# “Hindu Sevgilim Beni Yeniden İslam’a Yöneltti” – @The Sunnah Guy’ın Duygusal Hayat Hikâyesi

- Language: tr
- Published: 2026-08-26
- Canonical: https://blog.towardseternity.com/tr/blog/my-hindu-girlfriend-led-me-back-to-islam-emotional-life-story-of-at-the-sunnah-guy
- Source video: https://www.youtube.com/watch?v=A-xPS0uZY7c
- Channel: Towards Eternity

This is the cleaned transcript of the source video. The speech is unaltered.

---

Bir kız arkadaşım vardı, Hindu'ydu. Ailem iyice dindarlaşmıştı, ben dindar olmak istemiyordum, hatta nefret ediyordum... ...beni kontrol eden dinden. Özgür bir hayat yaşamak istiyordum ama babam çok katıydı, beni her gün sabah namazına kaldırırdı. Ben de aşağı iner, yüzüme su çarpar ve tekrar yatağa geri dönerdim, asla namaz kılmazdım. Bunu beş yıl boyunca yaptım. Çok ağır hastalandım. Sürekli kusuyordum, kusuyordum. Öleceğim sandım. "Allah'ım, beni affet" dedim. Şüpheye düştüm. Şeytan her saniye kulağıma fısıldıyordu. Ya İslam gerçek değilse? Sonra kendi kendime dedim ki, artık biraz araştırma yapmam lazım.

Şöyle düşündüm: "Tüm hayatım boyunca ihmal ettiğim şey bu muydu?" Selamun aleyküm Shoaib Hussain kardeş, nam-ı diğer "The Sunnah Guy". Seni Towards Eternity'de ağırlamaktan çok mutluyuz. Şununla başlamak istiyorum, Shoaib Hussain kimdir? Bize kısaca hayatından bahseder misin? Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berakatühü kardeşim. Elhamdülillah, burada olmak benim için büyük bir zevk. Adım Shoaib Hussain. İngiltere'de yaşayan bir Pakistanlıyım. Çok zengin olmayan bir ailede doğdum, İngiltere’de yaşayan ortalama bir aileydik. Dürüst olmak gerekirse, küçük yaşlardan itibaren, ebeveynlerime karşı hep isyankar bir tavrım vardı. Uzun lafın kısası, büyüdükçe ailem iyice dindarlaşmıştı.

Ben dindar olmak istemiyordum. Aslında beni kontrol edecek bir din fikrinden nefret ediyordum. Özgür bir hayat yaşamak istiyordum. Ve 16 yaşında İslam'ı keşfettim. Hayatımın son 16 yılını ise İslam'ın mesajını tebliğ etmeye, mümkün olduğunca çok insana yardım edip onların hayatlarına dokunmaya adadım. Bizi İslam’ı benimsemeden önceki günlere, o farkındalığa sahip olduğun döneme götürebilir misin? O dönemde içinde bulunduğun ortam nasıldı, ne tür ilgi alanların vardı? Okul yıllarımdan bir anı hatırlıyorum. Pakistanlı Müslümanlar tarafından zorbalığa uğrayan Müslüman olmayan bir çocuk vardı. Dedim ki, "Bu doğru değil, bu doğru değil." Çünkü okulumun çoğunluğu Pakistanlıydı.

Ne yaptıklarını gördüm, sebepsiz yere çantasını tekmeliyorlardı. Ona zorbalık yapıyorlardı. Dedim ki, "Bu doğru değil. Bunu nasıl yaparlar? O size ne yaptı?" Onu savunduğum için ben de zorbalığa uğradım. İlkokulda da zorbalığa uğramıştım, ortaokulda da zorbalığa uğradım çünkü farklıydım. Ve daha sonra, beş yaşındayken, babam dine yönelmeye başladı. Ve o zaman çok katı oldu, gerçekten çok katı. Ama ben bu katılığı sevmedim. O sertliği sevmiyordum. Namaz kılmaya zorlanıyordum ama bunu sevmiyordum çünkü şöyle diyordum: "Dur bir dakika, teyzemle özgürdüm, buna alışmışım. Ben bunu istemiyorum.

