# “FBI Kariyerinden İmamlığa! ” – “İslam İçin FBI’yı Terk Ettim’’

- Language: tr
- Published: 2026-08-26
- Canonical: https://blog.towardseternity.com/tr/blog/from-fbi-career-to-muslim-imam-i-gave-up-the-fbi-for-islam
- Source video: https://www.youtube.com/watch?v=GEEZTI6deOA
- Channel: Towards Eternity

This is the cleaned transcript of the source video. The speech is unaltered.

---

Ateş açıldı. Ateş açıldı. FBI ajanı olma isteğim beni İslam'a yönlendirdi. FBI için çalışmış bir aile dostumuz vardı. Bir keresinde ona, "Tamam, ben bir FBI ajanı olmak istiyorum. Ne okumalıyım?" diye sordum. O da “Arapça ve Farsça oku.” dedi. Üniversitenin ilk yılında kendimi Arapça bölümü öğrencisi olarak buldum, FBI'da birkaç pozisyona başvurdum. İki stajyerlik pozisyonu için ve istihbarat analisti olarak iş teklifi aldım. FBI'da çalıştığım süre boyunca "Gizli" ibareli bazı şeylerle karşılaştım. Birkaç yıl sonra kendimi tam bir döngünün içinde buldum. Bir zamanlar FBI için çalışıyordum, şimdi ise kendimi büyük jüri önünde konuşurken buldum. Kur'an dinlemeye başladım.

"Biliniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." (Ra'd, 28) O kesinlikle bu dünyadan değildi. Adnan Adrian Woodsmith kimdir? Hayatından kısaca bahseder misin? Adnan olarak tanınmadan önce, Adrian olarak tanınıyordum. Amerikalı bir anne ve İngiliz bir babanın oğlu olarak 1988'de dünyaya geldim. İslam'la tanıştığımda üniversite birinci sınıf öğrencisiydim. O süre zarfında, toplam bir buçuk yılımı Arap dünyasında ve Ortadoğu'da Arapça öğrenerek geçirdim. Sonra, birkaç yıl Kaliforniya'da kaldım ve 12 yıllık eşimle orada evlendim. Son 10 yıldır da Brown Üniversitesi'nde imam ve müslüman din görevlisi olarak görev yaptığım Rhode Island eyaletinin Providence şehrinde yaşıyorduk.

Şu anda ise Harvard Üniversitesi'nde doktora öğrencisiyim. Adnan Adrian Woodsmith kimdir? Hayatından kısaca bahseder misin? Bütün detayları hatırlamıyorum ama annemin anlattığına göre, 7 yaşımdayken "Bir kilise bulalım, ve o kiliseye üye olalım, bu sayede nihayet vaftiz edilebilirim" demişim. Çünkü benim açımdan inanç, din, Hristiyanlık en önemli şeylerdi. Büyürken kilisemdeki faaliyetlere yoğun bir şekilde dahil oldum. Hatta örneğin, lise son sınıfta gençlere yönelik pazar etkinliğinde vaaz veriyor, kilisede birçok işle meşgul oluyordum. Fakat orada geçirdiğim yıllarda, kilisede gördüğüm bazı şeyler ve Hristiyanlığa dair bazı yönler beni cidden rahatsız ediyordu ve bunları anlayamıyordum.

Ama Tanrı ile ilişki kurmaya ve bir dine ihtiyacım olduğunu bilecek kadar bilgi sahibiydim. Bu kilise ve genel olarak da Hristiyanlık yeterince iyi diye düşünüyordum. Belki de bundan daha iyisine sahip olamazdım, çünkü ben kısıtlı bir zekası olan, kısıtlı bir insandım. Dolayısıyla bu dünyada sahip olabileceğim en iyi şey buydu ve bununla yetinmeliydim. Bu inancın hangi kısımları seni rahatsız etti? Hangi yönleri sana mantıksız geldi? Beni rahatsız eden kısımlar inançla değil, uygulamayla ilgiliydi. Öncelikle, ibadetleri ve inançları açısından birbirinden çok farklı şeyler yapan farklı mezheplerin olması.

