onu onlara getirdi. Sahabeler hep birlikte yemek için oturdular. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) koyunun kürek kemiğinden bir parça aldı, "Bismillâhirrahmânirrahîm" dedi ve ağzına götürdü. Ancak tadar tatmaz hemen ağzından çıkardı ve şöyle dedi: "Ellerinizi çekin! Bu et bana zehirli olduğunu söyledi!" Sahabeler ellerini hemen yemekten çektiler. Ama içlerinden biri etten bir parça yutmuştu bile.

Bişr bin Berâ’nın rengi mora döndü ve ardından şehit oldu. Bunu yapan kadın Zeyneb yakalandı ve Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın huzuruna getirildi. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) ona bunu neden yaptığını sordu. Kadın şöyle cevap verdi: "Kendi kendime dedim ki: ‘Eğer o gerçekten bir peygamberse, Allah ona bunu bildirir. Ama peygamber değilse, bu zehir onu öldürür ve biz de ondan kurtulmuş oluruz.’" Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm), kendisine şahsen kötülük yapanları daima affederdi. Bir rivayete göre kadını affetti. Başka bir rivayete göre ise kadın öldürüldü.

Alimler durumu şöyle açıklar: Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm), kadının kendisine karşı yaptığı şeyden dolayı onu affetti. Lakin Bişr şehit olduğu için kararı onun ailesine bıraktı. Onlar da kısas haklarını kullanmayı seçtiler ve kadın idam edildi. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) hala Hayber’deyken ona büyük sevinç veren bir olay yaşandı. Cafer bin Ebu Talib önderliğinde, Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar geldiler. Hatırlarsanız, Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) Necaşi’den onları geri göndermesini istemişti. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) buna o kadar sevindi ki şöyle buyurdu: "Bu iki şeyden hangisine daha çok sevineceğimi bilemiyorum.

Hayber’in fethine mi, yoksa Cafer’in gelişine mi?" Seninle ticaret yapmak bir zevkti. Hayber’in fethiyle birlikte, Medine bolluk ve bereketle doldu. "Taze hurmalar burada!" Ancak Mekke’de durum tam tersiydi. Ciddi bir kıtlık baş göstermişti ve her geçen gün, daha da fakirleşiyorlardı. "Neredeyse vardık." Bunlar, yıllarca sahabelere işkence eden, onları evlerinden çıkaran ve karınlarına taş bağlayacak kadar aç bırakan insanlardı. Ve şimdi, çaresiz bir durumdaydılar.

Kur’an’da Allah, Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’a şöyle buyurdu: "(Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)’ın kalbi o kadar şefkat doluydu ki, akrabaları olan Kureyşlilerin durumuna dayanamadı. Bu yüzden Mekke’ye bolca yiyecek ve erzak gönderdi. Düşmanlarına bile merhamet gösterdi. Bazı müşrikler bu yardımı kabul etmek istemese de, Ebu Süfyan bu erzakları aldı ve yoksullara dağıttı. Şöyle dedi: "Bunu yeğenim gönderdi. Allah onu mükafatlandırsın." Hediyeler arasında Ebu Süfyan için Medine hurmaları da vardı. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın akrabalarına yardımı, onların kalplerine iman tohumları ekmişti.

Ve zamanla, bu tohumlar filizlenip kök salacaktı. Hudeybiye Antlaşması’nın üzerinden bir yıl geçmişti. Ve beklenen o gün nihayet gelmişti. Umretü’l-Kazâ vaktiydi. Hatırlarsanız sahabeler Mekke’ye giremeden, Kabe’yi bile görmeden geri dönmek zorunda kalmışlardı. O gün gerçekleştiremedikleri umre şimdi gerçekleşecekti. Yedi uzun yılın ardından, nihayet vatanlarına kavuşacak ve Kabe’yi tavaf edeceklerdi. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) sahabelerine umre için hazırlanmalarını söyledi. Her şey hazır olduğunda, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) 2000 sahabe ve kurban edilecek 70 deve ile Mekke’ye doğru yola çıktı.

Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm), Medine’nin yaklaşık 10 kilometre dışındaki Zülhuleyfe’ye vardığında ihrama girdi. Ardından sahabeler onu takip ettiler. Artık herkes beyazlar içindeydi. Ve hep bir ağızdan, yüksek sesle telbiye getirmeye başladılar. "Lebbeyk Allahümme lebbeyk. (Buyur Allah’ım, buyur.)" "Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk. (Buyur! Senin hiçbir ortağın yoktur.)" Kureyş liderleri, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın ve sahabelerin mutluluğunu görmemek için Mekke’yi terk edip dağlara çıkmışlardı. Kabe’yi İslam’ın merkezi olarak görmeye dayanamıyorlardı.

Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm), devesi Kasva’nın üzerinde Mekke’ye girdi, arkasından sahabeler de onu takip ettiler. Müşriklerden bazı erkekler, kadınlar ve çocuklar ile birlikte Darü’n-Nedve’den onları izliyordu. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) Kabe’ye girdiğinde, sağ omzunu açıkta bıraktı. Sonra sahabelerine şöyle buyurdu: "Bugün bu müşriklere gücünü ve diriliğini gösteren adama Allah merhamet etsin." Müşrikler sahabeleri geriden izliyor ve onların bu güçlü duruşuna hayran kalıyorlardı. Çünkü Müslümanların Medine’ye gittikten sonra zayıfladığı ve hummaya yakalandığına dair söylentiler yayılmıştı. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) da cevabını böyle veriyordu.

