Ateistlerin Görmek İstemediği O Detay | Bize Yalan Söylediler B2
Yayınlanma tarihi
Önemli bir karar almadan önce iki kere düşünün, sonra o kararı alın, denilir. Peki ama ya alacağımız karar insan için en hayati öneme sahip ise? Yani sonucunda sonsuz bir mutluluk veya sonsuz bir pişmanlık ihtimali varsa? Neyden bahsediyorum? Yaratıcının varlığı veya yokluğu konusu. Herhalde bu sefer insan iki defa değil, bin defa düşünse yine az kalır. Peki görmeden, gözlemlemeden inanmam, diyerek yaratıcının varlığını kabul etmeyen birisi bu kararını kaç defa düşündü? Yani gözden kaçırdığı bir şeyler olamaz mı? Hem gördüklerimiz bile bizleri birçok kez yanıltırken karar vermek sadece görmeye nasıl indirgenir? Mesela çocukluğumuzda birçoğumuz resim defterine güneşi sarı renkle çizmiştir.
Ama gerçekte güneş sarı değildir. Güneş renklerin kaynağı yani beyazdır. Veya Ülker takım yıldızına baktığımızda onun güncel halini gördüğümüzü sanırız ama durum öyle değildir. Işığının bize geç ulaşmasından dolayı onun yaklaşık 448 yıl önceki halini görürüz. Yani bu yıldız kümesi 300 yıl önce yok olmuşsa bile sen, şu anda onu görmeye hatta onunla yönünü bulmaya bile devam edersin. Yani gördüklerimiz bizi birçok kez aldatabilir. O yüzden aklımız her zaman ön planda olmalı. Bize Yalan Söylediler Bölüm l Maddede Çözüm Aramak Hatadır! "Yaratıcıyı evrende gözlemleyen var mı? Hani nerede görüyorsunuz Tanrı'yı?
Gözlemleyemediğiniz bir şeye inanmak sadece körü körüne bir inançtır." Yapılan en büyük hatalardan birisi de birçok ateistin yaratıcıyı bizzat evrende gözlemlemek istemesi ve onu madde cinsinden araması. Halbuki maddeyi yoktan var eden ve madde ötesi olan bir zatı madde cinsinden aramak en temel bir hatadır. Çünkü bir ürünün ustası yaptığı ürün cinsinden değildir. Mesela en basitinden bir marangoz farklı bir yapıdayken ürettiği masa farklı bir yapıdadır. Veya bir bilgisayar programcısı, etten kemikten oluşan bir insan olup farklı bir yapıdayken o program ise kodlardan oluşan bir yazılımdır. Farklı bir yapıdadır.
Yani yaratıcıyı yarattığı atom cinsinden, madde cinsinden evrende aramak, yapılan en temel hatadır. Yaratıcı, maddeye benzemeyip doğanın da ötesinde olmalı. Bölüm II Maddelerin Çaresizliği Evreni gözlemlediğimizde şöyle problemle karşılaşıyoruz. Ortaya çıkan şeylerle, onu yapıyor olarak görünen sebepler arasında bir uçurum var. Ortaya bir ürün çıkıyor ama onu görünürde yapıyor olarak gözüken şeylerin onu yapmasının ihtimali yok. Hemen birkaç örnekle bunu biraz aklınıza yakınlaştırmak istiyorum. Ya mesela arıyı düşünüyoruz. Arkadaşlar bir ara sürüsü bir araya geliyorlar ve altıgen peteklerden mükemmel bir resim çiziyorlar. Sonra içini lezzetli ve şifalı bir iksirle dolduruyorlar.
Bal diyoruz buna. Yani bakıyorsun arıya, yaptığı işe bakıyorsun. Ya arada bir uçurum var diyorsun. Bir sinek doğduktan hemen sonra uçup gelip sizin üzerinize konup orada 5-6 teknolojiyi bir arada kullanması ve işte aynı anda orada lokal anestezi yapması ve aynı zamanda kanınızın pıhtılaşmamasını sağlayacak enzimleri vücudunda üretmesi. Bunların hepsine baktığımızda diyoruz ki bir sonuç çıkıyor ortaya. Burada bir lokal anestezi var. Ki benim arkadaşım anestezi teknikerliği okuyor ve ne kadar büyük bir zorluklar içerisinde bu dersi aldığını biliyorum. Bu kadar zor bir işi doğduktan bir dakika sonra bir sinek yapıyor. Bir uçurum var diyorum.
Kuşlar bir sürü halinde göç edecekleri zaman mükemmel bir iletişimle anlaşıp binlerce kilometre uzaklıktaki rotaları kendileri bulabiliyorlar. Bir sorun var diyorum. Ortaya bir iş çıkıyor ama o işi yapıyor gibi gözükenlerle ortaya çıkan iş arasında büyük bir uçurum var. Yani şunun gibi aslında bir yolda yürüyoruz mesela. Yürürken bir bebek gördük. Bebeğe bir baktık ki bebek tırı kaldırıyor. Kocaman tırı. O anda şunu demez miyiz? "Ya, kesin ip var ağabey, kesin ip var." deriz yani sihirbazlık gösteri falan... "Kesin bir iş var burada." deriz. Bebek bunu yapamaz. Mümkün değil bu gördüğümüz sahne. İmkansız.
Sabah kahvaltıda işte omlet yapmak için kırdığımız bir yumurta biraz kuluçkada bekledikten sonra içinden bir anda uçan bazı yön bilgilerine hakim olan bilgili bir kuş çıkıyor. Yani arada bir uçurum yok mu? Yine o yumurtadan 'tavus kuşu' diye tüylerinde bir resim çiziliyor olan bir canlı çıkıyor. Yani yine çok büyük bir uçurum var. Ya da mesela bir kör, sağır, akılsız, dilsiz bir adam düşün. Yani böyle tasvir etmemin sebebi de atomların özellikleri olduğu için söylüyorum. Yani bir yeteneğin yok. Kör, sağır, akılsız, dilsiz bir insanın bir fabrikada görev verdik ona.
Dedik ki, "Git, araba fabrikasında çalış." Arabanın çıktığı bantta her bir aşamasında bir usta gibi çalışıp, her bir aşamasını yönetip, her bir aşamasında mahir bir sanatkar gibi çalıştığını görüyoruz. Ortaya bir araba çıkartıyor. Bu mümkün değil. Aynı zamanda o adamı alıp farklı bir telefon fabrikasında gönderiyoruz. Yine aynı işleri yaptığını görüyoruz. Ortaya bir telefon çıkartıyor. Ya, deriz ki, “Burada çok ciddi bir sorun var.” Yani bu adam bunu yapamaz. Çamaşır makinesi fabrikasına gönderiyoruz. Beyaz eşya fabrikasına gönderiyoruz. Yine orada da aynı sanatı sergiliyor. Ya deriz ki, "Burada çok ciddi bir sorun var." Yani bu adam bunu yapamaz. İmkansız. E peki atomlar?
Evrendeki atomlar da örnekteki adam gibi kör, sağır, akılsız hatta cansız yani ölü varlıklar. Ve buna rağmen evrenin her yerinde, her canlının vücudunda hatasız çalışabiliyorlar. Peki ama bu nasıl olabiliyor? Bunu sormayacak mıyız? Yani bu da örnekteki adamın durumu gibi absürt ve beklenmedik bir durum değil mi? Yani şimdi tüm canlıları birer fabrika gibi düşün. Her bir atomu da o kör, sağır, akılsız adam gibi hayal et. Hatta atomlar bir de cansız varlıklar dediğimiz gibi. Ve bu atomlara bakıyoruz. Her bir fabrikaya gidip usta gibi çalışıyorlar. Mesela topraktan çıkıp bitkinin yapısına katılıyor ve hatasız yerli yerinde çalışabiliyor.