En önemli noktalardan biri de, büyürken kilisede ve özellikle de lisede, ibadet törenlerimizin belirli bir şekli olurdu. Sonra yeni bir baş papaz geldi, sadece bir yıllığına gelmişti ve işler değişmeye başladı. İbadet biçimimiz değişmeye başladı. Tüm ayin düzenimizi değiştirdi. Bu da beni düşündürdü, nasıl oluyor da Tanrı'ya ibadet etme şeklimiz, diğer insanların katılmadığı birkaç karar alan ve bir bakıma neredeyse güç sarhoşluğu yaşayan bir adam tarafından bu kadar kolay değiştirilebiliyor? Haliyle bu durum beni rahatsız etti. İslam'la tanışma yolculuğun nasıl başladı? Sekizinci sınıfa giderken kariyer hedeflerimizle ilgili bir teste girdik. En yüksek puanı kolluk kuvvetlerinde aldım.

Kolluk kuvvetlerine girersem polis memuru olabilirim diye düşündüm. Ama bu işte iyisi olmak istiyorsam, girebileceğim en üst düzey kolluk kuvveti FBI'dı. O andan itibaren FBI'a girmek istediğimi biliyordum. Bir aile dostumuz vardı, dedektiflik yapmış, FBI için çalışmıştı. Onunla birkaç kez konuştum ve bir noktada ona şunu sordum: "Tamam, FBI ajanı olmak istiyorum. Ne okumalıyım? Kriminoloji, psikoloji ya da buna benzer bir şey mi?" "Hayır." dedi, "Arapça ve Farsça oku. Şu anda Arapça ve Farsça konuşan kişilere ihtiyaçları var.

Bu iki dilden birini ya da mümkünse ikisini birden bilirsen FBI'a girmek için en güçlü aday sen olursun." Dartmouth College'daki ilk yılımda kendimi Arapça bölümü öğrencisi olarak buldum. Arapça öğrencisi olmanın şartlarından biri de, "Arapça 10: Arap Kültürüne Giriş" dersini almaktı. Birinci sınıfın kış dönemiydi. Bu dersi alıyordum. Hatırlıyorum da bir gün derste bize "İslam: İnanç İmparatorluğu" adında bir belgesel izlettiler. Belgeseli izlerken hayatımda ilk kez ezan sesi duydum. Sınıfta bu belgeseli izlediğimiz süre boyunca ezan sesini birkaç kez daha duydum.

New Hampshire'ın karlı manzarasında yürüdüğümü ve sonraki günler, belki haftalar boyunca, etrafımdaki her şeyde ezanın yankılandığını hissettiğimi hatırlıyorum. Ezanın içimde yankılandığını ve beni bir şeylere davet ettiğini hissettim. O günden sonra, İslam'ı araştırmaya başladım. Ve böylelikle "Tamam, şunu bir anlayayım.", "Ah, şu kısım mantıklı.", "Bu şey, benim hayatım boyunca aradığım bir şeye benziyor." "Öyleyse daha iyi bir Hıristiyan olmak için bunu yapayım." şeklinde bir süreç başlamış oldu.

Dartmouth College kampüsünde Müslüman Öğrenciler Birliği odasına ilk kez gittiğimde namazın nasıl kılınacağı, namazın tüm şartları ve namaz sırasında söylenecek sözler hakkında ayrıntılı bilgi içeren küçük bir kitapçık aldım. Kitapçığı okuyunca fark ettim ki, bu tüm hayatım boyunca aradığım şeydi. Sözler Köşkü olarak desteğinize ihtiyacımız var. Biz, İslam'ın mesajını on üç dilde tüm dünyaya yaymayı amaçlayan ve kar amacı gütmeyen bir kuruluşuz. Bize vereceğiniz destekle, insanların Müslüman olmasına, haramları bırakmasına, namaza başlamasına, tesettüre girmesine, Kur'an okumayı öğrenmesine vesile olabilirsiniz.

