# İslam’ın En Zor Günleri – Yapay Zekâ Canlandırmalı – Ey Resul | Bölüm 2

- Language: tr
- Published: 2026-08-26
- Canonical: https://blog.towardseternity.com/tr/blog/the-hardest-days-of-islam-ai-visualized-o-messenger-ep-2
- Source video: https://www.youtube.com/watch?v=Qnzam5KcopM
- Channel: Towards Eternity

This is the cleaned transcript of the source video. The speech is unaltered.

---

Habbab maharetli bir demirciydi. O gün her zamanki gibi ocağının başındaydı, ama bu kez bir şey üretmek için değil. Elleri ve ayakları sıkıca bağlanmıştı, kaçmasının hiçbir yolu yoktu. Ter içinde kalmıştı; durmadan alay ediliyor, hakaretlere uğruyordu. "Dinimizi terk ettin ve Muhammed’i takip etmeyi seçtin!" Uzun yıllarını verdiği ocağında şimdi bir parça demir kızdırılıyordu. Ve bunun neden kendisine gösterildiği çok açıktı. Demir gittikçe ısınırken o korkunç an giderek yaklaşıyordu. Ve sonra, kızgın demir parçası ateşten çıkarıldı ve Habbab’a doğru getirildi. Ona işkence etmek için o yanan metali tenine bastıracaklardı. Ona son bir şans verildi. Sadece tek bir cümle söylemesi gerekiyordu.

Birazdan yaşayacağı azaptan onu kurtarabilecek tek bir cümle. Allah’ın Elçisi (s.a.v.)'ni haşa yalancı ilan etmek. Bu vahşi sahne, yalnızca "Rabbim Allah'tır. Allah birdir. O’ndan başka ilah yoktur." dediği için yaşanıyordu. Fakat imanının nuru bütün benliğini o kadar derinden kaplamıştı ki yanma korkusunu bastırmıştı. Yerinden kıpırdamadı ve tehditlerin hiçbirine boyun eğmedi. Kalpleri taş kesilmiş, vicdanları tamamen kararmış zalimler, öfkeden deliye döndüler ve kızgın demirle Habbab’ın başını dağlamaya başladılar. Bu video serisi, güvenilir İslami kaynaklardan alınmış yüzlerce referansa dayanmaktadır.

Tüm yapay zeka görselleri, yetkin Müslüman alimlerle istişare edilerek hazırlanmış ve İslami ölçütlere uygun şekilde oluşturulmuştur. Manzara dehşet vericiydi. Kimsenin hayal etmek bile istemeyeceği acı verici bir işkence. Yürek parçalayan bir çığlık havada yankılandı. Bir süre sonra Habbab çektiği acıya dayanamayarak bayıldı. Bir tarafta, imanın verdiği cesaretle dimdik duran cesur bir adam vardı, diğer tarafta ise küfür bataklığında boğulan acımasız bir müşrik. Amaç Habbab’ı öldürmek değil, onu dininden vazgeçmeye zorlamaktı. Yıllar sonra, o günlerin bir hatırası olarak gömleğini kaldıracak ve sırtını gösterecekti.

Her bir yara izi, imanının bir nişanesi gibiydi, katlandığı işkencelerin izlerini taşıyordu. Habbab, yaşadıklarını şu sözlerle anlatacaktı: "Müşrikler bir gün beni yakaladılar. 'Yürü' Bir ateş yaktılar ve beni sırtüstü ateşin üzerine yatırdılar. Sonra içlerinden biri göğsüme bastı ve ateş sönene kadar bırakmadı." Hayal edebiliyor musunuz? O anları hatırlarken kafasından neler geçtiğini bir düşünmeye çalışın. Kureyşliler bu yeni dini hiç sevmemişti. Çünkü o dine göre, o zamanlar bir köle olan Habbab, artık kendisine işkence eden efendisinden daha üstün bir konuma gelmişti. Çünkü hayatın gerçek anlamını keşfetmişti. Bu din, bütün algıları değiştiriyordu. Bu nasıl mümkün olabilirdi?

Siyah ile beyaz, zengin ile fakir, soylu ile sıradan bir insan, köle ile hür nasıl eşit görülebilirdi? Bütün bu insanlara nasıl kardeş denilebilirdi? Hz.Ali gibi genç bir delikanlıyla, Hz.Muhammed (s.a.v.) gibi olgun bir adam, Hz.Ebu Bekir gibi bir soyluyla Habbab gibi bir köle aynı ortamda nasıl sohbet edebilirdi? Kız çocuklarına değer vermek, kadınları insandan saymak, onlara söz hakkı tanımak ve fikirlerini ifade etmelerine izin vermek, "Cennet annelerin ayakları altındadır" demek… Bunlar o toplum için tamamen yabancı fikirlerdi. Nereden çıkmıştı bu din? Bütün kurulu düzeni tehdit ediyor ve adalet ile merhamet üzerine kurulu bambaşka bir sistem vadediyordu.

Kureyşliler için bu asla kabul edilemez bir şeydi. Allah’a inanmalarına rağmen, O’nun bile kendi düzenlerine müdahale edemeyeceğini sanıyorlardı. Ama onlar bu dünyaya sadece yaşayıp ölmek için getirilmemişlerdi. Kendi oluşturdukları kanunlarla istedikleri kişiye zulmedebileceklerine inanıyorlardı. Ama nasıl olur da, onlar keyiflerine göre hüküm sürerken Allah kendi hükümlerini indirmezdi? Gerçekten de zulmü durduracak bir sistem göndermeyeceğini mi sanıyorlardı? İnsanlar bu dünyada istedikleri gibi konuşurken, Allah’ın sessiz kalacağını mı düşünüyorlardı? İşte sahabeler bu şuurdalardı. Zulüm ne kadar acımasız olursa olsun, imanlarından asla vazgeçmediler.

İslam’a inanmak kolay bir karar değildi. Büyük cesaret gerektiriyordu. Sadece Habbab bin Eret değildi. Diğer pek çok sahabe de sayısız zorlukla karşı karşıya kalıyordu. Kimi çölün kavurucu sıcağı altında akıl almaz işkenceler gördü. Kimi kendi babaları tarafından evlerine kapatıldı, aç bırakıldı ve ailelerinden tamamen koparıldı. Kimine annesi "Eğer dininden dönmezsen, açlıktan ölene kadar yemek yemeyeceğim." diyerek baskı yaptı. Kimi akrabaları tarafından bağlanıp işkence gördü. Kimi kızgın kuma yatırıldı, aç bırakıldı ve ağır, kızgın taşların altında ezildi. Kimi konuşamayacak hale gelene, bilincini kaybedene kadar işkence gördü. Kimi çektiği acılardan dolayı görme yetisini bile kaybetti.

