# Budizm’den Müslüman Samuraylığa - “Din Sadece Bir Ticaret Sanıyordum!”

- Language: tr
- Published: 2026-08-26
- Canonical: https://blog.towardseternity.com/tr/blog/why-japanese-buddhist-became-a-muslim-samurai
- Source video: https://www.youtube.com/watch?v=wKJbjzSYRPs
- Channel: Towards Eternity

This is the cleaned transcript of the source video. The speech is unaltered.

---

Ben samuray soyundan geliyorum. Ailem Budist bir ailedir. Benim için din, bir iş gibiydi. Sadece inananlardan para almak için takipçi sayılarını artırırlar. Bangladeş’te ise farklı bir insanlık gördüm. Yani bazılarının, yalnızca Japonya’da doğdukları için sağlıkları ya da eğitim hayatları güvence altındaydı. Ve bazıları da yalnızca Bangladeş’te doğduğu için çok yoksuldu. Bunda herhangi bir adalet göremiyordum. Sonra Japonca Kur’an-ı Kerim’i buldum. Ve okumaya başladım. Sonra Ahiret gibi çok özgün kavramlarla yani ölümden sonraki hayatla, ve Tevhid’le, yani Allah’ın birliğiyle karşılaştım. O zaman mantıklı olan, benim Müslüman olmamdı. Selamun Aleyküm, Dr. Kyoichiro Sugimoto.

Towards Eternity’nin davetini kabul ettiğin için çok teşekkür ederiz. Seni aramızda görmekten çok memnunuz. Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatuhu. Benim için bir zevk. Öyleyse, önce şunu sorarak başlayayım, Kyoichiro Sugimoto kimdir? Bize kısaca hayatından bahseder misin? Adım Kyoichiro Sugimoto. Sugimoto benim aile adım. Yani Sugimoto klanına mensubum. Sugimoto klanı aslında köken itibarıyla bir samuray klanıdır. Dolayısıyla ben samuray soyundan geliyorum. Gifu eyaletinin Seki şehrinde doğup büyüdüm. Japonya'nın tam ortasında bir yerde. Ve daha sonra, ben üniversite öğrencisi olduğumda, farklı kültürleri araştırmak için kültürel antropoloji okudum ve 19 yaşında İslam'ı keşfettim.

Ve 20 yaşındayken Müslüman oldum. Ve şu anda Chiba'daki İslam Kültür Merkezi'nin imamı veya başkanı olarak hizmet ediyorum. Tokyo'nun hemen yanında. Müslüman olmadan önce neye inanıyordun? Aslında ben herhangi bir dine inanmıyordum. Sadece ismen Budistim çünkü ailem Budist bir ailedir. Ama fiilen bir dinim yoktu. Sadece kültürel olarak, normal Japonlar gibi, atalara saygı gösteririz. Başka hiçbir dine inanmıyordum, çünkü benim için din, bir iş gibiydi, yani onlar sadece, inananlardan para almak için takipçi sayılarını artırırlar. Ve sonra, bilirsiniz, çok zengin oluyorlar. Dolayısıyla bu bir tür iştir. Önceden benim algım böyleydi. Çoğu Japon bu hayatın son olduğuna inanır.

Yani sonrasında bekleyen hiçbir şey yok. Bu yaygın bir varsayımdır. Peki İslam’ı ilk kez nasıl duydun? Evet, üniversite öğrencisiyken Bangladeşli bir öğrenciyle tanıştım. Benim hayatımdaki ilk Müslüman oydu. Sadece biraz Japonca konuşabiliyordu ve iletişim kurması gerekiyordu. Ben de İngilizce pratiği yapmak istediğim için onunla arkadaş oldum. Bazen birlikte vakit geçirirdik. Zamanla birlikte yemek yemeye, hayatlarımızla ilgili güzel sohbetler etmeye başladık. Sonra beni yaz tatilinde Bangladeş'i ziyaret etmeye davet etti. Ben de farklı kültürlere ilgi duyuyordum. Hayatımın ilk yurt dışı seyahati olarak Bangladeş’i ziyaret ettim. Orası Müslümandı. Ve büyük bir kültürel fark gördüm.

