# Resulullah'ın Son Anları! Bilal Ezanı Bitiremedi… | Final Bölümü - Ey Resul

- Language: tr
- Published: 2026-08-26
- Canonical: https://blog.towardseternity.com/tr/blog/the-prophets-farewell-to-the-world-his-final-words-to-you-final-episode-o-messenger
- Source video: https://www.youtube.com/watch?v=pR65Sfhp-AY
- Channel: Towards Eternity

This is the cleaned transcript of the source video. The speech is unaltered.

---

Her peygambere mutlaka kabul edilecek bir dua bahşedilmiştir. Ve her peygamber bu hakkı hayatının bir döneminde kullanmıştır. Örneğin, Hz. Süleyman (aleyhisselam) şöyle dua etti: "Rabbim, beni bağışla ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk bahşet. Şüphesiz Sen, çok ihsan edensin." Ve Allah ona eşi benzeri olmayan bir mülk ve saltanat verdi. Hz. Zekeriya (aleyhisselam) ise, kendisinden sonra yerini alacak akrabaları hakkında endişeliydi. Çok yaşlanmıştı ve eşi çocuk sahibi olamıyordu. Bu yüzden duasını Allah'tan bir evlat istemek için kullandı. Allah da Hz. Yahya (aleyhisselam)'ı bahşetti.

Ancak Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) tüm alemlere rahmet olarak gönderilmişti. Bu yüzden o, duasını bu dünyada kullanmadı. Çünkü onun kalbinde, kendi ihtiyaç ve sıkıntılarından önce, ümmeti vardı. Biz vardık. Bu yüzden o duayı sakladı. Onu ne kendisi için, ne ailesi için, ne de çektiği sıkıntılardan kurtulmak için kullandı. Dedi ki: "Duamı, ümmetime kıyamet gününde şefaat etmek için saklıyorum." O duayı, ahirette Allah'tan bizim adımıza bağışlanma isteyebilmek için sakladı. Rabbine "Ümmetim, ümmetim" diye yalvarabilmek ve bizi mahşer günü kurtarabilmek için. O, bu duayı bu hayatta kullanmadı. Kendi rahatını düşünmek yerine, bizim ebedi yaşamımızı kurtarmak istedi.

İşte o, ümmetine karşı böylesine büyük bir merhamet ve sevgi besliyordu. Ve artık, hayatının son günlerini yaşadığını hissedebiliyordu. Yakında sahabelerine, ümmetine ve tüm insanlığa tarihi bir hitapta bulunacaktı. Veda Hutbesi olarak bildiğimiz o hitap. Şimdi o ana geri dönelim ve onun sözlerine kulak verelim. Bu video serisi, güvenilir İslami kaynaklardan alınmış yüzlerce referansa dayanmaktadır. Tüm yapay zeka görselleri, yetkin Müslüman alimlerle istişare edilerek hazırlanmış ve İslami esaslara uygun şekilde oluşturulmuştur. İslam'ın beş şartından biri olan hac ibadeti, Hicret'in 9. yılında farz kılındı. Ve 10.

yılda, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) hac için hazırlıklara başladı. Medine'deki Müslümanlara ve çevre kabilelere de hazırlanmalarını söyledi. Binlerce Müslüman yolculuk için Medine'de toplandı. Çok heyecanlıydılar çünkü ilk hac ibadetlerini Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) ile birlikte yapacaklardı. Ancak bunun Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın son haccı olacağını henüz bilmiyorlardı. Zilkade ayının 25'inde, 40.000 kişilik bir kervan öğle namazını kıldıktan sonra Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) önderliğinde yola çıktı.

Hac ibadetine başlamadan önce şöyle dua etti: "Allah'ım, gösterişten ve şöhret arzusundan uzak bir hac nasip et." Kurban etmek üzere yanlarında yüz deve getirdiler. Yaklaşık 10 günlük bir yolculuktan sonra, Zilhicce'nin 4. günü Mekke'ye vardılar. Yemen ve diğer bölgelerden hac için gelen Müslümanlar da onlara katılınca, sayıları 100.000'in üzerine çıktı. Bu ne muazzam bir gönül fethiydi. On yıl önce, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) Mekke'yi yanında sadece Hz. Ebu Bekir ile terk etmek zorunda kalmıştı. Ve şimdi, on binlerce Müslümanla birlikte Mekke'ye dönüyordu. Bu hiçbir savaşın, hiçbir kılıcın asla başaramayacağı bir şeydi. Mesele kılıçlarla ilgili değildi. Mesele kalpleri kazanmaktı.

Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) huzur içindeydi. Hac görevini yerine getirmeye hazırdı. Zilhicce'nin 8. günü Mina'ya gitti. Ve 9. günü Arafat'a çıktı. O öğleden sonra, Arafat vadisinin ortasında, Veda Hutbesi'ni irad etti. Sözlerine "Ey insanlar" diyerek başladı. Dikkat edin, "Ey Müslümanlar" demedi. Çünkü bu çağrı sadece o gün Arafat'ta bulunanlara yönelik değildi. Kıyamet gününe kadar gelecek her bir insana yönelikti. Kadın erkek, genç yaşlı 100.000'den fazla kişiye hitap ediyordu. Ve onlar aracılığıyla gelecek bütün nesillere. Konuşmasına şu sözlerle başladı: "Hamd ve şükür Allah'a mahsustur. O'na hamd eder ve O'ndan yardım isteriz.