Bundan hoşlanmıyorum." Babam o kadar kararlıydı ki, altı yıl boyunca, sekiz yaşımdan on dört yaşıma kadar, okuldan sonra her gün iki saat medreseye gittim. Oraya gider, orada otururdum, sıkıntıdan patlardım, saat 6:30 olsun da çıkayım diye can atardım. Vallahi, o saatin nasıl göründüğünü hala hatırlıyorum. Gümüş renkli bir saatti. Böyle bakardım ona. "Aman Allah'ım, 6:30 olsa da çıksam artık" derdim. Okul benim için babamdan kaçış yeriydi. Babam bana şöyle derdi: "Namaz kıl, okulda abdest almayı unutma." Hiç yapmadım. Hep kaytardım. Hep kaçırdım. Dört beş yıl namaz kılmadım. Babam kılıyorum sanıyordu. Neden? Çünkü isyankar biriydim. Bu benim bir parçamdı. Böyle büyüdüm.

O bunların hiçbirini bilmiyordu. Ve sanırım çatışmanın bir kısmı da burada yatıyor. Çünkü kalbimin içinde doğru şeyi yapmak isteyen ahlaki bir ışık vardı, %100 doğru şeyi yapmak isteyen ama babam çok katıydı, bu yüzden beni her gün sabah namazına kaldırırdı. Ben de aşağı iner, yüzüme su çarpar ve tekrar yatağa geri dönerdim. Ve hiç namaz kılmazdım. Bunu beş yıl boyunca yaptım. Babam kıldığımı sanıyordu. Kızlarla konuştuğumu bilmiyordu. Bunların hepsi onun arkasından oluyordu. Annem, Sübhanallah, biraz biliyordu. Bazen bazı şeyleri babamdan gizlerdi çünkü dayak yememi istemiyordu. 2008 yılındaydı. O zamanlar Peace TV çok popülerdi.

Yani, Sky TV'de yayınlanıyordu, bilirsin, tebliğ, Allah ve O'nun Elçisi hakkında konuşan ilk İngilizce kanaldı. Allah Dr. Zakir Naik’ten razı olsun. Annem Dr. Zakir Naik'i açardı. Ve Sübhanallah, Dr. Zakir Naik'i her açtığında "Ona bak, izle onu, bak, bak, izle" derdi. Ve bana hep şöyle derdi: "Keşke bir gün sen de onun gibi olsan." Ben de uzaklaşır ve şöyle düşünürdüm: "Allah'ım, onun gibi olmamı mı istiyorsun? Yok artık. Bu asla olmayacak, asla." Bizi "Bir dakika, ben hayatımla ne yapıyorum?" dediğin o ana ve hayatının değişmeye başladığı noktaya götürür müsün? 2010'da bir kız arkadaşım vardı. 2009-2010 civarıydı. Hindu'ydu. Ona aşık olmuştum. "Aşk" sanıyordum işte, anlarsın ya.

Sonra bir gün şöyle bir şey oldu ki bu, yedi yıl boyunca girip çıktığım ilişkilerden sonraydı. Onunla telefonda konuşuyordum çünkü kar yağıyordu, kar olduğu için okula gitmiyorduk. Noel tatilinden sonra okula henüz dönmüştük. Ama o gün gitmedik, ben de onunla telefonda konuşmaya devam ettim. Uyanık kaldım, çünkü ikimiz de okula dönmeye hazırlanıyorduk. Sabah namazından sonra onunla konuşuyordum. Annem tam odama girmek üzereydi. Girmek üzereydi ama konuşmayı dinlemek istemiş. Tam 20 dakika orada öylece durup beni dinlemiş. Daha önce hiç yakalanmamıştım. Dinlemiş, dinlemiş, dinlemiş. Sonra gidip tekrar yatmış. Ben de tekrar uyudum. Uyandığımda annem bana, "Telefondaki o kimdi?" diye sordu.

Sana anlatamam kardeşim, tüm vücudumu bir anda hem ateş bastı hem titreme tuttu. "Telefondaki kimdi?" Ben de şöyle kaldım... Bir bahane falan uydurmaya çalıştım. Sonra patladım. Her şeyi döktüm. Yedi yılın birikmiş bıkkınlığını. Dedim ki, "Aşkın ne olduğunu asla anlamayacaksınız. Ne olduğunu bilmiyorsunuz" falan filan. Anne ve babamın, her ikisinin de önünde patladım. Babamın bana vuracağını sandım ama sessiz kaldı. Sonra kendimi dışarı attım ve o gün o kadar çok ağladım ki, çünkü kalbim paramparçaydı. Çünkü şöyleydim, tamam... Annem onun Müslüman olmadığını anlamıştı, adının ne olduğunu sordu. Ben de adını söyledim, annem şaşırıp kaldı... Sonra çığlık çığlığa bağırmaya başladı.

