Tarihe Geçen Müslüman Bilim Adamları | Bize Yalan Söylediler B5
Yayınlanma tarihi
Eğer dediğiniz gibi bir yaratıcı varsa o zaman neden çoğu bilim insanı ateist? İlk bakışta çok ikna edici bir soru gibi geliyor. Sonuçta bu kadar eğitimli, bilgili akademisyenler, profesörler bir şey yapıyorlarsa vardır bir bildikleri diye düşünebiliyor insan. Peki ya maddeye aşırı odaklanmaktan dolayı manayı kaçırıyorlarsa? Harflere çok yakından baktıkları için kitabı bütüncül olarak göremiyorlarsa? Ne demek mi istiyorum? Bize Yalan Söylediler Bölüm l Bilim Adamları Gerçekten Ateist Mi? Bilim insanlarının çoğunun ateist olduğu iddiası çok popüler bir iddia. Ama buna dair kesin bir delil var mı önce bunu sorgulamamız lazım. Yapılan araştırmalarda sonuçlar ülkeden ülkeye değişiklik göstermiş.
Kim yerlerde ateist bilim insanları, kim yerlerde yaratıcıya inanan bilim insanları daha fazla çıkmış. Bazı sonuçlarda ise birbirine çok yakın oranlarda oldukları görülmüş. Örneğin 2009 yılında Pew Araştırma Merkezi tarafından Amerika'da yapılan bir araştırmaya göre bir yaratıcıya inananların oranı %51 iken inanmayan veya kararsız olanların oranı %49 olarak bulunmuş. Rice Üniversitesi tarafından 2012-2015 yılları arasında yapılan kapsamlı bir araştırmada ise oranların ülkelere göre çok değiştiği görülmüş. Bu araştırma Amerika, Birleşik Krallık, Türkiye, İtalya, Fransa, Hindistan, Hong Kong ve Tayvan'daki üst düzey üniversitelerde biyologlar ve fizikçiler üzerinde yapılmış.
Ve Hindistan, İtalya, Tayvan ve Türkiye'deki bilim insanlarının yarısından fazlasının bir yaratıcıya inandığı ortaya çıkmış. Hatta işin garibi Hong Kong gibi bazı yerlerde bilim topluluğundaki ateistlerin oranı genel nüfusa kıyasla daha düşük durumda. Yani buralarda bilim insanları bir yaratıcıyı daha büyük bir oranda kabul ederken, halkta bu oran daha düşük. Yani öncelikle, bilim insanlarının çoğunun ateist olduğu iddiası en temelinde tartışmalı. "Ama işin aslı televizyonda, sosyal medyada ateist bilim insanları daha çok ön plana çıkarılınca "Bilim insanlarının çoğu ateisttir" gibi bir algı oluşmuş.
Ve akıllı, zeki bir insanın; yaratıcının varlığıyla ve dinlerle bir alakası yoktur algısı bize enjekte edilmeye çalışılmış. Yani bu sorunun sorulma sebebinin temelinde de yine bir algının olduğunu görüyoruz. Yok canım benim, hani çok büyük çoğunluğu inançlı kişilerdi. İster Hristiyan olsun, Budist olsun başka şey ise de yani. İnançlı kişiler. Yani çoğunluk olarak, mesela Amerika'daki araştırmalarda halkın, diyelim, "ateistim" diyenlerin oranı %15 civarında. Yani %85 mesela inanıyor. Ama bakın yapılan araştırmalarda mesela bazı ülke araştırmalarına bakıyorum. Ateistlik oranı, bilim insanı olanlar diyelim hani birde normal halk.
Yani bazı ülkelere bakıyorsunuz bilim insanlarda inanma oranı halka kıyasla daha yüksek. Bazı ülkelere bakıyorsunuz, tamam mı? Bilim insanlarında mesela daha düşük. Çok da büyük bir fark yok yani. Bölüm II Bilim Anlayışının Değişimi 1800'lülerden sonra bilim, materyalist ve naturalist bir felsefe ile anlatılmaya başlanınca yaratıcı fikri ve yaratıcıdan bahseden bilim insanları da yavaş yavaş arka planda kaldı. Ve bilime yüklenen mana da değişmeye başladı. Halbuki daha önce de vurguladığımız gibi bilimle birlikte evrenin işleyiş tarzını öğrenmek yaratıcının yokluğunu neden göstersin ki? Tam tersi bu sayede yaratıcının evreni yönetme tercihlerini daha detaylı bir şekilde öğrenmiş oluyoruz.
Bilimsel keşiflere çekim kanunu, su döngüsü, mitoz bölünme, protein sentezi gibi isimler koymak, yaratıcıyı ortadan kaldırmaz. Bunlar sadece yaratıcının evreni yönetme tarzına verdiğimiz isimlerdir. Tüm bu işlerin arkasında bilgi sahibi, özgür iradeli, hayat sahibi, güç sahibi, her şeyi görecek, mantıkla iş görecek bir gücün olması zorunludur. Yani atomların ötesinde bir yaratıcı. Mevlana'nın kullandığı fil metaforu var. Körlerin fil tarifi metaforu. Fili yanına gidiyor körler. Bir yerinden tutuyorlar. Kimi kulağını tutuyor, kimi bacağını tutuyor, kimi üstüne çıkıyor. Daha sonra, "Fille ilgili gördüklerinizi anlatın," diyorlar. Hepsi gördüğünü anlatıyor.
"Fili, bir yaprak gibi bir şeydir," diyor. "Fil bir sütun gibi," diyor. Bunun gibi bir şey. Bu hepsi de doğru söylüyor ama aynı gerçekte farklı pencerelerden baktıkları için söylüyorlar. Onun için bütüncül bilim bunu reddediyor. Böyle bakış, körlerin fil tarifi bakışını reddediyor. Diyor ki: "Büyük fotoğrafa bakın. Evrendeki." Ve burada şunu da söyleyelim. Ateist bilim adamı, Müslüman bilim adamı gibi bir ayrım yanlış. Bilim objektiftir, bütünseldir. Laboratuvara girerken kişi bütün ön yargılarını ve doktrinlerini, görüşlerini vestiyere asması lazım. Beyaz önlüğü giydiği zaman. Orada her şeye bağımsız bakar, kanıt laboratuvarına sunar.
Bu algının oluşmasında tarihteki bir kırılma noktasının da önemli bir etkisinde olduğunu görüyoruz. Eskiden bilim yapan insanlar bazı dinine körü körüne bağlı gruplardan ve otoritelerden baskı ve şiddet görünce "Bilim ve dinler birbiriyle bağdaşmaz, bunlar birbirine zıttır" gibi bir genelleme yapılmış. Ve böylece genel manada din kavramına karşı bir soğukluk oluşmuş. Bilimin gelişmesini dinlerden kurtulmaya bağlamışlar. Halbuki İslam dini insanları araştırmaya, teknolojiye, yeni buluşlara yani bilim yapmaya teşvik eder. Bilim ve din çatışması, İslam için kesinlikle geçerli değildir. İslam tam da bilim yapmayı seven, araştırmacı insanlara hitap eder.