O bitkiden çıkıp bir hayvanın vücuduna girdiğinde orada da her aşamayı bilen bir usta gibi çalışabiliyor. Oradan çıkıyor ve büyük bir fabrika olan insan bedenine girdiğinde insanın farklı farklı organlarında da eksiksiz çalışıyor. Gözde ayrı, beyinde ayrı. Kalp sisteminde ayrı. Her organda, o organın farklı işleyen yapısına rağmen her şeyi bilir gibi çalışıyorlar. Nasıl ki örnekteki adamın arkasında, ''Ya görmesek de elbette başka birisi olmalı.'' dedik. İşte atomların arkasında da her bir atomu kontrol eden, her bir atomun gittiği her alana da hakim olan ve tüm işlemleri yapan bir yaratıcı mantıken olmak zorunda. Yani bu ''Bence böyledir.'' demek gibi de değil.
Kişisel, şahsi bir yorumdan bahsetmiyorum. Bu mantıki bir zorunluluk. Çünkü mantığın dördüncü ilkesi olan 'Yeter-Neden' ilkesine göre her sonucun yeterli bir sebebi olmak zorunda. O zaman her gün gördüğümüz bu cansız atomların olağanüstü işleyişinin de bir açıklaması olmak zorunda. Madde ötesi her bir atomu kontrol eden bir yaratıcı yani Allah olmak zorunda. Ve bir ateist madde ötesi bir yaratıcıyı ''Ya ben kabul etmem.'' dediği zaman her bir atomu sonsuz gücü ve sonsuz bilgisi olan, adeta birer ilah gibi kabul etmek zorunda kalır. Çünkü elde iki seçenek var.
Ya tüm bu işlemleri atomların dışında madde ötesi bir yaratıcının yapması gerekir ya da atomun bizzat kendisine bu gücü vermemiz gerekir. Peki ama cansız, kör, sağır, akılsız bu atomların bunca kontrolü yaptığını, bizzat kendilerinin bunu yönettiğini kim nasıl kabul edebilir? Düşün en akıllı varlık olan insan bile sadece bir canlı türünü anlamak için üniversitede seneler süren eğitimler alıyor. Hepsine ayrı ayrı zooloji, veterinerlik, botanik, tıp gibi bölümler açıyoruz. Şimdi kalkıp da bu işleri cansız ve akılsız maddeler, atomlar bizzat yapıp yönetiyor. Nasıl diyebileceğiz ki?
Mesela sadece fotosenteze baktığımızda, fotosentez olayının sadece bir bölümünü formülize edebilen Melvin Calvin'e herkesin yapamadığı bir işi yaptığı için yüksek bir ilme sahip diyerek Nobel ödülü verildi. Yani formülünü bulmak bile bu kadar zorken bu işleri bizzat yapan cansız atomlardır, nasıl diyeceğiz? Peki hangisi daha mantıklı? Atomların hepsini mürekkep gibi kabul edip onun arkasında bir yazarı kabul etmek mi? Yoksa her bir atomu adeta kitabı kendi başına yazan bir mürekkep gibi her işi yapan olarak kabul etmek mi? Bölüm III Eserin Ardındaki Fail Gelin atomların hiçbir yeteneğinin olamayacağını gösteren akılda kalıcı bir hikayeden bahsedelim.
Bir gün bir öğretmen ders anlatmak için sınıfa girer. Elinde farklı renklerde boya kutuları vardır. Öğrenciler dikkatle öğretmenin ne yapacağını beklerler. ''Sizce bu boyaları rastgele duvara fırlatsam şu yan duvarda gördüğünüz harika tablodaki gibi güzel bir manzara resmi çıkar mı?'' ''Hayır!'' Ve ortaya karışık, anlamsız bir görüntü çıkar. "Rastgele bir atış yaptım ve burada güzel bir manzara oluşmadı. Bırakın manzarayı, basit bir çiçek bile oluşmadı.
Aslında dünya üzerindeki gerçek manzaraları, bitkileri, ağaçları, hayvanları, insanları düşündüğümüzde bunların da rastgele olma ihtimalinin olmadığını şimdi daha iyi anlıyor musunuz?" "Hocam ayrıca, az önce boyayı atan el canlı, ortaya çıkmasını istediğiniz tablo cansızdı. Atom cansız, oluşan hayvanlar, bitkiler ve insanlar canlılar. Yani bu tamamen imkansız. Milyonlarca kez deneme yapsanız da mümkün olmaz. Çünkü cansızdan canlı asla çıkmaz." Aslında bu hikaye bize çok açık bir ders veriyor. İşte ateizm de akli imkansızlıklar içerisinde kabul edilen delilsiz bir inançtır.
Cansız bir tablonun bile rastgele oluşamayacağını bilip arkasında bilgiyle, kontrolle iş gören birisini ararken bu evrenin ve içinde sürekli oluşan ve birbirinden farklı milyarlarca canlıların varlığı nasıl cansız, akılsız, kendinin bile farkında olmayan atomlara verilebilir? Nasıl arkasında bilgi sahibi biri aranmaz, cansız bir tablo nerede? Bunca renkli, canlı, düzenli varlıklar, hayat, bilinç, akıl sahibi insanlar nerede? Aslında ateistlerin çoğu da bunun mantıksız olduğunu çok iyi biliyor. Ama kendilerine itiraf edemiyorlar. Çünkü biz normal hayatta iradeyi ve bilgiyi devreye katmadan herhangi basit bir yapının bile kendi kendine oluştuğunu kabul etmeyiz.
Mesela Mısır piramitlerini düşünelim. Tüm dünyanın hayran kaldığı bir yapı. Hâlâ nasıl yapılabildiği merak ediliyor. Taş blokların nasıl kesildiği, taşındığı ve yerleştirildiği konusunda hâlâ insanlar birçok fikir öne sürüyor. Şimdi matematik, geometri hatta astronomi bilgisi gerektiren bu eseri kendi kendine olmuştur deyip bırakıyor muyuz? Tabi ki hayır. Görmesek de bu yapıların arkasında bilgi ve irade sahibi birileri olmalı diyoruz. O dönemde yaşayan insanların bu inşaatı yaptığını aklen kabul ediyoruz. Görmek bizi sonuca götüren tek kaynak değildir. Gereken yeteneği maddede göremeyince aklen arkasında buna gücü yeten bir sebebi ararız.
Peki evren ve içindeki galaksiler, gezegenler, matematiksel dengeler, trilyonlarca yıldızların varlığı ve düzenli hareketleri, fizik sabitlerinin varlığı ve kanunların hassas ayarı, milyonlarca çeşit canlıların oluşumu, onların dengesi ve tüm bu işleyiş nasıl "kendi kendine olmuştur" deyip basit atomlara verilebilir? Akıl gözüyle bakarsak, maddenin arkasında bilgi sahibi bir yaratıcının varlığı açık şekilde görünmüyor mu? Veya Selimiye Camii'ne bir bakalım. Matematik, geometri üzerine inşa edilmiş mükemmel bir mimari yapı. Üzerine belgesellerin yapıldığı, dünyanın dikkatini çeken devasa bir şaheser.
Hem kubbe yapısındaki matematik ve denge hem akustik mühendisliği tüm insanları, özellikle mühendisleri ve mimarları hayrette bırakıyor. Şimdi böyle bir yapının mimarını bizzat görmedik diye bunun oluşumunu taşlara, tuğlalara verip "kendi kendine olmuştur" diyor muyuz? Hiçbir ateist bile bunu kabul etmez. Hayatımızda hiç görmemiş olsak da bir Mimar Sinan'ı kabul ederiz. Çünkü bu iş ancak bilgiyle, iradeyle, güçle, hayatla olur. Bırakın kendi kendine olmasını yeterli mimari bilgisi, matematik, mühendislik ve geometri bilgisi olmayan insanlar bile bunu birleşip yapamazlar. Peki 30 trilyondan fazla hücreye sahip bir insan bu eserden daha mı kıymetsiz? Daha mı az bir sanat eseri?