"O Müslüman değil. Ne günah işledim de sen böyle oldun?" falan filan. Sonrasında düşünmek için vaktim oldu. Hemen değişmedim çünkü tek yaptığım gidip duygusal şarkılar dinlemekti. Ve gidip arkadaşlarımla takılmaktı. Ve arkadaşlarım şöyle derdi, "Kanka sorun yok, takma ya. Kız sende kanka, merak etme. Seninle kanka, iyi kızdır o." Sonra ona söyledim. "Bak, ailem öğrendi. Bunu sürdüreceksek Müslüman olman lazım. İslam'ı kabul et." O da dedi ki, "Üzgünüm. Yapamam. Annemin dinine karşı gelemem." Ve vallahi hatırlıyorum, bu tartışma böyle sürdü gitti. Birkaç gün boyunca ona anlattım durdum, sonra kendi kendime dedim ki, artık biraz araştırma yapmam lazım.

Onu ikna etmeliyim, sadece "yap" diyerek olmaz, biliyorsun. İslam'ın hak olduğuna onu ikna etmeliydim. Sonra Google'a ve YouTube'a girip şunu yazdım: "Bir Hindu'yu İslam'ın hak din olduğuna nasıl ikna edebilirim?" Vallahi hatırlıyorum, bunu Google'da arattığımı hatırlıyorum. Karşıma çıkan kişi Dr. Zakir Naik oldu. Ve bu sefer onu gerçekten dinledim. Annemin yıllarca beni onu dinlemeye zorlamasından sonra, bu kez ben dinlemek için istekliydim. Açtım ve tüm konuşmalarını izlemeye başladım. Biri bitti öbürü, öbürü bitti diğeri, diğeri bitti öteki, birbiri ardına durmadan izledim. Embriyodan, Büyük Patlama'dan, Kur'an'daki bilimden bahsettiği an ağzım açık kaldı.

Şöyle kaldım, çünkü bunları Peace TV’de de söylüyordu televizyon açıkken ama ben dinlemiyordum. Duyuyordum ama dinlemiyordum. Ama bilirsin, ne zaman ki gerçekten dinlemeye, odaklanmaya ve dikkatimi vermeye başladım, dedim ki: "Hayatım boyunca ihmal ettiğim şey bu muydu? Umursamadığım şey bu muymuş? Bunu mu görmezden gelmişim?" Sübhanallah. "Aman Allah'ım" dedim. Sonra iki, üç hafta boyunca her şeyi düşünme fırsatım oldu. O iki üç hafta içinde çok ağır hastalandım. Gıda zehirlenmesi geçirdim, öleceğimi sandım. Sonra seccadeye gittiğimi ve hemen secdeye kapandığımı hatırlıyorum. Abdest aldım ve namaz kıldım.

Sonra sadece şöyle dedim, "Allah'ım, Allah'ım, beni affet, her şey için beni affet." Sübhanallah, her şey, her şey çok güzeldi çünkü tam da Dr. Zakir Naik’in videolarını izlemeye başladığım zamana denk gelmişti. Sonra İslam’ın hak olduğuna ikna olmaya başladım. Sonra okulda arkadaşlarıma yavaş yavaş anlatmaya başladım, onlar da benimle dalga geçti. Ben de arkadaşlarımı kendimden uzaklaştırdım. Sonra Allah bana çok ağır bir hastalık verdi. Yaklaşık altı gün boyunca hastaydım. Sürekli kusuyordum, kusuyordum, kusuyordum, kusuyordum. -Fiziksel bir hastalık mı? -Evet fiziksel bir hastalık. Öleceğim sandım. Kendimi tutamıyordum. Ayakta duracak halim kalmamıştı.

Sonra yine "Allah'ım, beni affet" dedim. O an çok ama çok duygusaldım. Ve o gün dedim ki, bunu hatırlıyorum kardeşim. "Bir daha asla, asla bir namazı kaçırmayacağım." Ve işte o gün, o kararı verdim ve Allah Subhanahu ve Teala'ya o yemini ettim. Ve o günden beri arkama hiç bakmadım. Ve Sübhanallah, işte o zaman hayatım gerçekten değişti. Bu dinin, bilirsin, aslında hak olduğunu anladığımda. Gerçekten hakmış. Sübhanallah, Allah gerçek. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm gerçek. O gerçekten Allah’ın peygamberi. Allah onunla Cebrail vasıtasıyla iletişim kurdu. Kur'an Allah'ın kelamı. Vay be! Ve bu gerçek beni derinden etkiledi.