Çünkü İslam, evreni bir araştırma alanı olarak görür. Mesela Allah Kur'an'da, "Yeryüzünde gezip dolaşın ve Allah'ın ilk yaratılışı nasıl başlatıp devam ettirdiğini görün." der. Yine Kur'an ayetleri, defalarca "Düşünmez misiniz, akletmez misiniz, derin derin düşünmez misiniz?" diyerek aklımızı kullanmaya teşvik eder. Kur'an'da bu tarz ifadelerin ne kadar çok geçtiğine baktığımızda akletmeye ve düşünmeye vurgu yapan ayetlerin sayısının 600'den fazla olduğunu görüyoruz. Yani, 600'den fazla ayet insanı akletmeye ve düşünmeye çağırır.
Mesela, o ayetlerden biri şöyledir: "Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için elbette ibretler vardır." Bir başka ayette şöyle der: "Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler "Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz..." İşte tarihte birçok Müslüman Bilim İnsanı, Kur'an'ın bu araştırmayı teşvik eden ayetlerinden ilham alarak birçok keşifler yapmıştır. İslam onların evren üzerine düşünmesini ve tarihte çığır açan buluşlar yapmalarını engellememiştir.
Mesela, Cebir İlmi'nin kurucusu Harezmi'nin Hisab al-Cebr ve'l-Mukabala adlı eseri, cebir disiplinine adını verirken, Batı'da "algebra" terimini türetmiş ve 600 yıl boyunca matematik eğitiminin temel kaynağı olmuştur. Ayrıca hep duyduğumuz algoritma kelimesi de onun isminin latince çevirisinden türetilmiştir. Çünkü bu konseptin temellerini aynı kitapta atan kişi de bizzat kendisidir. Cabir bin Hayyan kimya biliminin temellerini atan kişi olarak kabul edilir. İbn-i Sina, tıp ilminde büyük bir çığır açmış ve kitabı asırlarca hem İslam dünyasında hem Avrupa'da tıp eğitiminde kaynak kitap olarak okutulmuştur. El-Zehrâvî, cerrahinin babası olarak anılır.
İbn-i Haldun'un yazdığı Mukaddeme adlı başyapıtıyla tarih felsefesi ve sosyolojinin öncüsü olarak kabul edilmiştir. Ünlü bir astronomi ve matematikçi olan Biruni dünyanın çevresini 11. yüzyılda son derece isabetli bir şekilde hesaplamıştır. Bir başka ünlü astronomi ve matematikçi olan Battani ilk defa kotanjant kavramını geliştirerek trigonometriye çok önemli katkılarda bulunmuştur. Yani din kavramına olan tepkiyi İslam'a da yönelterek onu diğer dinlerle bir tutmak adaletli bir yaklaşım olmaz. Bölüm III Çoğunluğun Bir Önemi Var Mı ? İslamiyet'i yanlış kaynaklardan araştırdığınızda, İslamiyet'le ilgili doğru kaynaklardan bilgi almadığınızda şöyle bir yanlış algılar oluşabiliyor.
Mesela sosyal medyadaki bir paylaşımda alaycı bir yorum görmüştüm. O da şu. Diyor ki, yani mesela, "Bir Müslümanın boğazına bir şey takıldığında ve solunum yolu kapandığında yanında ellerini açıp dua etmemizi mi ister? Yoksa ona Heimlich manevrası yapmamızı mı ister?" Aslında alaycı bir şekilde İslamiyet'i bilgi ve bilimin karşıtı bir pozisyona koymaya çalışıyor bu yorum, bu tarz işte alaycı ifadeler ya da bazı kötü niyetli insanların bazı kötü niyetli yayınları. Ama aslında çok ıskalanan bir şey var ki İslamiyet'i biz biliyoruz, biz anlatalım bunu. İslamiyet tarafında hiç böyle bir şey yok. İslamiyet'te fiili dua diye bir şey vardır.
Eğer bir insan kavlî dua yapsa, mesela Heimlich manevrası durumunda biri gelip ellerini açıp dua etse ve ona yardım etmese bildiği halde o insan sorumludur. İslamiyet onu sorumlu tutar. Bunu yapmak zorundadır. Bu fiili dua dediğimiz şey bizim yaptığımız fiillerin Allah'ın kainatta koyduğu kurallara uygun olmasıdır. Yani, mesela, nasıl ki namaz kuralı var ve ben buna uyuyorum, aynı şekilde boğaza bir şey takıldığında Heimlich manevrası uygulama kuralı var dünyada. Allah'ın kanunu o da, ona da uyuyorum.
Yani sanki namaz Allah'ın kanunu da Heimlich manevrası başka birinin kanunuymuş gibi bir tavırla bilgiyle Allah'ın yaratma sanatıyla Allah'ın dinini birbirinden ayırmaya çalışma çabası çok sakil görünüyor yani. Aslında İslamiyet burada bütün bilgiyi kabul ediyor. Sadece naturalizmin felsefesini kabul etmiyor. Bir de bu bilim adamları ve birazcık matematik bilen herkes ateistmiş gibi bir algı oluşturuluyor. Bir kere bu zaten bir safsata ve saçmalık. Velev ki bütün bilimle uğraşan insanların hepsi ateist olsalar, Allah'ı bulamadık da deseler. Birincisi, arkadaşlar bilim zaten kendi söyledikleri şeyleri zamanla yalanlayabilen bir şey. Yani biliyorsunuz 20.
yüzyıla kadar bilim insanları hep bir arada sabit evren modeline inanıyorlardı. Biz daha sonrasından fark ettik ki evrenin bir başlangıcı var ve evren genişliyor. Ve atom parçalanamaz zannederlerken aslında atomun parçalanabildiğini fark ettiler. Yani bilim kendini yalanlayabilen bir şey. Bilim dünyasının söylediği şeyleri biz kesinlikle değişmez kabuller olarak kabul etmiyoruz. Onun dışında bir de şu var. Arkadaşlar biz Allah'ın buralarda bir yerlerde olduğunu iddia etmiyoruz ki, haşa. Allah mekandan münezzeh. Bilimin yaptığı şey evrenin işleyişini gözlemlemek. Ve bu işleyişin içerisinde zaten Allah'ı gözlemlemesi mümkün değil.
Çünkü zaten Allah'ı gözlemleyemeyeceğini Allah kendisi söylüyor. Allah buralarda değil. Allah bir mekana bağlı değil. Bu yüzden de bilim adamı bütün kainatı inceliyor. “Neden Allah’ı bulamadı?” diye sormak çok saçma çünkü Allah mekandan ve maddeden münezzeh. Ve bir mantık kuralı vardır. Umumi yani genele ait meselelerde yokluk ispatlanamaz. Yani mutlak yokluğu ispatlama mümkün değil. Neden? Çünkü mesela diyorum ki: “Ben, mavi elma yok.” "Bu odada mavi elma yok." dersen bunu ispatlamanın bir yolu var. Hep birlikte bütün odayı didik didik ederiz ve burada bir mavi elma olmadığı kanaatine varırız.
