# “Bir Müslümana Allah Hakkında Meydan Okudum” – Bir Çinli Budistin Müslüman Oluşu

- Language: tr
- Published: 2026-08-26
- Canonical: https://blog.towardseternity.com/tr/blog/i-challenged-a-muslim-about-god-chinese-buddhist-converts-to-islam
- Source video: https://www.youtube.com/watch?v=LKoVyapimJw
- Channel: Towards Eternity

This is the cleaned transcript of the source video. The speech is unaltered.

---

Budizme inanıyordum. Çin tanrılarına tapıyoruz. Hatta sakallarının, gözlerinin rengi, gözlerinin büyüklüğü bile bize benziyor. Hayattayken Tanrı değildi. Öldükten sonra tanrı oldu. Onu tanrı mertebesine yükseltiyorlar. Onlara sordum: “Bu kim? O bir tanrı mı? Ne zaman tanrı oldu?" Sonunda seslerini yükseltip, “Yeter! Bitti! Soru sorma!” dediler. Ben de arkadaşlarıma sordum: “Peki sen bir Müslüman olarak neye tapıyorsun?” Sadece şunu dedi: “Biz Tanrı’ya ibadet ederiz.” Sağıma soluma baktım. “Tanrın nerede? Ben senin Tanrını göremiyorum.” "Hayır. Tanrı vardır ama O’nu asla göremezsin." Dedim ki: “Ne demek istiyorsun? Görmek, inanmaktır.

Bir şeyi göremiyorsam, neden ona inanayım?” Sonra bana bir benzetme yaptı. Ama kalbimin derinliklerinde şunu diyordum: “Hımm, bu Tanrı kulağa mantıklı geliyor.” Ama bir gün anneme dedim ki: "Anne, Aralık başında Mekke’ye gidiyorum. Benimle Mekke’ye gelmek istiyor musun, istemiyor musun?" "Evet, tabii ki gitmek istiyorum!" "Anne ama Müslüman değilsen Mekke’ye gidemezsin." Cevap yoktu. Hiçbir şey demedi. Sadece… Ve ağlamaya başladı. "Evet," dedi. Sonra da şunu söyledi: “Tamam o zaman, Müslüman olayım.” Selamun aleyküm, Firdaus Wong kardeş. Towards Eternity’ye hoş geldin. Davetimizi kabul ettiğin için çok teşekkür ederiz. Bize kısaca hayatından bahseder misin?

Ben Çinliyim, eskiden Budisttim, Malezya’nın Kuala Lumpur şehrinde, Kepong adlı bir yerde büyüdüm, neredeyse her sokakta o bölgeyi tekeline almış bir çete vardı. Bir noktaya kadar, Kuala Lumpur eyaleti adına oynadım. Ayrıca Malezya Milli Takımı’nın altyapısında da oynadım, U-17 ve U-21'de. Bir Budist olarak büyüdüm ve elhamdülillah, yirmi iki yaşında Müslüman oldum. Peki inanç açısından hayatın nasıldı? Neye inanıyordun? Daha önce Budisttim. Budizme inanıyordum, ama belirtmeliyim ki daha önce hiç Budist kutsal metinlerini okumamıştım. Tıpkı diğer... Sanırım Çinli Budistlerin çoğu, kutsal metinleri okumazlar çünkü bize bu metinler pek aktarılmaz.

Budizm hakkında bildiklerimiz ailelerimizin bize anlattıkları, atalarımızın uyguladıklarıdır. Dolayısıyla bunu olduğu gibi kabul ederiz, "Bu Budizmdir" deriz ve onu uygularız. Bir Budist olarak bir Tanrı’nın var olduğuna inanıyordum, çünkü bize öğretilen şey buydu. Ama Budizm hakkında bildiklerim çok yüzeyseldi. Yüzeysel derken, bildiklerim sadece ritüellerden ibaretti. Ritüel, ritüel… İyilik yap. Tamam da "iyilik yapmak" ne demek? Bireysel olarak Tanrı’ya inanıyordum. Ama Müslüman olduktan sonra fark ettim ki Budizm’de Tanrı kavramı yok. Aynı zamanda Budizm, Taoizm, Konfüçyüsçülük ve Çin halk dinlerine de inanılır. Atalara tapınma vb.

Yani bir Çinli olarak, bir Budist olarak inandığım şey şuydu: Yüce bir Tanrı vardır. Ama bu yüce Tanrı, Yeşim İmparatoru dediğimiz varlıktır. Yeşim İmparatoru ve onun altında bir sürü küçük küçük tanrılar vardır. Bunlar Çin filmlerinde ve dizilerinde sıkça gösterilen şeylerdir. Yani belki Batı’da sizler “Batıya Yolculuk” adlı filme aşinasınızdır. Orada bir Maymun Tanrı vardı, değil mi? Maymun bir tanrı vardır. İşte biz Çinlilerin de taptığı "tanrılar" bunlardır. Tanrılar da tıpkı insanlar gibi birbirlerini sever, evlenir ve çocuk sahibi olurlar. Peki seni inançlarını sorgulamaya iten şey neydi? İnancımı gerçekten sorgulamama sebep olan şeyi 11 yaşındayken yaşadım.