Kendi kendime, "Vay canına, ben hayatım boyunca ne halt etmişim?" dedim. Sübhanallah, değiştiğim an buydu. Peki arkadaşların bu yeni haline, yeni kimliğine nasıl tepki verdi? Onlara bazı şeylerin haram olduğunu söylemeye başladım ve namaz kılmamız gerektiğini söyledim. Bana güldüler. Güldüler, kıkırdadılar, gülerek benimle dalga geçtiler. Bir de bizde "prom" denen bir şey var. Mezuniyet balosu. Herkes şık giyinir. Limuzinler tutulur, Londra'ya gidilir, nargile içilir, biraz eğlenilir ve geri dönülür. Arkadaşlarım limuzin kiralamıştı, ben de ondan birkaç ay önce İslam'ı yaşamaya başlamıştım. Namaz kılmaya, değişmeye başlamıştım. Arkadaşlarım bana resmen "Gelmek zorundasın" dediler.

Ben de dedim ki, "Artık gelmek istemiyorum, çünkü namazımı kılmam lazım. Namaz kılmam lazım, namazımı kaçıramam." Onlar da, "Merak etme, kaçırmazsın, namazını kılarsın" dediler. Sonra ne oldu biliyor musun, arabadaydım ve sabah namazı vaktinin bitmesine az kalmıştı. Hatırlıyorum, beni arabadan indirdiler, eve gittim ve sabah namazını geç kıldım. Ama beni evimden 20 dakika uzağa bıraktılar. Bu yüzden yürümek zorunda kaldım. "Neden beni evimin önünde bırakmadınız?" dedim. "Yok yok, yapamayız, limuzini geri götürmeliyiz, teslim saati geldi" falan dediler. Vallahi, eve kadar yürüdüm. Üstümde smokin vardı. 16 yaşındaydım. Güneş yeni doğmuştu.

"Bu çocukları hayatım boyunca bir daha görmek istemiyorum" dedim. Peki sonrasında ne oldu, yani ondan sonra üniversiteye mi gittin? Dinin ve imanın konusunda kendini nasıl geliştirdin? Okulu bıraktığımda, bir futbol kolejine girdim. Hem futbol oynuyorsun hem okuyorsun. Yaklaşık 45-50 gayrimüslim arasında tek Müslüman bendim. Kolejde dinim yüzünden zorbalığa uğradım.

Der ki, "Gerçek bir Müslüman olmak istiyorsan, Asr Suresi'ni hayatında uygulamalısın." "Âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr." "Ancak, iman edip de sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir)." İnsanları hayra çağırmıyorsan gerçek bir Müslüman olamazsın. Ben de "Tamam, tebliğ yapmalıyım. Tebliğ farzdır" dedim. Ama ortada bir strateji yok. 16 yaşındayım. Tebliğ kutuları dağıtıyordum, otobüste ayağa kalkıp hatırlatmalar yapıyordum. Kelimenin tam anlamıyla doğru olduğunu düşündüğüm her şeyi yapıyordum. Ve sonra sadece alay edilip aşağılanıyordum.

Bu çocuklar benimle resmen kafa buluyorlardı. Benimle, Allah'la ve O'nun Resulü ile dalga geçiyorlardı. Sonra Sübhanallah, hayatımda öyle bir şey oldu ki şüpheye düştüm. Şübühat. Bir gün eve yürürken bir düşünceye kapıldım. Hayatımı değiştiren bir düşünceydi bu. Düşüncem şuydu: "Ya İslam gerçek değilse?" Sanki şeytan her saniye, her saniye kulağıma fısıldıyordu. Bu muhtemelen hayatımın en zor dönemiydi. Gözümde bir tahriş oluşmaya başladı. Göz kapaklarımın derisi kurudu çünkü o birkaç yıl boyunca her gün ağlardım. Müslüman değilmişim gibi hissederek. Çünkü "Allah'ı kim yarattı?" diye sormuştum. Aklım almıyordu. Secdeye gider ve sonra şöyle düşünürdüm: "Boş bir duvara karşı namaz kılıyorum.