Onlara haşa "Muhammed yalancıdır" dedirtebilmek için yapmayacakları hiçbir şey yoktu. Ama bütün bunlara rağmen, sayıları azalmadı. Aksine, giderek artıyordu. Böylesine güçlü bir adanmışlık gören insanlar, kendilerine sormadan edemiyordu: "Bu insanları böylesine dimdik ayakta tutan, bu kadar güçlü ve korkusuz yapan bir inanç gerçekten de yanlış olabilir mi?" Ve bu sadece birkaç kişi değildi. Çok geçmeden binlerce sahabe, sayısız fedakarlık örneği gösterecekti. Hepsi nasıl böyle inanılmaz bir adanmışlık sergileyebilirdi? Ruhlarında böylesine derin bir etki bırakan bir dinden söz ediyoruz. Bu gerçekten tek bir insanın hayal ürünü olabilir miydi?

Onun uydurduğu hikayelerden ibaret olabilir miydi? Tamamen hakikate dayanmayan bir inanç, insanlara bu kadar güç verebilir miydi? Fakat Kureyşliler henüz bunların hiçbirini fark edememişti. Ve böylece, zorlu günler başlamıştı. İslam’ın ilk zamanlarında, Hz.Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), bu dini açıkça ilan etmemişti. Fakat getirdiği ilahi mesaj kulaktan kulağa sessizce yayılıyordu. Bazı insanlar bunu anlamaya çalışıyor, kimileri ise olup bitenden habersizdi. Bazıları da bunu bir felaket, ciddi bir tehdit olarak görüyordu. Başta Kureyş’in ileri gelenleri, hiç umursamıyormuş gibi davrandılar.

Ama giderek daha fazla insanın İslam’ı benimsediğini görünce, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’le alay etmeye başladılar. Kendilerinin bile inanmadığı iftiralarla onun itibarını zedelemeye çalıştılar. Bir zamanlar "El-Emin", yani güvenilir olarak adlandırdıkları adama, artık açıkça haşa yalancı, kahin, büyücü, diyorlardı. Normalde bu, bir insanın itibarını yok etmenin en etkili yolu olabilirdi. Ama artık gerçek inkar edilemezdi. Bu yüzden yapabildikleri tek şey, müminlere işkence etmekti. Fakat fark etmedikleri bir şey vardı: İslam güneş gibiydi. Ve onu ne Kureyşliler, ne de başka biri söndürebilirdi.

Gün geçtikçe kendi içlerinden daha fazlası karanlığı terk ediyor ve nurun etrafında toplanıyordu. İlk müminleri tehlikeden korumak için, ilk üç yıl boyunca, İslam’a davet gizlice, kapalı kapılar ardında devam etti. Ama gizliden de olsa, ayetlerin anlatılacağı ve Müslümanların bir araya gelebileceği bir yere ihtiyaç vardı. Çünkü böyle bir yer olmadan, yeni müminler dinlerini nasıl öğrenebilirdi? İhtiyaçları olan şey bir tür medrese, bir okuldu, inancını öğrenebilecekleri bir yer. Ama bu yer neresi olabilirdi? Hz.Ebu Bekir’in evi olamazdı, çünkü onu herkes tanıyordu. Onu ziyarete gelen herkes hemen fark edilirdi. Zübeyr’in ya da Talha’nın evi de olmazdı, hele Hz.Osman’ın evi hiç olmazdı.

Bunların hepsi tanınmış isimlerdi. Onların evlerine gitmek Müslümanları ciddi bir tehlikeye sokabilirdi. Bu çok riskliydi. Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) başka yollar düşündü. Ama düşündüğü her yol, onu bir çıkmaza götürüyordu. Durum son derece can sıkıcıydı. Sahabeler dinlerini daha sık ve daha özgürce öğrenmek istiyordu. İman ilmini öğrenmeye susamışlardı ama yapabilecekleri bir şey yoktu ve hiçbir çözüm bulamıyorlardı. Tam bütün umutların tükendiği anda, Allah, Musa’yı Firavun’un sarayından çıkardı. Peki bu ümmetin Firavun’u kimdi? Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)'in buyurduğu gibi, o kişi Ebu Cehil’di. Onun akrabalarından bir kahraman çıkarmıştı Allah.

Çözüm, henüz 17 yaşındaki genç bir delikanlıydı. Erkam bin Ebü'l-Erkam. O da Müslümanlardandı ve henüz yeni evlenmişti. Mekke’nin en güzel evlerinden birine sahipti. Geniş salonu, huzurlu bahçesi ve büyük yapısıyla, ev gerçekten çok güzeldi. Üstelik Safa Tepesi’nde bulunuyordu, yani gözden uzak ve güvenli bir yerdi. Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)'in aradığı her şeye sahipti. Burası, onun uzun zamandır aradığı medrese olabilirdi. Ama Erkam buna razı olur muydu? Bu büyük bir riskti. O günlerde, evini böyle bir işe açan herkes anında tüm Mekke’nin hedefi haline gelirdi. Hele ki akrabalarından biri Ebu Cehil ise…

Çünkü müşrikler için, kendi akrabaları her zaman işkence için en kolay hedeflerdi. Müslümanlara dışarıda neler yaptıklarını gördükten sonra, bu hiç de kolay bir karar değildi. Ama yine de Erkam kabul etti. Şimdi bir düşünün. Yeni evli genç bir adam. "Bırakın da eşimle rahat bir hayat süreyim" diyebilirdi, ama demedi. Hiç tereddüt etmeden bu riski aldı. Ve iman için evini açtı. Ve o günden sonra, burası artık sadece bir ev değildi. Bir okul haline geldi. Tarihte "Dârü’l-Erkam" olarak bilinecek olan okul. Orada pek çok hakikat öğretilecek, ve pek çok önemli karar alınacaktı. Eğer Yesrib bir gün Medine olacaksa, eğer İslam dünyanın her köşesine ulaşacaksa, bunun temelleri o evde atılacaktı.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in arayabileceği bütün özellikler tam olarak bu evdeydi. Öte yandan, kimse Ebu Cehil’in kendi ailesinden birinin böyle bir şey yapacağını düşünmezdi. Hele ki 17 yaşında bir delikanlının… Sahabeleri düşündüğümüzde, genellikle yaşlı, son derece olgun erkekler hayal ederiz. Oysa gerçekte, önde gelen sahabelerin birçoğu tıpkı Erkam gibi gençti. Örneğin İslam’ı kabul ettiğinde Hz.Ali henüz 10 yaşındaydı. Abdullah bin Ömer 13 yaşındaydı. Zeyd bin Harise 15 yaşındaydı. Abdullah bin Mes'ud ve Zübeyr bin Avvam 16 yaşındaydı. Talha bin Ubeydullah, Abdurrahman bin Avf, Erkam bin Ebu’l-Erkam ve Sa’d bin Ebu Vakkas 17 yaşındaydı.