Öncelikle şunu söyleyeyim, ben oldukça inatçı biriyim ve çok fazla soru sormayı severim. Olan şey şuydu: Dedem vefat etti. O vefat ettiğinde, Çinli, geleneksel bir aile olarak, bir ritüel yapılır. Bu ritüelde bir rahip çağrılır, ilahiler okunur ve belirli ritüeller yapılır. Ama ben kullanılan dili anlamıyordum. Ben de amcama ve teyzeme sorular sormaya başladım. "Neden bütün bunları yapıyorlar?" Onlar da dediler ki: "Bunlar aslında, dedenin cennete gidebilmesi için yapılıyor." Dedim ki: "Bu güzel." Aynı zamanda yaptığımız bir etkinlik daha vardı. Dua kağıtlarını katlıyorduk. Bu dua kağıtlarıyla birlikte bir de cehennem parası denilen kağıt paralar vardı.

Mesela Türkiye’ye gitmek istersem, Amerika’ya gitmek istersem, Malezya Ringgiti’ni bozdurup Amerikan Doları almam gerekir. Burada da cehennem paraları var, yani cehennemde kullanılacak para. Bu beni meraklandırmaya başladı. Şöyle düşündüm: "Bu ritüel onun cennete gitmesi için. Cennette her şey bedava. O zaman bu cehennem paraları kimin için?" Onlar da dediler ki: "Bu cehennem paraları deden için. Olur da cennete gidemezse, cehennemde kullanabilsin diye." Bu cevap benim kafamı daha da karıştırdı. Onların kafası karışık olmayabilir ama benim kafam çok karışmıştı.

Bu konuda kafam karışık çünkü Çinli olarak bizler, örneğin "Bu dünyada iyi bir insan olmalısın ki cennete gidip keyif alabilesin" gibi belirli felsefelerle yetiştiriliyoruz. "Ama bu dünyada kötü biri olursan, cehenneme gidersin ve cezalandırılırsın." Yani cennetin ödül, cehennem ise ceza olduğu fikri kafama iyice yerleşmişti. Ama şimdi diyorlar ki cehenneme gidince para kullanabiliyor ve orada da keyif alabiliyorsun. O zaman bu dünyada iyi biri olmamın ve kötü biri olmaktan kaçınmamın ne anlamı var? Sorular sormaya devam ettim, ta ki seslerini yükseltip, "Yeter artık! Bitti! Soru sorup durma!" dedikleri ana kadar. Tamam. Sormayı bıraktım.

Ama cevaplardan tatmin olduğum için değil, çünkü tabuta girecek bir sonraki kişi ben olmak istemiyordum. Çünkü seslerini yükselttiklerinde, tamam dedim, cevap vermeye hazır değiller. Peki. Budist olarak yaşamaya devam ettim, ama kalbimin derinliklerinde bir soru vardı. Ama tabii ne kadar çok sorarsam, o kadar az cevap alıyordum. Peki İslam’a doğru yolculuğun nasıl başladı? Oh, evet. 11 yaşındaydın, hala hatırlıyorsun. 11 yaşımdan lise mezunu olduğum 18 yaşıma kadar geçen süreçte, özgür düşünmeye başladım. Tanrı’ya inanan özgür bir düşünürdüm. Ama o dönemde Tanrı hakkında kendimce bir anlayışım vardı.

Hiç kitap, hiç kutsal metin okumamıştım, ama mantıklı olduğuna inandığım bir Tanrı anlayışım vardı. Şunu diyordum: Tanrı vardır, ama Tanrı bir insan ya da yaratılmış biri değildir. Yaratılmışlar Tanrı olamaz. Kendimi böyle ikna ettim. "Niye?" diyordum. Çünkü bir Çinli olarak biliyorsun, biz Çin tanrılarına tapıyoruz, ve onlar Çinlilere benziyorlar. Bize benziyorlar. Hatta sakallarının, gözlerinin rengi, gözlerinin büyüklüğü bile bize benziyor. Müslüman olmadan önce arkadaşımla yaptığım bir konuşma vardı. Ona "Tapındıkları şu heykel kim? O bir tanrı mı? Ne zaman tanrı oldu?" diye sormuştum. Saygısızlık etmeden, düzgün bir şekilde sordum. O da dedi ki: "Hayattayken Tanrı değildi.

Öldükten sonra Tanrı oldu." Ben de dedim ki: "Tamam. Yani hayattayken Tanrı olduğunu bilmiyordu, öldükten sonra Tanrı oldu. Peki onu Tanrı yapan kim?" Bana dedi ki: "Bak, mesele aslında şöyle işliyor." Ve dedi ki: "Tarihçiler onun hayatına, katkılarına bakıyor. Bu kişi topluma çok katkı sağlamış, ülkeye katkı sağlamışsa onu Tanrı mertebesine yükseltiyorlar." Ama benim başka bir sorum daha vardı ve sordum: "Madem öyle, neden onu Tanrı yapanlara tapmıyorsunuz? Çünkü eğer birini Tanrı yapabiliyorlarsa, daha güçlü olan onlar değil mi?" Bir benzetme yapacak olursak, eğer seni şirketimin CEO’su olarak işe alıp işten çıkarabiliyorsam, kim daha güçlüdür? Tabii ki ben.