Ama biz, "Evrende mavi elma yok." desek, bu sefer bütün zamanlarda bütün evreni gezip bu evrenin her yerine bakıp öyle ispat etmeniz gerekir ki bu zaten mümkün değil. Ki biz zamanın ve mekanın ötesinde bir Allah'tan bahsettiğimizde onun yokluğunu ispat etmeniz mümkün değil. Çünkü oralardan haberiniz yok ve oraları ihata edemiyorsunuz zaten. Ulaşamıyorsunuz. Ulaşamadığınız bir yerdeki Allah'tan bahsettiğimiz için, yokluğunu ispat etmeniz mümkün değil. Allah’ın yokluğu, hâşâ, zaten hiçbir zaman ispat edilemez, edilemeyecek. Böyle bir şey yapabileceğini iddia eden biri de yok. Bu bir mantık kanunu zaten.
Bir adam, e-ticaret sitesinden bir çay bardağı sipariş ediyor ve çay bardağı siparişi eline ulaşmıyor. Firmaya da mail atıyor. “Siparişin parasını ödedim ama gelmedi.” diye Firma da ona şöyle bir şey diyor. Diyor ki: "Yokluğunu ispatlayın, çay bardağının sizde olmadığını ispatlayın." Nasıl ispatlayayım? Çay bardağını adam şey yapmış. Çayı lavaboya döküyor böyle. Bardağı dökemeyelim biz. Fotoğraf çekmişler. Arkadaşlar bir şeyin inkar edilmesindeki çokluk birbirine destek vermez. Olayı bir hikayeyle anlarsak çok güzel olacak. Mesela, biliyorsunuz eski zamanlarda ki bazen şu an bile Ramazan'ın başında gökteki hilali görmeye çalışırlar. Çünkü hilal demek ayın biri demek.
Artık Ramazan başladı demek. Hilali gözleriyle ararlarken bir milyon insan eğer dese ki: "Biz hilali görmedik, bugün havada hilal yoktu." Bir kişi dese ki: "Ben gördüm," onun sözü ve şahidi üzerinden kabul ediliyor. Neden? Çünkü arkadaşlar biri hilali görmediyse bunun binlerce sebebi olabilir. Bulut vardır, gözünde bir şey vardır. Bir anda ışık vardır burada göremiyordur. Hilalin önüne bir şey gelmiştir, evinin tavanından dolayı göremiyordur. Yüzlerce binlerce sebep bulabiliriz. Birinin hilali görememesiyle ilgili. Birinin hilalin varlığını gördüğünü söylemesi ve ikinci kişinin gördüğünü söylemesi birbirlerini desteklerler. Nefsü’l-emir denilen, gerçekte bu yaşanmış demektir.
Evet görememiş olabilirsin çünkü yüzlerce sebep buna engel olmuş olabilir. İşte yaratıcı noktasında da biri diyorsa ki: "Ben yaratıcıyı bulamadım." Yüz binlerce sebebi olabilir. Senin küçüklükteki bir travman olabilir. Kendini iyi hissetmiyor olabilirsin, İslamiyet'in argümanları ile ilgili kafana yatmıyor olabilir. Zaten ateistlerin argümanlarını dinlediğinizde de herkes aynı şeyden bahsetmiyor yani. Herkes farklı bir şey anlatıyor. Zaten diyorsun ki: "Evet, bunların inkârlarının farklı farklı sebepleri var." Kimi ateistin sorduğu soruyu kimi ateist sormuyor.
Burada diyorsun ki: "Evet, insanların inkârlarında farklı farklı sebepler var ve bunlar birleşip birbirine destek olmuyor." Ama biri, "Evet, Allah'a iman ediyorum," deyip diğeri de, "Evet, iman ediyorum," dediği zaman bir varlık iddiası olduğu için ortada bu iddia birbirine destek verir. Bu yüzden bir şeyin inkarındaki kişi sayısı çokluğu birbirlerine destek olmaz. Ama bir şeyin varlığını iddia edenlerin kişi sayısı çokluğu birbirlerine destek olur. Bu da bir kaidedir. Bölüm IV Harf Mi Mana Mı Görüyorsun ? İnsan gideceği adresi navigasyona daha en baştan yanlış girerse ne olur? Hedefe gittiğini sansa bile işin sonunda boşa kürek çekmiş olur değil mi? Şimdi gelin bir hikayeden bahsedelim.
Bir zamanlar tüm dünyaca ünlü, şefkatli, cömert ve zeki bir hükümdar vardı. Bu hükümdar bir gün çok farklı bir kitap yazmaya karar verdi. Ama bu öyle bir kitaptı ki içinde derin manalar, gizemli sırlar, hikmetli mesajlar vardı. Hükümdar da manasına dikkat çekmek için kitabın kimi bölümlerini altınla, kimi bölümlerini gümüşle, kimi bölümlerinde pırlanta gibi değerli taşlarla süsledi. Sonra iki ünlü düşünürü huzuruna çağırdı. Ve onlara, "Sizden bu kitabı ciddi şekilde incelemenizi ve kitabın kıymetine ve derinliğine dair kapsamlı bir yazı yazmanızı istiyorum," dedim. Ve onlara belli bir süre tanıdı. Devamında ikisi de bu görev için kitabı dikkatlice incelemeye başladılar.
Bir kişi kitabı dikkatlice inceledi. Değerli taşlar dikkatini çekmişti. Bu yüzden kitabı araştırma isteği de iyice artmıştı. Ama süslere öyle bir takılıp kaldı ki kitabın manasına hiç odaklanamadı. Hatta harflerdeki süslere o kadar çok dalmıştı ki onun bir kitap olduğunu bile unutmuştu. Kitapta toplam kaç harf olduğunu, her harfin hangi madenlerle süslendiğini, kitabın sayfa sayısını, kaç paragraftan oluştuğunu, sayfaların boyutunu derken kitabın tüm matematiksel ve maddesel verilerini en ince ayrıntısına kadar analiz etti. Ve bunları not alarak genişçe bir açıklama yazdı. O sırada ikinci düşünür de kitabı ciddi bir şekilde incelemeye başlamıştı.
Kitaptaki süslemeler onun da dikkatini çekmiş ve kitaba olan hayranlığını arttırmıştı. Ama o diğerinin aksine sadece kitaptaki süslere takılı kalmadı. Çünkü cümlelerin bu kadar süslenmesinin sebebi ifade ettiği manaların derinliği olmalıydı. İşte o yüzden asıl odaklandığı nokta kitabın içerdiği manalar oldu. Merakla kitapta nelerin anlatıldığını, içine ne gibi sırlı mesajlar konulduğunu, kitabın ana gayesinin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Ve yaptığı uzun okumalardan sonra kitabın içerdiği anlamları, hikmetleri iyice anladı ve manasına dair detaylı ve derin açıklamalar yazdı. Ve hükümdarın ikisine de tanıdığı süre sonunda bitmişti.
Hükümdar, ilk düşünürün yazdığı açıklamayı görünce, "Kitabın manasına nasıl olur da hiç değinmezsin?" dedi. "Sen sadece harflere odaklanmışsın. Harflerin sayısına, boyutuna takılı kalmışsın. Nasıl olur da böyle mantıksız bir iş yaparsın? Kitabın yazılma amacı okunması ve içerdiği manaların anlaşılması değil midir? Yani sen beni anlamsız bir iş yapmakla mı itham ediyorsun? Halbuki kitabın kıymetini anlayın diye özel görevlileri, özel öğretmenleri de size göndermiştim. Onları da mı dinlemedin?" diyerek onu huzurundan kovdu. Daha sonra ikinci düşünürün yazdığı açıklamayı gördü. Ve içinde kitabın içerdiği manaların güzel bir şekilde açıklandığını görünce, "İşte olması gereken de buydu," dedi.