Çünkü Bangladeş çok fakir bir ülke. Bu açıdan büyük farklılıklar gördüm. Yollarda, çok fazla, sokak çocuğu vardı, sokakta uyuyorlardı. Bu yüzden çok şaşırdım, bu ne böyle? Çünkü Japonya’da normalde böyle insanlara rastlayamazsınız. Arkadaşımın evine vardığımda, bilirsiniz, ailesi, anne-babası ve kardeşleri beni karşıladı. Ve çok misafirperver, samimi insanlardı. Bu da benim için başka bir kültür şokuydu, çünkü aileye saygı duyuyorlar ve değer veriyorlardı. Geniş bir aile yapıları vardı ve bunu hala sürdürüyorlardı. Daha sonra daha kırsal bölgeleri, köyleri ziyaret ettim. İnsanlar çok enerjikti, bilirsiniz, çok canlılardı. Bu, Japonya’da kolay kolay göremeyeceğiniz bir şey.

Çünkü her şey kontrol altında gibidir, ve şehir hayatı baskındır. Yani insanların gözlerine baktığınızda, Japonya’da pek çok insanın gözlerinin ferinin sönük olduğunu görürsünüz. Çünkü hayatlarında bir amaçları yoktur. Ne yaptıklarını bilmezler. Hayatın gerçek amacına dair bir farkındalıkları yoktur. İş için mi, yoksa yaşamak için mi çalışırlar, bunu bilmezler. Bangladeş’te ise farklı bir insanlık gördüm. Ekonomik olarak fakir olsalar da, gözlerinde bir şey görüyordum. Adeta bir aura yayılıyordu, anlıyor musun?

Ancak, insanların hepsi çiftçiydi, ve ben hayatlarında gördükleri ilk yabancıydım, ama yine de beni bir fincan çay içmeye davet ettiler, bilirsiniz, chai diyorlar, sütlü çay gibi bir şey, ve pitha, bir tür tatlı. “Gel, gel,” dediler anlıyor musun. Sonra da yemek. Buna çok şaşırdım. Japonya'da böyle bir şey hiç olmaz. Yabancı birini ilk kez gördüğünüzde onu hemen evinize davet etmek Japonya’da hiç görülmez. Ama ben bunu Bangladeş’te yaşadım. Peki, neden böyle? İşte bu, İslam hakkında düşünmeye başladığım başlangıç noktasıydı, çünkü biliyordum ki bu insanlar Müslümandı. Belki de davranışları, ve tutumları İslami değerlerden kaynaklanıyordu.

Japonya’ya döndükten sonra araştırmaya başladım, İslam hakkında kitaplar aradım, çünkü yıl 1996’ydı, henüz internet yoktu. Bu yüzden bu bilgileri sadece kütüphanelerden veya kitabevlerinden edinebiliyordum. Sonra Japonca bir Kur’an-ı Kerim buldum. Bu, İslam hakkındaki ana bilgi kaynağımdı. Onu edindim ve Japonca çevirisini okumaya başladım. Sonra Ahiret gibi çok özgün kavramlarla yani ölümden sonraki hayatla, ve Tevhid’le, yani Allah’ın birliğiyle karşılaştım. Bu kavramlar benim için çok yeniydi. Daha önce hiç bunlar hakkında düşünmemiştim. Çünkü Japonya’da insanlar çok meşguldür. İnsanlar ölümden sonraki hayatı düşünecek zamanı nasıl bulabilirler ki?