Dünyanın 1.3 milyon katı büyüklüğündeki güneş ve güneş gibi trilyonlarca devasa yıldızlar ve bunların uyum içindeki döngüsü daha mı kıymetsiz daha mı basit bir yapı? Tek bir insan bile hayat sahibi, akıl sahibi olmasıyla, beyin yapısının kompleks haliyle ve sürekli yenilenen hücreleriyle bu mimari yapıdan daha hayret verici bir yapı. İyi ama neden olan yaratıcıya gelince buna ihtimal bile verilmiyor? Halbuki bırakalım evreni, galaksileri, tüm canlıların oluşumunu sadece insanın tek bir hücresindeki tek bir proteine bile baksak bir yaratıcının varlığı hem aklen hem matematiksel olarak apaçık görünüyor. Olasılık hesapları yapılıyor, kiplik mantığında.
Hatta şunu söyleyeyim, 3 tane kalemi alıp biz atarsak, 3'ünü de aynı uç üzerine gelme ihtimali nedir? 3 kalemi bak, fazla değil. Attığımız zaman bir kalemin her atışta üst üste hep doğruyu yakalama ihtimali 10 üzeri 17. Bak tek kalemin. Bir sene diyelim o kalemi bu şekilde attım, bir sene üst üste hep burnunun üzerine geldi kalem. 10 üzeri 17 ihtimal. Olasılık hesaplarına göre mümkün. İki kalem aynı anda atsan, ikisi de aynı anda aylarca attığın halde her seferinde öyle gelse o da 10 üzeri 17, 34 yaptı değil mi? Peki 3 kalemi attığın zaman 3'ü de her seferinde isabet edecek. Her seferinde isabet edecek, bunu 9 ay 10 gün atacağım bu kalemi.
Her seferinde doğru karar, her seferinde doğru karar. Bu 10 üzeri 51 tutuyor. Yani olasılık hesaplarla 3 kalemin 9 ay 10 gün boyunca hep doğru kararlar vererek kendi kendine bir araya gelme ihtimali 10 üzeri 51. Yani olasılık hesaplarına göre 10 üzeri 50'nin üzerinde imkansız. Şimdi anne karnında çocukta hücreler bir araya geliyor. İnorganik maddeler bir araya geliyor. Hep doğru karar vererek, hep doğru karar vererek 9 ay 10 gün sonra bir canlı insan çıkıyor. O halde bunun tesadüfen 9 ay 10 gün içerisinde var olması matematiksel akılla mümkün değil. O halde bunu görünmeyen, bizim şu anda 5 duyuyla görmediğimiz bir gerçek açıklamalı. Bölüm IV DNA Bu İşi Yapabilir Mi?
Atomların evrendeki düzeni kendi başlarına sağlamasının, güç ve yetenek sahibi olmasının imkansızlığını anladık. Canlılar alemine gelince de burada şöyle bir düşünce akla gelebiliyor. Canlıları oluşturacak yetenek atomlarda, elementlerde görünmeyince birkaç elementin bir araya gelmiş haline DNA deyip, "DNA bu canlıları yapıyordur o zaman" denilebiliyor. Halbuki DNA dediğimiz şey 5 farklı element kullanılarak yapılmış bir biyomoleküldür. Karbon, hidrojen, oksijen, azot ve fosfor elementinin bulunduğu bir yapıdır. Peki bu cansız, akılsız, bilinçsiz elementlerin bir araya gelmiş haline DNA demek DNA'nın canlıları oluşturabileceği sonucuna bizi götürür mü? Yine hayır.
Yine gereken o yetenekler DNA'da da yoktur. Yani yine DNA'da akılsız, bilinçsiz, kendinin farkında olmayan, kör, sağır bir yapıdır. Mimarlık özelliğine sahip değildir. Yani DNA bir kitaptır, yazar değil. DNA iş yapmaz. DNA'ya göre iş yapılır. İş yapmak için de yine bilgili, güç sahibi birisi gereklidir. Mesela tek bir karaciğer hücresine bakalım. Bir hücrede 10 milyon ribozom bulunur. Yani tek bir hücrede protein sentezinin yapıldığı 10 milyon fabrika var demektir. Düşünün, normal hayatta en basit bir fabrikanın yapımı bile ciddi bir bilgi ve iş gücü ile anca yapılabiliyor. 30 trilyondan fazla hücresi bulunan tek bir insanın tek bir hücresinde bile 10 milyon fabrika var.
Normal hayatta bir tek fabrika bile kendi kendine olmuştur diyen bir kişi çıkmazken bunca fabrika nasıl kendi kendine ve basit atomlarla olabilir? İşte insanın bir karaciğer hücresinde 10 milyon ribozom yani fabrika var dedi. İşte DNA'da bulunan bilgi bu fabrikaya getirilir ve bu fabrikada üretim gerçekleştirilir. Yani buradaki üretimi yapan DNA değildir. DNA'da sadece bizim anlamlandırdığımız belirli dizilimler yani bir bilgi bulunur. Bu bilgi ribozom denilen fabrikalara getirilir ve bir ilim, irade, güç kullanılarak üretimde kullanılır. Yani tüm bu işlemler basit bir olay değil, üst düzey bir bilgi gerektiriyor.
Öyleyse tüm bunlar her işin arkasında bilgili, iradeli, güç ve yetenek sahibi hayattar birisini aklen zorunlu kılıyor. Yani gereken bu yetenekler ne DNA'da var ne de ribozomda. DNA'daki bilgiyi taşıyıp getiren de ribozomda proteinin inşa faaliyetini yapan da bizzat yaratıcıdır. Bir hücreye bakıyorsunuz tamam mı? Hakikaten böyle bir değil yani hayal edebileceğiniz en böyle sofistike kimya fabrikası. Ve kendisi diyor ki, bu Paul Nurse, kendisi biyolojide Nobel Ödülü sahibi birisi. Hücrede olan şeyler, kimya mühendislerini, onları böyle utandıracak seviyede onlar hayal bile edemezler. Faaliyetler falan kimya mühendislerinin hayallerini aşar. Öyle devasa bir sistem.
Yani bunu mesela takdir ediyor ve de hakkı diyelim hakikaten yerine koyuyor. Minnacık bir hücre. İnsan bedeninde belki 40 trilyon tane böyle hücre var ve bunlar beraberce çalışıyorlar. Ve ondan sonra ne diyor? Hücre diyor mesela bunları böyle yapıyor. Ya şimdi ne olur bakın, bütün o şeyin arkasındaki ilmi, iradeyi, kudreti hücreye veriyorsun. Hücre nedir? Oradaki madde diyelim fiziki olarak. E madde bir şey yapamaz. Madde edilgen zaten. Bir fabrikada diyelim tamam mı? Ham maddeler geliyor, giriyor falan. Fabrika işleten onlar değil yani. Onlar orada kullanılıyor. Üst bir irade. Ondan sonra etkilerle onları yönlendiriyor, ürünler üretiyor. Nietzsche, "Tanrı öldü" demişti ya.