Ve onu tebrik etti. Ve ona birçok ödüller verdi. Zaten kitap okunmak için yazılırdı. Harflerinin sayılması veya ölçülmesi için değil. İşte aslında bu örnek gibi. Evren de çok boyutta hale getirilmiş bir kitap gibi. Yaratıcı da örnekteki hükümdar gibi bu evren kitabının manasını anlayalım diye bizleri görevlendirip bu dünyaya göndermiş. Sadece maddeye ve sadece doğaya odaklanan bir ateist örnekteki birinci kişiye benziyor. Evrenin manalarla dolu anlamlı bir kitap olduğunu bile anlamayarak sadece evrenin harfleri olan atomlara odaklanıyor. Atomların, elementlerin sadece maddesel yapısını inceliyor.
Mesela güneşe baktığında onun manasını düşünmez ve sadece dünyanın 1.3 milyon katı büyüklüğünde hızla giden devasa bir, "Ateş topu," diyerek geçip gidiyor. Veya akşam sofrada çeşit çeşit yemekleri gördüğünde bunları sadece belli elementlerin bir araya gelmiş hali olarak görüyor. Sonra bir anneyi çocuğunun başını okşarken görüyor ve ondaki şefkati, sevgiyi görmeyerek, "Bu hormonların hareketidir," diyerek öylece geçip gidiyor. Diğer taraftan bilinçli bir Müslüman ise örnekteki ikinci adam gibi. Müslüman kişi evrenin bir kitap gibi olduğunu, içinde derin manalar olduğunu anlar. Sadece maddede takılı kalmaz. Her şeyin bir amacı, anlamlı bir mesajı olduğunu görür.
Bilimsel verileri ise yaratıcının evreni nasıl yarattığını anlatan veriler olarak kabul eder. Kendisi de elbet bilim yapar, araştırır ama her sonuçta bir mana bulur. Her şeyi sadece maddeden ve doğadan ibaretmiş gibi görmez. Mesela güneşe baktığında hem güneşin düzenine hayran kalır hem de onu adeta bir lamba ve soba gibi yaratan şefkatli bir yaratıcının varlığını anlar. Veya sofraya oturup lezzetli çeşit çeşit yemeklerin tadına baktığında onları rastgele elementlerden oluşmuş karışımlar olarak görmez. Onları ikram eden, yeryüzünü devasa bir yemek sofrası yapan cömert bir yaratıcıyı düşünür.
Tatsız ve renksiz bir topraktan böyle çeşit çeşit lezzetli ürünlerin çıkması ancak ikram eden birisiyle olur diye düşünür. Onun sonsuz cömertliğini ve sevgisini anlar ve şükreder. Veya bir annenin evladına sımsıkı sarılmasına, geceleri uyanıp üstünü örtmesine bakıp annelerin evlatları için hayatlarını feda edebilecek derecedeki şefkatlerini görür ve bu hissin elementlerin, hormonların işi olamayacağını anlar. Ve burada büyük bir şefkat manasını okuyarak şefkatin asıl sahibini düşünür ve yaratıcıya şükreder. Yani bir Müslüman adım adım evreni inceler ve evren kitabının manalarını anlar, tefekkür eder.
Ve bu görev bittikten sonra da Allah tüm insanları huzuruna davet eder ve herkes evrenden ne anladıysa onu sunar. Yani aynı o navigasyona yanlış adres giren kişi gibi evreni en baştan yanlış tanımlayan kişi işin sonunda boşa kürek çektiğini anlar. Bölüm V Alanın Uzmanı Kim? Arkadaşlar her konuda işin ehline gideriz ve bu konuda çok iyiyiz. Yani hastalanan biri gidip de mühendise gitmiyor, hastalanan biri doktora gidiyor, hepimiz gidiyoruz. Ne bileyim arabasının lastiği patlayan biri lastikçiye giriyor. Yani her konuda işin ehline gidiyoruz. Peki konu Allah'ın varlığı olunca, "Ben materyalistim ve madde dışına inanmıyorum," diyen insanlara Allah'ın varlığı sorulur mu?
Yani buradan araştırma yapmana gerek yok çünkü adam zaten şunu diyor, "Ben madde dışını kabul etmiyorum." Bu yüzden de her işi ehline soran kişiler İslamiyet'in iddialarında İslamiyet'in ehli olan, İslamiyet 'i araştırmış, İslamiyet'i bilen kişilere sorması lazım. Birçok ateistin şöyle bir lafı var "Ben Kur'an 'ı okudum." Ya Kur'an'ı okuması demek birinin İslamiyet 'i bildiği anlamına gelmez. Birçok insanın hiçbir bilgisi olmadığı için ve bunlar sanki yeni icat ediliyormuş gibi ortaya çıktıkları için böyle bir algı oluşuyor. Yani Mülk Suresi'nin 4.ayetinden adam bize çelişki getirmeye çalışıyor. Ya Mülk Suresi'nin 4.ayetini Müslümanlar ilk defa okuyor olabilir mi ya?
Mülk Suresi'nin 4.ayetini milyonlarca Müslüman gece uyumadan önce okuyor. Yani bunu sanki ilk defa bulmuş gibi "Bakın burada böyle bir şey var" gibi ortaya çıkıyorlar ya, burada da işin ehli olmamak var. Halbuki bugüne kadar iddia şu, bugüne kadar ateistlerin sorduğu bütün sorular İslam alimleri tarafından hepsi cevaplandı. Kimsenin aklına yeni bir şey falan geldiği yok. Biz ama işin ehline gitmekte problem yaşıyoruz. Yani gidip ateiste Allah'ı soruyoruz. Böyle bir şey saçmalık yani gerçekten bir mühendise gidip de karnım ağrıyor demek gibi. "Ne yapayım ağabey, karnın ağrıyorsa?" Yani bununla ilgilenmiyor.
Bu adam da Allah'ın varlığıyla ilgilenmiyor ki Allah'ın yokluğuyla ilgileniyor tabiri caiz. Gidip ona sorarsan tabii ki de taraflı ve manipülatif cevaplar alırız. Bu yüzden burada da işin ehline gitmek gerektiğini düşünüyorum. Ve elimizdeki en önemli metot ve yol gösterici bilim ise şu andaki bilimin geldiği noktada artık bizim tek Tanrı'ya inanmamak çok büyük bir kayıp olur. Büyük bir körlük olur. Bilimdeki o bazı bilim adamlarının böyle "Ben ateistim" diye savunması kanıtlanabilir savunma değil. O ateizmde bir inançtır. “Ateizm inancını savunuyor.” diyoruz; onlar bize. Bunlar bilimin dışına çıkıyorlar ateizm inancında. Nasıl Budizm bir inançsa, semavi dinler bir inançsa ateizmde bir inanç.