Allah kime hidayet ederse, artık onu kimse saptıramaz. Sapıklığa düşürdüğünü de kimse hidayete erdiremez. Şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur. O, tektir. O'nun ortağı, eşi ve benzeri yoktur. Yine şahitlik ederim ki Muhammed O'nun kulu ve Resulü'dür. Ey insanlar, sözümü iyi dinleyin! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım. Ey insanlar, bugün nasıl mukaddes bir gün ise, bu ay nasıl mukaddes bir aysa, bu şehriniz Mekke nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü saldırıdan korunmuştur. Ashabım, yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden sorguya çekileceksiniz.

Sakın benden sonra küfre dönüp de birbirinizin boynunu vurmayın. Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur." Öncelikle faizden bahsetti. Şöyle buyurdu: "Ashabım, kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her türü kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmuttalib oğlu amcam Abbas'ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmedin, ne de zulme uğrayın." Sonra kadınların haklarından söz etti. "Ey insanlar, kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim.

Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinde hakkı vardır." Irkçılığı sona erdirecek şu sözleri söyledi: "Ey insanlar, Rabbiniz birdir. Babanız birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır.

Allah yanında en kıymetli olanınız, Ondan en çok korkanınızdır." İnsanlığın daha yüzyıllar boyunca mücadele edeceği meselelere değiniyor ve dünyanın çaresizce ihtiyaç duyduğu çözümleri sunuyordu. Ardından bize bir emanet bıraktı. "Allah'ın Resulü buyuruyor ki: Ey müminler, size iki emanet bırakıyorum. Onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah'ın kitabı Kur'an ve Peygamberinin sünnetidir." Son olarak, sahabelerine bir soru sordu.

"Ey insanlar, yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?" "Allah'ın resullüğünü ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize nasihatte bulundunuz, diye şahadet ederiz!" Bunu işiten Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) işaret parmağını gökyüzüne doğru kaldırdı ve şöyle dedi: "Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab!" 14 yüzyıl sonra eğer bizim şahitliğimiz de kabul edilirse, biz de şahitlik ederiz ki sen görevini yerine getirdin, ey Allah'ın Resulü. İkindi vaktiydi. Akşam yaklaşıyordu. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) devesi Kasva'nın üzerindeydi. Birden yüzü değişti ve alnından ter damlaları akmaya başladı. Sahabeler, onun vahiy aldığını anladılar.

Bir süre sonra, o hal sona erince, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) o an nazil olan ayeti okudu. "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam'ı seçtim." Aniden, derinden gelen bir hıçkırık sesi duyuldu. Ağlayan Hz. Ebu Bekir'di. Gözlerinden yaşlar ardı ardına akıyordu. Ama herkes bu ayet karşısında sevinç içindeyken, onu ağlatan şey neydi? O, bu ayetin aslında bir veda olduğunu fark etmişti. Mademki Allah, "Dininizi kemale erdirdim" buyurmuştu, demek ki Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın görevi artık tamamlanmıştı. Ve ayrılık vakti yakındı. O anda, bunu sadece Hz. Ebu Bekir anlamıştı.

Belki de Allah onu bu ağır vedaya önceden hazırlıyordu. Çünkü Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın vefatı sahabeleri derinden sarsacaktı. O an geldiğinde birinin dimdik durması, herkesi teskin etmesi ve onlara yol göstermesi gerekecekti. Ve gerçekten de o gün, Hz. Ebu Bekir bir dağ gibi dimdik duracaktı. Mekke'nin fethinden bu yana iki yıl geçmişti. Peki bu iki yıl içinde neler oldu? Kısaca özetleyelim. Arap Yarımadası'nın kalbi olan Mekke, tevhidin, Allah'ın birliğinin merkezi haline gelmişti. Bu büyük değişim, diğer kabilelerin İslam'ı kabul etmesinin önünü açtı. "Ve Muhammed Allah'ın Resulüdür." Böylece Senetü'l-Vufûd (Elçiler Yılı) olarak bilinen dönem başlamıştı.

Arabistan'ın her köşesinden kabileler geldi ve İslam'ı benimsedi. Yemen'in çeşitli bölgelerinden insanlar, Süleym, Müzeyne, Cüheyne, Hevazin kabileleri ve hatta Taif halkı gelip Müslüman oldular. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın Taif halkı için ettiği duayı hatırlıyor musunuz? İşte o dua artık karşılığını buluyordu. O yıl, 60'tan fazla heyet geldi. Mekke'nin fethinden kısa bir süre sonra, Umman hükümdarı ve halkı da İslam'ı kabul etti. Müslüman olan bir diğer lider de Bahreyn hükümdarıydı. Onunla birlikte Mecusilerin dini lideri de İslam'ı kabul etti. Bahreyn'deki Mecusi halkın bir kısmı Müslüman olurken, diğerleri kendi dinlerinde kalmayı tercih etti.

