Towards Eternity
Bloga dön

Ateizmi Bilim Diye Satmak | Bize Yalan Söylediler B1

Yayınlanma tarihi

YouTube'da izle

Herkesin merak ettiği bir soru var. Son nefesini verip gözlerini bu dünyaya kapattığında her şey bitmiş mi olacak? Yoksa her şeyin yeni başladığı sonsuz bir aleme mi gidiyorsun? Bu öyle bir soru ki ya sevdiklerinle beraber sonsuza dek var olacaksın ya da tüm sevdiklerini bir bir yokluğa uğurlayıp en sonunda sen de yok olacaksın. Aslında tüm bunlar en temelde tek bir soruda saklı. Bir Yaratıcı var mı yok mu? Bu konuda yüzyıllardır devam eden hararetli bir tartışma var. Bir tarafta yaratıcıyı kabul edenler, diğer tarafta inkar edenler. "Bir yaratıcıyı gören mi var? Hani nerede yaratıcı?" "Bir şeyi görmemek onun olmadığına delil midir?" "İnsanlığı doğruya ulaştıracak tek çözüm bilimdir.

Yaratıcıyı bana bilimsel olarak ispatlayabilir misin?" "Maddede sıkışıp kalmış, materyalist bir bilimle mi?" "Gün gelecek, bilimin açıklamadığı hiçbir şey kalmayacak. Dinlerin hepsi masal olacak." "Bilim yaratıcıyı ispatlayan güzel bir kaynak. Ama doğru bakmasını bilene." İşte bu seride bu tartışmaya artık bir çözüm getireceğiz. O zaman bir soruyla sorgulamamıza başlayalım. Hani sürekli sorulan popüler bir soru var ya, "10 yıl sonra kendini nerede görüyorsun?" diye. Biz bunu şöyle soralım. "100 yıl sonra kendini nerede görüyorsun?" "Bize Yalan Söylediler" Bölüm 1 Bilim Felsefesi Doğru sonuca ulaşmak istiyorsak önce doğru bilgiye sahip olduğumuzdan da emin olmak gerek.

Peki sen evren ve evrenin işleyişi hakkında doğru bilgiye sahip olduğundan ne kadar eminsin? Günümüzde insanlar doğru bilgi için genelde bilime başvurur. Ve gerçekten de bilim önemli bilgiler veren mükemmel bir kaynak. Bunda hemfikiriz. Birçok doğru veriyi ve yaptığımız teknolojileri zaten bilim sayesinde yapıyoruz. Peki ama ya bu çok güvendiğimiz bilimi birileri suistimal ederek, kendi inançlarını da içine katıp bize sunuyorsa? Yani ne demek istiyorum? Bilimsel açıklamalar bize tarafsız ve sadece bilgi odaklı gibi görünüyor. Ama maalesef hiç de öyle değil. Çoğu bilimsel açıklamanın içine günümüz bilim otoritesinin kendi yorumları ve inançları da karışmış durumda.

Ve bir insanın gelen bilgiyle içindeki yorumu ayırt etmesi neredeyse imkansız. Çok dikkatlice bakması gerekiyor ki bunu fark edebilsin. Ve birçok kişi bilim sayesinde doğru ve kesin bilgiye ulaştığını sanarken, farkında olmadan içine karıştırılmış kişisel inançları da benimsemiş durumda. Ve belki de sen de onlardan birisin. "Bilim ile inanç ne alaka? Bilim zaten inancın karşısında. Bilim dediğin kesin bilgilerden ve objektif gözlemlerden ibaret." Gerçekten öyle mi? Bunu anlamak için gel beraber bir gözlem yapalım. Burada bir su bitkisi var. İçinde birçok kabarcık oluşmuş durumda. Kavanozdaki su kabarcıkları burada aslında bir oksijen üretiminin olduğunu bize gösteriyor. Peki sorumuz şu.

Sence buradaki oksijeni kim üretiyor? Bu fotosentez işlemini yapan kim? "Tabii ki bitki yapıyor. Bu nasıl soru?" "Peki bu bir gözlem mi yoksa yorum mu? Ve neden cevabından bu kadar eminsin?" Mesela bitkinin bu kritik işlemi yapacak gerçekten bir kabiliyetinin olduğunu açık bir şekilde gözlemledik mi? Hayır. Aslında bilgi ve yorum tam olarak bu. Burada bir oksijen oluşumunun varlığını görmemiz gözlem ve objektif bir bilgi iken "Bu oksijeni bitki yapıyor. Güç bitkidedir" demek bir yorum olur. Ama bilimsel açıklamalarda gözlemle yorum o kadar iç içe bize sunuluyor ki insanlar bunu ayırt edemiyor.

Ve adım adım maddenin ve doğanın güç sahibi olduğu yorumunu bir gerçeklik gibi benimsemeye başlıyorlar. Ve işte sorun da tam olarak burası. İnsan bu bakışı iyice benimsedikten sonra ise artık yaratıcı fikrinden uzaklaşmaya başlıyor. Ve bilgiyi yorumla ayırt edemedikleri için madde ve doğaya güç verip devamında ateizme yönelen kişi sayısı günden güne artıyor. Bu noktada şunu tekrar vurgulayalım. Biz bilimin içindeki ateizm felsefelerine itiraz edince bazıları ''Siz bilime ve araştırmaya karşısınız. Bizi ortaçağa götürmek istiyorsunuz.'' diye itiraz edebiliyor. Halbuki bizim karşı olduğumuz bilim değil, bilimin içine sokulmaya çalışılan ateist felsefeler.