Şu anda Tanrı'yı tekrar keşfetti bilim. Bunu rahat diyebiliriz. Bilim Tanrı'yı keşfetti ama bu, Hristiyanların Tanrı'sını değil, Budistlerin Tanrı’sını değil. Bu, Kur’ân-ı Kerim’deki tevhid inancının Tanrı'sını keşfetti. Bütün bilimdeki ok işaretleri bunu gösteriyor. Bölüm V İnsandaki Duyguların Kaynağı Madde Mi? Ya, ateizmin her şeyi maddeyle açıklamaya çalışması, her şeyi atomlarla açıklamaya çalışması bir yerde çok çaresizleşiyor. Ve ateist arkadaşlara da biraz üzüldüğüm bir konu var ki, insanların içinde sahip olduğu, herkesin bildiği ama çıkartıp gösteremediğimiz duygularımız. Mesela vicdanımız. Herkesde var.
Bunu sadece madde, yani aslında temel taşına indiğimizde atomlarla açıklamak çok zor değil mi? "İyi ama sonuçta hormon diye bir şey var. Duygularımızı onunla anlatıyorlar." Hormonları biraz yakınlaştırdığınızda ne görüyorsunuz? Atomlar. Onlara isim verdiğinizde onlara sadece isim vermiş olursunuz. Hani olayı açıklamış olmazsınız. Hormon demeniz atomlardan oluştuğu gerçeğini değiştirmez ve duyguları atomlar ortaya çıkartıyor demiş oluyorsun. Şimdi arkadaşlar, yani burada bir durun ya. Burada bir durun ve düşünün lütfen. Duygu dediğimiz şeylerin hayatımızda ne kadar önemli bir yer kapsadığının farkında mısınız? İnsan duygulardan ibaret değil mi?
Ya onlarca çeşit duygumuz var ve onlarca çeşit duyguların hiçbirinden haberi bile olmayan, hiçbirini algılamaya bile gücü yetmeyecek atomların ortaya çıkartabilmesi mümkün değil. Kıskançlığı, kıskançlık bilmeyen atomlar nasıl ortaya çıkartabilir? Hayır aslında kıskançlık hormonu var. O sırada beyninizi izledik ve şöyle oldu. Kadrajı yakınlaştırdığımızda sadece atom görmüyor muyuz? Hadi biraz daha yaklaştırdın. Şunu gördük, kuark gördük. Ya fark etmez. Gördüğün şey kıskanç değil ama ortaya bir kıskançlık dediğimiz bir duygu çıktı. Ortaya çıkan şey hüzün. Ama hüznü bilmeyen atomlar bunu ortaya çıkarttı. Görünürde gördüğümüzü söylüyorum.
Aynı zamanda sevinen, mutlu olan, öfkelenen, bazen çok özleyen. İnsanın bu duyguları nasıl sadece atomlardan oluşabilir? Arkadaşlar şunu anlamamız lazım. Bakın, ateizm ve materyalizm bize bir tepside bir şey sunuyor ve bu tepsideki şeyler hiç bize göre değil. Ya bunu anlamamız lazım. Tadı lezzetli de değil ve manalı da değil. Ortaya bir şey de çıkartamamış yani. Beden dışındaki her şey ruhtur. Düşün mesela ölü bir insan. Yerde yatıyor tamam mı? Bu kişi kımıldayabilir mi? Kımıldayamaz. Konuşabilir mi? Anlayabilir mi? Ağrı veya zevk hissedebilir mi? Bir şey görebilir mi? Bir şeyin farkına varabilir mi? Üzülebilir mi? Hiçbir şeyler yapamaz. O bir artık madde külçesi haline gelmiş.
Beden denen şey madde külçesidir. Atom ve moleküllerden oluşan. Beden dışındaki her şey ruhtur. Başta hayat olmak üzere, bilinç olmak üzere, bütün bu beş duyu, görme, işitme vesaire Ondan sonra bütün şeyler, duyular, lezzetler, ızdıraplar, ağrılar, hayaller, rüyalar. Yani her şey diyelim aslında ruhtur. Psikiyatrisin büyük teoristlerinden de olan Jung mesela. Psikiyatri de diyor ki, "İnsan sadece fiziksel bir gerçeklik değil, ruhsal bir gerçekliktir." Ruhsal bir gerçeklik olduğuna göre bu ruhsallığın olmadığı bilimsel olarak kanıtlanamaz. Onun için, bilimsel olarak “Ruhsallık yoktur.” diyemeyiz," diyor. Yapılan BBC'de çıkmış röportajı var orada bakılabilir. Psikolojik bütünlüğümüz ne vardır?
Beynimiz var, beynimizin kimyası var. Kimya değişince davranışlarımız değişiyor. Beynimizin bir bölgesi, bir bölgesi arasındaki bağlantı, konneksiyon bozulduğu zaman birçok şizofren oluyor. Aklını kaybediyorsun. Birçok psikiyatrik hastalıklar oluyor. Bunların hepsi beynin bağlantısal bozukluklarının olduğu anlaşıldı şimdi psikiyatrik hastalıkların. Fakat ruhsallığı açıklamıyor. Ruhsallık nedir? Bilinç nedir? Bunu açıklamıyor. Özgür irade nedir? Bunu açıklamıyor beyin. Hatta beynimizde tam tersi özgür iradenin beyin dışı olduğuyla ilgili kanıtlar var. Nörobilimcilerin bu postmateryalizm tezini ortaya atmalarındaki en büyük sebep diyor ki beynimizde P300 dalgası var, pozitif 300.
Pozitif uyarı 300 milisaniye sonra cevap veriyor. Ama negatif uyarı yaparsan beyne, bir korku, tehditle ilgili bir uyarı "Yapma!" diye uyar yaparsan 50 milisaniye sonra cevap veriyor. Ona N50 dalgası deniyor. Yani beyin pozitif olaylara 300 milisaniye sonra cevap veriyor, negatif olaylara 50 milisaniye sonra cevap veriyor. Daha hızlı, yaşam kalım açısından önemli olduğu için. Şimdi böyle bir beyin var. O hâlde, beyne bu talimatı kim veriyor, diyor. Yani aklımız bizi şu zorunlu sonuca götürüyor.
Tek ve sonsuz olan, maddenin ötesinde olup her işi her an yapabilen, sonsuz bilgisi ve gücü ile evrendeki tüm uyumlu ve bilgi gerektiren işleri yerli yerinde yapan, tüm sonuçları bizzat yaratan hayat sahibi bir yaratıcı olmak zorundadır. Tüm bu sonuçlarda bizi İslam'ın tarif ettiği yaratıcıya, yani Allah'a götürüyor. Bizleri insan olarak özel kılan bazı özelliklerimiz var. Mesela düşünmek, mantık kurmak ve aklımızla karar vermek gibi. Şimdi faili bulma konusunda da önümüzde temel bir ayrım oluştu.
Akılsız, iradesiz, cansız, kör, sağır, aciz, bilinçsiz atomlar mı evrendeki tüm bu işlemleri kendi kendilerine yapıyor yoksa her işin ardında sonsuz bilgi sahibi, özgür iradesi olan, sonsuz güce sahip, hayat sahibi, ezeli, maddenin ötesinde tek bir yaratıcı mı var? Şimdi karar sende. Ya gözün aklına hükmedecek ya da aklın gözüne. Bize yalan söylediler. İnsanı sırf etten kemik bir makine çizdiler. Sonsuzluğa hasretini karanlığa ittiler. Sahte mutlulukları önümüze serdiler. Gör artık hakikati, dağılsın tüm gölgeler. Bize yalan söylediler. Sistem sana der yalnızca gördüğüne inan. Bana tanrıyı göster der aklı hapseden bu yalan Eseri var eden usta eseriyle aynı cinsten olur mu?