Nasr Suresi'nde müjdelenen günler nihayet gelmişti. Ayet-i kerimede tasvir edildiği gibi, insanlar akın akın Allah'ın dinine giriyordu. Ve bu yeni Müslüman olan bölgelere, sahabeler vali veya elçi olarak gönderiliyordu. Bu sahabeler hem hakimlik yaptılar hem de insanlara dinlerini öğrettiler. "... ve ayrılığa düşmeyin." Aynı zamanda zekatla ilgili işlerin yürütülmesinden de sorumluydular. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)'ın Medine'de devletin temelleri atılırken mücadele ettiği üç şeyi hatırlıyor musunuz? Cahiliye... Yoksulluk... Ve çatışma. Bu valiler de aslında aynı mücadeleyi hayata geçiriyordu.

İnsanların dini öğrenmesine yardımcı oluyor, İslam sadece ibadetten ibaret olmayıp hayatın her alanında rehberlik sunduğundan, aslında cehaletle savaşıyorlardı. Hakimlik görevleri vasıtasıyla, adil hükümler vererek ve İslam ahlakını yayarak, ihtilaf ve bölünme ile mücadele ediyorlardı. Zekat işlerini yöneterek de doğrudan yoksullukla mücadele ediyorlardı. Her yıl kabilelere, İslam'ın beş şartından biri olan zekat öğretilirdi. Ardından zekat, nisab adı verilen asgari zenginlik sınırının üzerinde olanlardan toplanırdı. Görevliler daha sonra bu zekatları yine o bölgedeki ihtiyaç sahiplerine dağıtırlardı.

Bu sistem o kadar güçlü bir etki gösterecekti ki, sadece birkaç yıl içinde, bir zamanlar zekat alan insanlar kendileri zekat verebilecek hale geleceklerdi. Nitekim birkaç yıl sonra Muaz bin Cebel zekatları toplamış fakat Yemen'de zekat verilebilecek tek bir ihtiyaç sahibi bulamadığı için, zekat mallarını başka yerlerde dağıtılmak üzere hilafet merkezine göndermek zorunda kalmıştı. Bir düşünün. Sadaka vermeye gidiyorsunuz ama koca şehirde ihtiyaç sahibi kimse yok. Kulağa bir rüya gibi geliyor, değil mi? İşte İslam'ın vaat ettiği sistem bu. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ve dört halife döneminde, Müslümanlardan zekat dışında başka bir vergi istenmezdi.

Eğer bir Müslüman zekat verecek durumda değilse, ondan hiçbir şey alınmazdı. Ancak Yahudi, Hıristiyan ve Mecusi topluluklardan cizye adı verilen bir vergi toplanırdı. Bu vergi karşılığında, savaş zamanlarında orduya katılmak zorunda kalmazlardı. Canları ve malları korunur, hiçbir ayrımcılığa uğramadan devletin hizmetlerinden faydalanabilirlerdi. Hatta öyle ki, halifeliği döneminde Hz. Ali (radıyallahu anh) mahkemede Hıristiyan bir adamla eşit muamele görmüştü. Devletin başı olmasına rağmen. Ve o Hıristiyan adam hiçbir şekilde haksızlığa uğramadı. Oysa böylesi bir adalet anlayışını Bizans veya Sasaniler gibi devletlerde asla göremezdiniz.

İstenen cizye miktarı da insanları zor duruma sokacak bir meblağ değildi. Aslında Bizans ve Sasani idaresi altında yaşayanlar, yıllarca ağır vergiler ödemeye zorlanmışlardı. Elimde kalan son tohum bu. Çocuklarım açlıktan ölürken sizin ambarlarınız dolup taşıyor. Tanrı bize mutlaka bir kurtarıcı gönderecek! Ancak toprakları İslam egemenliğine girdiğinde, çok daha düşük bir vergiyle rahatladılar. Üstelik kadınlar, yaşlılar, ağır hastalar ve din adamlarından hiç vergi alınmazdı. Fethedilen toprakların yanı sıra bazı krallıklar da Müslümanların otoritesini ve yıllık cizye ödemeyi kabul ederdi.

Örneğin Tebük Seferi sırasında Kinde kralı, Eyle hükümdarı, Cerba ve Ezruh halkı İslam'a davet edilmişti. Ancak kabul etmediler. Bunun üzerine her yıl cizye ödemeleri karşılığında onlarla barış antlaşmaları imzalandı. Resulullah'ın emriyle, bundan böyle cizye ödeyeceksiniz. O dönemde devletin giderleri üç yolla karşılanıyordu: cizye, savaş ganimetleri, ve vakıflardan elde edilen gelirler. Ve böylece Mekke'nin fethinden sadece iki yıl sonra, güçlü bir asayiş ve denetim sağlanmış oldu. Artık sağlam bir sistem kurulmuştu. Diğer taraftan, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın emriyle, bölge genelindeki putlar ve puthaneler yıkıldı.

Arabistan'daki putperestlik tamamen ortadan kaldırıldı. Tüm bu büyük değişiklikler sadece 23 yıl içinde gerçekleşti. Böylesine bir dönüşümün neredeyse imkansız göründüğü cahiliye toplumunda. Allah'ın izniyle, Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) kömürü elmasa dönüştürüyordu. Ve yetiştirdiği sahabeler, her alanda dünyaya öğretmenlik edecek ve örnek olacak kişilerdi. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) Veda Haccı'nı gerçekleştiriyordu. Tüm rükünleri birer birer tamamlamıştı. Sıra kurbana geldiğinde, tam 63 deve kurban etti. Ömrünün her yılı için bir tane. Ve bunu kendi elleriyle yaptı. Onun yaşındaki biri için, bir günde 63 deve kesmek hiç de kolay değildi.