Günlük hayatlarında bu bir saniye bile akıllarına gelmez, anlarsın ya? Aynı şekilde Allah kavramı da. Japonlar politeist, yani çoktanrılı bir toplum olarak bilinir. Ve Japonya'da Tanrı'nın bir tanımı yoktur. Kimse size Tanrı'nın kim olduğunu öğretmez. Ben de Kur’an’da Tanrı’nın bir tanımının olduğunu gördüm. Açıkça belirtilmişti. Örneğin İhlas Suresi'ndeki gibi. Euzu billahi mineşşeytanirracim (Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım), Kulhuvallahu ehad, "De ki: 'O, Allah'tır, tektir.'" değil mi? Çok basit. Ama bu benim için bir tür sürprizdi. Oh, demek ki Tanrı’nın bir tanımı varmış. Sonra, Kur'an'ın diğer bölümlerini, orada yazılanları okumak çok ilgimi çekti.

Çünkü yaklaşık 600 sayfalık bir kitaptı. Bu yüzden Yaratan'ın, Allah’ın bize aslında ne söylediğini görmem gerekiyordu. Bu yüzden daha kişisel bir şekilde, sanki Yaratan, Allah bana şahsen hitap ediyormuş gibi okudum. Bu yalnızca 7. yüzyıldan kalma bir kitap değil, bugüne dair bir hayat dersiydi benim için. Acaba bu kitaptan öğrenebileceğim bir şey var mı diye merak ettim. Sonuç olarak, Ahiret ve Allah'ın tekliği hakkındaki temel kavramlara gerçekten katılıyorum. Şimdi, neden Ahiret konusuna katılıyorum? Önceden söylediğim gibi, Bangladeş'te büyük bir kültür şoku yaşamıştım çünkü orada yoksulluk vardı, değil mi? O sırada şunu düşünüyordum: Bu insanlar neden yoksul?

Yalnızca yoksul bir ülkede doğdukları için yoksullar. Yani bazılarının, yalnızca Japonya’da doğdukları için sağlıkları ya da eğitim hayatları güvence altındaydı. Ve bazıları da yalnızca Bangladeş’te doğdukları için çok yoksuldu. Yani, buna kim karar veriyor? Nerede doğacağımıza karar verme hakkımız yok. Bu da demek oluyor ki hayatlarımız başlangıcından itibaren eşit değil. Bunu inkar edemezsiniz. İlk andan itibaren hayatımızda büyük bir uçurum, bir eşitsizlik var, ve bunu bu kısa dünya hayatında tam olarak telafi etmek mümkün değil. Yani bu yüzden, bir adalet göremiyordum, çünkü baştan itibaren bir şeylere zaten karar verilmişti. Ancak Kur'an'ı okuduktan sonra Ahiret kavramını keşfettim.

O zaman her şey anlam kazandı, çünkü bu hayatta bize verilen her şey sadece bir imtihan. Size çok ya da az verilmiş olmasının, nihai sonuçla bir ilgisi yok. Diyelim ki bir kişi Bangladeş’te doğdu ve zor şartlarda yaşıyor. Ama bu kişi hayatta iyi işler yapıyorsa, Ahirette karşılığını bulacaktır, yani cennete girecek ve ebediyen yaşayacaktır. Yani, bu hayatın en fazla 100 yıl kadar süreceğini düşünürüz. ama ebedi hayat sınırsızdır, değil mi? 100 yılı sonsuzlukla kıyasladığınızda bu hiçbir şeydir, bilirsiniz. Bir saniyeden bile azdır. İşte bu nedenle Ahiret'in adaleti bana bu hayata dair bir anlam verdi. İslam'ı benimseme kararında belirleyici faktör neydi?

Seni “Müslüman olmalıyım.” demeye iten şey neydi? Bir şey fark ettiniz mi? Bu videoyu izlerken hiç reklam görmediniz. Towards Eternity kar amacı gütmeyen bir kuruluştur. Bu videoları sadece sizin desteğinizle üretebiliyoruz. Bu iyi amaca katkıda bulunmak isterseniz, Towards Eternity'ye bağışta bulunun ve bu altın fırsatı kaçırmayın. İslam'ı benimseme kararında belirleyici faktör neydi? Seni “Müslüman olmalıyım.” demeye iten şey neydi? Bahsettiğim gibi, bu iki kavram, Ahiret kavramı ve Tevhid kavramı benim için gerçekten mantıklıydı. Ancak, Kur'an'ın tüm ayetlerini, bu 600 sayfalık kitapta gerçekte ne yazdığını kontrol etmem gerekiyordu.