Sizde tüm bu hayırlardan hissedar olabilmek için, Sözler Köşkü’ne bağış yapın ve bu altın fırsatı kaçırmayın. Ben de "Tamam bir öğreneyim" dedim. Çünkü Budist uygulamalarını veya Hinduizm'den alınan yoga gibi şeyleri benimseyen ve bu sayede daha iyi Hristiyanlar olan Hristiyan papazlarla birlikte büyüdüm. Ben de o zaman dedim ki, "Tamam, Müslümanların şu namazını alayım da daha iyi bir Hristiyan olayım." Bahar tatilindeydik. Katrina Kasırgası'ndan sonra New Orleans'a yaptığımız bir misyon gezisinde, kasırgada perişan olan insanlara yardım etmeye çalışıyorduk. Aralarda program liderlerinin yanına gidip "Doğu hangi tarafa düşüyor, biliyor musunuz?" diye soruyordum.

Kıbleyi bulmaya çalışıp namazımı kılıyordum. Bana "Bu adam ne yapıyor böyle?" diye yan yan baktıklarını farkedebiliyordum. Evet, bir Hristiyan olarak. Bu, İslam'a girmeden, resmen Kelime-i Şehadet getirmeden yaklaşık iki ay önceydi. Bir Hristiyan olarak namaz kılmak nasıl bir histi? Sanki cevaplar arayan ve hayatta bazı sorularla boğuşan o küçük çocuk, Adrian, sonunda huzura kavuşmuş ve nihayet aradığı cevapları bulmuştu. Bu şekilde geçen iki ay boyunca, İslam'ın bazı kısımlarını, bu uygulama, şu inanç derken, inancımı şekillendirmek ve hayatımı Hristiyan olarak yaşamak için benimsedim.

Böyle geçen yaklaşık iki ayın ardından kendimi ikinci kez Müslüman Öğrenciler Birliği'nin odasında cuma namazında buldum. Ve namazı baştan sona takip ettim. Bu, çocukken kiliseye gitmekten tamamen farklı bir deneyimdi. Bir ibadette ihtiyacım olan her şey orada varmış gibi hissettim. Hutbe doğrudan bana hitap ediyordu, anlatılanlar benimle çok alakalıydı. Beni Yaradan'a bağladığını hissettim. Ve hepimizin saf tuttuğu, eğilip secde ettiği o düzen, daha önce yaşadığım hiçbir şeye benzemiyordu. O cuma namazından sonra kampüsteki küçük namaz odasında oturdum ve şöyle düşündüm, "Tamam, İslam'ın bütün bu unsurlarını benimsiyorum.

Bu benim Hristiyanlığa yaptığım yatırım, bununla büyüdüm, Hristiyanlıkta değer verdiğim şeyler bunlardı. Son birkaç ayda ise İslam'ın şu kısmını, bu kısmını, sonra da şu kısmını benimsedim." Orada otururken bakıp düşündüm de aslında İslam'a yaptığım yatırım Hristiyanlığa yaptığım yatırımdan daha büyük olmuştu. Bu sanırım beni bir Müslüman yapıyordu. Öylece oturmuş düşünüyordum, Sanırım ben bir Müslümanım. O zaman imamın yanına gidip "Müslüman olmak istiyorum. Kelime-i Şehadet getirmek istiyorum." dedim. Hristiyanlığı neden bıraktığını sormak istiyorum. Birtakım tutarsızlıklar mı gördün? Hiçbir zaman Hristiyanlığı bırakmış gibi hissetmedim.

Hiçbir zaman Hristiyanlığı bırakmak gibi bir tercihte bulunmadım. Benim yaptığım, bu farklı uygulamalar ve inançlar yoluyla daha iyi bir Hristiyan olmaktı. Sonraları, gerçek bir Hristiyan'ın, Hz. İsa'yı gerçekten takip eden bir kişinin, aslında Müslüman olduğunu anladım. Hz. İsa'nın (a.s.) bir Müslüman olduğunu ve İslam'a davette bulunduğunu fark ettim. Bu yüzden, Hristiyanlığın sadece belirli bir kişi ve belirli bir gruba aidiyet üzerinden tanımlayan kabilecilik kısmını terk ettim. Temelde diğer tüm dinler... Adlarını bir kavimden, bir kişiden veya bir kültürden alıyor, değil mi? Hristiyanlık Hz. İsa'dan, Budizm Buda'dan, Yahudilik Yahudilerden, Yahuda kavminden.