Bu onun hala güçlü ve sağlıklı olduğunu gösteriyordu. İlerleyen yaşına rağmen, hiçbir zayıflık belirtisi göstermiyordu. Ardından saçlarını tıraş ettirdi. Hac artık tamamlanmıştı. Sahabeleriyle birlikte Medine'ye dönmek üzere yola çıktı. Hicretin 11. yılıydı. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ateşli bir hastalığa yakalandı. Bu, günden güne daha da ağırlaşacak bir hastalıktı. Her yıl Ramazan'da Cebrail aleyhisselam gelir, Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) ile o zamana kadar nazil olan Kur'an ayetlerini okurdu. Fakat o yıl, Kur'an hatmini iki kez tamamladılar. Bu, bu yılın farklı olduğuna dair açık bir işaretti. Bu süre zarfında sık sık kabirleri ziyaret etti.

Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm), Baki mezarlığına gidip şöyle buyurdu: "Selam size, ey müminler yurdunun sakinleri. Size vaat edilen geldi. İnşallah yakında biz de size katılacağız. Allah'ım, Bakiu'l-Garkad'da yatan bu insanları bağışla." Bir süre sonra şöyle dedi: "Kardeşlerimi görmeyi ne çok isterdim." "Ey Allah'ın Resulü, biz senin kardeşlerin değil miyiz?" Şöyle cevap verdi: "Siz benim sahabelerimsiniz. Kardeşlerim henüz dünyaya gelmemiş olanlardır. Ve ben sizden önce Havz'a ulaşacağım, Kevser suyuyla dolu o havuza." Evet, bizden bahsediyordu. Bize 'kardeşlerim' demişti. Yani onu hiç görmeden iman eden ve onun yolundan gidecek olanlara.

"Seni görmeden iman ettik, ey Allah'ın Resulü. Seni hiç görmeden sevdik, ey Allah'ın sevgilisi. Kardeşin olarak anılmaya layık olmayabiliriz ama seni kalbimizin en derininden sevdik." Artık son 13 gününe girmişti. Bunlar, mübarek ömrünün son günleriydi. Hastalığı iyice ağırlaşmış, vücudu bitkin düşmüştü. Şiddetli acılar çekiyordu. Herkes durumun ne kadar ciddi olduğunu biliyordu. Sahabeler derin bir üzüntü içindeydi. O, onları manevi yetimlikten kurtarmak için gelmişti. Ve şimdi onsuz yaşamak zorunda mı kalacaklardı? Yeniden mi yetim kalacaklardı? O giderse, dertlerini kime anlatacaklardı? Kimin sözleri akıllarını ve ruhlarını besleyecekti? Fakat bu dünya fanidir.

Ve her insan burada sadece bir misafirdir. Er ya da geç, ölüm meleği herkesin kapısını çalacaktı. Her nefis ölümü tadacaktı. Son günlerinde bile hala ümmetini düşünüyordu. Duasında, gözyaşlarında, daima ümmeti vardı. Onlar için ağlıyordu. İşte o anlardan birinde Cebrail (aleyhisselam) geldi ve neden ağladığını sordu. Şöyle cevap verdi: "Ümmetim, ey Cebrail, ümmetim. Onlar için endişeleniyorum." Cebrail gitti ve bu kez bir müjdeyle geri döndü. "Rabbin buyuruyor ki: 'Muhammed'e git ve ona de ki: Biz seni ümmetin konusunda elbette razı edeceğiz ve seni üzmeyeceğiz.'" Bu zor günlerinde, kendisini en huzurlu hissettiği yerde, Hz. Aişe (radıyallahu anha) validemizin evinde kalmak istiyordu.

Her gece, sırayla eşlerinden birinin yanında kalırdı. O durumda bile, adaletten asla ödün vermiyordu. Önce sıranın kimde olduğunu sordu ve Hz. Meymûne validemizin evine gitti. Ancak eşleri onun arzusunu anlamıştı. Bunun üzerine hepsi toplandı ve Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın Hz. Aişe'nin evinde kalması için rızalarını verdiler. Sadece beş gün kalmıştı. Bu dünyadaki vaktinin sonuna geldiğini biliyordu. Hz. Ali (radıyallahu anh)'ın yardımıyla, mescide gitti ve sahabelerin orada toplanması için haber gönderdi. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) sahabelerine dönerek şöyle buyurdu: "Allah, kullarından birine bu dünya ile kendi katında olan arasında seçim sundu.