Yahu marangoz tahtadan mı ? Yazılımcı bir kod mu? Maddeden ilah aramak aklın bittiği son mu? Bize yalan söylediler. İnsanı sırf etten kemik bir makine çizdiler. Sonsuzluğa hasretini karanlığa ittiler. Sahte mutlulukları önümüze serdiler. Gör artık hakikati, dağılsın tüm gölgeler. Bize yalan söylediler. Nobel verdiler Calvin'e formülü buldu diye. Peki asıl işi yapan kim bu güç atfedilir mi bitkiye? Formülü bulana ödül var, sistemi kurana inkar. İşte ateizm budur, akla ziyan bir intihar! Gözün mü aklına hükmedecek? Aklın mı gözüne? Ama oyun bitti artık uyandık.
Ama gerçekte güneş sarı değildir. Güneş renklerin kaynağı yani beyazdır. Veya Ülker takım yıldızına baktığımızda onun güncel halini gördüğümüzü sanırız ama durum öyle değildir. Işığının bize geç ulaşmasından dolayı onun yaklaşık 448 yıl önceki halini görürüz. Yani bu yıldız kümesi 300 yıl önce yok olmuşsa bile sen, şu anda onu görmeye hatta onunla yönünü bulmaya bile devam edersin. Yani gördüklerimiz bizi birçok kez aldatabilir. O yüzden aklımız her zaman ön planda olmalı. Bize Yalan Söylediler Bölüm l Maddede Çözüm Aramak Hatadır! "Yaratıcıyı evrende gözlemleyen var mı? Hani nerede görüyorsunuz Tanrı'yı?
Gözlemleyemediğiniz bir şeye inanmak sadece körü körüne bir inançtır." Yapılan en büyük hatalardan birisi de birçok ateistin yaratıcıyı bizzat evrende gözlemlemek istemesi ve onu madde cinsinden araması. Halbuki maddeyi yoktan var eden ve madde ötesi olan bir zatı madde cinsinden aramak en temel bir hatadır. Çünkü bir ürünün ustası yaptığı ürün cinsinden değildir. Mesela en basitinden bir marangoz farklı bir yapıdayken ürettiği masa farklı bir yapıdadır. Veya bir bilgisayar programcısı, etten kemikten oluşan bir insan olup farklı bir yapıdayken o program ise kodlardan oluşan bir yazılımdır. Farklı bir yapıdadır.
Yani yaratıcıyı yarattığı atom cinsinden, madde cinsinden evrende aramak, yapılan en temel hatadır. Yaratıcı, maddeye benzemeyip doğanın da ötesinde olmalı. Bölüm II Maddelerin Çaresizliği Evreni gözlemlediğimizde şöyle problemle karşılaşıyoruz. Ortaya çıkan şeylerle, onu yapıyor olarak görünen sebepler arasında bir uçurum var. Ortaya bir ürün çıkıyor ama onu görünürde yapıyor olarak gözüken şeylerin onu yapmasının ihtimali yok. Hemen birkaç örnekle bunu biraz aklınıza yakınlaştırmak istiyorum. Ya mesela arıyı düşünüyoruz. Arkadaşlar bir ara sürüsü bir araya geliyorlar ve altıgen peteklerden mükemmel bir resim çiziyorlar. Sonra içini lezzetli ve şifalı bir iksirle dolduruyorlar.
Bal diyoruz buna. Yani bakıyorsun arıya, yaptığı işe bakıyorsun. Ya arada bir uçurum var diyorsun. Bir sinek doğduktan hemen sonra uçup gelip sizin üzerinize konup orada 5-6 teknolojiyi bir arada kullanması ve işte aynı anda orada lokal anestezi yapması ve aynı zamanda kanınızın pıhtılaşmamasını sağlayacak enzimleri vücudunda üretmesi. Bunların hepsine baktığımızda diyoruz ki bir sonuç çıkıyor ortaya. Burada bir lokal anestezi var. Ki benim arkadaşım anestezi teknikerliği okuyor ve ne kadar büyük bir zorluklar içerisinde bu dersi aldığını biliyorum. Bu kadar zor bir işi doğduktan bir dakika sonra bir sinek yapıyor. Bir uçurum var diyorum.
Kuşlar bir sürü halinde göç edecekleri zaman mükemmel bir iletişimle anlaşıp binlerce kilometre uzaklıktaki rotaları kendileri bulabiliyorlar. Bir sorun var diyorum. Ortaya bir iş çıkıyor ama o işi yapıyor gibi gözükenlerle ortaya çıkan iş arasında büyük bir uçurum var. Yani şunun gibi aslında bir yolda yürüyoruz mesela. Yürürken bir bebek gördük. Bebeğe bir baktık ki bebek tırı kaldırıyor. Kocaman tırı. O anda şunu demez miyiz? "Ya, kesin ip var ağabey, kesin ip var." deriz yani sihirbazlık gösteri falan... "Kesin bir iş var burada." deriz. Bebek bunu yapamaz. Mümkün değil bu gördüğümüz sahne. İmkansız.
Sabah kahvaltıda işte omlet yapmak için kırdığımız bir yumurta biraz kuluçkada bekledikten sonra içinden bir anda uçan bazı yön bilgilerine hakim olan bilgili bir kuş çıkıyor. Yani arada bir uçurum yok mu? Yine o yumurtadan 'tavus kuşu' diye tüylerinde bir resim çiziliyor olan bir canlı çıkıyor. Yani yine çok büyük bir uçurum var. Ya da mesela bir kör, sağır, akılsız, dilsiz bir adam düşün. Yani böyle tasvir etmemin sebebi de atomların özellikleri olduğu için söylüyorum. Yani bir yeteneğin yok. Kör, sağır, akılsız, dilsiz bir insanın bir fabrikada görev verdik ona.
Dedik ki, "Git, araba fabrikasında çalış." Arabanın çıktığı bantta her bir aşamasında bir usta gibi çalışıp, her bir aşamasını yönetip, her bir aşamasında mahir bir sanatkar gibi çalıştığını görüyoruz. Ortaya bir araba çıkartıyor. Bu mümkün değil. Aynı zamanda o adamı alıp farklı bir telefon fabrikasında gönderiyoruz. Yine aynı işleri yaptığını görüyoruz. Ortaya bir telefon çıkartıyor. Ya, deriz ki, “Burada çok ciddi bir sorun var.” Yani bu adam bunu yapamaz. Çamaşır makinesi fabrikasına gönderiyoruz. Beyaz eşya fabrikasına gönderiyoruz. Yine orada da aynı sanatı sergiliyor. Ya deriz ki, "Burada çok ciddi bir sorun var." Yani bu adam bunu yapamaz. İmkansız. E peki atomlar?
Evrendeki atomlar da örnekteki adam gibi kör, sağır, akılsız hatta cansız yani ölü varlıklar. Ve buna rağmen evrenin her yerinde, her canlının vücudunda hatasız çalışabiliyorlar. Peki ama bu nasıl olabiliyor? Bunu sormayacak mıyız? Yani bu da örnekteki adamın durumu gibi absürt ve beklenmedik bir durum değil mi? Yani şimdi tüm canlıları birer fabrika gibi düşün. Her bir atomu da o kör, sağır, akılsız adam gibi hayal et. Hatta atomlar bir de cansız varlıklar dediğimiz gibi. Ve bu atomlara bakıyoruz. Her bir fabrikaya gidip usta gibi çalışıyorlar. Mesela topraktan çıkıp bitkinin yapısına katılıyor ve hatasız yerli yerinde çalışabiliyor.
