# “Muhammed’i Öldürdüm!” Çığlığı Uhud’u Sarstı | Yapay Zekâ Canlandırmalı | Ya Resul | B7

- Language: tr
- Published: 2026-08-26
- Canonical: https://blog.towardseternity.com/tr/blog/i-klled-muhammad-uhud-was-shaken-by-a-cry-ai-visualized-o-messenger-ep-7
- Source video: https://www.youtube.com/watch?v=CPWL76pGaBI
- Channel: Towards Eternity

This is the cleaned transcript of the source video. The speech is unaltered.

---

Müslümanlar zafere çok yakındı. Ben Allah’ın aslanıyım! Fakat kritik bir hata her şeyi altüst etti. Mücahitler bir anda kendilerini hem önden hem arkadan kuşatılmış, iki şiddetli saldırı arasında sıkışmış halde buldular. Uhud günü, imtihan ve zorlukla dolu o gün, Müslüman ordusuna kaos ve panik hakim oldu. Sahabeler tamamen şaşkındı, ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bu ölümcül tuzaktan bir çıkış yolu bulabilecekler miydi? Zafer bu kadar yakınken, işler nasıl bu noktaya geldi? Hadi en başa dönelim ve her şeyin nasıl geliştiğini görelim. Bu video serisi, güvenilir İslami kaynaklardan alınmış yüzlerce referansa dayanmaktadır.

Tüm yapay zeka görselleri, yetkin Müslüman alimlerle istişare edilerek hazırlanmış ve İslami esaslara uygun şekilde oluşturulmuştur. Mekke’nin önde gelen isimlerinden birçoğu öldürülünce, Ebu Süfyan, Kureyş’in yeni lideri oldu. Etrafındaki herkes onu intikam almaya zorluyordu. Diğer taraftan, kabilesinin itibarı Bedir’deki yenilgiyle ağır bir darbe almıştı. Bunu kabullenemiyor, unutamıyorlardı. Onurlarını yeniden kazanmayı çaresizce istiyorlardı. Bir zamanlar kendilerine hizmet eden köleler bile artık eski efendilerine açıktan meydan okuyordu. Bütün bunlar Kureyşliler için artık dayanılmaz hale gelmişti.

Önde gelenlerinden Cübeyr bin Mut‘im, Safvan bin Ümeyye ve İkrime bin Ebu Cehil bir araya gelerek bir teklif sundular. "Muhammed, büyüklerimizi öldürerek bizi mahvetti. Şimdi intikam alma vaktidir." "Evet. Ticaret kervanının ana sermayesini sahiplerine iade edelim ve edilen kârı da Müslümanlara karşı savaş hazırlığı için kullanalım." Herkes bu plan üzerinde anlaştı. Malları satıp paraya çevirdiler ve kazanılan parayı savaş hazırlıklarını finanse etmek için kullandılar. Özellikle Bedir'de sevdiklerini kaybedenler başta olmak üzere herkes, yeni bir savaşa hazırlanmak için tüm güçlerini ortaya koydular.

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın amcası Abbas, Mekke’de olup bitenleri Allah’ın Resulü’ne bildirdi. 3000 kişilik bir ordunun Medine’ye doğru yürümeye hazırlandığını öğrendi. Bunu duyan Resulullah aleyhissalâtü vesselâm, sahabelerini topladı ve durum hakkındaki fikirlerini sordu. Kendi görüşü, Medine’yi şehrin içinden savunmaktı. Ancak sahabelerine danışmak onun Sünnet’inin bir parçasıydı. Böylesine kritik anlarda bile. Yalnız başına karar vermek istemiyordu. Sahabelerinin ne düşündüğünü de duymak istiyordu. Toplantıda iki ana görüş öne çıktı. Genç sahabeler, tıpkı Bedir’de olduğu gibi açık alanda düşmanla savaşmak istiyordu. Hz. Hamza da bu görüşü destekledi.

Aynı zamanda Bedir’e katılamamış olanlar, büyük bir onuru kaçırdıklarını düşünüyor, bu yüzden onlar da meydan savaşı yapmak istiyorlardı. Bu görüşü destekleyen sahabelerden biri de Heyseme idi. Bedir’den önce o ve oğlu Sa‘d savaşa kimin gideceğini belirlemek için kura çekmişlerdi. Kura oğluna çıkmış ve Sa‘d, Bedir şehitlerinden olmuştu. Ve şimdi Heyseme'nin kendisi de şehadeti derinden arzuluyordu. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yanına gitti ve dedi ki: "Ey Allah’ın Resulü, Allah Azze ve Celle’nin bize Kureyş’e karşı zafer nasip edeceğini umuyorum. Fakat diğer sonuç, yani şehadet gerçekleşecek olursa, ben o şerefi Bedir’de kaçırdım. Ona benim yerime oğlum ulaştı.

Bütün kalbimle cennette oğlumla olmayı arzuluyorum. Artık çok yaşlandım ve Rabbime şehit olarak kavuşmayı diliyorum. Beni bundan mahrum bırakma. Şehit olmam ve cennette oğlum Sa'd'a kavuşmam için dua et." Onlar, herkesin korktuğu ölüme doğru koşuyor, başkalarının iki eliyle sarıldığı dünya hayatından yüz çeviriyor, ebedi ahiret yurdunu arzuluyorlardı. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) ve tecrübeli sahabeler ise şehri içeriden savunma görüşündeydi. Fakat istişareden sonra çoğunluk açık alanda düşmanla karşılaşmayı seçti. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) onların kararına uydu ve şehir dışında savaşmaya karar verdi.

Cuma namazını kıldırdıktan sonra, Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) sahabelerine cihada nasıl hazırlanacaklarını anlattı ve şöyle buyurdu: "Cihadda geri durmak veya gecikmek zayıflık alametidir. Sabır ve sebat gösterildiğinde, Allah’ın yardımı gelir. O yüzden sabredin ve dik durun." Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) özellikle bu iki vasfı vurguladı. Söylediği her kelime bir amaç ve anlam taşıyordu. Yakında, savaş alanında büyük bir hadise yaşanacak, bu da savaşın seyrini değiştirecek ve birçok imtihanın kapısını açacaktı. İşte o noktada sabır ve sebat gerçekten gerekli olacaktı.

Ardından, ikindi namazını kıldırdıktan sonra, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) evine giderek zırhını giydi ve kılıcını kuşandı. Bu sırada Sa‘d bin Mu‘az ve Üseyd bin Hudayr adlı iki sahabe dışarıda toplanan Müslümanlara şöyle seslendi: "Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) Medine’den çıkmak istemediği halde, siz ısrarla dışarı çıkmamızı istediniz. Oysa emir ona göklerden gelmektedir. Bu işi ona bırakın ve ne karar verirse ona uyun." Bu sözler, düşmanla şehir dışında yüzleşmek isteyenlerin fikrini değiştirdi, hatta bazıları pişmanlık duymaya başladı.