Yani madde ötesi yaratıcıyı yok sayan, her şeyi maddede, fizikte, doğada arayan felsefeler. Mesela bu bilim insanını düşünelim. Bir ilacın kullanılmasıyla beraber hastalardaki iyileşme oranını inceliyor. Ve bu ilacı kullanan hastalarda %95 oranında iyileşme görüyor. Ve bu konuda bir açıklama yayınlıyor. "Bu ilacın kullanılmasından sonra hastalarda %95 oranında iyileşme gözlendi." Buraya kadar her şey normal. Sadece gözlemden bahsetti. Ve gayet güzel bir şekilde objektif bir bilim yaptı. Ama devamındaki açıklamalarda artık ateizmi çağrıştıran yorumların devreye girdiğini görüyoruz. "Bu ilaçlar %95 oranında hastaları iyileştirme gücüne sahip. Bu ilaçlar hastalara şifa veriyor.

Onları tedavi ediyor, güçlendiriyor ve iyileştiriyor. İyileştirme gücü son derece yüksek." İşte bu açıklama artık bilimden çıkıp bir yorum, bir felsefe ve bir inanç oldu. Çünkü ilaçlarda bir güç, kabiliyet, şifa verme yeteneği olduğunu bizzat gözlemledik mi? Tabii ki hayır. Ama bu insanlara kesin bir gözlem gibi sunulmaya başlandı. Halbuki bir yaratıcının o hastayı ilaçlarla beraber iyileştirmesi de ihtimaller arasında. Ama bu seçenek nedense hiçbiri bilimsel açıklamada yazmaz. Açıklamalara göre hep madde iyileştirir, madde ve doğada bir yetenek vardır. İşte başta objektif olan bilimsel gözlemler artık objektiflikten çıkarak bize gizli bir ateizm felsefesiyle sunuluyor.

"Ne yani bilimsel açıklamalarda 'Yaratıcı yapıyor' mu yazsın?" Diye itiraz gelebilir. Bizim dediğimiz madem yaratıcı seçeneği konuşulmak istenmiyor o halde en azından bilgi objektif bir şekilde insanlara sunulsun. Kişisel yorumlar kesin bir bilgi olarak değil birer yorum olarak anlatılsın. Daha sonra şifayı verenin akılsız ilaçlar mı yoksa bilgi sahibi bir yaratıcı mı olduğuna insanlar karar versin. Yaratıcı fikri inancın konusu kabul edildiği için bilimsel açıklamalarda geçmiyor iken atomların ve doğanın güç ve yetenek sahibi olduğu inancı tüm açıklamalarda yer alıyor. Peki nedir bu bilimin içindeki ateizm dilli felsefeler? En başta gelenleri materyalizm, fizikalizm ve felsefi natüralizm.

Bu felsefeler evrendeki her olayı sadece madde, fizik ve doğa temelli açıklamaya çalışan bir anlatıma sahip. Ve bu açıklamalar bilimin en temel varsayımlarından ve ön kabullerinden. Yani adeta günümüz biliminin temeli haline gelmiş. Materyalizmde evrendeki her yaratılışın, her işleyişin açıklaması sadece atomlarla, maddeyle yapılır. Atomlara bir güç, bir yetenek verilir ve bir yaratıcı kabul edilmez. Fizikalizmde ise evrende meydana gelen her olayın sadece fiziksel yasalara ve fiziksel süreçlere dayandığı savunulur. Yine bir yaratıcı kabul edilmez. Felsefi naturalizmde ise evrendeki tüm olaylar yalnızca doğanın kendisiyle ve doğa yasalarıyla anlatılır. Her açıklama doğanın içinde yapılır.

Doğa dışında bir yaratıcı yine kabul edilmez. İyi ama neden böyle bir kısıt var? Neden madde dışında, doğa dışında bir çözüm arayamıyoruz? Neden "Madde ötesi bir yaratıcı yoktur" ön kabulüyle araştırmaya başlıyoruz? O zaman yaratıcı var mı yok mu diye tartışmanın ne anlamı kalır? İnsanı madde ve doğa içinde kısıtlayıp düşünmesini engellemek mi daha mantıklı? Yoksa onu özgür bırakıp herhangi bir sınır koymadan sorgulama yapmasına izin vermek mi? Ve düşündürücü olansa şu. Kişi bilimi sadece bu açıklamalarla öğrendikçe adım adım doğaya, atomlara, güç ve yetenek veren ve yaratıcı yok sayan bir bilince ve bilinçaltına sahip olmuş oluyor.

Bu kişi evreni anlamaya çalışırken ve yaratıcı var mı diye düşünmeye başlarken bilim daha en başta bir kısıt koyuyor ve şöyle diyor. "Madde ve doğa dışında bir çözüm araman yasak! Bu bilimsel değil. Her şey sadece madde, fizik ve doğayla açıklanır. Çözümü doğanın içinde aramak zorundasın." Tüm bunların karşısında bilimsel açıklamalara bakan birisi de yaratıcı kelimesini hiçbir açıklamada bulamayınca bilimle yaratıcı inancının çeliştiğini düşünüp hiçbir zaman yaratıcıya ulaşamamış oluyor. Ve çoğu insan adım adım yaratıcı seçeneğini bilim dışı olarak düşünmeye başlıyor.

Ayrıca bunu iyice bir propaganda haline getiren ateist bilim insanları da medyaya çıkarılıp ünlü yapılınca artık bilim tamamen ateizmle anılmaya başlıyor. Bilim dünyasında şu önyargı var. Yani her şey fiziktir, her şey maddedir. Geri kalan şeyler, e yani kenarda yani. Mesela bilinç diyelim, mesela hayat, mesela bütün bu duygular, hatta mesela görme olgusu, hatta mesela matematiğin kendisi. Yani bunlar mesela fizik dışı. Hatta uzay ve zaman bile fizik dışı. Yani uzay diyelim. Tamam mı? Bir kavramdır o yani. Hani o kalkıp da elektronlardan, protonlardan olmuş falan değil. Zaman diyelim, fiziki olarak bir şey değil. Ama bizim kullandığımız fizik kanunları bunlar da fizik dışı.