Mus’ab bin Umeyr 18 ile 20 yaşları arasındaydı. Cafer bin Ebu Talib ise 22 yaşındaydı. Hiçbiri yaşlı değildi. Üç yıl boyunca sahabeler, Kureyşliler tarafından fark edilmeden Dârü’l-Erkam’da toplanmayı sürdürdüler. Ve bu süre zarfında kalplerini imanın hakikatleriyle doldurdular. Peki İslam’a davet, hep böyle gizliden mi yapılacaktı? Elbette hayır. O zamana gelindiğinde, yaşananlar az çok Kureyşliler tarafından duyulmuştu ve artık bunu gizlemenin bir anlamı kalmamıştı. Bu hakikat, herkes tarafından bilinmeliydi. Gizli davetten açık davete geçmenin zamanı gelmişti. Peki Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) nereden ve nasıl başlayacaktı? Derken ilahi emir geldi.

"(Önce) en yakın akrabanı uyar." Bu vahiy, kalbindeki yükü daha da ağırlaştırdı. Bu kolay bir görev değildi. İnsan yabancılarla pek çok şey konuşabilir ama kendi akrabalarını dinlemeye ikna etmek, en zor şeylerden biridir. Peygamber Efendimiz ﷺ bu sorumluluğun ağırlığı altında öylesine bunaldı ki, günlerce evinden çıkmadı. Resulullah aleyhissalatu vesselam, planını yaptı. Akrabalarını yemeğe davet etme vakti gelmişti. Yemek hazırlandı ve Abdülmuttalib oğulları, davet edildikleri gibi eve geldiler. Ebu Leheb de dahil olmak üzere yaklaşık 40 kişi toplandı. Sonra yemek için oturdular. Resulullah aleyhissalatu vesselam eti kesti ve şöyle dedi: "Hadi yiyelim.

Bismillah." Fakat kendisi yemeğe dokunmadı. Konuşmak için doğru anı bekliyordu ve söyleyeceği sözleri zihninde tartıyordu. Herkes doyasıya yedikten sonra, gördükleri karşısında hayrete düştüler. "Benim gördüğümü siz de görüyor musunuz?" "Evet. Bu nasıl olabilir?" Bir bereket mucizesi gerçekleşmişti. Herkes doymuş olmasına rağmen yemek hiç eksilmemişti, sanki içinden tek bir lokma bile yenmemiş gibiydi. Orada bulunan ve o sırada sadece 13 yaşında olan Hz.Ali daha sonra şöyle diyecekti: "Onlara sunduğum yemek, ancak bir kişiye yetecek kadardı." Az önce yaşananı anlamlandırmaya çalışıyorlardı. Tam Resulullah (s.a.v.) konuşmak üzereyken, Ebu Leheb araya girdi ve bağırmaya başladı.

"Daha önce hiç böyle bir sihir görmedik!" Bu, gözlerinin önünde gerçekleşen apaçık bir mucizeydi. Fakat Ebu Leheb’in kalbi ve zihni bunu idrak etmekten çok uzaktı. Allah onlara bir peygamber göndermişti. Elbette insanların bir tür kanıt görmesi gerekiyordu. Her peygamber gibi, ona da mucizeler verilmeliydi. Örneğin, Allah eğer hiçbir zaman değiştirmediği bir fizik kanununu o kulu için değiştirirse bu, o kulun seçildiğine ve gerçekten Allah tarafından gönderildiğine dair apaçık bir delil olurdu. İşte bu yüzden mucizeler gerekliydi. Ve peygamberliği boyunca, daha nicelerine şahit olunacaktı. Ama yine de Ebu Leheb bu mucizeyi sadece sihir olarak nitelendirdi. Sözleri giderek sertleşiyordu.

"Ben atanın oğullarına, senin getirdiğin gibi şer ve kötülük getiren bir kimse daha görmedim!" İncitici sözler söylemeye devam ediyor ve anı mahvetmek için elinden geleni yapıyordu. Sonuç olarak Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), konuşma fırsatı bile bulamadı ve akrabaları birer birer ayağa kalkıp sessizce evden ayrıldılar. Bir düşünün. Bu ilahi emir yüzünden, günlerce evinden çıkamamıştı. Duyguları birbirine karışmış halde hazırlıklarını yapmış, söyleyeceği her kelimeyi dikkatlice düşünmüştü. Ama bir anda, Ebu Leheb’in sözleriyle her şey çöktü, paramparça oldu. Ve böylece, bu uzun ve yorucu gün büyük bir hayal kırıklığıyla sona erdi.

Ebu Leheb, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in amcalarından biriydi. Fakat ilerleyen yıllarda, İslam’ın en nefret edilen düşmanlarından biri haline gelecekti. Allah’ın Resulü (s.a.v.), en yorgun anlarında bile aynı kararlılıkla yeniden ayağa kalkmayı bilen biriydi. Umutsuzluğun kalbini ele geçirmesine asla izin vermedi. Her seferinde kendini toparladı ve yoluna, öncekinden daha güçlü şekilde devam etti. Ertesi gün, akrabalarını bir kez daha davet etti. Misafirler gelmeye başladığında, Ebu Leheb yine ortaya çıktı. Ama Resulullah (s.a.v.) bu kez temkinliydi. Oturdular ve yemeklerini yediler. Sonra o an geldi. Ebu Leheb tek bir kelime edemeden, Resulullah ﷺ ayağa kalktı ve konuşmaya başladı.

Şimdi kendimizi orada hayal edelim; o mecliste bulunan insanlardan biri gibi. "Hamd ve şükür yalnızca Allah’a aittir. Ben de O’na hamd eder, O’na şükrederim. Yalnızca O’ndan yardım isterim. O’na iman eder ve O’na tevekkül ederim. Size kesin bir şekilde bildiriyorum ki, Allah’tan başka ilah yoktur. O birdir; O’nun hiçbir ortağı ve benzeri yoktur." Bu sözleri söyledikten sonra, maksadını şöyle açıkladı: "Şüphesiz, otlak aramak için gönderilen bir kişi geri dönüp de kendi ailesine yalan söylemez. Vallahi, bütün insanlığa yalan söylemiş olsam bile, size asla yalan söylemem. Bütün insanları aldatmış olsam bile, sizi asla aldatmam. Sizi, tek ve biricik ilah olan Allah’a iman etmeye davet ediyorum.