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın evinden zırhını giymiş ve kılıcını kuşanmış halde çıktığını görünce şöyle dediler: "Ey Allah'ın Resulü, senin istemediğin bir şeyi biz de istemeyiz. Eğer Medine'de kalmak istersen, biz de seninle kalırız. Senin isteğine asla karşı gelmek istemeyiz." Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle cevap verdi: "Bir peygambere, zırhını giydikten sonra düşmanla savaşmadan ve Allah onunla onlar arasında hükmünü vermeden önce zırhını çıkarması yakışmaz." Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ordusuyla birlikte Eş-Şeyhayn denilen yerden hareket etti ve Uhud’a doğru yürümeye başladı.

Aralarında Müslümanların birliğini zayıflatmak ve morallerini bozmak için fırsat kollayan Medineli münafıklar da vardı. Onların lideri, hatırlayın, Abdullah bin Übey bin Selul, kıskançlığından Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a karşı entrika çevirmekten hiç vazgeçmeyen bu adamın aklında yine kötü planlar vardı. Allah'a ve Resulü'ne inandığını iddia ediyordu ancak kalbinde imandan eser yoktu. O kadar yol kat etmişti ama en başından beri tereddütlü ve korku doluydu. Birden ayağa kalktı ve bağırdı: "Muhammed tecrübesiz gençlerin sözüne uydu ve benim tavsiyemi dinlemedi! Ey insanlar!

Anlayamıyorum, o bizi dinlemezken, biz neden onun için canlarımızı tehlikeye atalım?" Ardından kabilesinden yaklaşık 300 kişi ve onu destekleyen münafıklar aniden ordudan ayrıldılar ve onunla birlikte Medine'ye geri döndüler. Bu ihanetle birlikte Müslüman ordusu yalnızca 700 kişiye düştü. Kureyş ordusunun yalnızca dörtte biri kadar. Allah Azze ve Celle bir bakıma, gerçek müminler ile olmayanları ayırmak için Müslümanları Uhud’daki imtihanla sınıyordu. Ve bunu Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a şu ayetle bildirdi: "İki topluluğun (ordunun) karşılaştığı günde başınıza gelen musibet Allah'ın izniyledir.

Bu da mü'minleri ortaya çıkarması ve münafıklık yapanları belli etmesi içindi." Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm), ordusu küçüldü diye geri dönmedi. Kalan sahabelerle yürüyüşüne devam etti. Ancak aynı zamanda gördüğü bir rüya yüzünden derin düşüncelere dalmıştı. Peki neydi bu rüya? Sahabelerine şöyle anlattı: "Rüyamda kılıcı yere vurdum ve ucu kırıldı. Bu, Uhud günü bazı müminlerin başına gelecek musibetin işaretiydi. Sonra tekrar vurdum ve kılıç eski haline mükemmel şekilde geri döndü. Bu da Allah'ın müminlere nasip edeceği zaferi ve müminlerin bir araya gelmesini simgeliyordu." Gece geç saatte Uhud'a ulaştılar.

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) savaş alanını dikkatle inceledi ve Müslümanların mevzileneceği en stratejik noktaları seçti. Karşılarında, sayıca kendilerinin dört katı büyüklüğünde ve yaklaşık 200 süvarisi olan bir ordu vardı. Bu yüzden Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) her adımı büyük bir dikkatle planlamak zorundaydı. 50 mahir okçuyu Ayneyn tepesine yerleştirdi. Düşmanın süvarileri, atlıları, o yönden saldırırsa, Müslümanlar kolayca iki ateş arasında kalabilirdi. Bu yüzden tepeyi korumak son derece önemliydi. Okçular yerlerini terk ederse, düşman hızla üstünlük sağlayabilirdi.

Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) okçulara açık bir emir verdi: "Düşmanı yendiğimizi görseniz bile, ben size söyleyene kadar veya birini gönderene kadar mevzinizi terk etmeyin. Düşman bizi yense bile, 'Gidip onlara yardım edelim' diyerek yerinizi bırakmayın." Bu talimatları defalarca tekrarladıktan sonra, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurdu: "Kuşların cesetlerimizi parçaladığını görseniz bile, ben size birini gönderene kadar yerinizden kımıldamayın." Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) ardından ordusunu arkalarına Uhud Dağı’nı alacak şekilde stratejik bir konuma yerleştirdi. Bunun sebebi açıktı.

Düşman saldırırsa, arkalarındaki dağı sığınak olarak kullanacaklardı. Müslümanlar saldırırsa da, bu durum düşmanın kaçmasını kolaylaştıracaktı. Bu taktik, iki taraftan da mümkün olan en az kayıpla zaferi elde etmeyi amaçlıyordu. Bir ara Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) eline bir kılıç aldı ve sahabelerine sordu: "Bu kılıcı benden kim almak ister?" Birçok sahabe onu almak istedi. Bu defa Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) sordu: "Bu kılıcı hakkıyla kim alır?" Yani onu layıkıyla kullanacak olan kimdir? Bir ses yükseldi: "Onun hakkı nedir, ey Allah'ın Resulü?" Bu kişi, cesareti ve korkusuzluğuyla tanınan Ensardan Ebu Dücane idi.

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) buyurdu: "Onun hakkı, eğilip bükülünceye, hatta kullanılamaz hale gelinceye kadar onunla savaşmandır." "Onu hakkıyla alacağım ey Allah'ın Resulü." Ve kılıcı aldı. Artık her iki ordu da birbirini görebiliyordu. Savaş saflarını oluşturmuş, bekliyorlardı. Vakit gelmişti. Daha fazla bekleyemeyen iki taraf da nihayet ileri atıldı. Çarpışma yıldırım hızıyla başladı. Allah yolunda savaşmaya can atan mücahitler, büyük bir cesaretle savaş meydanına atıldılar. Ebu Dücane’nin sözünü tutma zamanıydı. "Onu hakkıyla alacağım!" Akıl almaz bir hızla düşman saflarına daldı ve kılıcını durdurulamaz bir güçle savurarak ilerledi.

Her darbede, önüne çıkan kim varsa yere seriyor ve kararlı adımlarla ilerlemeye devam ediyordu. Bu sırada Hz. Hamza (radıyallahu anh) bağırıyordu: "Ben Allah'ın aslanıyım!" Korkusuzca düşman saflarına dalıyor, sağa sola darbeler indiriyordu. O sırada, Kureyş tarafında bulunan Halid bin Velid, 200 süvarisiyle birlikte Ayneyn Tepesi'nin arkasında bekliyordu. Ordusu, Müslümanlar tarafından bozguna uğratılıyordu. Bu yüzden savaşa katılıp onlara yardım etmek istiyordu. Zaman zaman tepeyi aşmayı denedi ancak Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yerleştirdiği okçular ona geçit vermedi. Bu yüzden Halid beklemeye devam etti, saldırmak için en uygun anı kolladı.