O kul da Allah'ın katında olanı seçti." Birden biri ağlamaya başladı. Yine o sadık dostu Hz. Ebu Bekir es-Sıddık'tı. Şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü, anamız babamız sana feda olsun." Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) Hz. Ebu Bekir'e baktı ve şöyle buyurdu: "İnsanlar içinde bana en çok iyiliği dokunan, hem dostluğuyla hem malıyla Ebu Bekir'dir. Eğer bu dünyada bir halil (yakın dost) edinecek olsaydım, mutlaka Ebu Bekir'i seçerdim. Fakat ben bir halil edinemem çünkü Allah beni kendisine halil seçmiştir. Ama bizi birbirimize bağlayan şey, İslam kardeşliği ve sevgisidir." Sonra şöyle buyurdu: "Ebu Bekir'inki hariç, mescide açılan tüm kapılar kapatılsın." Emir derhal yerine getirildi.

Aslında, "Ebu Bekir'inki hariç, mescide açılan tüm kapılar kapatılsın." diyerek, daha derin bir manaya işaret ediyordu. Sanki şöyle diyordu: "Aranızdan bazıları bu ümmetin sorumluluğunu üstlenmek isteyebilir. Fakat bu meseleyle ilgili diğer tüm kapıları kapatıyorum. Ve o makamın Ebu Bekir'e verilmesini istiyorum." Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın ateşi yükselmeye devam ediyordu ve hastalığı ağırlaşıyordu. Sahabeler onu ziyaret edip o halde gördüklerinde, derinden üzüldüler. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) bir keresinde şöyle buyurmuştu: "En şiddetli imtihanlar peygamberlere gelir.

Buna rağmen, bir peygamberin o imtihanlara karşı duyduğu sevinç size nimetler verildiğinde hissettiğiniz sevinçten daha büyüktür." Sonra şunu ekledi: "Yüce Allah, rahatsızlık, hastalık gibi başına sıkıntılar gelen her Müslümanın günahlarını, tıpkı ağacın yapraklarını döktüğü gibi döker." Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) artık mescide gidecek gücü kendinde bulamıyordu. O zamana kadar amcası Abbas, Hz. Ali ve yeğeni Fadl'ın yardımıyla, hala oraya gidip namaz kıldırabiliyordu. Fakat şimdi yatağında uzun süreler hareketsiz yatıyor, sadece ara sıra gözlerini açabiliyordu.

Bir an, başını kaldırıp sordu: "İnsanlar namaz kıldı mı?" "Hayır, seni bekliyorlar, ey Allah'ın Resulü." Bunun üzerine şöyle dedi: "Ebu Bekir'e söyleyin, namazı o kıldırsın." "Ey Allah'ın Resulü, babam Ebu Bekir yufka yürekli bir adamdır. Senin yerine geçtiğinde, gözyaşlarını tutamayacaktır. Ve insanlar da onunla birlikte ağlayacaktır. Onun yerine başka birini görevlendirebilir misin?" Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) emrini tekrarladı: "Ebu Bekir'e söyleyin, insanlara namazı o kıldırsın." Ve böylece, Hz. Ebu Bekir imam olarak öne çıktı ve öğle namazını kıldırmaya başladı. Ertesi gün, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) aniden yatağından kalkacak gücü buldu.

Yanındakilerin yardımıyla mescide geldi. Hz. Ebu Bekir onu fark edince geri çekilmek istedi. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) ona yerinde kalması için işaret etti ve onun soluna oturdu. Ancak Hz. Ebu Bekir geri çekildi ve ona uydu. Bu, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın sahabelerine kıldırdığı son namazdı. Bundan sonra namazları Hz. Ebu Bekir kıldıracaktı. Hastalığının 13. günüydü, bir pazartesi sabahı. Bu dünyaya gözlerini ilk kez bir pazartesi günü açmıştı ve şimdi yine pazartesiydi. Fakat bu sefer, büyük bir veda yaklaşıyordu. Hz. Ebu Bekir, sahabelere sabah namazını kıldırıyordu.

Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) bir an başını kaldırdı ve odasının penceresinden, sahabelerin düzgün saflar halinde, omuz omuza durduğunu gördü. O anda kalbi büyük bir sevinçle doldu. İşte oradaydılar, uğruna bunca sıkıntıya göğüs gerdiği sahabeleri. 23 yıl önceki Cahiliye günlerinden ne kadar da farklıydılar. Her biri Rablerine yönelmiş, İslam'ı kabul etmiş ve canlarını, mallarını Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yoluna adamışlardı. Onları bu şekilde görmek ne büyük bir mutluluktu. Bu, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın sahabelerini bu şekilde gördüğü son andı. Ayrılık acısı bir kor gibi yüreklerine düşmek üzereydi. Kavuşmaları artık cennete kalmıştı.

Bir ara, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) sevgili kızı Hz. Fatıma'yı yanına çağırdı. O, hayatta kalan tek evladıydı ve karakteriyle, yürüyüşüyle ve pek çok başka yönden babasına çok benziyordu. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) onu soluna oturttu ve kulağına bir şey fısıldadı. Fatıma aniden büyük bir üzüntüye kapıldı. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Sesi titriyordu. Sonra Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) ona başka bir şey daha fısıldadı. Ve bu kez yüzünde bir tebessüm belirdi. Daha sonra Hz. Aişe, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın ona ne söylediğini sorunca, Hz.