O zaman neden onlara tapmıyorsunuz? Böyle kaldılar… Bunu hiç düşünmemiştik, dediler. Ama önemli değil, sorun yok. Böylece özgür düşünen biri oldum. 18 yaşımdan 22 yaşıma kadar. Dört yıl. Dolu dolu dört yıl. Hayatımı dolu dolu yaşadım. Müslüman olmayan biri olarak nasıl yaşanırsa. Nasıl mı eğleniyordum? Şey, bu seni şok edebilir. Her hafta kulübe giderdim, en az üç kez bara giderdim. Bunun sebebi kalbimdeki boşluğu doldurmaktı. Çünkü orada gerçek bir tatmin bulamıyordum. Ama ne kadar gidersem gideyim, o gün için içimdeki boşluklar doluyor, ama ertesi gün yine bomboş oluyordu. Her gidişimde biraz doluyordu, ama aslında farkında olmadan o boşluk büyüyordu. Yani boşluk giderek daha da büyüyordu.

Ama doldurabildiğim miktar hep aynı kalıyordu. Yani ben daha da boş hissediyordum. Sadece iyi bir insan olmaya çalışıyordum. 22 yaşıma gelene kadar. Bir sakatlık geçirdim ve Batı Malezya’ya taşındım. Orada yalnızdım ve hayatım çok yalnız geçiyordu. Ve bu bana düşünme fırsatı verdi. Hayatım üzerine düşünme fırsatı. Kendimi sorgulamaya başladım. "Hayatımın anlamı nedir?" dedim. "Ne başarmalıyım, ne yapmalıyım? Hayatım sadece çalışmak, uyumak, yemek, eğlenmek, evlenmek, çocuk sahibi olmak, yaşlanmak ve ölmekten mi ibaret? O zaman beni ormandaki maymundan farklı kılan şey ne?" Hiçbir fark yok. Sorularım vardı ama kendi başıma bir sonuca varmaya cesaret edemedim.

Bu yüzden Müslüman olan bir arkadaşıma sordum. "Dostum, ben Çinliyim, biliyorsun, karşımızda bir Tanrı heykeli var ve ona tapıyoruz. Peki sen bir Müslüman olarak neye tapıyorsun?" diye sordum. O da sadece şunu söyledi: "Biz Tanrı’ya ibadet ederiz." Sağıma soluma baktım. "Tanrın nerede? Ben senin Tanrını göremiyorum." dedim. O da dedi ki: "Hayır. Tanrı vardır ama O’nu asla göremezsin." Ben de dedim ki: "Ne demek istiyorsun? Görmek inanmaktır. Eğer bir şeyi göremiyorsam, neden ona inanayım?" Sonra bana bir benzetme yaptı ve dedi ki: "Şöyle düşün. Rüzgarı hissediyor musun?" "Evet, hissediyorum," dedim.

"Peki rüzgarı görebiliyor musun?" "Hadi ama dostum." dedim, "Ağaca bak, dala bak, yapraklara bak, hareket ediyorlar. İşte rüzgar bu! Başka ne kanıta ihtiyacın var ki?" O da dedi ki: "Hayır. Hareket ettiğini gördüğün şeyler rüzgarın kendisi değil. Onlar rüzgarın etkisi. Rüzgarın kendisi değil." O an kendimi tuttum ve düşünmeye başladım. Tamam. Tamam. Kulağa mantıklı geliyor ama hala soruma cevap vermemişti: "Tanrı kim?" Sonra devam etti. Dedi ki: "Şimdi şunu hayal et. Bu, Tanrı’nın yarattığı rüzgar. Rüzgarı göremiyorsun, ama rüzgarın etkisini görebiliyorsun ve esişini hissedebiliyorsun. O zaman rüzgarı yaratan Tanrı’yı görebileceğini sana düşündüren şey ne? O’nun varlığını hissedersin.

O’nun varlığını hissedersin ve bu dünyadaki yaratılan şeyler üzerinde O’nun etkisini görürsün." Kalbimin derinlerinde şöyle dedim: "Hımm. Bu Tanrı kulağa mantıklı geliyor." Şu ana kadar duyduğum en iyi açıklamaydı, evet. Ve o anda kararımı verdim. Bu, benim düşündüğüm Tanrı'ydı... O zamanlar hala "düşündüğüm" kelimesini kullanıyordum. Bence bu doğru Tanrı’ydı. Bu Tanrı anlayışı, benim istediğim kriterleri karşılıyordu. Başka kitaplar okumaya gerek yoktu. Anlamaya çalışmama gerek yoktu. Çünkü o dönemde bildiğim dinlerin çoğunda Tanrı, insan ya da hayvan şeklinde tasvir ediliyordu. Dedim ki: Ben tapamam. Bir insana tapamam. Asla bir insana tapmam.

Asla bir hayvana, maymuna ya da her neyse ona tapmam. Yani, yapamam. Madem yapamıyorum ve madem bu açıklama zihnimdeki kriterleri, mantıklı kriterleri karşılıyor, bana Tanrı anlayışımın mantıksız olduğunu kanıtlayana kadar fikrimi değiştirmem. O zamana kadar hayır. Ve böylece Müslüman oldum. Ama Kur’an’ı okumamıştım. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'i hiç tanımıyordum. Açıkçası mesele cennete gitmek değildi. Daha çok cehenneme gitme korkusuydu. Ve cehennemden uzak durabilmem için Tanrımın kim olduğunu ve benden ne istediğini bilmem gerekiyordu, ki cehennem azabından uzak kalabileyim. Bu yüzden Müslüman olmaya karar verdim. Ama hemen Müslüman olmadım.