Müslüman ordusu bütün gücüyle savaşıyor, olağanüstü bir azim ve cesaret gösteriyordu. Çok geçmeden müşrik ordusu daha fazla dayanamadı ve korku içinde kaçmaya başladı. Kureyşli kadınlar tef çalıp şarkılar söyleyerek kaçan askerleri geri çağırmaya çalışıyorlardı. Fakat imansız kalpler için tüm bu çabalar boşunaydı. Canlarını kurtarmak için kaçtılar. Peki o halde Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)'ın rüyasında gördüğü musibet neydi? Her şey Müslümanların lehine gidiyordu ama hiç beklenmedik bir şey oldu. Tepedeki okçular Kureyş'in geri çekildiğini görünce, savaşın bittiğini ve görevlerinin tamamlandığını düşündüler.

Aralarından Abdullah bin Cübeyr, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın emrini hatırlattı ve şöyle seslendi: "Allah’ın Resulü’nün size söylediklerini unuttunuz mu? Verdiği emirleri ve talimatları unuttunuz mu?" Fakat uyarısına rağmen, yanında kalan birkaç kişi dışında, çoğunluğu Ayneyn tepesini terk etti ve ganimet toplamaya başladı. İşte bu yüzden Allah'ın Resulü sabır ve sebatın üzerinde durmuştu. "Hücum!" Tam o anda, hala 200 süvarisiyle Ayneyn'in arkasında bekleyen Halid bin Velid, fırsatı gördü ve hemen harekete geçti. Tepede kalan 10 sahabeyi şehit ettiler ve Müslüman ordusuna arkadan saldırdılar. Bunu gören Kureyş ordusu geri döndü.

Müslümanlar aniden kendilerini iki düşman kuvveti arasında sıkışmış buldular. Bu, Müslümanlar için gerçekten sarsıcı ve yıkıcı bir andı. Fakat bu olayın en dikkat çekici yönünü biliyor musunuz? Bugüne kadar o 40 sahabenin kim olduğu bilinmiyor. Tepeyi terk edenlerin. O gün orada bulunanlar dışında kimse onların isimlerini öğrenemedi. Neden mi? Çünkü kimsenin onları suçlaması istenmedi. O sahabelerden çok daha alt mertebede olan bazı insanlar, onları ağır şekilde yargılayabilir, faziletlerini, fedakarlıklarını ve sahip oldukları yüce vasıfları görmezden gelebilirdi. Üstelik bir kimsenin hatasını açığa vurmak ya da hoşlanmayacağı bir şeyle onu anmak, doğru olsa bile gıybettir.

Ve bu bir günahtır. Bu yüzden isimlerini bilen sahabeler onları asla açıklamadılar. Bu güzel ahlak ve edep anlayışını Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)'dan öğrenmişlerdi. Bu, Uhud Savaşı’nın ikinci safhasıydı. Müslümanların hayatlarının en ağır imtihanlarıyla sınandığı anlardı. Mücahitler hazırlıksız yakalanmış ve tamamen şok olmuşlardı. Kendilerini toparlayamadılar ve savaş alanına dağılmak zorunda kaldılar. Tüm o paniğe rağmen yaklaşık 10 ila 15 sahabe Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yanında kaldı. Bu bir avuç mümin yerini terk etmedi, sahip oldukları tüm güçle savaştılar.

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın önüne atılıyor, onu düşmandan gelen ok, mızrak ve kılıç darbelerinden koruyorlardı. Sonra o kaosun ortasında, müşriklerin attığı bir taş Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın mübarek yüzüne isabet etti ve sağ alt dişlerinden birini kırdı. Bir başka taş alnını yardı ve alt dudağını yardı. Ardından Abdullah bin Kamia adında bir müşrik kılıcıyla vurarak Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın miğferini parçaladı ve miğferin iki halkası mübarek yüzüne saplandı. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yüzü kan içindeydi.

Eliyle kanı sildi ve şöyle buyurdu: "Kendilerini Allah’a davet eden peygamberlerinin yüzünü kana bulayan bir topluluk nasıl kurtuluşa erebilir?" Diğer taraftan Hz. Hamza (radıyallahu anh) yerini terk etmiyor, müşriklerin saldırılarına tüm gücüyle karşı koyuyordu. Dimdik duruyor, düşmanla yüzleşerek onlara korkusuzca meydan okuyordu. Savaşın en başından beri Hz. Hamza'yı yakından izleyen biri vardı, onu öldürmek için uygun anı bekliyordu. Cübeyr bin Mut'im'in kölesi Vahşi. Cübeyr'in amcası Bedir'de öldürülmüştü. İntikam almak için özellikle Vahşi'yi seçti ve şöyle dedi: "Orduya katıl. Amcam Tuayme bin Adi'ye karşılık Muhammed'in amcası Hamza'yı öldürürsen seni azat edeceğim." Hz.

Hamza'dan intikam almak isteyen bir diğer kişi de Ebu Süfyan'ın karısı Hind bint Utbe idi. Babası, amcası ve kardeşi Bedir'de öldürülmüştü. Hz. Hamza'ya karşı derin bir kin besliyordu ve ciğerini yiyeceğine yemin etmişti. Vahşi'ye ödül olarak mücevherlerini vaat etti. Tüm bu intikam arzularını gerçekleştirmek için Vahşi, Hz. Hamza’yı öldürmek için savaş alanına gönderildi. Hz. Hamza son nefesine kadar savaşmaya kararlıydı. İmanı, cesareti ve Allah'a olan sarsılmaz tevekkülüyle düşmana karşı dimdik durdu. Bu sırada elinde mızrağıyla Vahşi, uzun süre Hz. Hamza'nın etrafında dolandı. Fakat ona yaklaşmak imkansızdı.

Allah’ın aslanı, eşsiz cesaret ve gücüyle düşmanlarının kalplerine korku salıyordu. "Ben Allah’ın aslanıyım!" Hz. Hamza müşrikleri kılıcıyla birer birer devirirken, Vahşi bir kayanın arkasına gizlenmişti. Mızrak kullanımında ustaydı ve saldırmak için en uygun anı bekliyordu. Vahşi, fırsatını bulunca mızrağını fırlattı ve mızrak bu yüce sahabenin göğsünü delip geçti. Ve o yürek yakan Uhud gününde, Hz. Hamza şehit düştü. Vahşi bununla da yetinmedi. Ebu Süfyan’ın eşi Hind’i etkilemek için Hz. Hamza’nın göğsünü yardı, ciğerini çıkardı ve ona götürdü. İntikam hırsıyla gözü dönmüş olan Hind, o yüce şehidin ciğerinden bir ısırık alıp çiğnedi. Fakat bu bile öfkesini dindirmeye yetmedi. Hz.

Hamza (radıyallahu anh)'ın naaşının yanına gitti ve dehşet verici bir hareketle, kendine bilezik ve halhal yapmak için onun burnunu ve kulaklarını kesti. Sahabeler hala şok içindeydi, Hz. Hamza (radıyallahu anh)'ın kaybının acısının üstüne, yıkıcı bir haberle daha sarsıldılar. "Muhammed'i öldürdüm!" Sahabeler bunu duyunca donakaldılar, ne yapacaklarını bilemediler. Bazıları Medine’ye dönmeyi bile düşündü. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) gerçekten şehit mi olmuştu? Onlar şaşkınlık içinde dururken, gür bir ses haykırdı: "Neden burada oturuyorsunuz?" Konuşan, Enes bin Nadr idi. "Ne yapacağız? Resulullah öldü." "Peygamber öldürülmüş olsa bile, Peygamberin Rabbi öldürülmedi.