Kanıtlanmadan inanıyor ona. Bir insan ateizme inandığı zaman ne oluyor? "Beni inorganik maddeler yaratmış," diyor. "Elementlerden geldik elementlere gideceğiz," diyor. "Yok olacağız," diyor ölükten sonra. Ama mezarlıklarda bakıyorsunuz şeylere "Ebedi istirahatgâhına tevdi edildi" diyor. Neden öyle diyor? Çünkü insanda sonsuzluk arzuyla ilgili genetik kod var insanda. Genetik kodumuz da bizim diyor ki: "Maddi gerçeklik her şeyi açıklamıyor. Ruhsal gerçeklik var," diyor. İnaç geni diye tartışılıyor biliyorsunuz. İnaç geni diye bir gen tanımlandı. Ama bu aslında tam inaç geni değil yüksek bir güce ve değere inanma geni. Ama bunun yüksek gücün nasıl olduğunu kişi tamamen kültürlere bırakılmış.
Ve bir kimse hangi yüksek gücünü tanımlamasını kişi kendisi yapıyor. Yani aklını kullanan kişiler şu anda diyecek ki: "Bu evrene yapan bir dış gerçeklik varsa bu gerçek ancak kutsal metinlerdeki, Kur'an-ı Kerim'deki tevhid anlayışı olur noktasında." Ben önümüzdeki 10 yıllarda bilimin bunu açıkça deklare edeceğini düşünüyorum. İlimin merkez olduğu keşfedildi. Bu yeni bir şey. Yani son belki 10-20 senelik bir şey bu yani. İlmin merkeze konulduğu, ilimsiz hiçbir şey olmayacağı. Eskiden mesela böyle bir argüman yoktu yani. Yavaş yavaş ne olacak? Şu parçalar bir araya konacak.
Ondan sonra şu ayna gibi perde arkasındaki gizli yer böyle görülecek ve başta bakın en başta bilim insanları senden benden çok daha kuvvetli, imanlı olacak. Ve bize ondan sonra inanç dersleri verecekler. Bölüm VI Sorumluluk Psikolojisi Niyet okumayı sevmem, niyet okuma yapmam ama insan kural altında yaşamayı pek sevmez ve aslında verdiği kararların bazen duygusal olduğunu fark edemez. Biraz önce bu bölüme kadar konuştuğumuz konuların hepsinde de ateizmin sürekli yakalamaya çalıştığımız ama kaçtığı bir şey görüyorsunuz. Fark ediyor musunuz? Yani bir şey söylüyoruz, şuraya, bir şey söylüyoruz, buraya. O paralel evren, şu bu.
Ya, diyorsun ki: “Niye kaçıyoruz bu kadar?” Çünkü aslında arkadaşlar insan kural altında yaşamayı pek sevmez ve İslamiyet'in tek derdi tabiri caizse sizi Allah'a kabul ettirmek değil. İslamiyet bu kainatın bir manası olduğu ve bu kainatın yaratıcısının insandan bir şey istediğini söylüyor. Bunu söylediği zaman işler değişiyor. Çünkü İslam sadece size Allah'ın varlığını kabul etmekten bahsetmiyor. İslamiyet'in arkasından getirdiği sorumluluklar var. Ve bu sorumluluklara da bazen insan kaçmak için İslamiyet'i reddediyor. Bir şey söyleyeceğim. Kainata baktığınızda her şeyin bir amacı olduğunu görmüyor musunuz?
Yani bilim adamları bile bir böcek keşfettiğinde hemen girip bu böceğin ne işe yaradığını bulmaya çalışıyorlar. Bir gezegen keşfettiklerinde bunun faydaları, bir madde keşfettiklerinde hadi bunun hikmetleri. Yani her şeyin faydalı olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Bu kainattaki her şeyin amacı varken insanın nasıl bir amacı olmaz? Yani karpuzun bir amacı varsa, yani karpuzun bir amacı var belli ki çok lezzetli çünkü yani.
Bütün hayvanların arı sabah kalkıp akşama kadar bir şey için çalışıyorsa, güneş, yıldız, ay, gezegenler hepsinin bir faaliyetinin bir neticesi, bir şey çıkıyorsa ortaya ki bu da hayatsa, hayat diye bir şey ortaya çıkıyorsa, bu şartların hepsi hayata hizmet ediyorsa bu hayatın nasıl bir amacı olmaz? Nasıl bu hayatı verenin bizden bir beklentisi olmaz? Yani gerçekten bunu fark etmek çok zor mu? Bize bir şey veriliyor ve bu verilen şeyin karşılığında sizce de bizden bir şey istenmiyor mu? Şimdi inanmayan samimi bir arkadaşıma şunu sormayı çok isterdim. Acaba sen de duygularınla karar veriyor olabilir misin? Yani gerçekten biraz İslamiyet'in istekleriyle mi problem var acaba?
Biraz daha kendine dürüst olmayı denesen ortaya bazı sonuçlar mı çıkacak acaba? Burada mantıklı olan ve doğru olan şeye, doğru demenin bedelini de ödemek güzel olan değil mi? Ya bir daha bir baksana kainata bir daha ama şöyle bak, yeni doğmuşsun gibi bak. O materyalist düşüncenin ağlarını bir kır, bir sıfırdan bak, sıfırdan. Kainatı bir izle, sabah kalktığında gördüğün güneşten ya da sadece aynanın karşısına geçsene. Parmaklarına bak, parmak izlerine bak, gözlerine, vücudundaki her şeyin sana nasıl hizmet ettiğine bak. Etrafındaki canlıların ve bitkilerin nasıl bir şekilde senin faydana dönecek işler yaptıklarına bak.
Her şeye bir fayda ve her şeye bir vazife verildiyse senin bu dünyada hiçbir vazifen olmayabilir mi? Şimdi kararını sen ver ama bu kararın ne kadar büyük bir karar olduğunu unutma. Evren kitabındaki harfleri sayan tarafta mısın? Yoksa bu harflere bir mana verip bu kitabı okuyan tarafta mısın? Tıpkı Allah'ın bize ilk emri gibi. Sesini kıstın, mutlu musun sen şimdi ? İçeride bağıran, susturduğun o kimdi? Vicdanına bak, seninle gelmedi o yola, Arkanda bekler, sen duyasın diye hâlâ. "Bilim adamı inanmaz" bu en sevdiğin hikaye. Gözünü Batı'ya dikmiş, gerçeği görmek neyine! Altı yüz ayet "düşün" derken, aklını verdin kibre. Yanlış adresi en baştan navigasyona yazmışsın.
Otobanda ters yönde, hakikate varır sanmışsın. Hasta olunca gidip mühendise mi danışırsın? Maddeye hapsolmuşla, ruhu nasıl tartışırsın? Çoğunluk ne derse uymak, senin felsefen mi artık? Dün "Evren sabit" diyordu o taptığın kalabalık. Sayıya bakıp hakikat aranmaz, bu nasıl bir sığlık? Sesini kıstın, mutlu musun sen şimdi? İçeride bağıran, susturduğun o kimdi? Vicdanına bak, seninle gelmedi o yola, Arkanda bekler, sen duyasın diye hâlâ. Ruhunu inkar edip, etten bir robot oldun. Batarya bitecek bir gün, sen bunu unuttun. Madem ki sırf maddeyiz, vicdan neden kanıyor? Atomlarda his yok, kalbin nasıl yanıyor? Gözyaşın tuzlu suysa, neden canın acıyor? Kendi kazdığın o kuyu, ruhunu boğuyor.