Annemi aramam gerekiyordu. Sarawak’taydım. Onu aradım ve Kuala Lumpur'a döndüğümde yapmak istediklerimin hepsini anlattım. Ve en sona en önemlisini sakladım. Ona dedim ki: "Anne, Kuala Lumpur'a döndüğümde Müslüman olmak istiyorum." O anda uzun bir sessizlik oldu. Uzun bir sessizlikten sonra sonunda dedi ki: "Sen bilirsin. Ama şunu unutma, dinle oyun olmaz. Ciddi ol. Tamam mı?" Ben de dedim ki: "Anne, ciddiyim." Tamam. Sonra geri döndüm. Yani aslında bu yıl, 2025, Müslüman oluşumun yirminci yılı. Peki Kelime-i Şehadet'in nasıl gerçekleşti? Bir şey fark ettiniz mi? Bu videoyu izlerken hiç reklam görmediniz.

Towards Eternity kar amacı gütmeyen bir kuruluş olduğundan, bu videoları sadece sizin desteğinizle üretebiliyoruz. Bu iyi amaca katkıda bulunmak isterseniz, Towards Eternity'ye bağışta bulunun ve bu altın fırsatı kaçırmayın. Peki Kelime-i Şehadet'in nasıl gerçekleşti? Sadece Kelime-i Şehadet getirdim. "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammed resulüllah" Kelime-i Şehadet getirdim. Bazı insanlar dedi ki: “Üzerinden bir yük kalkmış gibi hissettin mi?” Hiçbir şey hissetmedim. Biraz şeydim... "Ha, bitti mi? Bu muydu? Tamam." Kelime-i Şehadet getirdiğim gün, İslam’ın yasakladığı her şeyi tamamen bıraktığım gündü.

O yüzden İslam’daki yasaklardan uzak durmak, bilirsin, benim için çok zor olmadı. Tabii ki 2005'ten itibaren namaz kıldım, oruç tuttum, zekat verdim, bildiğim tek şeyler bunlardı. İnsanlar Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e salavat getirdiğinde, ne söylediklerini anlamıyordum. "Niye mırıldanıyorlar?" diyordum. Hiçbir şey anlamıyordum. Ta ki bana öğrenme ilhamı veren ve tebliğ yapmayı öğreten hocamla tanışana kadar. 2011 yılında. Müslüman olduktan altı yıl sonra. Ama bu aynı zamanda kendimi kandırılmış hissettiğim zamandı.

Çünkü o mühtedi kız kardeş beni davet etti ve dedi ki: "Kardeşim, mühtediler için bir buluşma var, yemekli bir toplantı var, çeşit çeşit yemek olacak." Ben yemeyi severim. Yani beni çeken dersler değildi, verilecek yemekti. Oraya gittim, tencereden yemeği almaya tam uzanmıştım ki, "Hayır, hayır, hayır. Yemek sonra. Önce ders." dedi. Tamam. Ben de dersleri dinledim. Şeyh, imanın şartlarından, İslam’ın şartlarından bahsediyordu. Çok temel şeylerdi. Henüz Müslüman olmayan ebeveynlerimize ve ailemize karşı olan ilişkimiz ve sorumluluklarımızdan bahsediyordu. Dersler bittikten sonra, onunla konuşma fırsatım oldu ve sordum: "Şeyh, bana birkaç tavsiye verir misin?

Altı yıldır Müslümanım." Bana çok güzel pek çok tavsiye verdi ama içlerinden biri özellikle aklımda kaldı. Bana dedi ki: "Firdaus, biz Müslümanlar olarak tebliğ yapmalıyız." Ve bana tebliğin ne olduğunu anlattı. Ben de ona dedim ki: "Üstat, ben yeni bir Müslümanım, altı yıl oldu." Hatta açıkça söyledim; "İman şartlarını bile bilmiyorum. İslam’ın şartlarını bilmiyorum. Pek çok şeyi bilmiyorum. Ben nasıl tebliğ yapabilirim?” Dedi ki: "Ne biliyorsan onu anlat. Çünkü Peygamber Efendimiz ﷺ, ‘Benden bir ayet bile olsa.' buyurdu." Dedim ki: “Ama bilmiyorum! Gerçekten bilmiyorum!” O da bana sordu: "Müslüman olurken ne yaptın?" Ben de şöyle dedim: "Bunu biliyorum.

Kelime-i Şehadet’i, yani iki şehadeti, iki kelimeyi söyledim." O da dedi ki: “Evet. Eee? Peygamber Efendimiz 'Bir ayet bile olsa insanlara ulaştırınız' buyurdu. İki ayetin var, birini anlat. Bir tanesini. İki şehadetin var, birini anlat." Sonra aklıma gelebilecek en iyi bahaneyi uydurdum. Bence dünyadaki en iyi bahaneydi. Dedim ki: "Şeyh, üstad, şöyle düşün. Bir sürü Müslüman var, doğuştan Müslüman. Şu doğuştan Müslümanlara bak, onlar bile tebliğ yapmıyor. Neden ben, yeni Müslüman biri olarak tebliğ yapayım?" Bence bu dahice bir bahaneydi. Gerçekten dahice. Ama o bana şunu söyledi ve bu beni gerçekten çok etkiledi. Gerçekten çok etkiledi.

Dedi ki: "Firdaus, Kıyamet Günü, Allah sana, onların yapması gerekeni neden yapmadıklarını sormayacak. Ama Allah sana mutlaka, senin yapman gerekeni neden yapmadığını soracak. Onlar Allah’a cevap vermek zorunda. Ama sen de Allah’a cevap vermek zorundasın. O yüzden en iyi cevabı hazırladığından emin ol." O an bir farkındalık yaşadım. Tamam dedim. Yapmam lazım. Yapmam lazım. Ve öğrenmeye başladım. Her gün derslere gittim. Müslüman olduğum ilk altı yıl boyunca sadece üç tane İslami kitabım vardı. Ama şimdi bir kütüphanem var, bilirsin. Sırf o kitapları almak için yüz binler harcadım.