Hem Peygamber öldükten sonra siz hayatta kalıp ne yapacaksınız? Haydi savaşalım ve biz de onun gibi şehit olalım." Hiç tereddüt etmeden düşman saflarına hücum etti. O gün Enes, Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)'a duyduğu sevgiyle şehit oldu. Vücudu parçalara ayrılmıştı. Savaştan sonra kız kardeşi onu ancak parmaklarından tanıyabildi. Enes’in sözlerinden cesaret alan sahabeler toparlandılar. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)'ın gerçekten şehit edilip edilmediğini öğrenmek istiyorlardı. Her yerde onu arıyorlardı. Gerçekte ne olmuştu? Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) neredeydi? O sırada Allah’ın Resulü, müşriklerin kazdığı bir çukura düşmüştü.

Fakat yaralarından dolayı çıkacak gücü yoktu. Nihayet birkaç sahabe onu buldu ve çukurdan çıkmasına yardım etti. Peki İbn Kamia’nın "Muhammed'i öldürdüm!" diye bağırdığı o kişi kimdi? Mus‘ab bin Umeyr, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a çok benziyordu. Savaş başlamadan önce Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın hırkasını giymişti ve Müslüman ordusunun sancağını taşıyordu. Savaş sırasında İbn Kamia ile karşı karşıya geldi ve ona karşı cesurca savaştı. İbn Kamia, Mus'ab'ın sancağı taşıyan koluna vurdu ve onu tek darbeyle kopardı. Mus‘ab, İslam sancağını kendi canından bile üstün tutuyordu. Düşmesin diye sancağı diğer koluyla yakaladı.

Fakat İbn Kamia tekrar vurdu ve diğer kolunu da kesti. Dayanılmaz acıya rağmen, Mus‘ab sancağı omuzlarıyla göğsüne bastırarak dik tutmaya çalıştı. Fakat İbn Kamia son darbeyi vurduğunda şehit düştü. Medine’ye İslam’ı öğreten adam Mus‘ab bin Umeyr, Uhud günü büyük bir cesaretle savaştı ve kendini adadığı sancak uğruna canını verdi. Onun için mücadele zamanı bitmiş, mükafat zamanı gelmişti. İbn Kamia bu sözleri bağırmıştı çünkü Mus‘ab’ı Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) zannetmişti. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm), yanındaki birkaç sahabe ile birlikte küçük bir mağaraya sığındı. Orada Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın önünde iki seçenek vardı.

Ya sessiz kalacaktı, ya da dağılmış ordusunu toplamaya çalışacaktı. Fakat onları çağırmak için sesini yükseltmesi gerekiyordu. Bunu yaparsa müşrikler onu duyacak ve öldürmek için gelecekti. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) hayatını riske atarak ikinci seçeneği tercih etti. Yüksek sesle seslendi ve sahabelerini yeniden topladı. Müşrikler Allah’ın Resulü’nün (aleyhissalâtü vesselâm) hayatta olduğunu anlayınca hemen toparlandılar ve her yönden üzerlerine ok yağdırdılar. Son bir darbeyle işi tamamen bitirmek istiyorlardı. Fakat Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın etrafındaki birkaç sahabe kendi vücutlarını ona siper ettiler. Onu korumak için canlarını feda etmeye hazırlardı.

Orada bir sahabe daha vardı. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) daha sonra hakkında şöyle buyuracaktı: "O gün ne tarafa baksam, onu yanı başımda savaşırken gördüm." O kişi Nuseybe validemizdi. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ı olağanüstü bir cesaretle koruyor, düşmanla var gücüyle savaşıyordu. Eşi ve oğullarıyla birlikte Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yanında kalmıştı. O gün yaklaşık 13 yara aldı ve iyileşmesi neredeyse bir yıl sürdü. Allah ondan razı olsun. O gün Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) o kadar çok ok attı ki sonunda yayı kırıldı. Sa‘d bin Ebu Vakkas onun yanındaydı, onu korumak için birbiri ardına oklar atıyordu.

O kadar çok ok attı ki, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) sadece ona: "Anam babam sana feda olsun" buyurdu. Müşrikler daha fazlasını yapamayacaklarını anlayınca, başka bir yenilgiden kaçınmanın en iyi yolunun geri çekilmek olduğuna karar verdiler. Böylece kibir ve gurur içinde savaş alanından çekildiler. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) yaralı ve bitkin durumdaydı. Kendi başına yürüyecek gücü bile kalmamıştı. Sa‘d bin Mu‘az ve Sa‘d bin Ubade’ye dayanarak, Müslümanların sığındığı Şi'b kayalıklarına doğru yavaşça ilerledi. Orada dinlenmek ve gücünü toplamak istiyordu. Bir süre yürüdükten sonra, o azıcık gücü de tükendi. Giydiği iki zırh fazla ağır gelmeye başlamıştı.

O anda Talha bin Ubeydullah diz çöktü ve dedi ki: "Buyur ey Allah'ın Resulü. Sırtıma bin. Ben güçlüyüm." Sonra Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ı sırtında kayalıklara kadar taşıdı. Kureyş ordusu yavaş yavaş savaş alanından çekiliyordu. Savaş alanını bir kez dolaştıktan sonra, komutanları Ebu Süfyan yakındaki bir tepeye çıktı ve seslendi: "Muhammed yaşıyor mu?" Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) sahabelerini tembihledi: "Ona cevap vermeyin." Ebu Süfyan aynı soruyu üç kez sordu fakat kimse cevap vermedi. "Ebu Kuhafe'nin oğlu yaşıyor mu?" Hz. Ebu Bekir'i kastediyordu. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) yine sahabelerine sessiz kalmalarını söyledi.

"Hattab'ın oğlu yaşıyor mu?" Hz. Ömer (radıyallahu anh)'ı kastediyordu. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) yine kimsenin cevap vermesine izin vermedi. "Hepsini öldürdük!" Bu kez, Hz. Ömer (radıyallahu anh) kendini tutamadı. "Yalan söyledin ey Allah’ın düşmanı! Vallahi yalan! Hepsi hayatta! Ve tam burada!" Ebu Süfyan, Hz. Ömer’in sesini duyunca, onları öldüremediklerini anladı. "Demek üçünüz de hayattasınız?" "Evet!" "Bu Bedir’in intikamıdır. Bedir’de siz kazandınız, bugün de Uhud’da biz kazandık. Savaş böyledir. Bazen siz kazanırsınız, bazen biz. Bugün, Bedir'in karşılığıydı!" "Asla! Aynı değiller! Bizim ölülerimiz cennettedir!