Ve ben O’nun elçisiyim, özellikle size ve bütün insanlığa gönderildim." Mesajını özetledi ve ardından şöyle devam etti: "Vallahi, nasıl uykuya dalıyorsanız, öylece öleceksiniz. Ve nasıl uyanıyorsanız, öylece yeniden diriltileceksiniz. Ve bütün yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. İyilik yapanlar iyilikle mükafatlandırılacak, kötülük yapanlar ise hak ettikleri şekilde cezalandırılacak." Söylediği her söz, doğrudan kalbinden geliyordu. Cennetten ve cehennemden bahsetti ve konuşmasını bu şekilde sürdürdü. Sonunda, akrabalarını İslam’ı kabul etmeye davet etti.

Şöyle dedi: "Sizi, dile kolay gelen ama mizanda ağır basan iki kelimeye davet ediyorum: Eşhedü en lâ İlâhe İllallah ve eşhedü enne Muhammede'n-Resûlullah. (Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed ﷺ’in O'nun resulü olduğuna şehadet ederim) Sonra sordu: "O halde, hanginiz bu yolda bana icabet ederek, vezirim ve yardımcım olur?" Fakat derin bir sessizlik vardı. Kimse başını bile kaldırmadı. Tek bir ses dahi çıkmadı. Derken, henüz 13 yaşında olmasına rağmen cesur bir ses bu sessizliği bozdu. Bu, Hz.Ali’nin sesiydi. "Ey Allah’ın Resulü ﷺ, aralarında en küçük ben olsam da sana yardım edeceğim." Peygamber Efendimiz aleyhissalatu vesselam (s.a.v.) tekrar sordu.

Ama 40 kişinin içinden, başka hiçbir karşılık gelmedi. Herkes ortaya birinin atılıp atılmayacağını merak ediyordu. Üçüncü kez sordu. "Hanginiz bu yolda bana icabet ederek, vezirim ve yardımcım olur?" Başka bir ses duymayı umuyordu. Ama her seferinde, elini kaldıran yalnızca Hz.Ali oldu. Fakat o tek el, tek başına bile yeterliydi. Resulullah ﷺ'in ihtiyaç duyduğu el buydu. Nitekim Peygamber Efendimiz ﷺ’in hayatına baktığınızda, her ne zaman bir ihtiyaç doğsa, çoğu kez öne çıkanın Hz.Ali olduğunu görürsünüz. Peki aileden başka hiç kimse yanıt vermedi mi? O gece uzun bir konuşma oldu, ama iki temel tutum özellikle öne çıktı: Ebu Talib’in tavrı ve Ebu Leheb’in tavrı.

İkisi de onun amcasıydı fakat tepkileri birbirinin tam tersiydi. Ebu Leheb’in tutumu değişmedi. Şöyle dedi: "Ey Abdülmuttalib oğulları! Yemin ederim ki bu kötülüktür! Başkaları onun elini tutup bundan alıkoymadan önce, siz onun ellerini tutup bundan vazgeçirin. Eğer, siz bugün ona itaat edecek olursanız, zillet ve hakarete uğrarsınız. Onu korumaya kalkarsanız da öldürülürsünüz!" Davetin önünü kesmeye çalışıyordu. Ama karşısında Ebu Talib vardı. Sözlerine çok öfkelenmişti. "Seni korkak! Vallahi! Biz sağ olduğumuz sürece ona yardım edecek ve onu koruyacağız! Ey kardeşimin oğlu, insanları ne zaman davet etmek istersen, bize haber ver, silahlanıp seninle birlikte ortaya çıkarız.

Ancak Ebu Talib’in desteği imanla taçlanmadı. Şöyle dedi: "Nefsimi Abdülmuttalib'in dinini bırakmak hususunda bana itaat eder bulmadım. Artık, ben onun öldüğü dinde öleceğim." Böylece Resulullah (s.a.v.), umduğu sonucu elde edemedi ve misafirler sessizlik içinde ayrıldı. Başka bir yol olmalıydı. Umutsuzluğun galip gelmesine izin veremezdi. İnsanlar kabul etse de etmese de görevi belliydi: Uyarmak, davet etmek ve mesajı ulaştırmak için elinden geleni yapmak. Tek ihtiyacı olan bir fikirdi, Mekke halkını tek bir yerde toplayıp onları dinlemeye ikna etmenin bir yolu. Düşündü, düşündü ve sonunda buldu. Bir gün Mekke’de yüksek bir ses duyuldu. “Ya Sabaha! Ya Sabaha!” (Baskın var!

Baskın var!) Bu ses neydi? Safa Tepesi’nden geliyordu. İnsanlar, olup biteni merak ederek dışarı koştu. Kısa sürede büyük bir kalabalık toplandı. Kureyş’in her ailesinden insanlar vardı. Peki bu kadar insanı bir araya getiren bu önemli şey neydi? Bu çağrı ne anlama geliyordu? Bu, bir tür acil durum işaretiydi. Mekke halkı bunu duyduğunda, çok önemli bir şey olduğunu anlardı. Acil bir haber vardı. Toplandıklarında, çağrıyı yapanın Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) olduğunu gördüler. Ebu Leheb de oradaydı. Herkes merak ediyordu. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ne söyleyecekti? Sonra, akıllardan çıkmayacak meşhur konuşmasını yaptı.

"Bu dağın ardında veya şu vadide düşman atlıları var, sabaha veya akşama üzerinize hücum edecekler desem, bana inanır mısınız?” Hepsi, "Evet, inanırdık" dediler. Bunun üzerine şöyle dedi: “Öyleyse bilin ki, ben size, önünüzde gelecek büyük bir azabın bildiricisiyim. Allah bana, en yakın akrabalarımı ahiret azabına karşı uyarmamı emretti. Sizi, 'Allah birdir, O’ndan başka ilah yoktur. Ben O’nun kulu ve elçisiyim' demeye davet ediyorum. Söylediklerimi kabul ederseniz, cennete gideceğinize kefil olurum. Şunu da bilin ki; 'Allah birdir, O’ndan başka ilah yoktur' demedikçe ne bu dünyada ne de ahirette size yardım edemem." Ebu Leheb öfkesinden deliye dönmüştü.

Akrabalarının içinde bile bu davete tahammül edemezken şimdi Resulullah ﷺ bütün Kureyşlilere sesleniyordu. Bundan sonra yapacağı şey, bardağı taşıran son damla olacaktı. Bir kez daha, İslam tebliğinin yayılmasını engellemeye çalıştı. Hışımla eğildi, yerden bir şey aldı ve bağırarak yeğenine doğru fırlattı: "Ellerin kuruyasıca! Bizi buraya bunun için mi çağırdın?" Aslında fırlattığı şey Allah’ın dinine, vahyin bizzat kendisine fırlatılmıştı. O sözler, merhamet dolu bir çağrıya, ebedi cennete davete karşı söylenmişti. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) için bunun ne kadar acı verici olduğunu hayal edebiliyor musunuz?