Peygamber Efendimiz ﷺ’in hayatını anlatan dört günlük bir eğitime katıldıktan sonra, işte o an tanımaya başladım: Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) kimdir. Ve gerçekten ona aşık oldum. O şeyh, Amerikalı Şeyh AbdulBary Yahya, son gününde şunu söyledi: "Eğer Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hayatını tek bir kelimeyle özetleyecek olsak, o kelime tebliğ olurdu. O, hayatını tebliğ uğruna yaşadı. Eğer onu sevdiğinizi iddia ediyorsanız, siz de bunu yapmalısınız." Ben de onu sevdiğim için yapıyorum. Ve onu tanıyorum. Karşıma çıkan hiçbir zorluk, onun karşılaştıklarından daha büyük değil. Çünkü onda ilham buldum. Misyon buldum. Devam etmek için bir sebep buldum.

O, karşılaştığı onca zorluğa rağmen devam edebildiyse… Ve biliyoruz ki asıl hedef bu dünya değil. Bu dünyaya, ahirette daha iyi bir dünya kazanmak için ihtiyacımız var. Bu yüzden o benim ilhamım, benim motivasyonum. Allah’ın izniyle pek çok insanın şehadetine vesile oldun. Bunlardan hangisi senin için en unutulmazdı kardeşim? Anneme, aileme çok açık bir şekilde tebliğ yaptım. Gizli saklı değil. Çok açık. Bu, annem Müslüman olmadan yıllar önce başlamıştı. Çünkü onların iyiliğini istiyordum. Onları konuşma yaptığım camilere götürdüm. Müslümanları görmeleri, tanımaları, onlarla iletişim kurmaları için.

Hong Kong’a gittiğimde annemi de götürdüm ki, Kantonca konuşan, onunla aynı dili konuşan Çinli Müslümanlarla tanışsın. Ve sonra, 2019'da... Annem bana sık sık sorardı. Çünkü Ramazan Bayramı’ndan sonra genelde küresel davet faaliyetlerim için yurt dışına çıktığımı biliyordu. Bana, "Ramazan Bayramı’ndan sonra nereye gideceksin?" diye sordu. Birçok yer söyledim ama bir yeri özellikle söyledim, ortamı yoklamak için. Dedim ki: "Evet, umreye, Mekke’ye gidiyorum.” Bunca yer arasından sadece Mekke için onu davet ettim. Umre için Mekke’ye. Ona sordum: "Evet, Mekke’ye gidiyorum. Benimle Mekke’ye gelmek ister misin?" O da dedi ki: “Evet, evet, gelmek istiyorum!

Nereye gidersem gideyim, gelirim.” Sonra kötü haberi vermem gerekti. Dedim ki: "Anne ama Müslüman değilsen Mekke’ye gidemezsin." Sadece "Oh…" dedi. Sonra anneme dedim ki: "Anne, bu dünyada benim annem olduğun için çok mutluyum." O da dedi ki: "Ben de öyle." Annemin biraz yumuşak kalpli olduğunu biliyordum. Bu da duygusal bir tebliğdi. Dedim ki: "Anne, cennette de benim annem olman daha da güzel olmaz mı?" O an ağlamaya başladı ve dedi ki: "Evet, bunu ben de isterim." Ama gerçeği söylemem gerekiyordu. "Anne, Müslüman olmazsan, cennette benim annem olamazsın." Zor sözler, değil mi? Ama söylemem gerekiyordu. Ve o sadece sessiz kaldı. Cevap yoktu. Hiçbir şey demedi. Sadece…

O an söylediklerim onu incitti mi, ağlattı mı bilmiyorum. Ama sadece düşünmesini istedim. Üzerinden devam edebileceğim bir sohbet zemini oluşturmak istedim. Ona sürekli İslam’dan bahsetmeye devam ettim. İslam, İslam, İslam. Ve onda değişiklikler görmeye başladım. Ama bu değişiklikleri İslam’ı benimsemeye başlaması şeklinde değil, daha çok Budizm’i uygulamayı bırakmasında görmeye başladım. Eskiden uymaya alıştığı bazı tabuları terk etti. Eskiden yaptığı bazı ritüelleri bıraktı. Yani işlerin bir yere doğru gittiğini görebiliyordum. Ama bir gün Melbourne’dan döndükten sonra onu aradım. Dedim ki: "Anne, Aralık başında Mekke’ye gidiyorum.

Benimle Mekke’ye gelmek istiyor musun, istemiyor musun?" "Evet, tabii ki gitmek istiyorum!" "Anne ama söylemiştim ya, Müslüman değilsen gidemezsin." O da sadece şunu dedi: "O zaman tamam." Ben dedim ki: "Ne demek tamam?" "Evet, Müslüman olayım." Elhamdülillah. "Müslüman olayım..." Hemen sordum: "Ne zaman? Ne zaman? Bugün olur mu?" O da dedi ki: "Hayır ya! Hazırlanmam lazım." Sonra onu 24 Ekim 2019'da Cuma günü götürdüm. Daha önce yüzlerce, hatta belki binlerce şehadete şahit olmuştum. Sonrasında ne söyleneceğini bilirdim. Ama kendi annemin şehadetine şahit olduktan sonra… Olduğum yerde donup kaldım. Ta ki ekibimden biri bana işaret edene kadar... Ondan sonra onu kucakladım.