Ondan sonra özellikler bunlar hepsi fizik dışı. Yani aslında fiziğin kendisi buz dağı gibi diyelim. Yani görünen bir kısmı var fizik alemi. Böyle atomlardan yapılan, elektron protonlardan yapılan diyelim. Geri kalan kısım olduğu gibi fizik dışı. Mesela bakın şu örneği vereyim. Hidrojen diyelim bir protondur aslında. Yani bir pirinç tanesi gibi. Ama mesela diyelim ki 79 tane protonu bir araya getirin. Beraberce bağlayın şöyle bir. 79 tane hidrojen bir araya gelince altın oluyor. Aynı proton bak. Düşün, mesela 79 pirinci bağlıyorsunuz beraberce. Mesela diyelim ki ceviz oluyor. Öyle bir şey olsa herhalde gözlerin böyle fal taşı gibi açılır yani. Bu tür şeyler normalde diyelim sıra dışı şeyler.

Bütün bu özellikler, bakın, Altının özelliği protondan gelmiyor belli ki. Başka bir yerden geliyor. Fizik sadece bunu teyit ediyor. İşte mesela bir proton olunca hidrojendir. Özellikler şunlardır. 79 tane olunca proton atomun çekirdeğinde bu altındır. Özellikleri mesela bu oluyor. Niye böyle oluyor onun cevabı yok. Yani bütün bu özellikler biz sadece gözlemleyerek görüyoruz. Yani dışarıdan baktığımız zaman bunları görüyoruz. Ama bu o maddeye indirgenemiyor. Bakın özellikler ayrı bir boyuttur. Ve bunlar fizik dışıdır. Bizim hayatımız diyelim. Şu fizik alemi var. Hani bedenimiz var diyelim. Ama bunun dışındaki her şey zaten fizik ödesi. Örnek. Mesela ben şu anda diyelim ki bir yerim ağrıyor.

Veya hakikaten gayet keyifliyim. Veyahut da mesela bir başka duygularım var. Ya bunlar böyle fiziki şeyler değil. Yani bunlar fizik ötesi. Hatta, hatta fiziki sandığımız. Mesela ben şu anda seni görüyorum değil mi? Aslında ben seni görmüyorum. Nasıl görmüyorsunuz? Değil mi? Yani şundan, bakın, şu anda ışık var burada. Size çarpıyor. Benim gözlerime geliyor. Ve kara noktaya gidiyor. Orada emiliyor. Işık bitti. Oradan ne oluyor? Elektrik akımına dönüştürülüyor. Ondan sonra böyle binlerce sinir bu elektrik akımını beyne götürüyor. Beyine belli yerlere giriyor. Ondan sonra ışık mışık kalmadı bakın. Beyin kapkaranlık. Ben sizi görüyorum. Yani beyne giden aslında sadece elektrik sinyalleridir.

Tellerden geçen akımlar gibi. Başka bir şey değil. Ondan sonra o beyinde senin imajın her şeyinle beraber orada hiç yoktan var ediliyor. 3 boyutlu olarak. Ve burada bakın belli ki bir mekanizma var. Bu mekanizma tamamen fizik dışı. E beyin bunu yapamaz mı? Ya bir et parçasıdır beyin yani. Sonunda bir et parçası ne yapabilir onu düşünüp hiçbir şey yapamaz zaten. Sürekli şekilde görüntüler var ediliyor. Yani biz aslında sanal bir alemde yaşıyoruz. Tamamen fizik dışı. Ondan sonra diyelim ki mesela dondurma yedik. Olmazsa da çilek mi, e ne bileyim, çikolata falan. O tadı güzel. Ondan sonra biz ne diyoruz mesela, "Bu dondurma vallahi çok güzel böyle." Ya tat diye bir şey fiziki olarak yok.

Ne oluyor? Ne yersen ye. Tatlı, tuzlu, ekşi. Yine elektrik sinyalleri. Yine beyne gidiyor. Ondan sonra beyinde bu tatlar, lezzetler hiç yoktan var ediliyor. Mesela bir iğne battı şuraya tamam mı? Ondan sonra ay diyoruz, şöyle bir çığlık atıyoruz. Ya, aslında yani şuraya bir iğne batırmışım. Bunun çok daha fazla bir önemi yok. Sonra bir elektrik akımı giriyor beyine diyelim. Hani ne yapıyor deyince beyinin yapacak bir şeyi yok. Beyindeki bir sanal mekanizma onu ne yapıyor? Ağrı hissine çeviriyor. Bakın yine fizik dışı. Lezzetler diyelim. Hepsi fizik dışı. Anlayışlar bakın, bilinç hepsi fizik dışı. Yani biz aslında fizik dışı bir alemde yaşıyoruz.

Ondan sonra acaba fizik dışı diye bir şey var mı diye. Komik bu yani. Önyargı olduğu zaman. Yani varlık sadece maddeden ibarettir. Yani fizikten ibarettir. Yani madde deyince madde artı enerji. Beraberce böyle. Ve bunun dışında bir varlık diyelim. Varlık denmeye değmez. Yani yoktur. Önyargısıyla olaya yaklaşırsanız o zaman her şeyi maddeye indirgemeye kalkıyorsunuz. Ama maddede bunları yapacak tıynet yok. Madde pasiftir. Edilgendir. Hiçbir şey yapmaz, yapamaz. Bölüm ll "Kutunun dışında düşün" Bir kütüphanede kalınca mana dolu bir kitap görüyorsun. Ve her geçen gün bu kitaba yeni sayfalar ve yeni bilgiler eklendiğine şahit oluyorsun.