En çok destek olmasını beklediği kişi olan öz amcası ona böyle davranıyordu. O andan itibaren, hem Ebu Leheb hem de eşi hayatları boyunca Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e zarar vermeye çalışacaktı. Bu davranışıyla, kendi kaderini belirlemiş oldu. Ardından, onun korkunç sonunu haber veren Tebbet Suresi indirildi. Bu surede, Allah şöyle buyurdu: "Ebu Leheb'in elleri kurusun. Zaten kurudu. Ona ne malı fayda verdi, ne de kazandığı. O, bir alevli ateşe girecektir, Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu halde sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir)." Bu ayetler, onun cehenneme gideceğini apaçık ortaya koyuyordu. Yani, asla iman etmeyeceğini.

Aslında dışarıdan bakıldığında, bu çok büyük bir risk gibi görünebilirdi. Çünkü Ebu Leheb iman etmiş olsaydı, ayetler yanlış bilgi vermiş olacaktı. Sadece iman etmiş gibi yapsa bile, aynı sonuca yol açardı. İster gerçekten İslam’a inanmış olsun, ister onu yalanlamak istemiş olsun, tek yapması gereken "İman ettim" demekti. Peki ne oldu? Bu sure indikten sonra yedi yıl daha yaşadı. Ama nefreti hiç azalmadı. İnkar üzere öldü. Ebu Leheb İslam’dan nefret ediyordu ve bu dine zarar vermek için her şeyi yapardı. Peki onu böylesine altın bir fırsatı değerlendirmekten alıkoyan neydi? Dahası, Resulullah ﷺ'in mesajı yanlış, uydurma olsaydı, böylesine büyük bir riski nasıl göze alabilirdi? Cevap basitti.

Allah böyle istemişti. O, geçmişi de geleceği de ikisinin arasındaki her şeyi de bilendir. Bu yüzden bir mucize olarak, Ebu Leheb’in başına gelecek korkunç sonu, henüz gerçekleşmeden haber verdi. Resulullah (s.a.v.) da, en ufak bir tereddüt bile göstermeden bu mesajı tebliğ etti, çünkü vahyin sahibine güveniyordu. Ama Ebu Leheb bunu bile idrak edemeyecekti. Kimse Resulullah (s.a.v.)'in sözlerine karşılık vermedi. Daha önce hiç duymadıkları tarzda bir şey dinlemişlerdi. Ama yine de tek kelime etmediler. Kendi aralarında fısıldaşıp oradan uzaklaştılar. O günden sonra İslam’a davet artık gizli değildi. Açık davet dönemi başlamıştı. Bu bir dönüm noktasıydı.

Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ebedi mutluluğa götüren bir mesajı sadece kendi kabilesine değil, tüm dünyaya ulaştırıyordu. Fakat bunun bedeli hafif olmayacaktı. Sayısız hakaretle, zulümle, işkenceyle ve yalanla karşı karşıya kalacaktı. Sonsuz hayatlarını kurtarmaya çalıştığı insanlardan her türlü eziyeti görecekti. Artık elmas ile kömür, altın ile bakır birbirinden ayrılacaktı. Yine o günlerden biriydi. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Kabe’nin önünde namaz kılıyordu. Etrafında, nefret ve öfke dolu gözlerle onu izleyen insanlar vardı. Onların alay ve hakaretlerini umursamadan, namazına devam etti. Ancak o bakışlar, az sonra gerçekleşecek korkunç bir şeyin işaretleriydi.

Secdedeydi, belki de en huzurlu anlarından birinde. Fakat acımasız müşrikler, aradıkları fırsatı bulmuşlardı. Resulullah ﷺ olacaklardan habersizken, deve bağırsaklarını doğrudan omuzlarına attılar. Yakıcı güneşin altında, o berbat koku daha da dayanılmaz hale geldi. Nefes almakta zorlanıyordu. Ebu Cehil kahkahalarla gülüyordu. Bu onun fikriydi. Aklıyla yenemediği hakikati, böylesine iğrenç bir yöntemle aşağılamaya çalışmıştı. Peki zar zor nefes almasına rağmen Allah’ın Resulü ﷺ'e namazını bozdurmayan şey neydi? Etrafındaki müşrikler gülüp alay ederken, onu namaza devam ettiren neydi? Birkaç yıl öncesine kadar Kureyşliler arasında son derece saygı duyulan bir kişi değil miydi?

Bu kadar nefreti göze almasına sebep olan neydi? Onca hakarete rağmen, onu sarsılmaz kılan şey neydi? Bir süre sonra, o sırada henüz çocuk olan kızı Fatıma onu bu halde gördü. Dehşete kapıldı. Feryat ederek, "Ebeti, Ebeti!" dedi. Bu manzara, küçücük kalbini derinden sarsmıştı. Gözleri yaşlarla dolu bir şekilde babasına koştu. Bağırsakları omuzlarından alıp onu temizlemeye çalıştı. Sonra o vicdansız adamlara öfkeyle bağırdı ve onlara ağır sözler söyledi. "Muhammed adlarımızı andı ve bizi lanetledi! Ya Allah onun duasını kabul eder de bizi helak ederse?” Bu bir çocuğun babasını içinde görmek isteyeceği en son durumdu. Resulullah (s.a.v.) normal, rahat bir hayat sürebilirdi.

Öyleyse neden bütün bu acıları çekmeyi seçti? Evet, o Allah'ın asla boşa harcamayacağı biriydi. Bütün sorular aynı cevaba çıkıyordu: Davasının samimiyeti ve doğruluğu. Kabe, işte böyle zulümlere şahitlik ediyordu. Üstelik hemen oradaydı, yalnızca birkaç adım ötede, ama bir avuç sahabe yine de orada özgürce ibadet edemiyordu. Gidip ibadet etmeye cesaret edenler ise, karşılaşabilecekleri riskleri göze almak zorundaydı. Sayılarının az olduğunu biliyorlardı. Tehlikeyi hissediyorlardı. Ama yine de, hakikati herkesin önünde haykırmak istiyorlardı. İmanla aydınlanmış bir kalp için susmak ve hiçbir şey yapmamak bir seçenek bile değildi.