Ve onu kucakladığım anda çöktüm, ağladım. Çünkü bu kadın beni doğuran, büyüten kadındı ve işte buradaydı, benimle birlikte Müslüman oluyordu. Aynı gün, daha önce Müslüman olmuş başka bir akrabam annemi aradı ve sordu: "Teyze, neden Müslüman oldun?" Annem dedi ki: "Birincisi, oğlumdaki değişimi gördüm. Daha sabırlı oldu, daha sorumluluk sahibi oldu. Gelinlerime baktım, torunlarıma baktım, hepsi çok saygılıydı. Ve ayrıca… Bunun hakikat olduğuna inanıyorum." Müslüman olduktan sonra bana sorduğu ilk sorulardan biri şuydu: "Günde kaç vakit namaz kılmalıyım? Nasıl kılmalıyım? Nasıl öğrenebilirim?" Daha birkaç gün önce Budist ritüeller yapıyordu.

Ama şehadetten sonra bütün haramları terk etti, o öğretileri bıraktı ve hemen nasıl yapacağını sormaya başladı. Çünkü ona bakınca şunu düşünüyorum: Ben tutumumun çoğunu ondan aldım. Ve inanılmaz bir şey… Diz ağrıları vardı. Bundan çok çekiyordu. Ama Umre için Mekke’ye vardığımızda, tavafta ve sa'y (Safa ve Merve arasında yürümek) sırasında, gençler bile zorlanırken, hiçbir sorun yaşamadı. Tavafı da yaptı, sa'y'i de yaptı. Ve henüz iki aylık bir Müslüman olmasına rağmen, eşimi ve çocuklarımı sabah namazına kaldıran oydu, Mescid-i Haram’a gitmek için sürükleyen oydu. Benim için bu şu demekti: Allah gerçekten çok büyük. Evet. Peki Nirvana ne demek?

Nirvana, Budistlere göre, öldükten sonra ulaşılan huzur halidir. Barışın ve sükunetin olduğu bir yerdir. Bu dünyaya ise Samsara denir. Samsara, acının döngüsü ve sürekli tekrar eden ıstırap halidir. Bu Samsara’dan çıkmak için Budizm’i uygulaman gerekir. Buna Dört Yüce Hakikat denir. Bu Dört Yüce Hakikat, Buda’nın bizzat keşfettiği şeylerdir. Peki neyi keşfetti? Bu dünyada Dukkha olduğunu keşfetti. Dukkha, bu dünyada acı olduğu anlamına gelir. Peki bu acının sebebi ne? İkinci Yüce Hakikat şunu söyler: Acı, arzudan kaynaklanır. Sahip olamadığın ya da elde edemediğin şeyleri isteme arzusundan. O halde acıyı ortadan kaldırmak için, arzuyu ortadan kaldırman gerekir.

Peki arzu nasıl ortadan kaldırılır? Sekiz Aşamalı Yol’u takip ederek. Bu yol; doğru görüş, doğru düşünce, doğru söz, doğru farkındalık, doğru davranışları içerir. Bu Sekiz Aşamalı Yol’a baktığımızda, ben şahsen değerler açısından bakınca, İslam’dakilere oldukça benzediğini görüyorum. Mesela doğru görüş, doğru düşünce, doğru davranış. Doğru söz meselesi var ya, Peygamber Efendimiz ﷺ şöyle buyurur: "Allah’a ve ahiret gününe inanan ya hayır söylesin ya da sussun." İşte bu doğru sözdür. Doğru davranışlar. Niyetiniz iyi olabilir; "Innamal a'malu binniyat" (ameller niyete göredir), fakat iyi bir niyetin, mutlaka doğru davranışlarla desteklenmesi gerekir.

Yani Sekiz Aşamalı Yol’a baktığımızda, ben buna oldukça "İslami" diyebilirim. Ama bunun dışında bir de Beş İlke dedikleri şey var. Bu, bir Budist’in uygulaması gereken asgari kurallardır. Beş İlke şunlardır: Öldürme, yalan söyleme, cinselliği yanlış kullanma, alkol tüketme ve kumar oynama. Bunu baktığımızda, bu aslında Makasıdu'ş-Şeria (İslam hukukunun amaçları) ile bayağı örtüşmüyor mu? Canı korumak, malı korumak, aklı ve zihni korumak, neslini, yani soyunu korumak. Hepsi var. Yani temelde Budizm, değerler açısından bakıldığında, İslam’ın öğretilerine çok ama çok yakındır. Peki neden aradığımız cevabın reenkarnasyon değil de ahirete iman olduğunu düşünüyorsun?

Yeniden doğuşu şöyle açıklarlar: Bu dünyada iyi karma toplarsan, hani Samsara vardı ya, hatırlıyorsun, o döngü, acı döngüsü. Yeniden doğuş, mesela şu an insan alemindeyiz ya, sonra hayvan alemi var, ruhlar alemi var, tanrısal varlıklar alemi var, sonra Nirvana var, yani… oradan çıkmış oluyorsun, değil mi? Tanrısal varlıklar daha yukarıda, sonra Buda var. Buda, aydınlanmaya ulaşmış kişidir. Sonra Bodhisattva vardır. Bazı Budist alimler der ki, yeniden doğuş ruh olmadan gerçekleşir. Çünkü onlara göre insanın ruhu yoktur. Tanrı yoktur, ruh da yoktur. Bunu söylediğimde birçok Budist çok şaşırır. Hatta babama bile, bazı Budist alimleri getirip benimle konuşmalarını istedim.