Tehlikeli veya tuhaf bir öğreti var mı diye dikkatle inceledim. Ancak, okudukça daha çok fark ettim ki oh, bu bana çok doğal geliyordu. Sanki takip etmemiz ya da inanmamız gereken şey buydu. Sonunda, bu Kur'an'ın insan yapımı olmadığını hissettim, anlıyor musun? Bu, adeta Yaratan'dan, Allah’tan gelen bir kitaptı. Bu yüzden, Kur'an'ın hayat değiştiren bir kitap olduğuna daha güçlü bir şekilde inandım. Ve ona uymak istedim. Çünkü İslam sadece Kur'an'ı okumak değildir. Daha çok bir uygulama, dini bir deneyimdir. Müslümanların günlük hayatlarında İslam’ı nasıl hissettiklerini ve nasıl yaşadıklarını bilmek istedim. Peki bu tür bir içsel bilgiyi nasıl edinebilirim? Nasıl, biliyor musun?

Tek bir yol vardı: Benim Müslüman olmam gerekiyordu. İslam'ı kendim deneyimlemem gerekiyordu. Aksi takdirde, bir araştırmacı gibi, üçüncü bir kişi gibi, objektiflik adına mesafeli davranırsınız, sadece araştırır, araştırır, ama İslam'ın içsel yönlerini gerçekten anlayamazsınız. Bir dış göz bunu asla tam manasıyla elde edemez. Ben ise o bilgiyi bilmek istedim. Muhtemelen merakımdan dolayı, Müslüman olmak istedim. İslam’ın aslında ne olduğunu öğrenmek için. Peki, Müslüman olduktan sonra karşılaştığın başlıca zorluklar nelerdi? İlk mesele helal gıdaydı. Evet. Neredeyse 28 yıl önceydi. Şimdi ise Elhamdülillah, helal olarak çok fazla seçeneğimiz var.

ama o zamanlar neredeyse Müslümanların bile helal gıdaya erişimi çok sınırlıydı. Bu bir numaralı zorluktu. İkincisi ise ibadet yeri, namazdı. O zamanlar tüm Japonya’da sadece yedi cami vardı, öyle hatırlıyorum. Bugün 151'den fazla camimiz var. Dolayısıyla namazı nasıl ve nerede kılacağımız da ayrı bir zorluktu. Bir başka zorluk ise, Japonya'daki Müslüman olmayanlar arasında İslam'a karşı var olan önyargıydı. İnsanların çoğunun İslam’ın ne olduğuna dair neredeyse hiç bilgisi yoktu. Son 20 yılda aileme İslam’ı anlatmaya çalıştım. Ancak, bence çoğu durumda, 11 Eylül saldırıları nedeniyle İslam’la terörizmi ilişkilendiren olumsuz bir imaj vardı. Bu yüzden İslam'ı dinlemek istemiyorlardı.

Bundan dolayı olumsuz bir algıları vardı. Ama ben anlatmak istedim. Ne zaman bir araya gelsek İslam’ı tanıtmak istedim. Ama onlar pek umursamıyorlardı. Yine de devam ettim. Israr etmedim ama İslam’ın ne kadar güzel ve ne kadar akla yatkın olduğunu anlatmayı sürdürdüm. Ancak, hoşlanmamaya başladılar. Sonra, bir gün, memleketim Gifu’dan Chiba’ya bize geldiklerinde, babam "Ah, oğlum yine İslam’dan bahsedecek." der gibiydi. Sadece kısa bir ziyarette bulundu, birkaç dakika kaldı ve gitti. Anlıyor musun? Çünkü İslam hakkında konuşmamı dinlemek istemiyordu. Böylece aramızdaki ilişki bozuldu. Bunu nasıl normale döndürebiliriz, diye düşündüm. Bu yüzden farklı bir yol düşünmeye başladım.