Sen merak içinde bu kitabın yazarını ararken onu kitabın içinde mi yoksa dışında mı ararsın? Çok anlamsız bir soru oldu değil mi? Elbette dışında ararsın. Peki ama ya tam bu arada bu basit çıkarımı sen yaparken birisi gelse ve dese. "Hayır kardeşim ne yazarı? Kitabın dışında çözüm mü aranır? Kitabın içinde cevabı aramak zorundasın. Burada geçerli olan kural budur." Bunu duyduktan sonra nasıl bir tepki verirdin? Yani bu kuralı hemen kabul mü ederdin yoksa itiraz mı ederdin? Halbuki en basit mantıkta bile bir kitabın yazılması için kitabın dışında şu şartlara sahip birisi gereklidir. Bu kitabı yazabilecek bilgisi olan özgür iradeye sahip, güç sahibi ve hayat sahibi birisi.

Bu kitabın yazarı "İçindeki harflerdir" demek mantıken hatalı olur. Akılsız ve iradesiz harfler, bir araya gelerek aralarında anlaşıp anlamlı bir kitap yazamazlar. Kitabın tamamını bilen ve ona göre harflerle düzenli bir dizilim yapan kitabın dışından birisi gerekir. Akıl ve mantık bize bunu gösterir. İşte aslında içinde yaşadığımız evrende bu örnek gibi çok boyutlu bir kitaptır. Sadece örnek olarak söylemiyorum. Gerçek manada bir kitaptır. Yeryüzü bir sayfa, her bir canlı birer kelimedir. Ve her gün yeni yeni doğanlarla bu kitap sürekli yazılmaya da devam ediyor.

Sen de çok boyutlu olan canlı kanlı bu evren kitabının nasıl yaratıldığını ve bu evrenin ötesinde bir yazarının varlığını düşünürken bir anda birisi çıkıyor ve sana şöyle itiraz ediyor. "Bu evrenin oluşumunu sadece madde ve doğa ile yani evrenin içinden sebeplerle açıklamak zorundasın. Madde ve doğanın dışına çıkman yasak ve kabul edilmez." İyi ama neden? Bu kuralın bir mantığı var mı? Buna kimse itiraz etmeyecek mi? Özellikle de özgürlük fikrine ısrarla vurgu yapılan günümüz çağında insanlar bu düşünceyi gerçekten sorgusuz öylece kabul mü edecek? Bir yazarın varlığını kabul etmek gibi en doğal bir çıkarım neden ihtimaller arasına bile alınmıyor?

En başta kısıt konu olarak bu fikir yasaklanıyor. Yani "Kütüphanedeki o kitabın yazarı, kitabın harfleridir." demek ne kadar anlamsızsa "Evrenin yaratıcısı, evrenin içindeki atomlar veya doğadır" demek de o kadar anlamsızdır. Ama bu anlamsız fikir günümüz materyalist bilim dünyası tarafından zorunlu tutulur. Tam bu noktada şu soru akla gelebilir. "Tamam, adaletli bir sorgulama için bir yaratıcı olma ihtimali de bir seçenek olarak görülmeli. Ama madde şıkkı neden mantıksız? Mesela evrendeki işleyişe bakınca hep belli sebeplerden sonra belli sonuçlar ortaya çıkıyor. O zaman belli sonuçlar hep aynı sebeplerden sonra oluyorsa önceki sebeplerin sonucu yaptığına delil olmaz mı?

Mesela her zaman ilk bulut gelir ondan sonra yağmur yağar. Veya her zaman ilk yağmur yağar ondan sonra bitkiler yeşerir. O zaman nasıl bu ilk sebepler güç sahibi olmuyor?" Çünkü bir sonucun sürekli belli bir sebebin ardından gelmesi sebebin bu işi yaptığına delil değildir. Zaten işin kırılma noktası tam olarak da burası. Bölüm III "Gazzali Ve Doğal Nedensellik" Tüm dünyaya nam salmış İmam Gazali Hazretleri'nin kendi kitabında ısrarla vurguladığı bir konu var: Doğal nedensellik. İmam Gazali Hazretleri, evrende sebepler ve sonuçlar arasında zorunlu bir ilişkinin olmadığını söyler. Onların sadece sürekli birbiri ardına gelen alışılmış bir sıralamadan ibaret olduğunu söyler.

Yani önceki sebeplerin sonraki sonuçlara bir tesiri bir etkisi yoktur. Doğal olarak o sebebi de sonucu da her aşamasında bizzat Allah yaratır. Yani evrende hep aynı sebeplerden sonra aynı sonuçların çıkması sadece yaratıcının bir tercihidir. Yani bir adetidir, bir tarzıdır. Gelin şimdi yine bir kitap üzerinden farklı bir örnekle bu konuyu açıklayalım. Bir yazar kitap yazarken kendine has bir yazım tarzı belirlemiş olsun. Kitabında her nokta işareti koyduktan sonra bir ünlem işareti koyuyor. Bu onun bir adeti ve bir yazım tarzı olmuş. Sen de bu durumu her sayfada gözlemliyorsun. Yani her ne zaman nokta görsen hemen ardında bir ünlem işareti var.

Ve nokta olmadıkça da ünlem işareti hiç konulmamış. Peki burada birkaç soru üzerinde beraber düşünelim. Burada nokta ile ünlem işaretinin hep arda arda gelmesi noktanın ünlemi yazdığına delil olur mu? Elbette hayır. Arda arda gelmeleri noktaya bir yazarlık kabiliyeti vermez. "Bu sadece yazarın bir adetidir" deriz. Peki nokta olmadığı zaman, "Ünlem de hiç oluşmuyor." diyerek "O halde nokta ünlemi yapıyordur." sonucuna ulaşabilir miyiz? Yine hayır. Çünkü ünlem işaretinin nokta olduğu zamanlarda konulup nokta olmadığında onun konulmaması yine sadece yazarın bir tercihidir. Yani buradan da noktanın bu işi yapabileceği sonucu yine çıkmaz. Peki 100.

sayfaya gelip yine bir nokta görsen ardından ne gelmesini beklersin? Ünlem işaretini beklersin değil mi? Ama bu bir zorunluluk mudur yoksa yazarın bir tercih midir? Elbette yazarın tercihidir. Yazar noktadan sonra ister ünlem koyar isterse başka bir simge, isterse nokta koymadan da ünlem işareti koyabilir. Yani o kitabın bütün aşamaları, bütün öncelik ve sonralık kuralları zaten yazarın elindedir. Onun tercihiyle şekillenir. İşte aslında evren de bahsettiğimiz gibi çok boyutlu bir kitaptır ve yaratıcı da bu evrenin yazarıdır. Biz bu evren kitabında da sürekli belli sebeplerden sonra belli sonuçların olduğunu görüyoruz. Mesela hep önce yumurta geliyor, sonra tavus kuşu ortaya çıkıyor.