Hele ki o kalp, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sahabesine aitse. Bir gün, Resulullah ﷺ'i Kabe’nin yakınına gelmeye ikna ettiler ve oturdular. İslam düşmanlarından bir grup da oradaydı. Bu, tehlikeli bir andı. Ama Hz.Ebu Bekir, kalbine işlemiş derin hakikatleri içinde tutamadı. Paylaşma arzusuna karşı koyamadı. Diğer gruba döndü ve yüksek sesle konuşmaya başladı. Allah’a iman etmenin yüceliğinden bahsetti ve putlara tapmanın ne bir mantığı ne de bir faydası olduğunu anlattı. Bu sözler müşrikleri fazlasıyla öfkelendirdi. Kalpleri zaten nefret ve öfkeyle doluydu.

Çok geçmeden sabırlarını yitirdiler ve Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ağır hakaretler etmeye başladılar. Ama bu onlara yetmedi. Öfkelerini Hz.Ebu Bekir’den çıkarmak için üzerine yürüdüler. Etrafını sardılar ve saldırmaya başladılar. Darbe üstüne darbe… Onu acımasızca dövdüler. O kadar şiddetliydi ki, yere düştüğünde Utbe bin Rebia üzerine çıktı ve sert ayakkabılarıyla başına acımasızca tekme atmaya başladı. Ama bu bile ona yetmedi. Zerre kadar merhamet göstermeden, Hz.Ebu Bekir’in yüzünü yere sürttü. Yüzüne kanla kum birbirine karışmıştı. Ölümün eşiğindeydi. Bu korkunç saldırıdan sonra, kana bulanmış halde bayıldı.

Kabilesi Beni Teym'in bazı mensuplarının yardımıyla ancak onların elinden kurtulabildi. Sonra evine götürüldü. Akşam geç saatlere kadar bilinci yerine gelmedi. Bütün yaşadıklarına rağmen, ağzından çıkan ilk söz şuydu: "Allah’ın Resulü ﷺ nerede? O nasıl?" Sanki o gün o dayakları yiyen kendisi değilmiş gibi. Sanki ona hiçbir şey olmamış gibi. Tek endişesi, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) idi. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'e edilen hakaretleri düşünüyordu. Kureyşliler’in ona bir şey yapıp yapmadığını merak ediyordu. Kan revan içindeydi. Ama ona, "Açsın, susuzsun.

Bir şey yiyip içmeyecek misin?" dediklerinde bile ihtiyaç duyduğu tek şey Allah’ın Resulü (s.a.v.)'in güvende olduğunu duymaktı. "Hayır, Allah’ın Resulü’nden haber alana kadar ne bir şey yerim ne de bir damla su içerim." O günlerden bir başka örnek de Abdullah bin Mesud’dur. Bazı sahabeler üzülüyor ve bir şeylerden şikayet ediyordu. Kur’an, Kureyşliler’in önünde açıkça okunmuyordu. Resulullah ﷺ dışında kimse Kur’an’ı yüksek sesle okumamıştı. Düşünüyorlardı ki, eğer herkesin önünde okunursa, belki de fikirleri değişirdi. Belki bu zor günler sona ererdi. Belki nihayet hakikati görürlerdi. Bunun olmasını gerçekten çok istiyorlardı. Ama bunu yapmaya kim cesaret edebilirdi?

Kureyşliler’in tutumu açıktı. Kur’an’ı okuyan kişinin saldırıya uğramama ihtimali yoktu Linç kaçınılmazdı. Bütün bunları konuşurlarken, Abdulah ibni Mesud (r.a.) belki de aralarındaki en zayıf kişiydi. Yirmili yaşlarının başındaydı. Ne olacağını bile bile, öne çıktı ve, "Ben yaparım" dedi. Ama arkadaşları buna şiddetle karşı çıktı. Çünkü Kureyşliler saldırmak istediğinde, onu koruyacak güçlü aile bağları olan biri olmalıydı. Fakat Abdullah bin Mesud’un böyle bir koruması yoktu. Yine de bunu göze almaya hazırdı. Yüzleşmekten çekindiği kimse yoktu. Derken ertesi gün geldi. Hakikati haykırmak için sabırsızlanıyordu.

Her şeye rağmen, belki bir kalbin daha İslam’a açılacağına dair hala umudu vardı. Belki sadece bir kişi daha, hakikati kabul edecekti. Sadece bir kişi olsa bile, önemsiz bir şey değildi. O tek ruh için, bu riski göze almaya razıydı. Kabe’ye doğru yürüdü ve yüksek sesle okumaya başladı: "Bismillahirrahmanirrahim" Ardından Rahmân Suresi’ni okumaya başladı. “Er-Rahmân. (Rahman) ‘Alleme’l-Kur’ân. (Kur'an'ı öğretti.) Halaka’l-insân. (İnsanı yarattı.) ‘Allemehû’l-beyân.” (Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti.) O okuyuş, o sözler… Daha önce hiç duymadıkları bir şeydi. Ama yine de kulağa yabancı gelmiyordu. Kureyş’in ileri gelenleri bunun Kur’an olduğunu anladı.

Ve derhal Abdullah bin Mesud’a doğru koştular. İnsanlar bu sözleri duymamalıydı, çünkü duyarlarsa etkilenirlerdi. Hatta Kureyşliler bile, bu sözlerin ruhlarında bıraktığı derin tesire karşı koyamadılar. Kendi zihinlerinde hala çatışmalar yaşarken, bunu başkalarına nasıl açıklayabilirlerdi? Müşrikler Bin Mesud’un etrafını sardı. Defalarca darbe almasına rağmen, pes etmek istemiyordu. O ilahi sözlerde, Allah’ın nimetleri birbiri ardına zikrediliyordu. Ve sonra dilinden ayetler döküldü. "Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukezzibân?" Darbelere maruz kalırken, Abdullah hakikati haykırıyordu. O an, o manzara, Kureyşliler’in ne kadar çaresiz kaldığının açık bir göstergesiydi.

"Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukezzibân?" ayetini, konuşamaz hale gelinceye kadar okumaya devam etti. Her şey bittiğinde, onun için üzülen ve endişelenen arkadaşlarına verdiği cevap şuydu: "Şu anda benim gözümde, Allah düşmanlarından daha zayıf ve daha zelil kimse yoktur. İsterseniz yarın yine gelir, onlara bugün okuduğum kadar Kur’an okurum." Kureyşliler ne yaparsa yapsın, ertesi gün, Müslümanları daha da güçlenmiş halde buluyorlardı. Tek bir mümin bile imanından dönmedi. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de davasından asla vazgeçmedi. Kureyşliler, gerek tek başlarınayken gerek toplu halde kendilerine sürekli soruyorlardı: "Muhammed ﷺ’i bu mesajdan vazgeçirecek şey ne olabilir?