O bitkiden çıkıp bir hayvanın vücuduna girdiğinde orada da her aşamayı bilen bir usta gibi çalışabiliyor. Oradan çıkıyor ve büyük bir fabrika olan insan bedenine girdiğinde insanın farklı farklı organlarında da eksiksiz çalışıyor. Gözde ayrı, beyinde ayrı. Kalp sisteminde ayrı. Her organda, o organın farklı işleyen yapısına rağmen her şeyi bilir gibi çalışıyorlar. Nasıl ki örnekteki adamın arkasında, ''Ya görmesek de elbette başka birisi olmalı.'' dedik. İşte atomların arkasında da her bir atomu kontrol eden, her bir atomun gittiği her alana da hakim olan ve tüm işlemleri yapan bir yaratıcı mantıken olmak zorunda. Yani bu ''Bence böyledir.'' demek gibi de değil.
Kişisel, şahsi bir yorumdan bahsetmiyorum. Bu mantıki bir zorunluluk. Çünkü mantığın dördüncü ilkesi olan 'Yeter-Neden' ilkesine göre her sonucun yeterli bir sebebi olmak zorunda. O zaman her gün gördüğümüz bu cansız atomların olağanüstü işleyişinin de bir açıklaması olmak zorunda. Madde ötesi her bir atomu kontrol eden bir yaratıcı yani Allah olmak zorunda. Ve bir ateist madde ötesi bir yaratıcıyı ''Ya ben kabul etmem.'' dediği zaman her bir atomu sonsuz gücü ve sonsuz bilgisi olan, adeta birer ilah gibi kabul etmek zorunda kalır. Çünkü elde iki seçenek var.
Ya tüm bu işlemleri atomların dışında madde ötesi bir yaratıcının yapması gerekir ya da atomun bizzat kendisine bu gücü vermemiz gerekir. Peki ama cansız, kör, sağır, akılsız bu atomların bunca kontrolü yaptığını, bizzat kendilerinin bunu yönettiğini kim nasıl kabul edebilir? Düşün en akıllı varlık olan insan bile sadece bir canlı türünü anlamak için üniversitede seneler süren eğitimler alıyor. Hepsine ayrı ayrı zooloji, veterinerlik, botanik, tıp gibi bölümler açıyoruz. Şimdi kalkıp da bu işleri cansız ve akılsız maddeler, atomlar bizzat yapıp yönetiyor. Nasıl diyebileceğiz ki?
Mesela sadece fotosenteze baktığımızda, fotosentez olayının sadece bir bölümünü formülize edebilen Melvin Calvin'e herkesin yapamadığı bir işi yaptığı için yüksek bir ilme sahip diyerek Nobel ödülü verildi. Yani formülünü bulmak bile bu kadar zorken bu işleri bizzat yapan cansız atomlardır, nasıl diyeceğiz? Peki hangisi daha mantıklı? Atomların hepsini mürekkep gibi kabul edip onun arkasında bir yazarı kabul etmek mi? Yoksa her bir atomu adeta kitabı kendi başına yazan bir mürekkep gibi her işi yapan olarak kabul etmek mi? Bölüm III Eserin Ardındaki Fail Gelin atomların hiçbir yeteneğinin olamayacağını gösteren akılda kalıcı bir hikayeden bahsedelim.
Bir gün bir öğretmen ders anlatmak için sınıfa girer. Elinde farklı renklerde boya kutuları vardır. Öğrenciler dikkatle öğretmenin ne yapacağını beklerler. ''Sizce bu boyaları rastgele duvara fırlatsam şu yan duvarda gördüğünüz harika tablodaki gibi güzel bir manzara resmi çıkar mı?'' ''Hayır!'' Ve ortaya karışık, anlamsız bir görüntü çıkar. "Rastgele bir atış yaptım ve burada güzel bir manzara oluşmadı. Bırakın manzarayı, basit bir çiçek bile oluşmadı.
Aslında dünya üzerindeki gerçek manzaraları, bitkileri, ağaçları, hayvanları, insanları düşündüğümüzde bunların da rastgele olma ihtimalinin olmadığını şimdi daha iyi anlıyor musunuz?" "Hocam ayrıca, az önce boyayı atan el canlı, ortaya çıkmasını istediğiniz tablo cansızdı. Atom cansız, oluşan hayvanlar, bitkiler ve insanlar canlılar. Yani bu tamamen imkansız. Milyonlarca kez deneme yapsanız da mümkün olmaz. Çünkü cansızdan canlı asla çıkmaz." Aslında bu hikaye bize çok açık bir ders veriyor. İşte ateizm de akli imkansızlıklar içerisinde kabul edilen delilsiz bir inançtır.
Cansız bir tablonun bile rastgele oluşamayacağını bilip arkasında bilgiyle, kontrolle iş gören birisini ararken bu evrenin ve içinde sürekli oluşan ve birbirinden farklı milyarlarca canlıların varlığı nasıl cansız, akılsız, kendinin bile farkında olmayan atomlara verilebilir? Nasıl arkasında bilgi sahibi biri aranmaz, cansız bir tablo nerede? Bunca renkli, canlı, düzenli varlıklar, hayat, bilinç, akıl sahibi insanlar nerede? Aslında ateistlerin çoğu da bunun mantıksız olduğunu çok iyi biliyor. Ama kendilerine itiraf edemiyorlar. Çünkü biz normal hayatta iradeyi ve bilgiyi devreye katmadan herhangi basit bir yapının bile kendi kendine oluştuğunu kabul etmeyiz.
Mesela Mısır piramitlerini düşünelim. Tüm dünyanın hayran kaldığı bir yapı. Hâlâ nasıl yapılabildiği merak ediliyor. Taş blokların nasıl kesildiği, taşındığı ve yerleştirildiği konusunda hâlâ insanlar birçok fikir öne sürüyor. Şimdi matematik, geometri hatta astronomi bilgisi gerektiren bu eseri kendi kendine olmuştur deyip bırakıyor muyuz? Tabi ki hayır. Görmesek de bu yapıların arkasında bilgi ve irade sahibi birileri olmalı diyoruz. O dönemde yaşayan insanların bu inşaatı yaptığını aklen kabul ediyoruz. Görmek bizi sonuca götüren tek kaynak değildir. Gereken yeteneği maddede göremeyince aklen arkasında buna gücü yeten bir sebebi ararız.
Peki evren ve içindeki galaksiler, gezegenler, matematiksel dengeler, trilyonlarca yıldızların varlığı ve düzenli hareketleri, fizik sabitlerinin varlığı ve kanunların hassas ayarı, milyonlarca çeşit canlıların oluşumu, onların dengesi ve tüm bu işleyiş nasıl "kendi kendine olmuştur" deyip basit atomlara verilebilir? Akıl gözüyle bakarsak, maddenin arkasında bilgi sahibi bir yaratıcının varlığı açık şekilde görünmüyor mu? Veya Selimiye Camii'ne bir bakalım. Matematik, geometri üzerine inşa edilmiş mükemmel bir mimari yapı. Üzerine belgesellerin yapıldığı, dünyanın dikkatini çeken devasa bir şaheser.
Hem kubbe yapısındaki matematik ve denge hem akustik mühendisliği tüm insanları, özellikle mühendisleri ve mimarları hayrette bırakıyor. Şimdi böyle bir yapının mimarını bizzat görmedik diye bunun oluşumunu taşlara, tuğlalara verip "kendi kendine olmuştur" diyor muyuz? Hiçbir ateist bile bunu kabul etmez. Hayatımızda hiç görmemiş olsak da bir Mimar Sinan'ı kabul ederiz. Çünkü bu iş ancak bilgiyle, iradeyle, güçle, hayatla olur. Bırakın kendi kendine olmasını yeterli mimari bilgisi, matematik, mühendislik ve geometri bilgisi olmayan insanlar bile bunu birleşip yapamazlar. Peki 30 trilyondan fazla hücreye sahip bir insan bu eserden daha mı kıymetsiz? Daha mı az bir sanat eseri?