Yani tüm bu isimler belli başlı kavimlerden geliyor. Ama bir de İslam var... O bir anlayış ve herkesin dini. Hz. İsa (a.s.)'nın da dini. Daha iyi bir Hristiyan olmaya çalışıyordum, ama benim için Hristiyanlığın daha iyi bir adı vardı, o da Müslümanlıktı. Çevrendeki insanlar İslam'ı kabul etmene nasıl tepki gösterdi? Annemin kendine gelmesi birkaç ay sürdü. Bunun sorumlusu da bendim. Çünkü ona haberi şehadet getirdiğim gün verdim. Annemi aradım ve "Anne, seninle bir şey konuşmak istiyorum" dedim. "Adrian, ben de tam evden çıkıyordum. Bekleyebilir mi? Bach Derneği'nin konserine gidiyorum. Bunu daha sonra konuşabilir miyiz?" dedi. Ben de "Anne, ben Müslüman oldum" dedim. Bunun üzerine "Aaa!

Gitmem gerekiyor. Sonra konuşuruz. Hoşça kal" dedi. Endişelendi, onun bakış açısına göre zor bir hafta geçiriyordum. Kendine gelmesi biraz zaman aldı. Peki sonra ne oldu? FBI'a bir Müslüman olarak mı girdin? Şöyle ki... FBI ajanı olma isteğim nihayetinde İslam'la tanışmama sebep oldu. FBI ajanı olmak istediğim için Arapça öğrendim. Arapça öğrendiğim için İslam'la tanıştım. ve İslam'la tanışınca da Müslüman oldum. Üniversitenin üçüncü ve dördüncü yıllarında FBI'daki bazı pozisyonlara başvurdum ve iki yerden stajyerliğe kabul edildim. Yazın Washington'da çalışıyordum ve üst düzey güvenlik iznine sahiptim. Bu da geçmişimin soruşturulduğu anlamına geliyor.

Yani FBI tüm hayatımı, vakit geçirdiğim her yeri araştırdı. Hayatımda ilişki kurduğum her çeşit insanla konuştu. Poligraftan, yalan testinden geçmek zorunda kaldım. Bana hayatımla ilgili sorular sordular, bir dizi tetkikten geçirdiler. Ve 6-8 ay gibi bir sürenin ardından, devlet tarafından verilen bir yetki ile, ihtiyaç olması halinde gizli devlet belgelerine erişim hakkına sahip oldum. FBI'da bulunduğum süre zarfında "Sınıflandırılmış" ve "Gizli" ibareli birkaç şey gördüm. Ve orada çalıştığım süre boyunca "Çok Gizli" olarak işaretlenmiş bir cümle bile gördüm. Artık FBI’a kabul edilmiş miydin? Üst düzey güvenlik iznine sahiptim.

FBI’da iki staj yaptım ve bir de istihbarat analisti olarak iş teklifi aldım. Böylece teşkilat içindeki gidişatımı görebiliyordum. Dilbilimcilerle bağlantılarım vardı. Ben de bir dilbilimci olacaktım. 26 yaşıma basınca özel ajanlık pozisyonuna başvurmak için yeterli yaşa ulaşacak ve kariyerime o şekilde devam edecektim. Yani şimdi FBI’da çalışan bir Müslüman’dın. Bu nasıl bir deneyimdi? Ve sonra neler oldu? Gerçekten samimi, kendini adamış birçok kişiyle tanıştım. Fakat yavaş yavaş gözüm açılmaya başladı. Bu biraz zaman aldı... Ama beyaz bir Amerikalı olarak büyümüş biri olarak, beyazlığa karşı bir şekilde yavaş yavaş gözüm açılmaya başladı.