Sizinkiler ise cehennemde!" "Bizi eşit kılacak bir şey yok, ey Allah’ın düşmanı!" "Gelecek yıl yeniden karşılaşmaya söz veriyoruz, Bedir’de savaşacağız!" "Allah'ın Resulü kabul ediyor. Allah nasip ederse, karşılaşma yerimiz orası olacak." Sonra Ebu Süfyan savaş alanını terk etti. Savaş nihayet sona ermişti. İslam mücahitleri için artık dinlenme, yaralarını sarma ve şehitlerini defnetme vaktiydi. Bir an için kendinizi orada hayal edin. O sahneyi gözünüzde canlandırmaya çalışın. Pek çok sahabe şehit düşmüş. Sayısız hatırayı paylaştığınız dostlarınız, sevinç ve keder anlarını paylaştığınız kardeşleriniz, şimdi karşınızda, yerde şehit olarak yatıyor.

Aralarında yürürken, birer birer o yüzleri tanırken, yüreğiniz daha da parçalanıyor. Bazıları tanınmayacak kadar parçalanmış. Anılarınız canlanıyor. Tarifsiz bir acı. Ve o anda sizi teselli eden tek şey, onlarla ebedi bir alemde, asıl yurdumuz olan cennette tekrar buluşacağınıza olan inancınız. İnşallah. Tüm keder ve acıdan uzak, bir daha asla ayrılmayacağınız bir yer. Ahirete iman olmasaydı, o anda duyacağınız acı dayanılmaz olurdu. Allah Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) şehitler arasında Hz. Hamza’ya ne olduğunu öğrenmek istiyordu. Onu araması için Haris adında bir sahabeyi gönderdi. Haris, Hz. Hamza (radıyallahu anh)'ı bulunca şok oldu.

Gördüklerini Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a nasıl söyleyeceğini bilemedi. Oturdu ve gözyaşlarına boğuldu. Haris geri dönmeyince, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) onun ardından Hz. Ali (radıyallahu anh)'ı gönderdi. Hz. Ali gelip Hz. Hamza (radıyallahu anh)'ı görünce, o da gözyaşlarına boğuldu. O manzarayı Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'a nasıl anlatabilirdi? Gücünü topladıktan sonra geri döndü. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)'ın Hz. Hamza’yı o halde görmesini istemiyordu. Fakat Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ısrar etti. Hz. Hamza’nın şehit edildiği yere doğru yürüdü. Onu görünce şöyle buyurdu: "Ey Hamza, ey Allah'ın Resulü'nün amcası.

Ey Hamza, Allah’ın ve Resulü’nün aslanı. Ey Hamza, ey hayırlar sahibi. Ey Hamza, ey Allah'ın Resulü'nün koruyucusu. Allah sana rahmet etsin." Hamza, müşriklere karşı her zaman dimdik durmuş, savaş meydanında kalplerine korku salmıştı. Ebu Cehil’in hakaretlerine karşı yeğenini her zaman savunmuştu. İslam’ı kabul ettiği günü hatırlıyor musunuz? Ve Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)'ın ne kadar sevindiğini. Müslümanlar daima ondan güç alırdı. Fakat artık o şehit olmuştu. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın kalbi öyle bir kederle yandı ki, mübarek gözlerinden yaşlar süzüldü. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) orada uzun süre ağladı.

İnsani duygularıyla hüzünlenerek şöyle dedi: "Yemin ederim ki buna karşılık onlardan 30 kişiye aynısını yapacağım." Fakat ardından, bir uyarı olarak Nahl Suresi’nin 126. ayeti indirildi. "Eğer ceza verecekseniz size yapılanın misliyle cezalandırın. Eğer sabrederseniz, elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır." Kabirler kazıldı, cenaze namazları kılındı. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurdu: "Şehitler düştükleri yere gömülmelidir." Şehitler arasında Mus‘ab bin Umeyr’i gördü. Ordunun sancaktarı. İslam’ın Medine’deki ilk öğretmeni. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) Mus‘ab’ın eski günlerini hatırladıkça, kalbini derin bir hüzün kapladı.

Onu kefenlemek için örtülecek bir şey yoktu. Üzerinde sadece tek bir hırka vardı. Sahabeler onunla başını örtünce, ayakları açıkta kalıyordu. Ayaklarını örttüklerinde ise başı açıkta kalıyordu. Bunu gören Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm): "Başını hırkayla örtün, ayaklarını da izhir otu ile örtün buyurdu." Mus'ab vaktiyle büyük zenginlik ve rahat içinde yaşayan bir gençti. Fakat İslam davası uğruna her şeyini terk etmiş ve Medine’ye hicret etmişti. Ve şimdi bedenini örtecek kadar bile bez yoktu. Allah’ın dini uğruna her şeyini feda etmişti. Sahip olduğu her şeyden vazgeçmişti. Onlar, uzun zamandır arzuladıkları şehitlik mertebesine ulaşmışlardı.

Geriye kalanlar ise yaralı ve bitkin halde, Medine’ye dönüş yolculuklarına başladılar. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) bir defa şöyle buyurmuştu: "Mücahid, nefsiyle cihad eden kişidir." Ve şimdi onlar için daha büyük bir cihad başlamak üzereydi. Yakında sahabelerin imanları ve sadakatleri yeniden sınanacaktı. Bu sırada Medine'de bir başka sorun baş gösteriyordu. Benî Nadir Yahudileri, şehrin huzurunu tehdit etmeye başlamışlardı. Müslümanlara karşı gizlice komplo kuruyorlardı. Fakat son ihanetleri, bardağı taşıran son damla olacaktı. Peki bu komplo neydi? Ve Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) buna nasıl karşılık verecekti?

"Allah bize fetih nasip edene kadar, müşrikler bir daha böyle bir musibetle bize zarar veremeyecek." Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)'ın bu sözleri yumuşak bir teselli, Uhud sonrası hala yas tutan kalplere ferahlatıcı bir merhemdi. Uhud’daki yenilgi birçok Müslüman kadını dul bırakmıştı. Pek çok anne oğlunu kaybetmiş ve pek çok çocuk da babasız kalmıştı. Hepsi acılarını hafifletmek, kalplerine huzur vermek ve ruhlarına teselli aramak için Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a geliyordu. Her biri farklı bir kayıp yaşamıştı. Kimi eşini, kimi babasını, kimi de oğlunu kaybetmişti.

Fakat hepsinin dilinde aynı söz vardı: "Anam babam sana feda olsun, ey Allah’ın Resulü." Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın kalbi hala huzursuzdu. Kureyşlilerin geri dönüp Medine’ye saldırma ihtimalini sürekli düşünüyordu. Yenilgiden sonra şehir tedirgindi ve bu tedirginlik giderilmeliydi. Müslümanların, cesaret ve güçlerinin hala diri olduğunu göstermeleri gerekiyordu. Uhud’dan dönülen günün hemen ertesi sabahı, Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) sabah namazını kıldırdı ve Bilal (radıyallahu anh)'ı çağırdı. Ona şu duyuruyu yapmasını söyledi: "Allah’ın Resulü, düşmanımızın peşine düşmenizi emrediyor! Dün Uhud’da bizimle savaşmayanlar gelmesin.