Dünyanın 1.3 milyon katı büyüklüğündeki güneş ve güneş gibi trilyonlarca devasa yıldızlar ve bunların uyum içindeki döngüsü daha mı kıymetsiz daha mı basit bir yapı? Tek bir insan bile hayat sahibi, akıl sahibi olmasıyla, beyin yapısının kompleks haliyle ve sürekli yenilenen hücreleriyle bu mimari yapıdan daha hayret verici bir yapı. İyi ama neden olan yaratıcıya gelince buna ihtimal bile verilmiyor? Halbuki bırakalım evreni, galaksileri, tüm canlıların oluşumunu sadece insanın tek bir hücresindeki tek bir proteine bile baksak bir yaratıcının varlığı hem aklen hem matematiksel olarak apaçık görünüyor. Olasılık hesapları yapılıyor, kiplik mantığında.
Hatta şunu söyleyeyim, 3 tane kalemi alıp biz atarsak, 3'ünü de aynı uç üzerine gelme ihtimali nedir? 3 kalemi bak, fazla değil. Attığımız zaman bir kalemin her atışta üst üste hep doğruyu yakalama ihtimali 10 üzeri 17. Bak tek kalemin. Bir sene diyelim o kalemi bu şekilde attım, bir sene üst üste hep burnunun üzerine geldi kalem. 10 üzeri 17 ihtimal. Olasılık hesaplarına göre mümkün. İki kalem aynı anda atsan, ikisi de aynı anda aylarca attığın halde her seferinde öyle gelse o da 10 üzeri 17, 34 yaptı değil mi? Peki 3 kalemi attığın zaman 3'ü de her seferinde isabet edecek. Her seferinde isabet edecek, bunu 9 ay 10 gün atacağım bu kalemi.
Her seferinde doğru karar, her seferinde doğru karar. Bu 10 üzeri 51 tutuyor. Yani olasılık hesaplarla 3 kalemin 9 ay 10 gün boyunca hep doğru kararlar vererek kendi kendine bir araya gelme ihtimali 10 üzeri 51. Yani olasılık hesaplarına göre 10 üzeri 50'nin üzerinde imkansız. Şimdi anne karnında çocukta hücreler bir araya geliyor. İnorganik maddeler bir araya geliyor. Hep doğru karar vererek, hep doğru karar vererek 9 ay 10 gün sonra bir canlı insan çıkıyor. O halde bunun tesadüfen 9 ay 10 gün içerisinde var olması matematiksel akılla mümkün değil. O halde bunu görünmeyen, bizim şu anda 5 duyuyla görmediğimiz bir gerçek açıklamalı. Bölüm IV DNA Bu İşi Yapabilir Mi?
Atomların evrendeki düzeni kendi başlarına sağlamasının, güç ve yetenek sahibi olmasının imkansızlığını anladık. Canlılar alemine gelince de burada şöyle bir düşünce akla gelebiliyor. Canlıları oluşturacak yetenek atomlarda, elementlerde görünmeyince birkaç elementin bir araya gelmiş haline DNA deyip, "DNA bu canlıları yapıyordur o zaman" denilebiliyor. Halbuki DNA dediğimiz şey 5 farklı element kullanılarak yapılmış bir biyomoleküldür. Karbon, hidrojen, oksijen, azot ve fosfor elementinin bulunduğu bir yapıdır. Peki bu cansız, akılsız, bilinçsiz elementlerin bir araya gelmiş haline DNA demek DNA'nın canlıları oluşturabileceği sonucuna bizi götürür mü? Yine hayır.
Yine gereken o yetenekler DNA'da da yoktur. Yani yine DNA'da akılsız, bilinçsiz, kendinin farkında olmayan, kör, sağır bir yapıdır. Mimarlık özelliğine sahip değildir. Yani DNA bir kitaptır, yazar değil. DNA iş yapmaz. DNA'ya göre iş yapılır. İş yapmak için de yine bilgili, güç sahibi birisi gereklidir. Mesela tek bir karaciğer hücresine bakalım. Bir hücrede 10 milyon ribozom bulunur. Yani tek bir hücrede protein sentezinin yapıldığı 10 milyon fabrika var demektir. Düşünün, normal hayatta en basit bir fabrikanın yapımı bile ciddi bir bilgi ve iş gücü ile anca yapılabiliyor. 30 trilyondan fazla hücresi bulunan tek bir insanın tek bir hücresinde bile 10 milyon fabrika var.
Normal hayatta bir tek fabrika bile kendi kendine olmuştur diyen bir kişi çıkmazken bunca fabrika nasıl kendi kendine ve basit atomlarla olabilir? İşte insanın bir karaciğer hücresinde 10 milyon ribozom yani fabrika var dedi. İşte DNA'da bulunan bilgi bu fabrikaya getirilir ve bu fabrikada üretim gerçekleştirilir. Yani buradaki üretimi yapan DNA değildir. DNA'da sadece bizim anlamlandırdığımız belirli dizilimler yani bir bilgi bulunur. Bu bilgi ribozom denilen fabrikalara getirilir ve bir ilim, irade, güç kullanılarak üretimde kullanılır. Yani tüm bu işlemler basit bir olay değil, üst düzey bir bilgi gerektiriyor.
Öyleyse tüm bunlar her işin arkasında bilgili, iradeli, güç ve yetenek sahibi hayattar birisini aklen zorunlu kılıyor. Yani gereken bu yetenekler ne DNA'da var ne de ribozomda. DNA'daki bilgiyi taşıyıp getiren de ribozomda proteinin inşa faaliyetini yapan da bizzat yaratıcıdır. Bir hücreye bakıyorsunuz tamam mı? Hakikaten böyle bir değil yani hayal edebileceğiniz en böyle sofistike kimya fabrikası. Ve kendisi diyor ki, bu Paul Nurse, kendisi biyolojide Nobel Ödülü sahibi birisi. Hücrede olan şeyler, kimya mühendislerini, onları böyle utandıracak seviyede onlar hayal bile edemezler. Faaliyetler falan kimya mühendislerinin hayallerini aşar. Öyle devasa bir sistem.
Yani bunu mesela takdir ediyor ve de hakkı diyelim hakikaten yerine koyuyor. Minnacık bir hücre. İnsan bedeninde belki 40 trilyon tane böyle hücre var ve bunlar beraberce çalışıyorlar. Ve ondan sonra ne diyor? Hücre diyor mesela bunları böyle yapıyor. Ya şimdi ne olur bakın, bütün o şeyin arkasındaki ilmi, iradeyi, kudreti hücreye veriyorsun. Hücre nedir? Oradaki madde diyelim fiziki olarak. E madde bir şey yapamaz. Madde edilgen zaten. Bir fabrikada diyelim tamam mı? Ham maddeler geliyor, giriyor falan. Fabrika işleten onlar değil yani. Onlar orada kullanılıyor. Üst bir irade. Ondan sonra etkilerle onları yönlendiriyor, ürünler üretiyor. Nietzsche, "Tanrı öldü" demişti ya.
Şu anda Tanrı'yı tekrar keşfetti bilim. Bunu rahat diyebiliriz. Bilim Tanrı'yı keşfetti ama bu, Hristiyanların Tanrı'sını değil, Budistlerin Tanrı’sını değil. Bu, Kur’ân-ı Kerim’deki tevhid inancının Tanrı'sını keşfetti. Bütün bilimdeki ok işaretleri bunu gösteriyor. Bölüm V İnsandaki Duyguların Kaynağı Madde Mi? Ya, ateizmin her şeyi maddeyle açıklamaya çalışması, her şeyi atomlarla açıklamaya çalışması bir yerde çok çaresizleşiyor. Ve ateist arkadaşlara da biraz üzüldüğüm bir konu var ki, insanların içinde sahip olduğu, herkesin bildiği ama çıkartıp gösteremediğimiz duygularımız. Mesela vicdanımız. Herkesde var.