İşlerin gidişatından memnun bir şekilde büyüyorsun. Tamam, hadi sadece güzel bir hayat süreyim, iyi bir ev bulayım, iyi bir iş bulayım, kimseyi incitmemeye çalışayım ve iyi bir insan olayım diye düşünüyorsun. Ama bunu, seçtiğin o evin, girdiğin o işin, aldığın o eğitimin her birinin, ABD içinde ve dışında bir baskı ve boyun eğdirme sistemine katkıda bulunduğunu bilmeden yapıyorsun. Çünkü bir Batılı olarak, tamam, polis burada bizi korumak için var düşüncesiyle büyüyorsun. Ancak bir azınlığa mensup olarak büyüyorsan şunu anlıyorsun: Evet, elbette koruma kısmı işin bir parçası. Ama topluluklara çok fazla şiddet ve zarar da yaşatıyorlar. Ve benzer şekilde, FBI…

Evet, FBI korkunç işlere bulaşmış kişileri adaletin önüne çıkarıyor. Hakları ellerinden alınmış insanlara bu haklarını iade ediyor. Ama aynı zamanda siyasi bir teşkilatın bir parçası. Bu, özünde politik bir konudur ve politikacıların bugünün tehditleri olarak gördüğü, FBI'ın kaynaklarını ayırdığı tehditler, politikacıların çıkarlarına en uygun olan tehditlerdir. Bunu fark etmem biraz zaman almış ve stajımın üzerinden sadece iki yıl geçmişti. Sonra... İlgim olan bir kız vardı, onunla evlenmeyi düşünmeye başladım ve babasıyla yaptığım bir konuşma, bu iki şeyi daha fazla bir arada götüremeyeceğimi gerçekten anlamamı sağladı.

Bu sürekli bir gerilime yol açıyordu ve dengeyi artık koruyamaz olmuştum. Bir yandan benim için çok önemli olan manevi ve dini topluluğa hizmet ederken, diğer yandan ona büyük zarar veren bir kuruluşa hizmet edemezdim. Peki FBI’dan neden ayrıldın? FBI uzun süredir hayalini kurduğun bir kariyerdi. Dinin için o kariyerden vazgeçmek zor olmadı mı? Çok ilginçtir. Hem zordu hem de zor değildi. Kararımı verdiğim zaman o kadar zor değildi. Hatırlıyorum da müstakbel kayınpederimin oturma odasında oturuyordum. Cana yakın, sevimli bir Afgan adamla birlikte oturuyordum. Onda sevgi, sıcaklık, ne ararsan bolca vardı. Ve beni evine davet etti. Benim orada olmamdan çok heyecanlanmıştı...

Dürüst bir adama benziyordu. Ve ben onun kızıyla evlenmek istiyordum. Hayattaki hedeflerim, gelecekte kendimi nerede gördüğüm ve kızının bu hayata nasıl uyum sağlayacağı hakkında konuştuk. Sonra bu harika, misafirperver ve yüreklendirici adamın yüzü birden ciddileşti ve “Bence FBI’da senin gibi Müslümanlara ihtiyacımız var. Ama kızımın böyle bir Müslümanla evlenebileceğini düşünmüyorum” dedi. Orada otururken küçüldüğümü hissettim, birden karşısında gözüm korktu. Fark ettim ki haklıydı. Hem de yüzde yüz haklıydı. Bu iş zaten bana da doğru gelmiyordu.

Ve sonra, kayınpederim konuyu gündeme getirdiğinde, o güzel ve ilham verici kadının ömrümün geri kalanında hayat arkadaşım olacağını ve birlikte çocuk yetiştireceğimizi fark ettim... Ya onunla bir hayatım olacaktı ya da zaten yavaş yavaş rahatsızlık duymaya başladığım bir kariyerde yol alacaktım. Ben eşimi seçip neler olacağını görmeyi tercih ettim. FBI’da olmak bana odaklanma yeteneği kazandırmıştı. Bana yol göstermişti. Bana hayatta bir görev ve amaç hissi kazandırmıştı. Ve bu benden alındığında, “Tamam, peki, Müslüman toplumuna hizmet etmek istiyorum” duygusu ile baş başa kaldım. İlmimi artırmak istiyordum. Elhamdülillah, bu konuda şanslıydım.