Ve bazı sorular sordum. Sonra babama dedim ki: "Baba, biliyor musun, Budizm’de Tanrı yok." "Yok artık! Olur mu öyle şey! Biz Budizm’de Tanrı’ya inanırız. Buda Tanrı’dır," dedi. Ben de dedim ki, "Tamam, bana inanmak zorunda değilsin." "Niye bir alim arkadaşını çağırmıyorsun, oturup bir şeyler içelim." dedim. Buluşmayı ayarladık ve ona sordum: "Babam Tanrı’ya inandığını söylüyor ve Buda’nın Tanrı olduğunu söylüyor. Bir Budist alim olarak buna ne diyorsun?" Dedi ki, "Hayır, Budizm’de Tanrı inancı yoktur. Biz Tanrı kavramından bahsetmeyiz." Babamın yüzüne baktım. "Gördün mü? Sana söylemiştim." Sonra dedim ki: "Amca, sana bir soru daha sormak istiyorum. Budizm’de ruh var mı?" "Hayır," dedi.

"Budizm’de ruh yoktur." Babamın yüzüne baktım. "Gördün mü? Sana söylemiştim." Babamın bazı Budist alim arkadaşları der ki: "Yeniden doğuş, kıvılcım gibidir." Ama bazıları da der ki, yeniden doğuş, ruhun aktarılmasıdır. Reenkarnasyon ya da yeniden doğuş kavramının tamamına baktığında, bu dünyada iyi karma biriktirmen gerekir ki bir sonraki hayatta daha iyi bir doğuşun olsun, ta ki Samsara’dan çıkana kadar. Peki sorun nerede? Bu soruyu, vefat etmiş bir Budist alime sordum. Eğer bu dünyada kötü bir karman varsa, öldükten sonra hayvanlar aleminde doğabilirsin. Fare, sıçan, kaplan ya da her neyse. Şunu merak ediyorum dedim.

Bir kişi hayvanlar aleminde doğarsa, oradayken nasıl iyi karma biriktirecek ki, bir sonraki hayatta daha iyi bir aleme geçebilsin? Bir fare peyniri çalmadan nasıl durabilir? Bir aslan ya da kaplan, başka hayvanları öldürmeden nasıl hayatta kalabilir? Bana bir cevap verdi ve dedi ki: "Beş İlke hayvanlar alemi için geçerli değildir." Cevabı vardı, değil mi? Ama ben dedim ki: "Tamam, bu cevabı kabul edelim. Peki bu Budizm’de hangi kitapta yazıyor?" Sadece delil istedim. Ama bana delil sunamadı. Yani burası, birden fazla seçeneğin iyiymiş gibi göründüğü ama aslında öyle olmadığı kısım. Buna karşılık tek bir şans var, net bir rehberle gelen bir şans. Kur’an, apaçık bir rehber. Uygulaması kolay.

Ama günümüzde ki birçok insan, ellerindeki delilin gerçekliğini bile umursamıyor. "Budizm’i uyguladığımda maneviyat ve huzur buluyorum, başka bir şeye ihtiyacım yok." diyen bir Budist’e ne söylersin? Tamam. Budizm’le de huzur ve sükunet bulabilirsin. Ama mesele şu: Sadece ve sadece iyi olanı mı arıyorsun, yoksa iyi olanla doğru olanın birlikte olmasını mı? Eğer sadece iyiyi arıyorsan Budist olmana bile gerek yok. Çünkü Tanrı inancı olmayan, özgür düşünen insanlar da var; onlar da hayatlarından keyif alıyor, onlar da huzur buluyor. Yani mesele her zaman sadece iyi şeyler yapmak değil. Ama sana şu soruyu sorsam? Birinin kalp krizi geçirdiğini gördük.

O kişiye yardım etmek gibi iyi bir niyetimiz var. Ve yaptığımız şey şu: Bir bıçak alıp hayatını kurtarmak için göğsünü yarıyoruz. Bu iyi bir eylem mi? İyi niyet var ama yanlış eylem. Buna "Bu doğru değil." deriz. Hatta mahkemede taksirle ölüme sebebiyet vermekten yargılanabiliriz. Ama hakimin karşısında kendimizi "Fakat hakim bey, onu kurtarmak gibi iyi bir niyetim vardı!” diyerek savunamayız. "Evet, doğru! Ama neden ambulansı beklemedin? Onu kurtaracak doğru ekipmanlarla gelirlerdi? Niye göğsünü kesip açtın?" "Hayır hayır hayır, önemli olan niyetim." Hayır. Yanlış eylemle birleşen niyet kabul edilemez.

Budist için de, Çinli için de, kim olursa olsun, “sadece iyilik yap yeter” diyen herkes için de, Hayır. İyilik tek başına yeterli değil. Doğru olanı da yapman gerekir, yani sahih olanı. Peygamber Efendimiz (asm)'de seni en çok etkileyen şey neydi? Vay canına. Ben dirençli olması derdim. Dirençli. Bu kelime. Başına gelen ve gelmeyen her şeyde bir hikmet buluyorum. Ve ben hep tepkilerinden ziyade verdiği karşılıklara bakarım. Bu ikisini hep ayırırım. Tepki duygusaldır. Karşılık vermek ise rasyoneldir. Ve o her zaman karşılık verir, tepki vermez. Bu hesaplayarak hareket eder. Ve dirençli olması. Neden "dirençli" diyorum? O en iyi örnektir.