Yalnızca savaşa katılanlar gidecek!" Neredeyse tüm sahabeler savaşmıştı. Fakat sahabeler yaralıydı, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) yaralıydı, herkes yorgun ve bitkindi. Uhud’dan dönmelerinin üzerinden çok az zaman geçmişti. Buna rağmen, Allah’ın Resulü onları yeniden çağırınca, hiçbiri tereddüt etmedi. Sahabeler arasında, ikisi de ağır yaralı iki kardeş vardı. Fakat cihad aşkı onlara acılarını unutturdu ve bir kez daha yola çıktılar. Birinin yürüyecek dermanı kalmadığında, diğeri onu sırtında taşıdı. Yolculuklarına bu şekilde devam ettiler. Ağır yaralı sahabelerden biri, Üseyd bin Hudayr idi. Hala acı veren yedi derin yarası vardı.

Dinlenip yaralarıyla ilgilenmesi gerekirken, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın emrini duyunca, tedavisini bir kenara bıraktı ve orduya katıldı. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) mescide girdi ve iki rekat namaz kıldı. Sonra zırhını giydi ve miğferini başına taktı. Sadece gözleri görünüyordu. Bu şekilde ordusunun başına geçti. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) düşmanı gözetlemeleri için önden üç adam gönderdi. Onlardan biri çok yorulup geride kaldı, diğer ikisi ise yola devam edip Kureyş ordusunu buldu. Tam da Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın beklediği gibi, müşrikler Müslümanların üzerine yürümeye hazırlanıyordu.

İki gözcü yakalandı ve orada şehit edildi. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) Hamraü’l-Esed bölgesine ulaştı ve orada konakladı. Ardından sahabelere gece için odun toplamalarını emretti. Karanlık çöktüğünde, ordugahın dört bir yanında yüzlerce ateş yakıldı. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın amacı düşmanı korkutmak, Müslümanların büyük bir ordu topladığına onları inandırmaktı. Ve tam da öyle oldu. Gece boyunca parlayan yaklaşık 500 ateş, müşriklerin kalbine korku saldı. Panik içinde kaçtılar. Kureyş ordusundan eser kalmamıştı. Sadece bir kişi geride kalmıştı. Uyuyakalmıştı. Bu kişi, Bedir’de esir alınan şair Ebu İzze idi.

Şiirleriyle, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ve Müslümanları alaya alıp hakaret etmiş, onlara büyük acılar yaşatmıştı. Bir daha yapmayacağına söz vermiş ve fidye alınmadan serbest bırakılmıştı. Fakat sözünü tutmadı ve Uhud’a geldi. Şiirleriyle Kureyşlileri Müslümanlara karşı kışkırtmaya ve onlara hakaret etmeye devam etti. "Bir daha yapmayacağım! Tekrar etmeyeceğime söz veriyorum!" Fakat Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'dan aldığı cevap kesin ve kararlıydı. "Mümin aynı delikten iki kez ısırılmaz.

Vallahi seni serbest bırakmayacağım ki sonra Mekke’ye dönüp elini yüzüne sürerek gururla, 'Muhammed’i iki kez kandırdım ve onunla dalga geçtim' demeyesin." Sonra Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) emri verdi ve Ebu İzze idam edildi. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) hala Hamraü’l-Esed'deyken, Tihame bölgesinde yaşayan Huzaa kabilesinden Ma'bed bin Ebi Ma'bed yanına geldi. Henüz İslam’ı kabul etmemiş olsa da, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a karşı samimi ve sadıktı. "Ey Muhammed, Uhud faciası bizi de üzdü. Düşmanlarına karşı Allah’ın sana sağlık ve selamet vermesi için dua ediyoruz." Bu sözlerle Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ı teselli etmeye çalıştı.

Müslümanlara bir şekilde yardım etmek istiyordu. Ve bu niyetle yoluna devam etti. Revha denilen mevkide toplantı halindeki Kureyşlilere rastladı. Müslümanların üzerine yürümek için toplanmışlardı. "Muhammed'in sahabelerini, onların en iyi ve en cesur adamlarını öldürdük. Fakat onları tamamen yok etmedik. Mekke'ye bu şekilde nasıl döneriz? Geri kalanların peşine düşmeli ve işlerini tamamen bitirmeliyiz!" Kureyş’in lideri Ebu Süfyan, Ma‘bed’i görünce sordu: "Ey Ma‘bed! Geldiğin yerden ne haber getiriyorsun?" "Muhammed ve sahabeleri, daha önce hiç görülmemiş büyüklükte bir orduyla peşinize düştüler." "Vay halime!

Sen ne diyorsun Ma'bed?" Ebu Süfyan, Ma‘bed’in Müslüman olmadığını bildiği için, sözlerini büyük bir dikkatle dinledi. Ancak duydukları hiç de beklediği gibi değildi. Ma‘bed sonra şiirle Müslüman ordusunu övmeye başladı. O anlattıkça Ebu Süfyan'ın korkusu giderek arttı. Korku zaten kalplerini sarmıştı ve sonunda, Müslümanlara saldırma planından vazgeçip Mekke'ye doğru yola koyuldular. Bu akıllıca hamlesiyle Ma‘bed, Müslümanlara büyük bir hizmet etmişti. Ardından kabilesinden birini, olanları Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a bildirmesi için gönderdi. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) yine de tedbirli davrandı ve Hamraü’l-Esed'de üç gece kaldı.

Düşmandan bir hareket göremeyince nihayet Medine’ye döndü. Rabbimiz Kur'an'da o günleri bize şu ayetlerle hatırlatır: "Onlar yaralandıktan sonra Allah'ın ve Peygamberinin davetine uyan kimselerdir. Onlardan güzel davranıp iyilik edenlere ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara büyük bir mükafat vardır. Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, 'İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun' dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve 'Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!' dediler." Gerçekten de bu övgünün hepsini hak etmişlerdi. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)'dan gelen tek bir sözle, tek bir emirle, tüm hayatlarını değiştirirlerdi.

Ve bu sadakat, Siyer (Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın biyografisi) boyunca defalarca gösterilecekti. Artık küçük cihaddan büyük cihada dönüyorlardı. Peki büyük cihad neydi? Günlük hayatlarında yüzleşecekleri mücadeleydi. Kendi nefislerine karşı verdikleri savaş. Ve sadakatleri yakında Medine’de içki yasağıyla bir kez daha sınanacaktı. Hicretin dördüncü yılıydı. İçki henüz haram kılınmamıştı. Onu yasaklayacak ayet henüz indirilmemişti. O dönemde Arap Yarımadası’nda dört yaygın içecek vardı: su, süt, şerbet ve şarap. Dolayısıyla şarap yaygın olarak tüketilirdi ve Arap kültüründe köklü bir yere sahipti.

İnsanlar onu içmeyi sever, onun hakkında şiirler yazar ve birçok şarap fıçıları bulunurdu. Bir bakıma, bugünkü gazlı içecekler kadar yaygındı. Gelin o atmosferi Hz. Ömer (radıyallahu anh)'ın gözünden hayal etmeye çalışalım. Çünkü o günlerde yaşananları en iyi onun duyguları üzerinden anlarız. Şaraptan nefret ediyor ve yasaklanmasını herkesten çok istiyordu. Bu onu öyle derinden rahatsız ediyordu ki, Allah’a sürekli bunun için dua ediyordu. Peki onu bu kadar rahatsız eden neydi? Müslüman kardeşlerini o halde görmeye dayanamıyordu. Ona göre bu, müminlerin izzet ve vakarına hiç yakışmıyordu.