Kur’an-ı Kerim, hafızlık, temel fıkıh, temel kelam, ilahiyat ve İslam maneviyatı dersleri verebilmek için gereken icazetleri ve geleneksel yetkileri alabildim. Artık Müslümanlara hizmet etmek ve İslam’ı öğrenmek gibi temel bir hedefim ve amacım vardı. Sonuç itibarıyla, nihai bir amaç duygusuna sahip oldum ve İslam’ın Yaradan'a ibadet etme açısından bana kazandırdığı şey bu oldu. Fakat bu dünyada yaşadığım sürece yapmam gereken şeyler de vardı. Ve birkaç yıl içinde kendimi tam bir döngü içinde buldum. Bir zamanlar FBI için çalışmış biriyken… Şimdi, ileri saralım. Brown Üniversitesi'nde bir Müslüman din görevlisiydim, Rhode Island Müslüman topluluğunda imamlık yapıyordum.

I**D’in Amerika’da büyük bir varoluşsal tehdit olarak görüldüğü ve herkesin onlardan korktuğu yıllardı. O sıralar, Providence'deki terörle mücadele ajanı benimle irtibata geçerek ilişki kurmaya çalıştı. Yapmakta olduğu şeyi iyi bildiğim için onu tamamen geri çeviremiyordum. Ama topluluğumuzda soruşturmak istediği konular ve böyle bir şeyin yol açabileceği sistematik zararlardan dolayı ona mesafeli davranmak zorundaydım. Bu FBI ajanı benimle bir ilişki kurmaya çalışıyordu. Bu sıralarda, topluluğumuzda çeşitli insanları tanımaya başlamıştım. Rhode Island cezaevinden bir kardeşle tanıştım. Cezaevindeyken başından geçtiğini söylediği bir olayı benimle paylaştı.

Bir süre sonra, bir başsavcı yardımcısı, elinde mahkeme celbiyle Brown’daki ofisime geldi. Mahkeme celbi, bazı bilgileri kendilerine vermezsem beni hapse atacaklarını belirtiyordu. O noktada, bağlantılarımla iletişime geçtim, işi sağlama almak ve tüm süreç boyunca kendimi koruyabilmek için bir avukat tutmak zorunda kaldım ve kendimi büyük jüri önünde konuşurken buldum. Büyük jürinin olduğu salondaydım. ABD’de büyük jürinin çalışma şekli, duruşma jürisinin çalışma şekline benzemiyor. Büyük jüri şu şekilde çalışıyor: Avukatın konuşması bitince jüri üyeleri istedikleri soruları yöneltmeye başlıyor. Mahkeme salonunda ortalama, sıradan 20 Rhode Island sakini vardı.

Bana İslam’la ilgili sorular sormaya başladılar. Şunu söyleyebilirim ki… Savcıya şöyle bir baktım, durumdan çok rahatsız olduğu belliydi. Jüri üyelerinden biri… Çok tatlı bir kadındı. Jüri üyelerinin arasından bana sordu: “Söz konusu kişiden, onun bir nevi akıl hocası olduğunuzdan, ona manevi rehberlik yaptığınızdan bahsettiniz. Şimdi ise sizi bu kişinin şahsi bilgilerini bize, savcıya ve FBI ajanına vermek zorunda kaldığınız bir duruma düştünüz. Tüm bunlar ilişkinizi olumsuz etkiledi mi?” Ben de “Allah sizden razı olsun. Elbette etkiledi. Sorduğunuz için teşekkür ederim. Bu gerçekten çok talihsiz bir durum.” dedim.

Ama elbette büyük jürideki kişilerin bu sürecin insani tarafını görüyor olması ve olan bitenin nihayetinde son derece absürt olması savcının da tadını kaçırmıştı. Müslüman olduktan sonra çevrende senden ilham alıp Müslüman olan oldu mu? Müslüman olmamın üzerinden neredeyse 10 yıl geçmişti. Bir gün büyükannemin evine gittim... Vefat ettiğinde demansı belli bir seviyeye gelmişti. Dolayısıyla çevresinin biraz daha az farkında olmaya başlamıştı, ama daha çocuksu ve masum bir tavrı vardı. Bir gün eve gittim. Baba tarafından akrabalarımla, erkek kardeşlerimle hep yaptığımız gibi onu ziyaret ettim.