Dirençli bir zihne sahip olmanın nasıl bir şey olduğunu incelemek isteyen herhangi bir psikolog için, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den daha mükemmel bir örnek yoktur. Şu adama bir bakın. Babası, o daha doğmadan vefat etti. Babasız doğdu, yetimdi. Sonra annesi vefat etti. Önce dedesi, sonra da amcası tarafından himaye edildi. Kureyş’e bakın. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e karşı en az yirmi farklı taktik uygulamak zorunda kaldılar. Ve bu durumun kendisi, Kureyş'in Peygamber Efendimiz ﷺ'e karşı kullanmak zorunda kaldığı taktiklerin miktarı, onun tepkisinin bir kanıtıdır. Neden?

Çünkü onların Peygamber Efendimiz ﷺ’e karşı birbiri ardına kullandığı taktiklerin hiçbiri Peygamber Efendimiz ﷺ tarafından ciddiye alınmadı. Ne yaptığını biliyordu. Amacı netti, hedefi netti. Dirençliydi. İnsanlar ne derse desin, umursamadı. Ve bütün o taktikler birbiri ardına sonuç vermeyince, Peygamber Efendimiz ﷺ onları umursamayınca, onlar da sürekli yeni bir taktikle gelmek zorunda kaldılar. Ve sonunda belli bir noktada durmaları, işe yaradığı için değil, "Pes ediyoruz." dedikleri içindir. Sana bir grup insan var, dört bir yandan saldırıp duruyor, ama sen hala dimdik ayakta kalıyorsun. Sen pes etmeden onlar pes ediyor. Bu direnç değilse nedir? Tüm zorluklara rağmen ayağa kalktı.

Elbette, bizler bunu kabul etmek ve onaylamak zorunda kalmadık, ama Michael Hart onu kabul etti ve tarihin en etkili kişisi olarak seçti. Kendi Rabb'i ve kurtarıcısı İsa’dan bile daha etkili. Ona göre. Kendi Hristiyan. Ama yine de İsa (a.s.)'yı tarihteki en etkili kişi olarak seçmedi. Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i seçti, çünkü o her açıdan başarılıydı. Askeri bir lider olarak, siyasi bir lider olarak, bir baba olarak, bir eş olarak, bir arkadaş olarak. Her açıdan. Bugüne dek kimse bunu başaramadı; inşallah Kıyamet’e kadar da kimse onunla aynı adımları atamayacak. Kimse.

Dünyadaki tüm gayrimüslimlere konuşma şansın olsaydı, özellikle Çinli gayrimüslimlere, onlara ne söylemek isterdin? Herkese şunu söylerdim: Eğer elinizdeki tek hayat buysa... Elbette bir tür kumar oynuyor olabilirsiniz. Kumar derken şunu kastediyorum: Bir inancınız olabilir, şöyle ki, "Hayır, başka bir dünya olduğuna inanıyorum. Yeniden doğuş olacağına inanıyorum. Reenkarnasyon olduğuna inanıyorum." Buna inanabilirsiniz. Peki hiç kendi sorunuzu sorguladınız mı? Hiç kendi ifadenizi sorguladınız mı? Harika bir soru sormaya cesaretimiz ve yüreğimiz var, ki bu da gerçekten harika bir soru.

Ama aynı cesareti ve yüreği kendi sorumuzu sorgulamak, kendi ifademizi sorgulamak için de gösterebiliyor muyuz? O sonuca nasıl vardığımızı sorgulayabiliyor muyuz? Şimdi bir düşünün: Eğer siz, eğer risk alıyorsanız, bu hayattan sonra başka bir hayat olduğunu düşünerek yatırım yapıyorsunuz demektir. Ama benim size sorum şu: Ya sizin varsayımınız yanlışsa ve benim varsayımım doğruysa? Yani yalnızca bu hayat, yalnızca bu dünya varsa, ve bunun hemen ardından sadece Cennet ve Cehennem varsa. Şimdi bu sınavı kaybederseniz şöyle diyebilirsiniz: "Tamam, ben de o zaman cehenneme giderim." Cehenneme gitmeyi keyifli bir şey mi sanıyorsunuz? Hayır, değil.

Bu dünyanın ateşine ve sıcağına bile dayanamıyorsanız ve çok acı veriyorsa, cehennem ateşinde hayatta kalabileceğinizi ve oradan keyif alacağınızı size düşündüren nedir? O yüzden kendinize bir şans verin. Zihninizi genişletmek için araştırın: İslam hakkında inceleyin ve objektif şekilde karşılaştırın, duygusal bir şekilde değil. Eğer hala devam etmek isterseniz, ve şu an keyfini sürdüğünüz hayatı yaşamak isterseniz, iki tür acı olacaktır. Pişmanlık acısı ya da bir Müslüman olarak disiplinin acısı. Ve inşallah cennete gidersiniz. Top artık sizde. Düşünün, düşünün, düşünün. Araştırın. Mantıkla, akılla.

Ve Allah Subhanehu ve Teala’nın size, samimi olanlara, hakikati arayanlara hidayet vermesi için dua ediyorum.