Bu sırada bazı sahabeler de Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a içki ve kumarın hükmünü soruyor, gelecek her emre itaate hazır olduklarını gösteriyorlardı. Hz. Ömer şöyle dua etti: "Allah’ım, içki hakkında bize açık ve kesin bir hüküm bildir." Kısa süre sonra, bu konuda uyaran ilk ayet indirildi. "Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: 'Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı zahiri) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından büyüktür.'" Bunu duyan bazı Müslümanlar zararından dolayı içkiyi bıraktı, diğerleri ise tamamen haram kılınmadığı için içmeye devam etti.

Bu noktada şu sorulabilir: "Neden bir anda yasaklanmadı?" İşte burada İslam’ın son derece hikmetli yöntemini görürüz. İçki içmek gibi bağımlılık yapan alışkanlıklardan bir gecede vazgeçmek kolay değildir. Kur'an, içkiyi toplumdan kaldırmak için tedriç yöntemini kullanacaktı, yani kademeli, adım adım yasaklama. Rabbimiz müminleri tam yasak için yavaş yavaş hazırlıyordu. Bu süreçte bazı Müslümanlar ya tamamen bırakacak ya da daha seyrek içmeye başlayacaktı. Bu bile bir ilerlemeydi. Bir şey bir anda tamamen başarılamasa bile, büsbütün terk edilmemeliydi. Öte yandan içkiye derinden bağlı olan o dönemin insanları, hemen yasaklansaydı İslam'ı kabul etmekte zorlanabilirlerdi.

Ondan vazgeçmek istemeyebilirlerdi. Bu sebeple Kur’an’daki içki ile ilgili ayetler, zararlarını adım adım anlatarak tedricen indirilecekti. Nihayet üçüncü aşamada, yasaklamaya dair açık ve kesin hüküm verilecekti. Psikoloji ve davranış bilimi açısından, Kur’an’ın bu yöntemi gerçekten dikkat çekicidir. Bunu unutmamalıyız. Hatta beş vakit namaz bile hicretten yalnızca yaklaşık bir buçuk yıl önce, İsra ve Miraç gecesinde farz kılındı. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ilk vahyi aldıktan yaklaşık 11 yıl sonra.

Yaratılışın maksadını, insanlığın bu dünyaya gönderiliş sebebini, ilk insandan kendi zamanlarına kadar peygamberlik misyonunu, Allah'ın isimlerini ve sıfatlarını, tevekkül ve tefekkürün derin hakikatlerini öğrendiler. Ahireti, cenneti ve cehennemi öğrendiler. İmanı merkeze alan bir yöntem. İmanı ilk ders yapan bir yöntem, asla başarısız olmazdı. Ve böylesine güçlü bir temel atıldıktan sonra, namaz, zekat, oruç, tesettür veya içkinin yasaklanması gibi emirler, sahabelere artık bir yük gibi gelmezdi. Bu ibadetleri bir zorunlulukla veya gönülsüzce değil, heyecan ve muhabbetle yerine getirirlerdi.

Namaz vakti geldiğinde, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın emriyle bir duyuru yapıldı: "Allah’ın Resulü buyuruyor ki, sarhoş olan hiç kimse namaza yaklaşmasın." Buna rağmen, o akşam Müslümanlardan biri içki içip namaza geldi. Hz. Ömer (radıyallahu anh) bir kez daha derinden sarsıldı ve üzüldü. Ancak bir kez daha ellerini kaldırıp dua etmekten başka yapabileceği bir şey yoktu. "Allah’ım, içki hakkında bize açık ve kesin bir hüküm bildir." Ve nihayet, uzun zamandır beklenen emir şu ayetle nazil oldu: "Ey iman edenler! (Aklı örten) içki ve benzeri şeyler, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.

Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?" Bu, içkinin yasaklanmasının üçüncü ve son aşamasıydı. Peki sonra ne olacaktı? Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın emriyle, bir münadi Medine sokaklarında gezerek şöyle haykırdı: "Dinleyin, ey insanlar! İçki haram kılındı!" O günün şahitlerinden Enes bin Malik dedi ki: "Müslümanlar bu emri duyunca, evlerindeki bütün şarapları hemen döktüler. Şarap tulumlarını yardılar ve küplerini kırdılar. Ve şarap, Medine sokaklarında adeta bir nehir gibi aktı.

O andan itibaren Müslümanlar, ellerindeki her bir damla şaraptan kurtuldular." Bazen sadece samimiyetle ve açıkça şunu söylemek gerekir: "Rabbim, bunu bırakıyorum. Günah ne olursa olsun, eğer Sen bunu istemiyorsan ben ondan vazgeçtim. Bu beden Sana aittir. Senden bir emanet. Ben sadece kısa bir süreliğine onun bekçisiyim. Sadece Senin rızanı kazanmak için çabalarken, nefsimi ya da çevremdeki insanları memnun etmeye çalışmaktan vazgeçiyorum." Rablerine olan sevgileri ve O'nun rızası için her şeyden vazgeçtiler. Çünkü sonunda, Allah için fedakarlık yapabilenler gerçekten kurtuluşa erer.

Kur'an'ın ve Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)'ın emrinin onları ne kadar derinden etkilediğini görüyor musunuz? Bugün, en basit bir alışkanlığı bırakmak için bile insanlar terapistlere ve uzmanlara başvuruyor ve yine de çoğu zaman sonuç alamıyorlar. Hal böyleyken, tek bir adamın sözü nasıl bu kadar güçlü olabilirdi? Kökleşmiş bir alışkanlığı koca bir toplumdan söküp atacak kadar. Arkasında ilahi bir kudretin bulunduğuna bundan daha açık bir delil olabilir mi? Hatırlayın, o dönemde şarap dört temel içecekten biriydi demiştik. Bu kadar yaygın bir şeyi ortadan kaldırmak neredeyse imkansızdı.

Kendisine vahyedilen ilahi kanunlarla, tek bir adam, cehalet karanlığında boğulan bir toplumu dönüştürdü ve onları aydınlığa çıkardı. Bu eşsiz başarı hakkında, büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi şöyle dedi: "Her biri yanına yüz filozof alsın, oraya gitsin, yüz sene çalışsınlar. Onun bir yılda başardığının yüzde birini bile yapabilirler mi?" İslam’ın şeairi, yani İslam'ın sembolleri, hükümleri ve kuralları, Allah'ın ve Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)'ın emir ve yasaklarıyla birer birer yerleşiyordu. Bu sırada Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm), Uhud olaylarından sonra tedbiri elden bırakmıyor, Medine’nin güvenliğini sağlamak için her türlü önlemi alıyordu.