Bunu sadece madde, yani aslında temel taşına indiğimizde atomlarla açıklamak çok zor değil mi? "İyi ama sonuçta hormon diye bir şey var. Duygularımızı onunla anlatıyorlar." Hormonları biraz yakınlaştırdığınızda ne görüyorsunuz? Atomlar. Onlara isim verdiğinizde onlara sadece isim vermiş olursunuz. Hani olayı açıklamış olmazsınız. Hormon demeniz atomlardan oluştuğu gerçeğini değiştirmez ve duyguları atomlar ortaya çıkartıyor demiş oluyorsun. Şimdi arkadaşlar, yani burada bir durun ya. Burada bir durun ve düşünün lütfen. Duygu dediğimiz şeylerin hayatımızda ne kadar önemli bir yer kapsadığının farkında mısınız? İnsan duygulardan ibaret değil mi?
Ya onlarca çeşit duygumuz var ve onlarca çeşit duyguların hiçbirinden haberi bile olmayan, hiçbirini algılamaya bile gücü yetmeyecek atomların ortaya çıkartabilmesi mümkün değil. Kıskançlığı, kıskançlık bilmeyen atomlar nasıl ortaya çıkartabilir? Hayır aslında kıskançlık hormonu var. O sırada beyninizi izledik ve şöyle oldu. Kadrajı yakınlaştırdığımızda sadece atom görmüyor muyuz? Hadi biraz daha yaklaştırdın. Şunu gördük, kuark gördük. Ya fark etmez. Gördüğün şey kıskanç değil ama ortaya bir kıskançlık dediğimiz bir duygu çıktı. Ortaya çıkan şey hüzün. Ama hüznü bilmeyen atomlar bunu ortaya çıkarttı. Görünürde gördüğümüzü söylüyorum.
Aynı zamanda sevinen, mutlu olan, öfkelenen, bazen çok özleyen. İnsanın bu duyguları nasıl sadece atomlardan oluşabilir? Arkadaşlar şunu anlamamız lazım. Bakın, ateizm ve materyalizm bize bir tepside bir şey sunuyor ve bu tepsideki şeyler hiç bize göre değil. Ya bunu anlamamız lazım. Tadı lezzetli de değil ve manalı da değil. Ortaya bir şey de çıkartamamış yani. Beden dışındaki her şey ruhtur. Düşün mesela ölü bir insan. Yerde yatıyor tamam mı? Bu kişi kımıldayabilir mi? Kımıldayamaz. Konuşabilir mi? Anlayabilir mi? Ağrı veya zevk hissedebilir mi? Bir şey görebilir mi? Bir şeyin farkına varabilir mi? Üzülebilir mi? Hiçbir şeyler yapamaz. O bir artık madde külçesi haline gelmiş.
Beden denen şey madde külçesidir. Atom ve moleküllerden oluşan. Beden dışındaki her şey ruhtur. Başta hayat olmak üzere, bilinç olmak üzere, bütün bu beş duyu, görme, işitme vesaire Ondan sonra bütün şeyler, duyular, lezzetler, ızdıraplar, ağrılar, hayaller, rüyalar. Yani her şey diyelim aslında ruhtur. Psikiyatrisin büyük teoristlerinden de olan Jung mesela. Psikiyatri de diyor ki, "İnsan sadece fiziksel bir gerçeklik değil, ruhsal bir gerçekliktir." Ruhsal bir gerçeklik olduğuna göre bu ruhsallığın olmadığı bilimsel olarak kanıtlanamaz. Onun için, bilimsel olarak “Ruhsallık yoktur.” diyemeyiz," diyor. Yapılan BBC'de çıkmış röportajı var orada bakılabilir. Psikolojik bütünlüğümüz ne vardır?
Beynimiz var, beynimizin kimyası var. Kimya değişince davranışlarımız değişiyor. Beynimizin bir bölgesi, bir bölgesi arasındaki bağlantı, konneksiyon bozulduğu zaman birçok şizofren oluyor. Aklını kaybediyorsun. Birçok psikiyatrik hastalıklar oluyor. Bunların hepsi beynin bağlantısal bozukluklarının olduğu anlaşıldı şimdi psikiyatrik hastalıkların. Fakat ruhsallığı açıklamıyor. Ruhsallık nedir? Bilinç nedir? Bunu açıklamıyor. Özgür irade nedir? Bunu açıklamıyor beyin. Hatta beynimizde tam tersi özgür iradenin beyin dışı olduğuyla ilgili kanıtlar var. Nörobilimcilerin bu postmateryalizm tezini ortaya atmalarındaki en büyük sebep diyor ki beynimizde P300 dalgası var, pozitif 300.
Pozitif uyarı 300 milisaniye sonra cevap veriyor. Ama negatif uyarı yaparsan beyne, bir korku, tehditle ilgili bir uyarı "Yapma!" diye uyar yaparsan 50 milisaniye sonra cevap veriyor. Ona N50 dalgası deniyor. Yani beyin pozitif olaylara 300 milisaniye sonra cevap veriyor, negatif olaylara 50 milisaniye sonra cevap veriyor. Daha hızlı, yaşam kalım açısından önemli olduğu için. Şimdi böyle bir beyin var. O hâlde, beyne bu talimatı kim veriyor, diyor. Yani aklımız bizi şu zorunlu sonuca götürüyor.
Tek ve sonsuz olan, maddenin ötesinde olup her işi her an yapabilen, sonsuz bilgisi ve gücü ile evrendeki tüm uyumlu ve bilgi gerektiren işleri yerli yerinde yapan, tüm sonuçları bizzat yaratan hayat sahibi bir yaratıcı olmak zorundadır. Tüm bu sonuçlarda bizi İslam'ın tarif ettiği yaratıcıya, yani Allah'a götürüyor. Bizleri insan olarak özel kılan bazı özelliklerimiz var. Mesela düşünmek, mantık kurmak ve aklımızla karar vermek gibi. Şimdi faili bulma konusunda da önümüzde temel bir ayrım oluştu.
Akılsız, iradesiz, cansız, kör, sağır, aciz, bilinçsiz atomlar mı evrendeki tüm bu işlemleri kendi kendilerine yapıyor yoksa her işin ardında sonsuz bilgi sahibi, özgür iradesi olan, sonsuz güce sahip, hayat sahibi, ezeli, maddenin ötesinde tek bir yaratıcı mı var? Şimdi karar sende. Ya gözün aklına hükmedecek ya da aklın gözüne. Bize yalan söylediler. İnsanı sırf etten kemik bir makine çizdiler. Sonsuzluğa hasretini karanlığa ittiler. Sahte mutlulukları önümüze serdiler. Gör artık hakikati, dağılsın tüm gölgeler. Bize yalan söylediler. Sistem sana der yalnızca gördüğüne inan. Bana tanrıyı göster der aklı hapseden bu yalan Eseri var eden usta eseriyle aynı cinsten olur mu?
Yahu marangoz tahtadan mı ? Yazılımcı bir kod mu? Maddeden ilah aramak aklın bittiği son mu? Bize yalan söylediler. İnsanı sırf etten kemik bir makine çizdiler. Sonsuzluğa hasretini karanlığa ittiler. Sahte mutlulukları önümüze serdiler. Gör artık hakikati, dağılsın tüm gölgeler. Bize yalan söylediler. Nobel verdiler Calvin'e formülü buldu diye. Peki asıl işi yapan kim bu güç atfedilir mi bitkiye? Formülü bulana ödül var, sistemi kurana inkar. İşte ateizm budur, akla ziyan bir intihar! Gözün mü aklına hükmedecek? Aklın mı gözüne? Ama oyun bitti artık uyandık.