Fatıma şöyle dedi: "Önce bana yakında bu dünyadan göçeceğini ve beni bırakacağını söyledi, bu yüzden ağladım. Sonra ailesi içinde ona ilk kavuşacak olanın ben olduğumu söyledi, bu yüzden de gülümsedim." Ve gerçekten de öyle oldu. Babasının vefatından altı ay sonra, henüz yirmili yaşlarındayken, o da bu dünyadan göçtü. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın acısını kendi yüreğinde hisseden Hz. Fatıma, dayanamadı. Kollarını sevgili babasına doladı ve gözyaşlarına boğuldu. "Babacığım... ne kadar çok acı çekiyorsun." Bu, yıllar önce müşriklerin onun sırtına deve işkembesi boşalttıkları zamanki feryadının aynısıydı. Ama artık acı çektiği zamanlar sona eriyordu.

Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) kızına bakarak buyurdu ki: "Ey Fatıma, baban bugünden sonra artık acı çekmeyecek. Kıyamet gününe kadar hiç kimseyi istisna bırakmayacak olan o hakikat, ölüm, artık babana da geldi." Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) artık geri dönüşü olmayan bir yoldaydı. Tüm yaratılmışlara rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), ümmeti için çabalamaktan asla vazgeçmeyen, İslam'ın mesajını yaymak için her türlü zorluğa göğüs geren, hayatı tüm insanlık için en güzel örnek olacak olan o peygamber, şimdi ölüm döşeğinde yatıyordu. Evet, geçtiğimiz günlerde, onun mübarek hayatından bahsettik. Yetim olarak doğdu.

Henüz çok küçükken annesini kaybetti. Ve hayatı zorluklarla, imtihanlarla doluydu. İlk vahyi, Hira Mağarası'nda derin düşünceler içindeyken almıştı. Başta ne olduğunu anlayamamış, bu yüzden her zaman başvurduğu ilk kişiye, Hatice'sine gitmişti. "Beni ört, beni ört." demişti. Ona peygamberlik vazifesi verilmişti. Ve böylece 23 yıl sürecek olan o büyük mücadelesi başlamıştı. İlk yıllarda, her türlü zulümle karşı karşıya kaldı. Muhammed'e uyanların sonu budur. Sahabeleri acı çektiğinde, o da onlarla acı çekti. Müşrikler onları İslam'dan döndürmek için akıl almaz işkenceler yaptılar. Tam üç yıl boyunca ailesi ve akrabalarıyla birlikte boykot altında kaldı.

Toplumdan dışlandılar, aç ve susuz bırakıldılar ama o davasından asla vazgeçmedi. Ve o dönem sona erdiğinde, işler tam da düzelmeye başlamışken, en sevdiği insanları kaybetti. Önce onu her zaman koruyan amcası Ebu Talib'i kaybetti. Ardından her zaman yanında duran sevgili Hatice'sini yitirdi. Sonra, belki kendisini dinlerler diye Taif'e gitti ama orada zalimce taşlandı. Eğer dileseydi, Allah Taif halkını helak ederdi. Ama o bunu istemedi. O, Rahmet Peygamberiydi. Buyurdu ki: "İnanıyorum ki onların nesillerinden, yalnızca Allah'a ibadet edecek nesiller gelecektir." Bir kez daha ümmetini düşündü. Bir kez daha merhameti seçti. Tüm bu zorluklara rağmen asla vazgeçmedi.

İslam'ı yaymak için Medine'ye hicret etti. Orada Allah'ın dinini hakim kılmak için yorulmaksızın çalıştı. Yeni bir medeniyet kurdu ve oradan İslam'ı dört bir yana yaydı. Uhud Savaşı'nda, her zaman bir dağ gibi yanında duran amcası Hz. Hamza'yı kaybetti. Ve en yakın sahabelerinden bazılarını kaybetti. Bu kayıplar ona çok ağır geldi. Fakat Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) her zorlukta gücünü Allah'tan aldı ve O'nun mesajını iletmekten asla geri durmadı. Pek çok askeri sefere liderlik etti ve Allah'ın izniyle zaferler kazandı. Bu sayede pek çok kabile İslam'ı tanıdı ve kabul etti. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) artık vazifesini tamamlamıştı.

Sonunda Veda Haccı'nı yaptı ve Veda Hutbesi'ni irad etti. Tüm insanlığa, sahabelerine ve ümmetine son tavsiyelerini verdi ve hatırlatmalarını yaptı. Evet, görevini en güzel şekilde tamamlamıştı. Ve artık ebedi aleme doğru yola çıkma vakti gelmişti. Gün çoktan yarılanmış, güneş batmaya yüz tutmuştu. Sadece dudakları kıpırdıyordu. "Allah'ım, beni Refîk-i A'lâ ile beraber eyle." "Allah'ım, Refîk-i A'lâ." Başka bir deyişle şöyle diyordu: "Beni En Yüce Dost'a kavuştur." Ayrıca sürekli "Namaz, namaz" diyerek namaza sımsıkı sarılmalarını hatırlatıyordu. Yüzyıllar boyunca, yeryüzü onun gelişini beklemişti. Şimdi ise göklerin melekleri bekliyordu. Yanında bir kap su vardı.