Allah yok." Namazın ortasında secdeden kalkar, nabzımı kontrol ederdim. "Sübhanallah, peki bunu kim yarattı?" derdim. Sonra huşuyla, imanla ağlamaya başlardım. Ve bu zıtlıktan dolayı, kendimi cehenneme mahkûm hissediyordum, bir ilah yokmuş gibi hissediyordum, sanki namazı şu an bırakmam gerekiyormuş gibi, sonra da bir can simidine sarılmış gibi oluyordum. Sürekli bir ileri bir geri, bir ileri bir geri gidip geliyordum. Kardeşim, hayatım inişli çıkışlıydı. Yani kafam dönüp duruyordu. Kalbim darmadağındı. Sonra beni sakinleştiren bir hadis duydum. Vallahi. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm şöyle buyuruyordu: "Kalpler, Rahman'ın iki parmağı arasındadır.

Onları istediği gibi çevirir." Ve sonra başka bir hadiste, bir müminin kalbi kaynar su gibidir. Her zaman inişli çıkışlıdır, inişli çıkışlı, inişli çıkışlı, inişli çıkışlı. İmanın bir artar bir azalır, her zaman öyledir. "Felyes’elillâhe en yuceddidel îmâne fî kulûbikum." "Öyleyse Allah'tan, kalbinizdeki imanı sürekli yenilemesini isteyin." Bunları duyduktan sonra huzur bulurdum. İslam'ı kendi başıma yaşıyordum. Ve vaazlar dinlerdim. Yani Şeyh Bilal Assad gibi insanları dinliyordum. Sonra hatırlıyorum, böyle böyle başka insanlar da buldum. Eskiden Nouman Ali Khan’ı çok dinlerdim, onun Kur'an'ın mucizeleri üzerine olan derslerini çok dinlerdim. Bana o kadar iyi gelirdi ki kardeşim.

Vallahi, yaptıkları için Allah Nouman Ali Khan'dan razı olsun. Sübhanallah, bu benim için çok büyük, çok büyük bir şeydi. Konferanslara, etkinliklere, derslere, sohbetlere gittim. Bir şeyhle görüşmeye gittim. Yurt dışından, Kanada'dan gelen Şeyh Naveed Aziz ile. İngiltere'ye birkaç ders vermek için gelmişti. Ona dedim ki: "Şeyhim, bu vesveselerle başım dertte." O da, "Bir kardeşlik grubu bul" dedi. Ben de "Şeyhim, bulamıyorum, etrafımda hiç kardeş yok" dedim. O da, "O zaman git ve bir kardeşlik kur" dedi. Secdelerimde hep şu duayı ederdim: "Ya mukallibel kulûb, sebbit kalbî alâ dînik." "Ey kalpleri halden hale çeviren Allah!

Benim kalbimi dininden ayırma!" Bundan sonra artık ikinci bir duam daha vardı. "Allah'ım, kendi şehrimde bir kardeşlik kurmama yardım et." İkinci duam buydu. 2011 yılının Kasım ayıydı. Sonra 2012'nin Şubat ayında, babam Melbourne, Avustralya’daki bir teyzeyi tanıyordu. Facebook'tan arkadaşlardı. O teyze bana Şeyh Bilal Assad'dan bir mesaj gönderdi. Şimdi bir düşün kardeşim, hiç Müslüman arkadaşım yok, Şeyh Bilal'in internetteki tüm sohbetlerini, her şeyini izliyorum. Ve şimdi, ondan bir video mesajı alıyorum. "Selamun aleyküm Shoaib," dedi ve ekledi: "Hanım kardeşler bana senden çok bahsetti." Kardeşim,"Ne? Şeyh Bilal beni mi tanıyor?" diye kaldım öyle.

Sonra dedi ki, "Sen İngiltere’deki favorimsin ve dualarım seninle kardeşim." Bu kadar. O videoyu hayatımın geri kalanı boyunca özenle sakladım. O videoyu kalbimde taşıdım. Bu 2012'deydi kardeşim. Kim olduğumu bile bilmiyordu aslında. Sadece öylesine bir video çekmişti. Sübhanallah. O video bana o kadar çok yardım etti ki kardeşim. Kendimi çok özel hissettim. Ve ondan sonra Sübhanallah, bu beni daha çok tebliğ yapmaya teşvik etti. Böylece kurdum... Bir tebliğ standımız vardı. Kapanmıştı, ben yeniden açtım. Kardeşleri toplamaya başladım, tebliğe başladık. Sonra tebliğ konusunda o kadar tutkulu hale geldim ki, daha fazla, daha fazla, sürekli daha fazla.