Bunu kim sona erdirebilir? Neden denediğimiz hiçbir şey işe yaramadı?" Bu sorular akıllarında dolaşırken, bir isim öne çıktı. Hepsinin üzerinde hemfikir oldukları bir isim. Eğer Resulullah (s.a.v.)’in fikrini değiştirebilecek biri varsa, o da oydu. Çocukluğundan beri, 30 yılı aşkın zamandır ona babalık yapan adam: Amcası Ebu Talib. Ebu Talib, Mekke’nin en saygın şahsiyetlerinden biriydi. Yaşlıydı, çok malı mülkü olmasa da, insanlar ona hürmet eder ve sözünü dinlerdi. İslam’ı kabul etmemişti fakat yeğeniyle aralarındaki bağ çok derindi, on yılların sevgisi, sadakati ve karşılıklı saygısıyla şekillenmişti. Bu, Kureyşliler’in bu meseleyle alakalı ona ilk gelişleri değildi.

Son gelişlerinde, Ebu Talib yumuşak sözlerle karşılık vermiş, onları sakinleştirip nazikçe geri çevirmişti. Ama bu kez çok daha ciddiydiler. Açık bir taleple geldiler: Peygamber (s.a.v.)’in davetinden vazgeçirilmesi. "Ey Ebu Talib! Sen bizim büyüklerimizdensin, ileri gelenlerimizden birisin. Daha önce de sana geldik ve yeğenini durdurmanı istedik, ama sen istediğimizi yapmadın. Bizi akılsızlıkla suçluyor ve ilahlarımızı küçümsüyor. Onu ya sen durdurursun, ya da birimiz yok oluncaya kadar hem seninle hem de onunla savaşırız!" Bu tehditler, yaşlı Ebu Talib’i sarsmıştı. Bu kez çok daha kararlı ve çok daha sertlerdi. Ebu Talib ömrü boyunca bu insanların içinde yaşamıştı.

Ona saygı duyuyorlardı, yıllara dayanan bir itibara sahipti. Onlara karşı güçlü bir aidiyet hissediyordu. Kendi halkı tarafından terk edilme düşüncesi, ona ağır geliyordu. Ama diğer tarafta da yeğeni vardı. Onu, kendi çocuklarından bile daha fazla seviyordu. Ve ona da sırtını dönemezdi. İki taraf arasında sıkışmış, bunalmış hissediyordu. Yüreği ağırlaştı. Derin derin düşündükten sonra, Resulullah (s.a.v.)'i çağırdı ve şöyle dedi: "Sevgili yeğenim, kavminin ileri gelenleri bana geldiler. Ne olursun, bana da kendine de acı! İkimizin de taşıyamayacağı bir yükü üzerimize yükleme.

Lütfen, kavmini inciten sözler söylemeyi bırak." Amcasının bu sözleri, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i bir an duraklattı ve düşünmeye sevk etti. Durum gerçekten çok zordu. Ebu Talib’in, Resulullah (s.a.v.) akrabalarını yemeğe davet ettiğinde gösterdiği kararlılık, şimdi zayıflamıştı. O ana kadar kavmi içinde onu koruyan tek kişi Ebu Talib’ti. Şimdi o da mı ona sırt çevirecekti? Onu da mı onu yalnız bırakacaktı? Bu sözler kalbini ağırlaştırıp sarsmış olsa da, Allah’ın Resulü ﷺ, yalnıza tek bir koruyucusunun olduğunu biliyordu: Göklerin ve yerlerin Rabbi olan Allah. Bütün dünya ona sırt çevirse bile, bu, hiçbir şeyi değiştirmezdi.

Nihayetinde Resulullah (s.a.v.), her şeyin O’nun iradesiyle gerçekleştiğini, O’nun izni olmadan hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini biliyordu. Bu Allah’ın diniydi ve hiçbir insana bağlı değildi. Allah dilediği kimseyle, dilediği şekilde onu kuvvetlendirebilirdi. Tam o anda Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), o unutulmaz sözleri söyledi. "Şunu bilesinki, ey amca. Güneşi sağ elime, ayı da sol elime koysalar bile, bu dini, bu davayı asla terk etmem. Ya Allah bu dini hakim kılar, yahut ben bu uğurda canımı veririm." Bu sözleri söylerken gözlerinden yaşlar akıyordu. Amcası tarafından yalnız bırakılmak, onun için hiç de kolay değildi. Ama kararı kesindi. Ayağa kalktı.

Tam ayrılmak üzereyken, bu netliği ve kararlılığı, Ebu Talib’in kalbinde derin bir etki bıraktı. Resulullah (s.a.v.)'in cesareti ona ilham verdi ve ona da ayağa kalkma gücü verdi. "Ey kardeşimin oğlu, yaptığın şeye devam et. Dilediğini yap. Vallahi, hiçbir sebeple seni kimseye teslim etmeyeceğim." Böylece müşriklerin girişimleri bir kez daha sonuçsuz kaldı. Nasıl sonuç versin? O, ölümden zerre korkmuyordu. Onların tehditlerine boyun eğmiyordu. "Güneşi sağ elime, ayı da sol elime koysalar bile…" dediğinde, bunu sadece laf olsun diye söylemiyordu. Gökler ve yer, onun samimiyetine ve doğruluğuna şahitlik ediyordu.

Kureyşliler sadece Ebu Talib’e gitmiyor, aynı zamanda Allah’ın Resulü (s.a.v.)’e de türlü teklifler sunuyorlardı. İşte teklif ettikleri şeyler: "Eğer servet istiyorsan, sana kendi servetlerimizden veririz; öyle ki bizden bile daha zengin olursun. Eğer şeref ve itibar istiyorsan, seni kendimizden üstün kabul ederiz. Emirlerine asla karşı gelmeyiz. Eğer gerçekten istediğin şey kral olmaksa, seni başımıza kral yaparız.” Ama ne teklif ederlerse etsinler, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hepsini reddediyordu. Eğer onların sandığı gibi gerçekten yalan söylüyorsa, neden bu teklifleri kabul etmedi? Kişisel menfaat nerede kaldı? Onun eline zorluk ve sıkıntıdan başka ne geçiyordu?

Hakikat apaçıktı. Kur’an’ın sözleri ve Allah’ın Resulü ﷺ'in davranışları, müşrikleri günden güne biraz daha etkiliyordu. Takip ettikleri yola olan güvenleri sarsılıyordu. Ama yine de, ne olursa olsun hakikati kabul etmeyi reddediyorlardı. Peki, onları bu derece inkara sürükleyen şey neydi? Allah’ın Resulü ﷺ ile alay etmelerine ve sözlerini küçümsemelerine neden olan şey neydi? Neden Kur’an okunduğunda kulaklarını tıkıyorlardı? Neden ısrarla gözlerini nura kapatıyorlardı? Bütün bunların merkezinde kibir ve gurur vardı. Bir düşünün. Bu dini kabul etseler, yıllardır yaptıkları her şeyin yanlış olduğunu kabul etmeleri gerekecekti.