Ellerini suya daldırıp yüzünü siliyor ve şöyle diyordu: "Lâ ilâhe illallâh." Sonra göğe doğru işaret ederek şu sözleri tekrarladı: "Allah'ım, Refîk-i A'lâ. Allah'ım, Refîk-i A'lâ." 63 yaşında vefat etti. Hz. Fatıma gözyaşlarına boğuldu ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın hanımları da ağlamaya başlayınca, sahabeler ne olduğunu anladılar. Hz. Ali taş kesilmiş gibi öylece kalakaldı. Gözleri yaşlarla dolmuştu. Hz. Osman'ın dili tutulmuştu. Sanki dili bağlanmış gibiydi. Fakat Hz. Ömer (radıyallahu anh) o dehşetli anın şokuyla sarsılmıştı. "Allah'ın Resulü ölmedi, o hayatta! Sadece bayıldı, tıpkı Musa'ya olduğu gibi.

Kim Muhammed öldü derse, onu kılıcımla keserim." O esnada Hz. Ebu Bekir, Sünh'teki evindeydi. Haberi alır almaz derhal oraya koştu. Hiç kimseye bakmadan doğrudan odaya girdi Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yüzünü açtı. Alnını öptü ve ağladı. "Ölümünde de ne kadar güzelsin, tıpkı hayattayken olduğun gibi, ey Allah'ın Resulü." Sonra yüzünü tekrar örttü ve dışarı çıktı. Karşısında ne yapacaklarını bilemeyen bir sahabe topluluğu vardı. Herkes ağlıyor, keder ve şok içinde kıvranıyordu. Hz. Ömer'in sözlerini o da işitmişti. "Kim Muhammed'e tapıyorsa, bilsin ki, Muhammed ölmüştür.

Kim Allah'a ibadet ve kulluk ediyorsa bilsin ki, Allah Hayy'dır, ölümsüzdür." Allah şöyle buyurdu: "Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim gerisin geriye dönerse, Allah'a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenleri mükafatlandıracaktır." Bu ayet aslında Uhud günü, müşriklerin yaydığı asılsız "Muhammed öldürüldü" söylentisi üzerine nazil olmuştu. Sahabeler bu ayeti yüzlerce, belki binlerce kez okumuş olsalar da, o keder anında sanki onu birden unutuvermişlerdi. Ancak Hz. Ebu Bekir tek ayet ile herkesin kalbini teskin etmişti.

Bu sözleri duyduktan sonra sahabeler bir nebze olsun kendilerini toplamaya başladılar. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)'ın artık bu dünyadan göçtüğünü nihayet kabul ettiler. Hz. Ömer de kendine geldi ve Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)'ın ölmediği konusundaki ısrarından vazgeçti. Hz. Ömer daha sonra şöyle dedi: "Sanki o ayeti ilk kez duyuyormuşum gibi gelmişti." Evet, Medine daha önce tarihinde hiç, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın geldiği günkü gibi büyük bir sevinç yaşamamıştı. Ve şimdi tarihindeki en derin keder ve acıyı yaşıyordu. Gözlerinden yaşlar süzülüyor, yüreklerinden hüzün ve keder taşıyordu. Fakat yalnızca yas tutmakla bir yere varılmazdı.

Şimdi ne yapacağız? Bir halife seçilmeliydi. Müslümanlara liderlik edecek ve İslam hukukunu uygulamaya devam edecek biri. Tüm ümmet için bir sığınak olmalıydı. Günlerini ve gecelerini İslam'ın hizmetine adayacak biri. Bunun üzerine sahabeler toplandı. Bu büyük sorumluluk için ehil kişi Hz. Ebu Bekir'di. O, Mekke'deki ilk müminlerden biriydi. O, Hicret yolculuğunda Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yol arkadaşıydı, mağaradaki iki kişiden biriydi. Ve hastalığı sırasında, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) zaten onu gösteren eden açık işaretler vermişti. Mescide açılan bütün kapıların kapatılmasını emretmiş ve sadece Hz. Ebu Bekir'in kapısını açık bırakmıştı.

Ayrıca namazı kıldırması için onu görevlendirmişti. Ona liderlik anlamına gelen imamlık vazifesini vermişti. Namaz İslam'ın direğidir, değil mi? Onlarca sahabe arasından, tüm Müslümanlara namaz kıldırması için Hz. Ebu Bekir'i seçmişti. Hz. Ebu Bekir, İslam ve Müslümanlar için her şeyini feda etmekten asla geri durmadı. Bir gün bile. Ordunun teçhizatlanması gerektiğinde, başka hiç kimsenin yapamayacağı bir fedakarlık yaptı. Sahip olduğu her şeyi getirdi.

Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) sordu: "Ailene ne bıraktın ey Ebu Bekir?" "Onlara Allah'ı ve Resulü'nü bıraktım." Miraç'ın ertesi sabahı müşrikler Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) ile alay ederken de en zor günlerde de, Bedir, Uhud, Hendek savaşlarında da, Hz. Ebu Bekir hep onun yanındaydı. Tüm bu sebeplerden dolayı, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'dan sonra halife olmaya en layık kişi oydu. Ve nitekim öyle de oldu. Sahabeler toplandıktan ve birbirleriyle istişare ettikten sonra, Hz. Ebu Bekir, İslam'ın ilk halifesi olarak seçildi. Ertesi gün, öğle namazı vaktiydi. Hala gözyaşları içindeki Medine halkı, namaz kılmak için mescidi doldurmuştu.