Kim yerlerde ateist bilim insanları, kim yerlerde yaratıcıya inanan bilim insanları daha fazla çıkmış. Bazı sonuçlarda ise birbirine çok yakın oranlarda oldukları görülmüş. Örneğin 2009 yılında Pew Araştırma Merkezi tarafından Amerika'da yapılan bir araştırmaya göre bir yaratıcıya inananların oranı %51 iken inanmayan veya kararsız olanların oranı %49 olarak bulunmuş. Rice Üniversitesi tarafından 2012-2015 yılları arasında yapılan kapsamlı bir araştırmada ise oranların ülkelere göre çok değiştiği görülmüş. Bu araştırma Amerika, Birleşik Krallık, Türkiye, İtalya, Fransa, Hindistan, Hong Kong ve Tayvan'daki üst düzey üniversitelerde biyologlar ve fizikçiler üzerinde yapılmış.
Ve Hindistan, İtalya, Tayvan ve Türkiye'deki bilim insanlarının yarısından fazlasının bir yaratıcıya inandığı ortaya çıkmış. Hatta işin garibi Hong Kong gibi bazı yerlerde bilim topluluğundaki ateistlerin oranı genel nüfusa kıyasla daha düşük durumda. Yani buralarda bilim insanları bir yaratıcıyı daha büyük bir oranda kabul ederken, halkta bu oran daha düşük. Yani öncelikle, bilim insanlarının çoğunun ateist olduğu iddiası en temelinde tartışmalı. "Ama işin aslı televizyonda, sosyal medyada ateist bilim insanları daha çok ön plana çıkarılınca "Bilim insanlarının çoğu ateisttir" gibi bir algı oluşmuş.
Ve akıllı, zeki bir insanın; yaratıcının varlığıyla ve dinlerle bir alakası yoktur algısı bize enjekte edilmeye çalışılmış. Yani bu sorunun sorulma sebebinin temelinde de yine bir algının olduğunu görüyoruz. Yok canım benim, hani çok büyük çoğunluğu inançlı kişilerdi. İster Hristiyan olsun, Budist olsun başka şey ise de yani. İnançlı kişiler. Yani çoğunluk olarak, mesela Amerika'daki araştırmalarda halkın, diyelim, "ateistim" diyenlerin oranı %15 civarında. Yani %85 mesela inanıyor. Ama bakın yapılan araştırmalarda mesela bazı ülke araştırmalarına bakıyorum. Ateistlik oranı, bilim insanı olanlar diyelim hani birde normal halk.
Yani bazı ülkelere bakıyorsunuz bilim insanlarda inanma oranı halka kıyasla daha yüksek. Bazı ülkelere bakıyorsunuz, tamam mı? Bilim insanlarında mesela daha düşük. Çok da büyük bir fark yok yani. Bölüm II Bilim Anlayışının Değişimi 1800'lülerden sonra bilim, materyalist ve naturalist bir felsefe ile anlatılmaya başlanınca yaratıcı fikri ve yaratıcıdan bahseden bilim insanları da yavaş yavaş arka planda kaldı. Ve bilime yüklenen mana da değişmeye başladı. Halbuki daha önce de vurguladığımız gibi bilimle birlikte evrenin işleyiş tarzını öğrenmek yaratıcının yokluğunu neden göstersin ki? Tam tersi bu sayede yaratıcının evreni yönetme tercihlerini daha detaylı bir şekilde öğrenmiş oluyoruz.
Bilimsel keşiflere çekim kanunu, su döngüsü, mitoz bölünme, protein sentezi gibi isimler koymak, yaratıcıyı ortadan kaldırmaz. Bunlar sadece yaratıcının evreni yönetme tarzına verdiğimiz isimlerdir. Tüm bu işlerin arkasında bilgi sahibi, özgür iradeli, hayat sahibi, güç sahibi, her şeyi görecek, mantıkla iş görecek bir gücün olması zorunludur. Yani atomların ötesinde bir yaratıcı. Mevlana'nın kullandığı fil metaforu var. Körlerin fil tarifi metaforu. Fili yanına gidiyor körler. Bir yerinden tutuyorlar. Kimi kulağını tutuyor, kimi bacağını tutuyor, kimi üstüne çıkıyor. Daha sonra, "Fille ilgili gördüklerinizi anlatın," diyorlar. Hepsi gördüğünü anlatıyor.
"Fili, bir yaprak gibi bir şeydir," diyor. "Fil bir sütun gibi," diyor. Bunun gibi bir şey. Bu hepsi de doğru söylüyor ama aynı gerçekte farklı pencerelerden baktıkları için söylüyorlar. Onun için bütüncül bilim bunu reddediyor. Böyle bakış, körlerin fil tarifi bakışını reddediyor. Diyor ki: "Büyük fotoğrafa bakın. Evrendeki." Ve burada şunu da söyleyelim. Ateist bilim adamı, Müslüman bilim adamı gibi bir ayrım yanlış. Bilim objektiftir, bütünseldir. Laboratuvara girerken kişi bütün ön yargılarını ve doktrinlerini, görüşlerini vestiyere asması lazım. Beyaz önlüğü giydiği zaman. Orada her şeye bağımsız bakar, kanıt laboratuvarına sunar.
Bu algının oluşmasında tarihteki bir kırılma noktasının da önemli bir etkisinde olduğunu görüyoruz. Eskiden bilim yapan insanlar bazı dinine körü körüne bağlı gruplardan ve otoritelerden baskı ve şiddet görünce "Bilim ve dinler birbiriyle bağdaşmaz, bunlar birbirine zıttır" gibi bir genelleme yapılmış. Ve böylece genel manada din kavramına karşı bir soğukluk oluşmuş. Bilimin gelişmesini dinlerden kurtulmaya bağlamışlar. Halbuki İslam dini insanları araştırmaya, teknolojiye, yeni buluşlara yani bilim yapmaya teşvik eder. Bilim ve din çatışması, İslam için kesinlikle geçerli değildir. İslam tam da bilim yapmayı seven, araştırmacı insanlara hitap eder.
Çünkü İslam, evreni bir araştırma alanı olarak görür. Mesela Allah Kur'an'da, "Yeryüzünde gezip dolaşın ve Allah'ın ilk yaratılışı nasıl başlatıp devam ettirdiğini görün." der. Yine Kur'an ayetleri, defalarca "Düşünmez misiniz, akletmez misiniz, derin derin düşünmez misiniz?" diyerek aklımızı kullanmaya teşvik eder. Kur'an'da bu tarz ifadelerin ne kadar çok geçtiğine baktığımızda akletmeye ve düşünmeye vurgu yapan ayetlerin sayısının 600'den fazla olduğunu görüyoruz. Yani, 600'den fazla ayet insanı akletmeye ve düşünmeye çağırır.
Mesela, o ayetlerden biri şöyledir: "Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için elbette ibretler vardır." Bir başka ayette şöyle der: "Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler "Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz..." İşte tarihte birçok Müslüman Bilim İnsanı, Kur'an'ın bu araştırmayı teşvik eden ayetlerinden ilham alarak birçok keşifler yapmıştır. İslam onların evren üzerine düşünmesini ve tarihte çığır açan buluşlar yapmalarını engellememiştir.