Ama çoğu kişinin fark etmediği nokta şu. Hep belli sebeplerden sonra belli sonuçların çıkması o sebeplerin yani atomların bu işleri yaptığını göstermez. Buna delil olmaz. Atomlara yazarlık kabiliyeti vermez. Atomlar da o kitaptaki mürekkepten başka bir şey değillerdir. Ve belli bir sebep olmadan belli bir sonucun hiç oluşmuyor olması da sebeplerin o sonucu yaptığına delil olmaz. Yaratıcı ikisini hep beraber ortaya çıkarmak istiyordur. Hepsi bu kadar. Ayrıca sürekli belli sebeplerle sonuçların arda arda gelmesi bir zorunluluk değildir. Yaratıcının hep belli bir tarzda iş görmesi bir zorunluluk değil, sadece onun bir tercihidir.

Şimdi dönüp evren kitabındaki işleyişe tekrar bir bakalım ve bunun örneklerini bir anlamaya çalışalım. Mesela bir bitkinin yeşermesi yağmurdan sonra oluyor diye bu işi yağmurun yaptığı sonucu çıkmaz. Veya insanın mutlu olması bazı hormonlarının artmasından sonra oluyor diye bu işi o hormonların yaptığı sonucu çıkmaz. Veya bir bebeğin oluşması sperm ve yumurtanın birleşmesinden sonra oluşuyor diye sperm ve yumurtanın o bebeği inşa ettiği, yarattığı sonucu çıkmaz. Bunlar sadece olaylardaki sıralamanın bir keşfidir. Sebebi de sonucu da yaratan Allah'tır. Hormonu da yaratan Allah'tır. Hormondan sonra mutluluğu yaratan da Allah'tır. Yoksa bu hormon bu sonuca etki etmez.

Bir çizgi filmin bilgisayardaki ilk yapım aşamasını düşün. Aslında o filmin her sahnesi ayrı ayrı birer resim karesi olarak oluşturulur. Daha sonra her bir resim karesi arda arda konularak sonucunda bir videoya dönüştürülür. Yani o çizgi film aslında binlerce farklı ve hareketsiz karenin arda arda gelmiş halidir. Bir baba ve oğlu çizgi film yayınlanınca televizyonda izlemeye başlıyorlar. Çizgi filmde yağmur yağıyor ve hemen ardından çiçekler açmaya başlıyor. Ve bu sahne sürekli tekrarlanıyor. Her ne zaman yağmur yağsa çiçekler açıyor, ne zaman yağmur kesilse yeryüzünde hiçbir çiçek açmıyor.

Filmi babasıyla izleyen çocuk dönüp babasına soruyor: "Baba bu ekrandaki çiçek resimleri nasıl oluşuyor? Çiçek resimlerini oluşturan ekranda görünen yağmur mu?" Babası gülümseyerek cevap veriyor: "Hayır oğlum. Aslında o çiçeklerin çıkmasının tek sebebi tasarımcının onu öyle çizmek istemesi. Yağmurun yağdığı resim karesini ve çiçeklerin çıktığı resim karesini ekranın dışında bir tasarımcı çiziyor. O iki resim arda arda gelince de yağmur o çiçeği yaptı sanıyorsun. Aslında ekranın içindekilerin birbirine hiçbir etkisi yok. Çizgi filmdeki sıralamalar hep tasarımcının iradesi ve tercihleri. Hatta her kare o tasarımcıya bağlı olduğu için isterse önce çiçeği çıkartır daha sonra yağmur yağdırır.

Hatta isterse hiç yağmur yağdırmadan da çiçek çıkarabilir. Zaten bu işleri yapan gücü videonun içindeki karelerde aramak mantıksız. Tasarımcı hiç ekranın içinde olur mu?" İşte aslında evrende bu örnekteki gibi arda arda gelmiş resim karelerinden ibaret diyebiliriz. Nasıl o filmde önceki karenin sonraki kareye etkisi yoktu, gerçek hayatta da önce gelen sebeplerin sonra gelen sonuçlara etkisi yoktur. Evrenin tasarımcısı her bir kareyi ayrı ayrı çizer. Yani çiçeği büyüten güç yağmur değildir. Bunu söylemek sadece kişisel bir inanç olur. Buradaki gözlem sadece iki karenin arda arda gelmesi. Hepsi bu kadar. Geri kalansa insana kalmış çıkarımlardan ibaret.

Bir taraf bunca ince işleri sadece akılsız ve cansız maddelere, fiziksel sebeplere ve doğaya veriyor. Diğer taraf ise maddelerin ve doğanın ötesinde olan bilgi sahibi, hayat sahibi, güç ve irade sahibi bu işleri yapabilecek sıfatlara sahip bir yaratıcıya veriyor. Bölüm lV "Bilim Her Şeyi Açıklamış Mı?" Bu konuyla beraber "Bilim zaten her şeyi açıklıyor, yaratıcıya gerek yok" iddiası da aslında bitmiş oldu. Çünkü gördük ki bilimle biz aslında evrenin yaratılış sıralamasını da görmüş oluyoruz. Yani biz bilimle beraber yaratıcının yokluğunu değil, tam tersi evrenin nasıl yönettiğini, evrenin hangi sıralamalarla yarattığını bulmuş oluyoruz.