Bilal her zamanki gibi ezanı okumaya başladı. Fakat ne zaman ki "Eşhedü enne Muhammeden Resulullah (Şahitlik ederim ki Muhammed Allah'ın Resulüdür.)" dedi, boğazı düğümlendi. Sesi titredi ve cümleyi bile bitiremedi. İnsanları namaza çağırması, onları davet etmesi gerekiyordu. Ama yapamadı. Devam edemedi ve gözyaşlarına boğuldu. Herkes ağlıyordu. Bilal, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın olmadığı bir Medine düşüncesine dayanamıyordu. Artık ezan okuyamıyordu. Her köşesi ona Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)'ı hatırlatan bir şehirde kalmak istemiyordu. Ve birkaç yıl sonra Şam'a gitti. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın mübarek naaşı Hz.

Ali (radıyallahu anh) tarafından yıkandı. Onu yıkarken misk gibi bir koku yayıldı, daha önce kimsenin almadığı bir koku. Salı günü öğleden önce, yıkama ve kefenleme tamamlandı. Sahabeler geldi ve cenaze namazını kıldılar. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) bir keresinde şöyle buyurmuştu: "Hiçbir peygamber, öldüğü yerden başka bir yere defnedilmemiştir." Böylece, Hz. Ebu Bekir'in talimatıyla, Hz. Aişe'nin odasına, tam da vefat ettiği yere defnedildi. Buyurmuştu ki: "Biz peygamberler miras bırakmayız. Bıraktığımız her şey sadakadır." Zırhı bile bir Yahudi'de arpa karşılığında rehin duruyordu. Onu hiç tanımayan biri için bile bu manzara tek başına yeterliydi.

Ve yine de, her şeye rağmen, size bir miras bıraktı. İki miras: Kur'an ve sünnet. Vazifesini en mükemmel şekilde yerine getirdi. Şimdi sıra bizde. O, sancağı bize emanet etti. Ve onu yeniden göklere yükseltmek, tüm dünyaya taşımak artık bizim sorumluluğumuz. Şimdi evde oturma vakti değil. Bize emanet edilen o sancak, bir adım atmamızı bekliyor. Yeniden yükseklerde dalgalanacağı günleri özlüyor. Dünya bu mesajı duymayı bekliyor. Cahiliye karanlığından çıkıp imanın nuruna, Kur'an'ın ışığına kavuşmayı bekliyor. İnsanlık ruhen hasta. Ruhları acı çekiyor ama bir çıkış yolu bulamıyorlar. Şifa ellerimizdeyken, daha ne kadar öylece durup bekleyebiliriz?

Kendi yolculuğumuzdan başlama zamanı gelmedi mi? Sen ümmetin için yaşadın, ey Allah'ın Resulü. Peki biz ne için yaşıyoruz? Sen ümmetinin ebedi hayatını kurtarmak için uykusuz geceler geçirdin, biz ise kendimizden başkasını düşünmez olduk. En ağır imtihanlarda bile davanı bırakmadın. Biz ise en küçük zorlukta yolumuzu şaşırıyoruz. Ve sen hala bizi özlüyordun. Bize 'kardeşlerim' diyordun. Ama bu isme gerçekten layık mıyız? Senin ümmetin olmak için sadece seni seviyoruz demek yeterli mi? Yoksa asıl mesele senin sünnetini yaşamak, onu hayatımıza taşımak mı? Şimdi uyanma vaktidir. Uğruna gözyaşı döktüğün o ümmet olarak, sana layık olma vaktidir. Ey Allah'ın Resulü.

Senin yoluna, davana ve mirasına sımsıkı sarılacağımıza söz veriyoruz. Bugün bir şeyleri değiştireceğiz. Bugün, senin örneğinle yaşamaya başlayacağız. Bugün, özlediğin o kardeşlerinden olmak için bir adım atacağız. Ve sen, şu anda bu videoyu izleyen kardeşim. Eğer imanını güçlendirmek ve ilmini derinleştirmek istersen, Towards Eternity kanalımızda senin için onlarca eğitim videosu hazırladık. Küçük ama sürekli bir çabayla bile, muazzam bir ilerleme kaydedebilirsin, inşallah. Eğer "İslam'ı sıfırdan öğrenmek istiyorum" diyorsan, Step Islam adlı bir uygulamamız var. Tamamen ücretsiz namaz uygulamamızla, beş vakit namazı hayatının ayrılmaz bir parçası haline getirebilirsin.

Eğer Kur'an-ı Kerim'i Arapça okumayı bilmiyorsan, Lamelif Kur'an adlı bir uygulama geliştirdik. Ve Kur'an'ın manalarını daha derinlemesine keşfetmek istersen, tefsir okuma uygulamamız My Risale'yi indirebilirsin. Eğer bu video serisi sana ulaştıysa, Allah hayatında bir şeyleri değiştirmeni istiyordur. Öyleyse, karşılığında O'na doğru tek bir adım bile atmayacak mıyız? Ey Allah'ın Resulü. Allah bizi sana layık bir ümmet eylesin. Selam ve salât senin üzerine olsun. Ey alemlere rahmet olarak gönderilen. Ey Resulullah.