Mesela, Cebir İlmi'nin kurucusu Harezmi'nin Hisab al-Cebr ve'l-Mukabala adlı eseri, cebir disiplinine adını verirken, Batı'da "algebra" terimini türetmiş ve 600 yıl boyunca matematik eğitiminin temel kaynağı olmuştur. Ayrıca hep duyduğumuz algoritma kelimesi de onun isminin latince çevirisinden türetilmiştir. Çünkü bu konseptin temellerini aynı kitapta atan kişi de bizzat kendisidir. Cabir bin Hayyan kimya biliminin temellerini atan kişi olarak kabul edilir. İbn-i Sina, tıp ilminde büyük bir çığır açmış ve kitabı asırlarca hem İslam dünyasında hem Avrupa'da tıp eğitiminde kaynak kitap olarak okutulmuştur. El-Zehrâvî, cerrahinin babası olarak anılır.
İbn-i Haldun'un yazdığı Mukaddeme adlı başyapıtıyla tarih felsefesi ve sosyolojinin öncüsü olarak kabul edilmiştir. Ünlü bir astronomi ve matematikçi olan Biruni dünyanın çevresini 11. yüzyılda son derece isabetli bir şekilde hesaplamıştır. Bir başka ünlü astronomi ve matematikçi olan Battani ilk defa kotanjant kavramını geliştirerek trigonometriye çok önemli katkılarda bulunmuştur. Yani din kavramına olan tepkiyi İslam'a da yönelterek onu diğer dinlerle bir tutmak adaletli bir yaklaşım olmaz. Bölüm III Çoğunluğun Bir Önemi Var Mı ? İslamiyet'i yanlış kaynaklardan araştırdığınızda, İslamiyet'le ilgili doğru kaynaklardan bilgi almadığınızda şöyle bir yanlış algılar oluşabiliyor.
Mesela sosyal medyadaki bir paylaşımda alaycı bir yorum görmüştüm. O da şu. Diyor ki, yani mesela, "Bir Müslümanın boğazına bir şey takıldığında ve solunum yolu kapandığında yanında ellerini açıp dua etmemizi mi ister? Yoksa ona Heimlich manevrası yapmamızı mı ister?" Aslında alaycı bir şekilde İslamiyet'i bilgi ve bilimin karşıtı bir pozisyona koymaya çalışıyor bu yorum, bu tarz işte alaycı ifadeler ya da bazı kötü niyetli insanların bazı kötü niyetli yayınları. Ama aslında çok ıskalanan bir şey var ki İslamiyet'i biz biliyoruz, biz anlatalım bunu. İslamiyet tarafında hiç böyle bir şey yok. İslamiyet'te fiili dua diye bir şey vardır.
Eğer bir insan kavlî dua yapsa, mesela Heimlich manevrası durumunda biri gelip ellerini açıp dua etse ve ona yardım etmese bildiği halde o insan sorumludur. İslamiyet onu sorumlu tutar. Bunu yapmak zorundadır. Bu fiili dua dediğimiz şey bizim yaptığımız fiillerin Allah'ın kainatta koyduğu kurallara uygun olmasıdır. Yani, mesela, nasıl ki namaz kuralı var ve ben buna uyuyorum, aynı şekilde boğaza bir şey takıldığında Heimlich manevrası uygulama kuralı var dünyada. Allah'ın kanunu o da, ona da uyuyorum.
Yani sanki namaz Allah'ın kanunu da Heimlich manevrası başka birinin kanunuymuş gibi bir tavırla bilgiyle Allah'ın yaratma sanatıyla Allah'ın dinini birbirinden ayırmaya çalışma çabası çok sakil görünüyor yani. Aslında İslamiyet burada bütün bilgiyi kabul ediyor. Sadece naturalizmin felsefesini kabul etmiyor. Bir de bu bilim adamları ve birazcık matematik bilen herkes ateistmiş gibi bir algı oluşturuluyor. Bir kere bu zaten bir safsata ve saçmalık. Velev ki bütün bilimle uğraşan insanların hepsi ateist olsalar, Allah'ı bulamadık da deseler. Birincisi, arkadaşlar bilim zaten kendi söyledikleri şeyleri zamanla yalanlayabilen bir şey. Yani biliyorsunuz 20.
yüzyıla kadar bilim insanları hep bir arada sabit evren modeline inanıyorlardı. Biz daha sonrasından fark ettik ki evrenin bir başlangıcı var ve evren genişliyor. Ve atom parçalanamaz zannederlerken aslında atomun parçalanabildiğini fark ettiler. Yani bilim kendini yalanlayabilen bir şey. Bilim dünyasının söylediği şeyleri biz kesinlikle değişmez kabuller olarak kabul etmiyoruz. Onun dışında bir de şu var. Arkadaşlar biz Allah'ın buralarda bir yerlerde olduğunu iddia etmiyoruz ki, haşa. Allah mekandan münezzeh. Bilimin yaptığı şey evrenin işleyişini gözlemlemek. Ve bu işleyişin içerisinde zaten Allah'ı gözlemlemesi mümkün değil.
Çünkü zaten Allah'ı gözlemleyemeyeceğini Allah kendisi söylüyor. Allah buralarda değil. Allah bir mekana bağlı değil. Bu yüzden de bilim adamı bütün kainatı inceliyor. “Neden Allah’ı bulamadı?” diye sormak çok saçma çünkü Allah mekandan ve maddeden münezzeh. Ve bir mantık kuralı vardır. Umumi yani genele ait meselelerde yokluk ispatlanamaz. Yani mutlak yokluğu ispatlama mümkün değil. Neden? Çünkü mesela diyorum ki: “Ben, mavi elma yok.” "Bu odada mavi elma yok." dersen bunu ispatlamanın bir yolu var. Hep birlikte bütün odayı didik didik ederiz ve burada bir mavi elma olmadığı kanaatine varırız.
Ama biz, "Evrende mavi elma yok." desek, bu sefer bütün zamanlarda bütün evreni gezip bu evrenin her yerine bakıp öyle ispat etmeniz gerekir ki bu zaten mümkün değil. Ki biz zamanın ve mekanın ötesinde bir Allah'tan bahsettiğimizde onun yokluğunu ispat etmeniz mümkün değil. Çünkü oralardan haberiniz yok ve oraları ihata edemiyorsunuz zaten. Ulaşamıyorsunuz. Ulaşamadığınız bir yerdeki Allah'tan bahsettiğimiz için, yokluğunu ispat etmeniz mümkün değil. Allah’ın yokluğu, hâşâ, zaten hiçbir zaman ispat edilemez, edilemeyecek. Böyle bir şey yapabileceğini iddia eden biri de yok. Bu bir mantık kanunu zaten.