Onları mutlu etmek için onlara hediyeler göndermem gerektiğini düşündüm. Babama kahve gönderdim, kahveyi sever. Ayrıca kuruyemiş ve atıştırmalıklar gönderdim, onları da çok sever. Göndermeye devam ettim. Ve sonra, evet, mutlu oldu. Ve sonra tekrar memleketimi ziyaret etmemize izin verdi. Biz de Chiba’dan memleketime gittik. Ardından annemle babam bana evle ilgili bir kaygıları olduğunu söyledi. Büyükbabamdan miras kalan bu eski eve kim bakacaktı? Japonya'da genellikle ilk oğul bu evin bakımını üstlenir. Yani bu görev bana düşüyordu. Ben de “Merak etmeyin.” dedim, "Bunu ben üstleneceğim.” Böylece bu endişeyi ortadan kaldırdım. Sonraki kaygıları ise sağlıklarıyla ilgiliydi.

Çünkü o zaman 75 yaşındaydılar. Yani, bilirsin, "Bir gün hastaneye yatarsak ya da felç olursak, normal durumda olamazsak ne olacak?" diye sordular. “Merak etmeyin. Biz sizinle ilgileneceğiz.” dedim. Böylece bir diğer kaygılarını da giderdik. Sonra babam bana bir soru sordu. “Niçin sakal bırakıyorsun?” dedi. Sakal yani. Bu çok, şey, ilginç bir soruydu. İslam ile ilgiliydi. Ve bu, muhtemelen beklediğim bir soruydu, "Yani bu soruya doğrudan cevap vermeyeceğim, ama şunu söylemeliyim ki, bu soruyu daha iyi anlamak veya cevaplamak için İslam'ın temellerini sana açıklamam veya senin bunları öğrenmen gerekiyor. 10 dakikan var mı?” diye sordum. Babam da tamam dedi.

Demek ki artık İslam hakkında konuşmak için vaktim vardı, 10 dakika bile olsa, Elhamdülillah. Önceden birkaç dakikaya bile tahammül edemezdi. Ama şimdi 10 dakikam vardı, elhamdülillah. Söylemem gerekenleri söylemeliydim. Bizde GORAP yöntemi vardır, bilirsiniz, Allah’ın varlığı, tekliği, vahiy ve peygamberlik. Esas konular bunlardır. Bu konuda eğitimliydim, basit bir Japoncayla anlattım. Onlar da dinledi, annem dahil herkes dinledi. Bundan sonra babam bana, “Ne istiyorsun?” diye sordu. Sonunda, "Ne ne istiyorsun?” diye sordu. O sırada eşim de yanımda dinliyordu. Bir şeylerin olduğunu hissetti. “Seninle birlikte cennete gitmek istiyorum” dedi. Eşim böyle dedi. Peki nasıl olacak? Değil mi?

Ben de “Kelime-i Şehadet getirir misiniz?” dedim. Çünkü GORAP tamamen Kelime-i Şehadet ile ilgilidir, Allah’tan başka ibadete layık hiçbir ilah olmadığı ve Muhammed (s.a.v.)’in Allah’ın elçisi olduğudur. Mesaj budur. Ben bunu zaten açıklamıştım ve onlar da bir şekilde anlamışlardı. Geriye kalan tek şey bunu ikrar etmek, Kelime-i Şehadet getirmekti. "İstediğim şey, size az önce anlattıklarımı Kelime-i Şehadet ile tasdik etmeniz." dedim. Sonra babam ve annem birbirlerine baktılar ve “Peki.” dediler. Vay canına. "Tamam, karar verebiliriz, söyleyebiliriz." Bu gerçekten en mutlu andı. Eşimle birlikte hemen şükür namazı kıldık. Evet. Gerçekten beklenmedik bir sonuçtu.