Bana dikkatlice baktı ve şöyle bir şey söyledi: “Şu üst kata çıktığında yaptığın şey var ya, seninle birlikte onu yapmak istiyorum.” Üst kata çıkınca yaptığım şey mi? Neden bahsediyor diye düşündüm. Fark ettim ki orada saatlerce vakit geçiriyorduk ve namaz vakitleri geliyordu. Öğle veya ikindi vakti gelince namaz için izin isteyip üst kata çıkıyordum. Büyükannem de buna dikkat ediyor, yukarı çıkarken ve geri gelirken nasıl göründüğüme bakıyordu. O cümleyi kurarken işte bunu kastetmişti. “Ah, evet, namazı mı kastediyorsun?” “Evet, evet onu kastediyorum.” “Tamam, benimle birlikte namaz kılabilirsin.” Böylece ona namaz kıldırdım.

Başka bir gün yine geldi, “Şu üst kata çıktığında yaptığın şeyi yapabilir miyiz?” dedi. Ben de “Tamam.” dedim ve sonra, “Sana İslam’ı ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm)'ı anlatmamı ister misin?” dedim. “Ah, evet evet, lütfen.” dedi. Ne kadar da tatlı, mübarek bir kadındı. Allah ondan razı olsun. Onun kadar tatlı bir kadınla hiç tanışmadım. Sonra ona her şeyi anlattım. İmanın beyanı olan “La ilahe illallah” sözünden, Allah’tan başka ilah olmadığından, bunun ne anlama geldiğinden ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'in kim olduğundan bahsettim. Kabul etmeye o kadar hazırdı ki. Oracıkta kabul etti, Kelime-i Şehadet getirdi. Peygamber Efendimiz (asm) ile ilgili seni en çok etkileyen şey neydi?

O'nun hayatını okuduktan sonra, O’nda kabahat namına hiçbir şey olmadığını, O’nun hayatta tamamen doğru şeyleri yapmış biri olduğunu açıkça anladım. Bence bu çok önemli bir noktaydı. Ben hep mükemmeliyetçi biri olmuşumdur. Her zaman doğru şeyi yapmak isterim. Yanlış bir şey yaptığımı hissettiğim zaman da büyük üzüntü duyarım. Dolayısıyla, bu ilham verici adamın hayatının her anını en ince ayrıntılarına kadar bilmek benim için gerçek bir şifa kaynağı oldu. Olabileceğim en iyi insan olmanın ne anlama geldiğini hissettim. Böylece, bu rivayetleri okuyup O'nun hakkındaki hikayeleri dinleyince, O’nu tüm o koşullar içinde tanıdıkça, O'nun tüm hayatı benim için bir şifa kaynağı oldu.

Kur’an okurken sana bunlar olsa olsa ilahi kelamdır dedirten bazı ayetlerden söz ettin. Aklında kalan bir iki örneği bizimle paylaşabilir misin? Klasik piyano çalarak büyüdüm. Ve epey yetenekliydim. Piyano çalarak büyüdüm, saatler süren solo resitaller verdim, birkaç yarışma da kazandım. Dolayısıyla müzik ve ses benim için çok önemliydi. Bence ezan sesinin beni bu kadar derinden etkilemesinin sebeplerinden biri de buydu. Ezanın güzelliğini ve sadeliğini duymak bile yetmişti. Sonra, Kur’an dinlemeye başladığım an, bence bu kesinlikle bu dünyadan değil dedim. Müzik geleneği içinde büyümüş biri olarak, o okunuşun sadeliği ve özgünlüğü karşısında, hemen o an Kur’an'ın kıraat sanatına aşık oldum.

Beni Kur’an’a ilk çeken şeylerden biri, onda bulduğum en derin hikmetten ziyade ham sesiydi. Kulağıma hiç insan işi bir şey gibi gelmemişti. Adnan kardeşim, verdiğin samimi cevaplar için çok teşekkür ederiz. Senden çok şey öğrendik. Allah bu ümmet için yaptığın her şey için seni mükafatlandırsın. Allah sizi de mükafatlandırsın. Burada olmak benim için büyük bir zevk ve onurdu. Çok teşekkür ederim.