O zaman her buluş aslında yaratıcıyı bize daha çok tanıtan yeni bir veri olmuş olmaz mı? Yani bilimle maddeyi en detaylı şekilde incelesek bile bırakın yaratıcıya ihtiyaç kalmamayı, her bir buluşla yaratıcının varlığı daha fazla açığa çıkıyor. Bazen de şunu diyorlar. Bilim hani bunu açıklıyor. Ondan sonra adileşiyor. Ya bir şeyi açıklamak, onun böyle sıradan bir şey olduğunu göstermez. Örnek, mesela dikiş makinesi diyelim, tamam mı? Ya dikiş makinesinin nasıl yapıldığını, nasıl çalıştığını gözlemleyerek açıklayabiliriz. "Ha, bakın şu şöyle yapılmış. Ondan sonra şöyle bir kalıpta dökülmüş. Şu parça, mesela şurası, şöyle konmuş. Şu mesela şunu ittiriyor, bu bunu...

Kayıştan güç üretiliyor bak." Çok güzel açıklarız. Ondan sonra biri dese ki, “Dikiş makinesi. Ne var canım bunda?" Hani biz onu çok güzel açıklıyoruz yani nasıl işlediğini? Gel ben sana bir güzel anlatayım burada neler oluyor. Şu açıklamak onun ustasının olmadığını göstermez. Mesela fotosentez diyelim. Veyahut da diyelim ki mesela güneş ışığı, karbondioksit, su bunlar alınıyor, işlemden geçiriliyor. Kimyasallara dönüştürülüyor. Ondan sonra karbondioksit dışarı veriliyor. Yani biz mesela bu işin nasıl olduğunu biliyoruz, görüyoruz. Bu nasıl olduğunu bilmek, bunu izah etmek, bunun çok sıradan bir şey olduğunu göstermez. Bunun arkasında bakın bir kasıt var, irade var, bilgi var.

Çünkü aynısını bakın biz yapmaya çalışıyoruz, yapıyoruz ama dünyanın bilgisini kullanıyoruz. Dünyanın insanı. Kalkıp da yani, “Ne var bunda?” demiyor kimse. Milyonlarca dolar yatırılıyor yani. Mesela Amerika Enerji Bakanlığı, dünyanın bütçesini ayırdı bu işe yani. Şu yaprağın yaptığı şeyi yapmak için. Niye bu? Sıradan, basit bir şey değil o. Çok sofistike bir şey. Nasıl yapıldığını biliyoruz. Zaten bu ne oluyor? Bilim oluyor. Onu biz yapabilirsek o zaman teknoloji oluyor. Ondan mesela biz para kazanabiliyoruz. Çünkü yeni bir ürün oluyor. Nasıl yapıldığını izah etmek onun sonu değil. O sadece yapanı nasıl yaptığını ifade etmek.

Çünkü doğa kanunlarında ne akıl var, ne bir gaye var, ne ilim var, ne de sanat var. Ama biz dünyaya baktığımız zaman, hele canlı aleminde her şey muazzam sofistike ve de hakikaten ilimle yapılmış. Şuna bakın, şunu da ekleyeyim. Eskiden mesela diyelim hani bu yetiyordu. Bu materyalist camia için. Yani bir şekilde diyelim izah edince bu iş bitti. Şu anda yetmiyor. Şu anda eski, mesela fizik kanunları, kuvvetleri diyorlardı. Hani deizme mesela bir bahane oluşturuyordu, tamam mı? Eskiden bu yetiyordu. Şu anda hepsi bundan kenara konuldu. Şu anda şunu gördüler. Her şeyin arkasında, özünde ilim vardır. Yani ilim boyutunu keşfettiler. Bilim trafik levhaları gibidir.

Nereye gideceğinizi gösterir size. Trafik levhasına siz şunun için bakmazsınız: "Ya, bu levha ne güzelmiş diye, harikaymış diye bakmazsınız." Trafik levhasına gösterdiği yönü bulmak için bakarsınız. Şu andaki klasik bilim, evrene sadece "Ne güzelmiş böyle, ne kadar harikaymış, ne kadar güzel bir sistem var." diye bakıyor. Ya bu evrenin arkasındaki anlam nedir? Trafik levhasına bakar gibi bakması lazım evrene. Böyle bakarsa evrene bu evren başka büyük bir anlamı gösteriyor. Yüksek bir anlamı, yüce bir anlamı gösteriyor. Yüksek bir değeri gösteriyor diye akıl yoluyla bulabilir. Zaten kuantum fiziği buna yardım ediyor. Bir insanın, “Bütün kuğular beyazdır,” diye bir tezi var.

“Kanıtın nedir?” dediği zaman, “Ben hiç başka renk kuğu görmedim,” der kanıtını. Başka birisi siyah bir kuğu getirirse çürütülür. Şu anda da ateizm, "Tanrı yoktur" ile "Tanrının yokluğunu kanıtlanabilir" değil, yanlışlanabilir değil. Bunun için bilimsel değil ateizm. Onun için zaten şu anda ateistlerin çoğu ya ate ya deist. Ateizm kanıtlanamıyorsa, bilimsel olarak savunulamaz bir şey. Savunulamadığı için bunun kanıtlanamaması nedeniyle Karl Popper'ın bu yanlışlanabilirlik görüşü çıktıktan sonra bütün bu tez çürüdü zaten. Şu anda da materyalizm de açıklamadığı için her şeyi bu tez bitti. O halde kanıtlanabilen neler vara gelmek gerekiyor?