Umrenin bütün rükünleri yerine getirildi. Sonra Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) başını tıraş etti ve ihramdan çıktı. Sahabeler de aynısını yaptılar. Böylece Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın tam bir yıl önce gördüğü rüya gerçekleşmiş oldu. Bu umre ziyareti için Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’a bir çadır kuruldu. Sahabeler de üç gün boyunca onun etrafındaki çadırlarda kaldılar. Namaz vakitlerinde Kabe’de toplanarak cemaat halinde namaz kıldılar. Bu süre zarfında akrabalarını ziyaret edip onlara söz ve davranışlarıyla İslam’ı anlattılar. Tutum ve davranışlarıyla herkese örnek oluyorlardı. Bu üç gün boyunca, Mekke’yi içeriden fethetmeye çalışıyorlardı.

Birçok Kureyşli için, eski dostlarına karşı duydukları kin, öfke ve ön yargı yok olmaya başlamıştı. Herkes eski bir dostla sıcak bir sohbet etmeyi özlemişti. Maddi kılıçlar kınlarına girmiş, Kur’an’ın manevi kılıcı ortaya çıkmıştı. Barış başladığından beri, cihadı yürüten o kılıçtı. Ve işe yarıyor gibi görünüyordu. Kureyşliler bir kez daha inandıkları her şeyi ve İslam’a olan inatlarını sorguladılar. Unutulmaz üç gün geçmişti. Ve artık ayrılma vaktiydi. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)’ın emriyle herkes dönüş yolculuğu için hazırlandı, eşyalarını topladı ve Medine’ye doğru yola çıktı. Bu ayrılığın ne kadar acı verici olduğunu hayal etmek bile çok zor.

Ayrılığın acısını hissedenler sadece onlar değildi. Ebu Basir İys vadisine yerleşeli bir ya da iki yıl geçmişti. Bu süre zarfında grubunun Mekkelilere verdiği zarar, müşrikleri gerçekten tüketmişti. Müslümanları bu şekilde durduramayacaklarını anladılar. Üstelik Medine’den Mekke’ye tek bir kişi bile "İslam’ı terk ettim" diyerek gelmemişti. Yani bu şart onlara hiçbir kazanç sağlamamıştı. O zamanlar kendilerinden çok emindiler. Ama herkesin bir planı olduğu gibi, Allah’ın da bir planı vardı. Kureyşliler artık ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bu yüzden Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’a bir mektup ile bir elçi gönderdiler.

Mektupta şöyle yazıyordu: "Allah aşkına ve aile bağlarımızın hatırına, lütfen Ebu Basir ve arkadaşlarına haber gönder ki; bundan sonra sana Medine’ye gelen herkes güvende ve emniyette olacak ve geri gönderilmeyecektir." Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) bu isteği kabul etti ve Ebu Basir’e bir mektup göndererek, onu ve kardeşlerini Medine’ye davet etti. Ancak Ebu Basir o sırada ağır hastaydı. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın mektubu ona ulaştığında, son nefeslerini veriyordu. Gözleri yaşlarla doldu. Zayıf elleriyle mektubu aldı, yüzüne ve gözlerine sürdü. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)’a kavuşma özlemiyle doluydu. Ancak mektubu okumayı bile bitiremeden vefat etti.

Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) ile buluşması cennete kaldı. Sırf dinini yaşayabilmek için Mekke'den kaçmıştı. Bu dünyadaki görevini tamamladı ve gerçek yurdu olan ahirete doğru yola çıktı. Ebu Cendel ve diğer Müslümanlar cenaze namazını kılıp onu defnettiler. Ardından kabrinin unutulmaması için oraya bir mescit inşa ettiler. Sonra Ebu Cendel ve arkadaşları Medine’ye, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın yanına gittiler. Hudeybiye Antlaşması hakkında ayet ne diyordu? Apaçık bir fetih. Ve gerçekten de öyleydi. Fakat bu sadece başlangıçtı. Kureyşliler adamlarını birer birer kaybedeceklerdi. En güçlü adamları, hiç ummadıkları kişiler, İslam saflarına katılacaktı.

Hudeybiye büyük bir fethin anahtarıydı. Ve bu isimler gelecek birçok fethin anahtarı olacaktı. Ve nihayet, o mübarek gün yaklaşıyordu. Mekke özgürlüğüne kavuşacaktı. Yıllar süren vatan hasreti sona erecekti. Ve Mekkeli Müslümanlar evlerine döneceklerdi. İslam’ın en büyük zaferlerinden birine şahitlik etmeye hazır mısınız? Duygu dolu sahneleriyle Mekke’nin fethi bir sonraki bölümde bizi bekliyor. Takipte kalın. "Allahu Ekber. Allahu Ekber." "Allahu Ekber. Allahu Ekber."