Kibri büyük biri için ise hatalarını kabul etmek, hele böyle önemli bir konuda, hiç de kolay değildi. Ayrıca, atalarının kendileri gibi putlara taparak hata etmiş olabileceğine de inanmak istemiyorlardı. Dolayısıyla kibirleri sadece kendileriyle ilgili değildi. Atalarının yolunu savunmakla da ilgiliydi. Ebu Talib’e geldiklerinde söylediklerini hatırlayın: "Atalarımıza dil uzatıyor ve bizi ahmaklıkla suçluyor." Yıllarca putlar için kestikleri kurbanların, her gün evlerinden çıkarken putlarına el yüz sürmelerinin hepsinin boşa olduğunu kabul etmek istemiyorlardı. Onlar için hakikate sadakat, toprağın altına gömülü atalarını onurlandırmaktan daha az değerliydi.

Sonunda mezara tek başlarına girecekleri halde, aklın sesini değil, geçmişin sesini takip etmeyi seçtiler. Bütün bunların yanında, kibirlerinin bir başka boyutu da şuydu: Peygamber Efendimiz ﷺ'in ailesini yeterince soylu görmüyorlardı. Hatta bir defasında, Allah’ın Resulü ﷺ ile konuştuktan sonra, Ebu Cehil arkadaşına dönüp şöyle demişti: "Vallahi, onun söylediklerinin hakikat olduğunu biliyorum." Peki o halde, neden ona iman etmedi? Bunu itiraf ettikten sonra bile? Çünkü hemen ardından, Allah’ın Resulü ﷺ'in kabilesini kendi kabilesiyle kıyaslamaya başladı. Her kabilenin üstün özelliklerini sıraladı ve onları yan yana yarışan iki ata benzetti.

Sonra da şöyle dedi: "Şimdi bir de, 'Bizim kabileden bir peygamber çıktı' diyorlar. Hayır, vallahi, bunu kabul edemem." Başka bir olayda da, Ümeyye bin Ebi Salt, bir keresinde Allah'ın Resulü ﷺ hakkında, Ebu Süfyan’a şöyle demişti: "O gerçekten bir peygamberdir. Ona uy." “Öyleyse sen neden ona uymuyorsun?” "Sakif kadınları, 'Ümeyye gidip Abdümenaf oğullarından bir gence uydu' derler diye çekiniyorum." Araplar arasında, birinin statüsü ne kadar yüksekse, itibarını korumak için o kadar fazla baskı hissederdi. "İnsanlar ne der?" diye düşünür ve başkalarının görüşlerine göre hayatlarını şekillendirirlerdi. Ama sonuçta, kısa ve geçici bir hayat uğruna ebedi hayatlarını feda ediyorlardı.

Bu yüzden Ebu Talib’e yönelttikleri tehditler işe yaramadı. Sabırları tükenmişti. Artık İslam’a karşı hiçbir tahammülleri kalmamıştı. Öfke ve nefretle, buldukları her fırsatta Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'e zarar vermeye çalışacaklardı. O namaz kılarken, arkasından gelip onu boğmaya çalışacak, Secdeye vardığında, kafasını bir taşla ezmeye teşebbüs edeceklerdi. Kapısının önüne defalarca hayvan pisliği dökecek, her gün yürüdüğü yollara dikenli çalılar serpiştireceklerdi. Onu nerede görseler, mübarek kalbini kıracak ağır sözler söyleyip ona hakaret edeceklerdi. Fakat bütün bunlara rağmen, o hepsine sabırla katlanacak, asla vazgeçmeyecekti.

Ne nefret dolu davranışlar, ne hakaretler, ne de tehditler onu yolundan döndürebilirdi. Aynı özveriyle, gece gündüz, bir ruh daha kurtulur diye insanları İslam’a davet etmeye devam edecekti. Kendisi için endişelenmiyordu. Ancak o günlerde, ashabı için duyduğu kaygı giderek artıyordu. Her geçen gün, Mekke’de bir Müslüman olarak yaşamak daha da zorlaşıyordu. Günün en sıcak saatlerinde, Mekke, işkence gören Müslümanların feryatlarıyla yankılanırdı. Ta ki artık ses çıkaracak güçleri kalmayana kadar. Erkam’ın evi bile artık müminleri korumak için yeterli değildi. Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), Müslümanların dinlerini daha özgürce yaşayabilecekleri bir yol bulmak zorundaydı.

Peygamberliğin beşinci yılıydı. Bir gün Resulullah ﷺ, ashabını topladı. Onlara söylemek istediği önemli bir şey vardı. Şöyle dedi: "Şimdi yeryüzüne dağılın. Allah sizi yeniden bir araya getirecektir." Peki nereye gidebilirlerdi? "Ey Allah’ın Resulü, nereye gidelim?" Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) eliyle işaret ederek dedi ki: “Oraya.” Denizin ötesini işaret ediyordu. Bu, o diyara deniz yoluyla gitmeleri gerektiği anlamına geliyordu. Fakat orası neresiydi?

İslam’ın yankısının yalnızca bir avuç müminle uzak diyarlara yayılışı, zorluklar ve ardından gelecek kolaylıklar, İslam saflarına katılacak önemli isimler, Kureyşliler’i derinden sarsacak isimler, müşriklerin art arda alacağı darbeler, ve Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in kabul edilecek olan büyük duası. Bunların hepsi, bir sonraki bölümde bizi bekliyor. Takipte kalın. Kulağa biraz sıra dışı gelebilir ama çevrimiçi bir Kur'an kursu yönetiyoruz ve daha şimdiden 43.000 kişi buradan mezun olarak Kur'an yolculuğuna başladı. Evet, Lamelif Kur'an mobil uygulamamızdan bahsediyorum. Tamamen ücretsiz ve reklam içermiyor.

İngilizcede inanılmaz derecede başarılı olan bu uygulama, şimdi inşallah 13 farklı dilde dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların hizmetine sunulacak. Ancak bu proje bir emek gerektiriyor. Bunu gerçekleştirmek için 2.000 dakikalık eğitim videosu hazırlamamız gerekiyor. Şu anda ise çeviri ve seslendirme maliyetleri konusunda zorlanıyoruz. Ekibimiz toplam tutarı 30 dolarlık hisselere böldü; imkanınıza göre bir veya daha fazla hisseye sponsor olarak destek olabilirsiniz inşallah. Bu uygulamayı tamamlamak için yardımınıza ihtiyacımız var. Kullanıcıların okuyacağı her bir harfin sevabına ortak olmak isterseniz, bizimle hemen iletişime geçebilirsiniz.