Bölüm V "Yaratıcı Fikri Neden Mantıklı?" Özellikle içinde bulunduğumuz yüzyılda etrafımıza baktığımızda gördüğümüz birçok şey aslında bir ürün. Bundan bin sene önce insanlar etrafına bakarken hep doğayı görürken, biz hep mühendislik harikası ürünleri görüyoruz. Mesela ben baktığımda lamba, kamera, televizyon, sürekli cihazlar ve mühendislik harikası ürünler görüyorum. Bu ürünlerin tamamının ortak bir özelliği var. Ortaya çıkmaları için dört temel şart gerekli. Bunlardan en kapsayıcısı olan hayat, aynı zamanda irade, onu irade etmesi, seçmesi gerekir. Bilgisi olması gerekir ki bilgisi olmadan insan mercimek çorbası bile yapamıyor. Aynı zamanda gücü, kuvveti olması gerekir.

Bu ürünlerin hepsini ortaya çıkartan insanların temel özellikleri hayatları, iradeleri, güçleri ve bilgileri olmasıdır. Bilgisi olmayan biri tabii ki bir ürün ortaya çıkartamaz. Peki ürünler sadece şu yüzyılda etrafımızda gördüğümüz bilgisayar ve telefonlardan mı ibaret? Aslında bir elma da, doğada ortaya çıkan bir karpuz da, bir bulut da bir ürün değil midir? Bu ürünlerin ortaya çıkabilmesi için de temel bu dört şartı aramak zorundayız. Ama zahiren, yani görüntüde baktığımızda hep şunu görüyoruz. Bütün doğadaki faaliyeti atomlar devam ettiriyor.

Burada bazıları şey derler: "Ya işte onu aslında atomlar değil." Orada moleküllere isimler vererek olayı atom düzleminin dışına çekmeye çalışanlar olabilir. Hayır, "Her şey temelde atomlardan oluşuyor" demekte bir sakınca var mı? Bütün yapı taşımız hepimizin, benim de yapı taşım atomlar değil mi? Bu yüzden kainattaki bütün bu faaliyeti temelde atomlar üzerinde izliyoruz. Atomların farklı hareketleri. Peki atomlar gerçekten bunu yapabilir mi? Mesela bu bilgisayar bir üründür ve bunu yapan kişinin bilgisayar mühendisi olduğuna eminim. Çünkü bir çiftçi bunu yapamaz. Bilgisi yetmez. Bir bilgisayar mühendisi de tarımı bilmez.

Aynı şekilde bir karpuzu da bir ürün olarak değerlendirdiğimizde, "Onun mühendisi kim?" diye baktığımızda, materyalist kafa, yani maddenin dışına çıkmayan kafa bizi atomlara yönlendiriyor. İniyoruz, iniyoruz, küçültüyoruz küçültüyoruz, atom. Sonra diyorum ki "Atomlar mühendis değildir ki! Bu kadar lezzetli bir şeyi nasıl yapabilir?" Bilgisi olmadan biri düzgünce yumurta bile kıramıyor. Bu bilgisiz atomlar nasıl bunu ortaya çıkartabiliyor? Görünürde o işi o atom yapıyor gibi gözüküyor ama bizim burada kadrajı biraz genişletmemiz lazım. Bir video izlemiştim. İzlediğim video şöyle bir video. Bir köpek var, arabanın direksiyonunu tutuyor ve araba gidiyor ve başka hiçbir şey gözükmüyor.

O videoyu izlediğimde hiçbir zaman şunu düşünmedim. "Ya köpeğe bak araba kullanıyor." Hiç böyle bir şey düşünmedim. Dedim ki, "Kesinlikle bu işte bir iş var." Çünkü şuna eminim. Köpek araba kullanmayı bilemez, öğrenemez. Böyle bir ilmi olması mümkün değildir. Sonra videoyu çeken kişi kadrajı genişletti. Gördüm ki çekici arabayı götürdüğü için orada bir illüzyon oluşmuş. Köpek görünürde o işi yapan olarak gözüküyordu. Ama ben emin olduğum için kadrajın genişletilmesini bekledim ve olayın aslını gördüm.

İşte kainatta da gördüğümüz olaylarda, ortaya çıkan işlerde eğer o işi atomların yapamayacağına kanaatimiz geldiyse ki atomun bir karpuz tasarlayamayacağında hepimiz hemfikiriz çünkü hayatı yok, bilgisi yok, iradesi yok ve kuvveti yok. Böyle bir atom karpuzu ortaya çıkartıyorsa benim burada o videoda yaptığım gibi kadrajı genişletmem gerekmez mi? Yani kadrajı öyle bir genişletmemiz gerekir ki maddenin ötesine çıkmamız gerekir. Sadece o kadrajın içiyle yetinirsem çok saçma kanaatlerim ortaya çıkar. Çünkü köpek araba kullanamaz. Bu kadar basittir yani.

Gözleri görmeyen, duymayan, akılsız 3 tane adamı bir çöle koysak ve 500 milyon yıl beklesek, onların da o kadar ömrü olsa geldiğimizde bir gökdelen dikmiş olamazlar. Çünkü onların bu işi yapmaya kuvvetleri ve iradeleri ve zekaları hiçbir şekilde yetmeyeceği için zaman ne kadar geçerse geçsin asla orada ortaya sanatlı, mühendislik gerektiren bir iş çıkartamayacaklardır. Steve Jobs hayatı boyunca mühendislik yaptı. Tasarladı, sattı, büyük bir başarı elde etti. Bir yerde hayatı bitti. Steve Jobs öldüğü andan bir saniye sonra hiçbir şey tasarlayamaz. Atomları aynıdır. Atomları olduğu yerde duruyordur. Ama öldükten bir saniye sonra herkes emin olur ki Steve Jobs asla artık tasarım yapamaz.