2012'nin sonunda, Temmuz ayında okuldan ayrılmak için sabırsızlandığımı hatırlıyorum. Okulun bitmesini dört gözle bekliyordum. Okuldan çıktım ve dedim ki, "Artık tam zamanlı tebliğ yapacağım." Sonra haftada üç kez şehir merkezinde tebliğ yaptım. Bazen tek başıma orada dikilir, broşür dağıtır, insanlarla konuşurdum. Bir yıl içinde 170'ten fazla kişinin şehadet getirmesine vesile olduk ama hepsi koptu. Böylece bir altyapıya ihtiyacımız olduğunu fark ettik. İnsanları içinde eşya olmayan bir eve davet ediyorduk. Sonra kardeşler yetiştirmeye, onları geliştirmeye, genç Müslümanlarla konuşmaya vesaire başladım.

Onları futbol oynamaya götürüyor, yemeğe çıkarıyor, hepsini bir araya getiriyor, gönüllü olmalarını sağlıyordum. Onları etkinliklere ve konferanslara götürüyordum, arabalarımıza binip kamplara gidiyor ve buna benzer şeyler yapıyorduk. Maksat, amaç hep aynıydı; insanları cehennem ateşinden kurtarmaya yardım etmek. Sonra COVID patladı. İşte o zaman bir yol ayrımına geldim. Hep internete girmek istedim. Her zaman daha fazla insana ulaşmak istedim. Her zaman bir etki yaratmak istedim. Her zaman İslam'ın mesajını daha fazla insanla paylaşmak istedim. Biliyordum ki eğer daha fazla insan bu mesajı duyarsa, bilirsin, daha çok kişi cehennem ateşinden kurtulacaktı.

Böylece "The Sunnah Guy"ı başlattım ve kısa İslami filmler çekmeye başladım. Buna açıktım. Bunun etkili olacağını düşünüyordum. Avengers filmini izlediğimi hatırlıyorum. Filmin final sahnesinde ağlamıştım. Ve sonra ağlamama rağmen şöyle düşündüm: "Bu çok, bu çok dokunaklı. Niye bende bu kadar etki yapıyor?" Sonra fark ettim ki, kardeşlerle kamp ateşinin etrafında oturduğumuzda, onlara sahabelerin hikayelerini anlatıyoruz. Onlara cennet ve cehennem ateşi hakkında hatırlatmalarda bulunuyoruz. Kardeşlerin ağladığını görüyoruz. Dedim ki, Sübhanallah. Sesle ateşi, kardeşleri ve atmosferi birleştirdiğinde, kalplerde etki oluşturabilirsin. O duyguyu harekete geçirebilirsin.

Ve Sübhanallah, kendi kendime dedim ki: "Bunu videolarda yapabilirsek, ben de bunu çok isterim." Böylece sinemalarda gösterilecek bir film yapma hayali kurduk. Sonra düşündüm ki, "Neden olmasın? Neden yapamayalım? Elbette yapabiliriz." Ben ve görüntü yönetmenim oturduk, konuştuk, plan yaptık, sonra dört, beş, sekiz, dokuz, on iki, on üç derken bir sürü sahne ekledik. Ve bu, sinemalarda gösterilen İngiltere yapımı ilk İslami film oldu. Bu, İngiltere'deki sinema salonlarında o beyaz perdenin önünde Müslümanların ilk kez namaz kıldığı andı. Çok ama çok büyük bir andı. Eman Channel'ın ürünlerinden biri olan Eman Academy'yi "Light Upon Light" etkinliğinde sahnede sunmaya davet edildim.

Şeyh Bilal Assad da Light Upon Light konferansında konuşmacıydı. Sahneden indim, sonra başka bir konuşmacı vardı, ardından Şeyh Bilal Assad sahneye çıktı. Sahneden inerken yanına gittim, onu kolundan tuttum. "Sana bir şey göstermem lazım" dedim. O da, "Ne?" dedi. Sonra ona çocuklarının eski fotoğraflarını göstermeye başladım. Çünkü o teyze bana sadece bir video değil, çocuklarının fotoğraflarını da yollamıştı. O fotoğraflara bakıp şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: "Vay canına, bunlar onun çocukları, vay be." Çocuklarının Kur'an okuduğu videolar vardı. Bana şöyle bir baktı: "Ne? Bu fotoğrafları nereden buldun? Bunlar bende bile yok.