Müslüman toplumu gün geçtikçe büyüse de, şehir çevresinde hala birkaç Yahudi kabilesi vardı. Bunlardan biri de Benî Nadir’di. Hz. Harun (aleyhisselam)'ın soyundan gelen zengin ve güçlü bir kabile. Medine'ye iki saat mesafede, Mekke yolu üzerindeki sağlam kalelerde yaşıyorlardı. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) ile bir anlaşmaları vardı. Müslümanlara karşı hareket etmeyecek, düşmanlarıyla iş birliği yapmayacaklardı. Fakat buna rağmen, Kureyşliler ve Medine'deki münafıklarla gizli anlaşmalar yapmayı sürdürdüler. Özellikle Uhud Savaşı’ndan sonra, müşrikler ve münafıklarla bağlarını daha da güçlendirdiler.

Bu ve benzeri pek çok hadise nedeniyle, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) onlara karşı daha da dikkatliydi. Benî Nadir’in Medine Sözleşmesi’ne ne kadar sadık olduğunu görmek için, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bazı sahabeleriyle birlikte yola çıktı. Kabilenin yerleşim yerine vardıklarında, Yahudiler onu ilk başta sıcak bir şekilde karşıladılar. Hatta sözleşmenin kendilerine düşen kısmını yerine getireceklerine dair güvence verdiler. "Seninleyiz, sözümüze ve anlaşmamıza bağlıyız." Fakat bir kenara çekildiklerinde, kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar. "Bu adamı öldürmek için bundan daha iyi bir an bulamazsınız.

Hemen şu çatıya çıkalım, üstüne bir kaya atalım ve ondan kurtulalım." O sırada liderlerinden biri olan Sellâm bin Mişkem araya girdi. "Vallahi, böyle bir şeye kalkışırsanız, o vahiyle uyarılır. Üstelik bu, onunla aramızdaki anlaşmayı bozar. Beni dinleyin, bu plandan vazgeçin. Aksi halde bu, Yahudilerin helakı İslam'ın kıyamete kadar sürecek yükselişi demektir." Ve tam dediği gibi, o hain suikast planı Cebrail (aleyhisselam) tarafından Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a bildirildi. Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) aniden ayağa kalktı ve tek kelime etmeden, sanki bir işi varmış gibi evin yanından uzaklaştı. Sonra doğrudan Medine’ye yöneldi.

Yanındaki sahabeler bir süre geri dönebilir diye beklediler. Fakat dönmeyeceğini anlayınca, onlar da sonunda kalkıp gittiler. Bu kötü planla Benî Nadir kabilesi, artık anlaşmalarına sadık olmadıklarını açıkça göstermişti. Buna ek olarak münafıklarla olan gizli iş birlikleri ve müşriklere verdikleri destek kabul edilemezdi. Bu yüzden Allah’ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm), Muhammed bin Mesleme’yi çağırdı ve Benî Nadir’e gidip Medine’yi terk etmeleri için 10 günleri olduğunu söylemesini istedi. "Allah'ın Resulü buyuruyor ki: Medine'yi terk etmek için 10 gününüz var." Benî Nadir bu emri duyunca suçlarını inkar etmedi. Gitmeyi kabul edip hazırlıklara başladılar.

Münafıkların başı Abdullah bin Übey bunu duyunca çok rahatsız oldu. Onlar giderse bir müttefikini daha kaybedecek, Müslümanların otoritesi daha da güçlenecekti. Hemen sinsi bir plan yaptı ve vakit kaybetmeden Yahudilere bir mesaj gönderdi. "Evlerinizi ve mallarınızı asla terk etmeyin. Size yardım etmeleri için diğer Arap kabilelerinden 2000 adam göndereceğim. Son nefeslerine kadar sizinle birlikte savaşacaklar. Benî Kurayza Yahudileri de yardımınıza gelecek." Münafıkların lideri, bu mesajı korkudan gizlice göndermişti. Benî Nadir bu mesajı alınca göç etmekten vazgeçti. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a şöyle haber gönderdiler: "Gitmeyeceğiz!

Ne istersen onu yap!" Bu cevaptan sonra, yapılması gereken belliydi. Kale kuşatılacak ve Benî Nadir çıkmaya zorlanacaktı. Hazırlıklar tamamlanınca, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ve sahabeleri Benî Nadir topraklarına doğru yola çıktı. Bahçelerinin ve tarlalarının arasında ikindi namazını kıldıktan sonra kalelerini kuşattı ve emrini tekrarladı. "Medine’yi terk edin." Benî Nadir sadece Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın emrini reddetmekle kalmadı, meydan okurcasına şöyle cevap verdi: "Ölüm bize senin istediğinden daha kolaydır. Bunu kabul etmektense ölmeyi tercih ederiz." Yahudiler günlerdir kalelerinin içinde kapalı kalmışlardı. "Bütün yollar kapandı.

Teslim olmak zorundayız, başka bir çaremiz yok." Münafıkların lideri Abdullah bin Übey’in vaat ettiği yardım ise hiç gelmedi. Ve asla da gelmeyecekti. Çünkü münafıkların gerçek doğası buydu. Sözlerinde durmamak, yalan söylemek ve aldatmak. Nitekim daha önce başkalarına ihanet etmiş bir adamdan yardım beklemek ya da onun sözüne güvenmek boşunaydı. Elbette bunların hiçbiri şaşırtıcı değildi. Daha fazla direnemeyeceklerini anlayan Yahudiler, teslim olmayı kabul ettiler ve kendilerine zarar verilmemesini istediler. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) bu isteklerini kabul etti ve hiçbirine zarar verilmedi. Silahları hariç, develerinin taşıyabileceği kadar malı yanlarına almalarına izin verdi.

Tam Medine'den ayrılmak üzereyken, gökyüzüne dumanlar yükselmeye başladı. Ama bu duman nereden geliyordu? Bunu anlamak uzun sürmedi. Yahudiler, kendileri gittikten sonra Müslümanlar oturamasın diye kendi evlerini yakıyorlardı. Hayatları bağışlanmış olmasına rağmen, Medine'den öfke ve kin dolu bir şekilde ayrıldılar. Fakat düşmanlıkları burada bitmedi. İleride tekrar gün yüzüne çıkacaktı. Arkalarından, müttefikleri olan münafıklar yas tutuyorlardı. Müslümanlara karşı gizlice iş birliği yaptıkları Yahudi kabilesi artık gitmişti. Fakat bu, onların fitne ve karışıklık çıkarmak için yeni yollar aramasına engel olmayacaktı. Ancak sorun sadece münafıklar değildi.

İslam düşmanları yakında ihtilaflarını bir kenara bırakacak ve Müslümanları tamamen yok etmek için güçlerini birleştireceklerdi. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ve sahabelerini büyük bir savaş bekliyordu. Emsali görülmemiş savaş taktikleri, çok zorlu bir hazırlık süreci ve ihanetler. Peki bu defa kim kazanacaktı? Müşrikler nihayet amaçlarına ulaşabilecek miydi? Bunu bir sonraki bölümde öğreneceğiz, inşallah. Takipte kalın.