Ama Subhanallah, olan şey buydu. Peygamberimiz Muhammed ﷺ hakkında seni en çok etkileyen şey neydi? Evet, sallallahu aleyhi vesellem. Şey, benim için, her şeyden önce, o Kur'an'ın elçisidir. Bu çok önemli çünkü Kur'an beni çok etkilemişti. Bu yüzden, onun bu mesajı, Kur'an'ı nasıl oldu da son 1400 yıldır hiçbir değişikliğe uğramayacak şekilde aktarabildi, diye düşündüm. Yani bu mucizevi bir şey. Ve sonra onun harika şahsiyeti var. Onu ne kadar tanırsam, ona olan hayranlığım ve saygım da o kadar artıyor. 7. yüzyılda, ne medeniyet denecek imkanlar, ne de maddi destek varken, insanları İslam'a nasıl davet edebildi? Araba ve tren yoktu, değil mi? iPad veya bilgisayar da yoktu.

Ama yalnızca 23 yıllık bir sürede, çölle kaplı bir diyarda, nasıl uzun mesafeler katetti, sırf Mekke’den Medine’ye bile mesafe çok uzun, ve nasıl neredeyse her gün İslam'ı tebliğ etti? Ve nihayetinde, biliyorsunuz, Mekke'nin fethi gerçekleşti, Mekke'nin kapıları açıldı. Bu gerçekten harika. İslam’dan önceki halinle İslam’dan sonraki halin arasında ne gibi farklılıklar görüyorsun? Evet, fark, tek kelimeyle, kalbin veya zihnin istikrarıdır. Allah'ın planladığı her şey iyidir. Ama biz nihai sonucu bilemeyiz çünkü O, bütünü görür, biz ise yalnızca pikselleri görürüz.

Yani piksel seviyesinden bakıldığında belki kötü bir şey oluyormuş gibi görünebilir, ama aslında on yıl, on beş yıl sonra geriye dönüp bu olaya, bu hadiseye baktığımızda niçin olduğunu gerçek anlamıyla idrak ederiz. Bugünün hayatı, bilişim teknolojileri ve hızla değişen toplum nedeniyle böyle diyelim. Her şey değişiyor, çok hızlı bir şekilde. Ve finansal olarak da öyle, bilirsiniz, işlerimiz inişli çıkışlıdır, değişkendir. Sağlığımız da öyle, COVID-19 sırasında olduğu gibi, insanlar aniden hastalanıyor ve ölüyor. İnsan ilişkilerimizde de pek çok farklı fikir, şikayet, farklı duygular ve görüşler var, hala istikrarsız.

Yani, eğer olup bitenlere odaklanırsak, kalbimiz de istikrarsız hale gelir. Ancak Müslümanlar, böyle bir ortamda yaşıyor olsak da, günde beş vakit namaz kılıyoruz. Yüce Allah’la, Yaratıcıyla, mükemmel bir şekilde istikrarlı olan bağımızı sürdürüyoruz. Bu yüzden kalbimizin istikrarını sağlayabiliriz. Bu, bir tür pratik faydadır ya da içsel dini deneyimdir diyebilirim. Ben, kendimi dengeleyebilirim, özellikle Allah’ın kaderine iman ederek, bilirsiniz, Allah'ın kaderi, yani Allah'ın kaderi önceden belirlemesi. Bu gerçekten rahatlatıcı bir unsurdur, zira hayatımız inişli çıkışlıdır, iyi de vardır, kötü de. İnsan bakış açısından kötü görünenler, Allah’ın nazarında aslında iyidir.

Çünkü O, iyiliğin kaynağıdır. O halde nasıl olur da Allah’tan kötü bir şey bekleriz? Hayır. Bu gerçek bir tasdik veya inançtır. Sonunda elde edebileceğimiz şey kalbin istikrarıdır. Anladınız mı? Ne olursa olsun, iyi ya da kötü, Elhamdülillah deyin. Yani, bu gerçekten öğrenebileceğim bir şeydi ve İslam'ı benimsedikten sonra, öncesi ve sonrası arasında bir fark hissettim, evet.