Çünkü hayat sahibi olmayandan böyle bir şey beklenmez. Ama hayat sahibi olmayan atomlardan biz karpuz bekliyoruz. Hayat sahibi olmayan atomlardan hiç kimsenin taklit edemediği insan bekliyoruz. Mesela benim bir kızım oldu, yeni doğdu ve aslında materyalist düşünce ona şunu söylüyor. "Atomlar bir takım oyunuyla bak sana ne yaptı." Nasıl ya? Kimse bunu yapamıyor. Dünyadaki hiçbir mühendis ortaya gelip bir insan üretemiyor iken atomlar akılsız, şuursuz nasıl bir takım oyunuyla benim kızımı yaptı ve nasıl aramızdaki bu kuvvetli bağ oluştu? Bunu anlamak gerçekten mümkün değil. Ya şunu bir anlamak gerekmiyor mu arkadaşlar?

Ateistler vicdana inanmıyor galiba ama bir yerlerde o vicdanın olduğuna da bence kanaatleri vardır. Elini insan vicdanına koyduğunda şu kainatta gerçekten biri kendini bana tanıttırmaya çalışıyor gibi durmuyor mu ya? Mesela yağmur yağdıktan sonra ortaya bir gökkuşağı çıkıyor. Ağabey, gerek yoktu ya. "Çok teşekkür ederim Allah'ım," diyesi gelmiyor mu insanın içinden? Yani bu kainat sadece yaşanabilir düz bir zemin değil. Sanki tam bize göre tasarlanmış bir alan gibi değil mi? Her şey tam bize göre. Bugün yaz mevsiminde çekiliyor bu video ve bir karpuz yedik. İnanılmaz. Tam bana göre hazırlanmış.

Kışın ortaya çıkan bir portakal içindeki C vitaminiyle, dışındaki turuncu rengiyle, kabuğunu soyarken burnuma gelen kokusuyla tam bana göre tasarlanmış. Ya arkadaşlar herkesin favori bir çikolatası vardır. Bir gün çekmecenizi açtığınızda en sevdiğiniz o çikolata markasının çikolatasını çekmecenizde görseniz dersiniz ki ''Ya bunu kim koydu acaba? Tam bana göre çünkü. Beni seven biri koymuş.'' dersiniz. Ya bu kainat tam bize göre tasarlanmış. Çekmecemizdeki bir çikolatanın arkasında bizi seven birini arıyorsak, "Bize biri bir jest yapmış" diyorsak tam bize göre olan gökkuşağını, tam bize göre olan annemizi, annemizin içindeki o şefkati nasıl biz aklı şuuru olmayan atomlara verebiliriz?

Atomlar bu işi yapamazlar. Galaksiler, yıldızlar, gezegenler, çeşit çeşit hayvanlar, türlü türlü rengarenk çiçekler, duygularla donatılmış insanlar, bunların hepsinin arkasında bize kendini tanıttırmak isteyen, bize bir mektup gönderen bir Allah var. Aslında bu mektubu okumayı bilenler bu kainata baktığında Allah'ın onlara gönderdiği mesajı anlıyorlar. Ama okuma bilmeyenler bu mesajı okuyamıyorlar. O yüzden Allah'ın Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vessellem'e ve onun aracılığıyla bize ilk gönderdiği mesajı da ''Oku!'' Başını bir kaldır. Kendisini tanıtmak isteyen birisi sence de yok mu? Gün batımında bulutlardaki çeşit çeşit renk geçişlerine bir bak.

Kutup ışıklarının hayret veren manzarasına bak. Bunlar hem akla hem ruha bir pencere açmıyor mu? Suya muhtaç canlılara sürekli yağmuru yetiştiren bulutta bir akıl, hayat, şefkat, özgür irade görüyor musun? Veya güneşin etrafında 107.000 km hızla ilerleyen dünyamızda matematik hesabı bilecek, ona göre hareket edecek bir kabiliyet var mı? Veya vücudundaki alyuvar ve akyuvarlar da düzen ve disiplinle hareket edecek bir akıl görüyor musun? Hayır. Kendi varlıklarından bile habersizler, şuursuzlar. O halde sebepler, atomlar nasıl tüm bu işlemleri yapan, evreni kontrol eden asıl güç sahibi olabilir? Sebeplerin yan yana gelmesi harflerin sıralamasından başka neyi gösterir?

Demek tüm atomları kontrol eden, maddenin ve zamanın ötesinde hayat sahibi, bilgi sahibi, irade sahibi tek bir yaratıcı vardır. Evrenin her yerinde tek bir düzenin ve tam bir dengenin olması o irade sahibinin birliğini de ispat eder. Ve o zat evrendeki her bir kareyi bizzat oluşturup sebepleri ve sonuçları bizzat yaratır. Bize yalan söylediler. Aklımızı zincirleyip gerçeği gizlediler. Sahte bir senaryoyu zihnimize işlediler. Kusursuz bu tasarımı kör bir şansa verdiler. Uyan artık uykudan. Yıkılsın tüm perdeler... Bize yalan söylediler. Bitki oksijen yaparak şifa verir sandın. Gözlem ile yorumu birbirine kattın, inandın. Madde ötesi yoktur demek en baştaki kuralmış.

Ateizmi bilim diye satmak en büyük yalanmış. Söyle bana kitabın yazarı mürekkepte aranır mı? Zihin kutuya hapsedilip evren böyle kavranır mı? Gözünü aç, zihnini özgür bırak, yık şu duvarları. Kör tesadüflere verdiler bu muazzam sanatları. Şimdi uyan! Bize yalan söylediler. Aklımızı zincirleyip gerçeği gizlediler. Sahte bir senaryoyu zihnimize işlediler. Kusursuz bu tasarımı kör bir şansa verdiler. Uyan artık uykudan. Yıkılsın tüm perdeler... Bize yalan söylediler. Kaldır başını bir bak gün batımındaki renklere. Kutup ışıklarına, bebeğin yüzündeki gülüşlere. Bilgi lazım, irade lazım, hayat lazım, güç lazım. Harflere mi takıldın? Yoksa yazarı mı buldun? Bize yalan söylediler.

Ama oyun bitti, artık uyandık.