Nereden buldun bunları?" Ve Sübhanallah, sonra ona 11 yıl önce bana gönderdiği o videoyu gösterdim. Bana "Bu sen misin?" dedi. Dedim ki: "Şeyhim, bu benim, 11 yıl önceydi. Bana bu video mesajı gönderdin." Sonra ona hikayemi, başıma gelenleri, şüphelerle ve vesveselerle nasıl savaştığımı, neler çektiğimi ve onun bana nasıl yardım ettiğini anlattım. İkimiz bir odaya geçip oturduk ve karşılıklı hüngür hüngür ağladık. Sübhanallah. Bundan bir yıl sonra ise, Şeyh Bilal Assad ile birlikte Avustralya'da bir turneye çıktık. - Maşallah. Melbourne'daki herkesin önünde ve o teyze de bizimle beraber sahneye çıktı. Orada olduğundan haberim yoktu. Onunla ilk kez tanışma fırsatım oldu.

Vallahi kardeşim, hayat benim için tam anlamıyla bir döngüyü tamamladı. Döngü tamamen tamamlandı. Eğer o, aleyhissalâtü vesselâm, şu anda bu odaya girseydi, ona ne derdin? Çabalıyorum ya Resulullah. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Söyleyeceğim şey bu olurdu. Tabii önce ona teşekkür eder, ayaklarını ve alnını öperdim, "Bana dua et ya Resulullah, bu yolda başarılı olayım" derdim. Şimdi biraz kısa soru cevap yapalım, ardından kalan birkaç sorumuza geçeriz. The Sunnah Guy'ın yapmaktan en çok keyif aldığı şey nedir? İnsanların kalplerine dokunan içerikler üretip Allah Subhanahu ve Teâlâ’ya yaklaşmalarını sağlamak ve Yaratıcılarını tanımalarına vesile olmak. Buna bayılıyorum.

Allah'ı tanıdıklarında gözlerindeki o ışığı görmek var ya kardeşim, bundan daha güzel bir şey yok. The Sunnah Guy'ın şimdiye kadar verdiği en iyi karar? İslam'dan vazgeçmemek. Evet. Vallahi öyle. İslam'dan vazgeçmemek ve ilim peşinde koşmaya devam etmek. Hiçbir şey, hiçbir şey bundan daha önemli değil, bundan daha iyi bir karar olamazdı. İnşallah cennete girerse, The Sunnah Guy’ın yapacağı ilk şey ne olur? Peygamber Efendimiz'e ve sahabelerine gider, onlara teşekkür ederdim.

Ömer bin Hattab'a İran'a ordular gönderdiği için teşekkür ederdim, Halid bin Velid'e Kadisiye Savaşı'ndaki kahramanlıkları için teşekkür ederdim ve onların alınlarını, ayaklarını öperdim, çünkü onlar dedelerimi şirkten kurtardılar. Muhtemelen yapacağım ilk şey bu olurdu. - İnşallah. Kendinde en sevmediğin özelliğin nedir? Zaman zaman aceleci olabiliyorum. Takıntılı bir kişiliğim var, bu hem iyi hem de kötü yönde olabilir. Evet, aslında bu ikisi. Google’da en son ne arattın? -Bakabilir miyim? -Tabii, tabii. Bunun ne olduğunu ben de merak ettim. İstanbul’da gün doğumu saati. - Evet. Gece vardın, o yüzden normal bu. Evet. Çok utandığın komik bir anın, asla unutamayacağın bir an?

Gençtim, camideydim, Doğu Londra'da bir konferans vardı. Doğu Londra benim yaşadığım yerden iki saatlik sürüş mesafesinde. Konferans da ertesi gündü. Bizim caminin imamı da gerçekten çok ama çok sert biridir. Konferansa gitmek için bir araca ihtiyacım vardı. Ve ben 17 yaşındaydım. Oraya gidecek tanıdığım kimse de yoktu. Bu yüzden namazdan sonra, ayağa kalktım ve bir duyuru yaptım. Dedim ki, "Yarın harika bir konferans var. Şu şeyh geliyor, bu şeyh geliyor, o şeyh geliyor. Eğer gitmek isteyen kardeşler varsa, lütfen bana haber versin, birkaç arkadaş ilgiliyiz." Şeyh bizim caminin imamıydı. O şeyhlerin görüşlerine kesinlikle katılmıyordu. Daha önce onları halka açık yerlerde de eleştirmişti.

Sonra bana döndü ve dedi ki, "Kardeşim, burası önüne gelenin istediği duyuruyu yapabileceği bir sirk değil. Kimse ilgilenmiyor. Lütfen yerine otur." Hem de tüm cemaatin önünde. Ben de dışarı çıktım ve şöyle kaldım. Vallahi, bazı kardeşler yanıma gelip "Olur böyle şeyler" dediler. Neyse ki gidecek bir araç bulabildim, Elhamdülillah. Biliyorsun ki Müslüman gençler arasında bile hayatlarında bir amaç bulamayan ve sonunda uyuşturucu batağına düşen insanlar var. Bize gerçekte neler olup bittiğini ve bu gençlerin aslında neler yaşadığını anlatabilir misin? Önce gençlerin hırs ve motivasyon eksikliğini ve kendilerini uğruna mücadele edecek bir davanın parçası yapamama sorununu çözmek gerekiyor.

Batı'daki genç erkeklerin içindeki o enerjiyi yönlendirmenin en büyük ve en iyi yollarından biri, onların Şeytan ve ordusuna odaklanmalarını sağlamaktır. Kendilerini ve başkalarını cehennem ateşinden kurtarma konusunda tutkulu olmalarını sağlamaktır. Ama onların her şeyden çok ihtiyaç duyduğu şey, bir amaç bulabilecekleri bir ortamdır. Amaçlarını bulmalarına yardım eden arkadaşlardır. Aynı zamanda bir davaya inanmış olan arkadaşlardır. Asıl nedene inmek lazım. Asıl neden, yön ve amaç eksikliğidir. Onlara bir amaç verin. Çünkü onlara amaç verdiğinizde, onlar da başkalarına amaç verecekler. Ama onlara sadece, "Git namaz kıl", "Hadi şunu düzelt" derseniz, bu sadece başlangıç olur.

Bu sadece motoru çalıştırmaktır. Sadece motoru çalıştırmayın. Arabayı ileriye doğru sürün. Şu an bizi izleyip, "Etrafım haramlarla çevrili, böyle bir zamanda ahiretimi nasıl kurtarabilirim?" diyen bir genç var. O kişiye ne söylerdin? Ona dört adımlık bir formül verirdim. Yapman gereken en önemli şey, Allah Subhanahu ve Teâlâ ile bağ kurmaktır. Allah Azze ve Celle ile derin ve samimi bir bağ kur. Yapman gereken ikinci şey, Allah Subhanahu ve Teâlâ'nın Kitabı ile bir ilişki kurmaktır. İster mealinden olsun ister anladığın dilde olsun. Ama Kur'an'ı oku. Nasıl okunacağını öğren. Altı ayını buna odaklanarak geçir. Sonra yapman gereken şey, bir hoca ya da kendisinden öğrenebileceğin birini bulmak.

Onunla otur, ondan ders al. Sonuncusu ise bir kardeşlik ortamına dahil ol ve Allah Azze ve Celle yolunda çabalayan insanların arasında bulun. Son bir tavsiye daha verecek olsam, o da şu olurdu: kendini toparladığında, başkalarını da cehennem ateşinden kurtarmaya yardım etmede bir amaç bul. Farz et ki seni izleyen biri var ve hikayeni dinlerken o da bütün hayatını gözden geçirdi. O kişiye bir dakikada ne söylemek isterdin? Habibi, şu anda yaşadıkların, yaşlandığında sadece küçük bir anı olacak. Şu an kalbinde olan o endişeyi Allah Azze ve Celle’ye bırakman gerekiyor.

Allah Subhanahu ve Teâlâ ile, senden ve O'ndan başka kimsenin bilmediği samimi ve özel bir bağ kurmadıkça, hiçbir şey sana rahat ve güvende hissettiremeyecektir. İşte bu kadar. Bunu yaptıktan sonra, Allah Subhanahu ve Teâlâ'nın Kitabı ile kurduğun bağ sayesinde kendini sağlamlaştır. Vallahi, Allah'ın Kitabı olmadan bu dünyada güvenlik yoktur. Git ve ilim ara. Salih dostlar bul, iyi bir çevre edin ve onlara sıkıca tutun, hayırlı arkadaşlarına sarıl, çünkü bunu yaparken tam tersini de yaptığına emin olmalısın. Yani Allah Subhanahu ve Teâlâ ile bağ kurduğunda, seni Allah'tan uzaklaştıran tüm o diğer şeylerden de uzaklaş.

Gidip ilim öğrenmeye ve kendini geliştirmeye başladığında, tembellik yapmak ve sadece Netflix izlemek gibi kötü alışkanlıklarını da bırakmış olursun. Salih dostlar edindiğinde ise, tüm o kötü arkadaşları hayatından çıkarıp atmış olursun. Söyleyeceklerim bunlar.