Bir adam, e-ticaret sitesinden bir çay bardağı sipariş ediyor ve çay bardağı siparişi eline ulaşmıyor. Firmaya da mail atıyor. “Siparişin parasını ödedim ama gelmedi.” diye Firma da ona şöyle bir şey diyor. Diyor ki: "Yokluğunu ispatlayın, çay bardağının sizde olmadığını ispatlayın." Nasıl ispatlayayım? Çay bardağını adam şey yapmış. Çayı lavaboya döküyor böyle. Bardağı dökemeyelim biz. Fotoğraf çekmişler. Arkadaşlar bir şeyin inkar edilmesindeki çokluk birbirine destek vermez. Olayı bir hikayeyle anlarsak çok güzel olacak. Mesela, biliyorsunuz eski zamanlarda ki bazen şu an bile Ramazan'ın başında gökteki hilali görmeye çalışırlar. Çünkü hilal demek ayın biri demek.
Artık Ramazan başladı demek. Hilali gözleriyle ararlarken bir milyon insan eğer dese ki: "Biz hilali görmedik, bugün havada hilal yoktu." Bir kişi dese ki: "Ben gördüm," onun sözü ve şahidi üzerinden kabul ediliyor. Neden? Çünkü arkadaşlar biri hilali görmediyse bunun binlerce sebebi olabilir. Bulut vardır, gözünde bir şey vardır. Bir anda ışık vardır burada göremiyordur. Hilalin önüne bir şey gelmiştir, evinin tavanından dolayı göremiyordur. Yüzlerce binlerce sebep bulabiliriz. Birinin hilali görememesiyle ilgili. Birinin hilalin varlığını gördüğünü söylemesi ve ikinci kişinin gördüğünü söylemesi birbirlerini desteklerler. Nefsü’l-emir denilen, gerçekte bu yaşanmış demektir.
Evet görememiş olabilirsin çünkü yüzlerce sebep buna engel olmuş olabilir. İşte yaratıcı noktasında da biri diyorsa ki: "Ben yaratıcıyı bulamadım." Yüz binlerce sebebi olabilir. Senin küçüklükteki bir travman olabilir. Kendini iyi hissetmiyor olabilirsin, İslamiyet'in argümanları ile ilgili kafana yatmıyor olabilir. Zaten ateistlerin argümanlarını dinlediğinizde de herkes aynı şeyden bahsetmiyor yani. Herkes farklı bir şey anlatıyor. Zaten diyorsun ki: "Evet, bunların inkârlarının farklı farklı sebepleri var." Kimi ateistin sorduğu soruyu kimi ateist sormuyor.
Burada diyorsun ki: "Evet, insanların inkârlarında farklı farklı sebepler var ve bunlar birleşip birbirine destek olmuyor." Ama biri, "Evet, Allah'a iman ediyorum," deyip diğeri de, "Evet, iman ediyorum," dediği zaman bir varlık iddiası olduğu için ortada bu iddia birbirine destek verir. Bu yüzden bir şeyin inkarındaki kişi sayısı çokluğu birbirlerine destek olmaz. Ama bir şeyin varlığını iddia edenlerin kişi sayısı çokluğu birbirlerine destek olur. Bu da bir kaidedir. Bölüm IV Harf Mi Mana Mı Görüyorsun ? İnsan gideceği adresi navigasyona daha en baştan yanlış girerse ne olur? Hedefe gittiğini sansa bile işin sonunda boşa kürek çekmiş olur değil mi? Şimdi gelin bir hikayeden bahsedelim.
Bir zamanlar tüm dünyaca ünlü, şefkatli, cömert ve zeki bir hükümdar vardı. Bu hükümdar bir gün çok farklı bir kitap yazmaya karar verdi. Ama bu öyle bir kitaptı ki içinde derin manalar, gizemli sırlar, hikmetli mesajlar vardı. Hükümdar da manasına dikkat çekmek için kitabın kimi bölümlerini altınla, kimi bölümlerini gümüşle, kimi bölümlerinde pırlanta gibi değerli taşlarla süsledi. Sonra iki ünlü düşünürü huzuruna çağırdı. Ve onlara, "Sizden bu kitabı ciddi şekilde incelemenizi ve kitabın kıymetine ve derinliğine dair kapsamlı bir yazı yazmanızı istiyorum," dedim. Ve onlara belli bir süre tanıdı. Devamında ikisi de bu görev için kitabı dikkatlice incelemeye başladılar.
Bir kişi kitabı dikkatlice inceledi. Değerli taşlar dikkatini çekmişti. Bu yüzden kitabı araştırma isteği de iyice artmıştı. Ama süslere öyle bir takılıp kaldı ki kitabın manasına hiç odaklanamadı. Hatta harflerdeki süslere o kadar çok dalmıştı ki onun bir kitap olduğunu bile unutmuştu. Kitapta toplam kaç harf olduğunu, her harfin hangi madenlerle süslendiğini, kitabın sayfa sayısını, kaç paragraftan oluştuğunu, sayfaların boyutunu derken kitabın tüm matematiksel ve maddesel verilerini en ince ayrıntısına kadar analiz etti. Ve bunları not alarak genişçe bir açıklama yazdı. O sırada ikinci düşünür de kitabı ciddi bir şekilde incelemeye başlamıştı.
Kitaptaki süslemeler onun da dikkatini çekmiş ve kitaba olan hayranlığını arttırmıştı. Ama o diğerinin aksine sadece kitaptaki süslere takılı kalmadı. Çünkü cümlelerin bu kadar süslenmesinin sebebi ifade ettiği manaların derinliği olmalıydı. İşte o yüzden asıl odaklandığı nokta kitabın içerdiği manalar oldu. Merakla kitapta nelerin anlatıldığını, içine ne gibi sırlı mesajlar konulduğunu, kitabın ana gayesinin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Ve yaptığı uzun okumalardan sonra kitabın içerdiği anlamları, hikmetleri iyice anladı ve manasına dair detaylı ve derin açıklamalar yazdı. Ve hükümdarın ikisine de tanıdığı süre sonunda bitmişti.
Hükümdar, ilk düşünürün yazdığı açıklamayı görünce, "Kitabın manasına nasıl olur da hiç değinmezsin?" dedi. "Sen sadece harflere odaklanmışsın. Harflerin sayısına, boyutuna takılı kalmışsın. Nasıl olur da böyle mantıksız bir iş yaparsın? Kitabın yazılma amacı okunması ve içerdiği manaların anlaşılması değil midir? Yani sen beni anlamsız bir iş yapmakla mı itham ediyorsun? Halbuki kitabın kıymetini anlayın diye özel görevlileri, özel öğretmenleri de size göndermiştim. Onları da mı dinlemedin?" diyerek onu huzurundan kovdu. Daha sonra ikinci düşünürün yazdığı açıklamayı gördü. Ve içinde kitabın içerdiği manaların güzel bir şekilde açıklandığını görünce, "İşte olması gereken de buydu," dedi.
Ve onu tebrik etti. Ve ona birçok ödüller verdi. Zaten kitap okunmak için yazılırdı. Harflerinin sayılması veya ölçülmesi için değil. İşte aslında bu örnek gibi. Evren de çok boyutta hale getirilmiş bir kitap gibi. Yaratıcı da örnekteki hükümdar gibi bu evren kitabının manasını anlayalım diye bizleri görevlendirip bu dünyaya göndermiş. Sadece maddeye ve sadece doğaya odaklanan bir ateist örnekteki birinci kişiye benziyor. Evrenin manalarla dolu anlamlı bir kitap olduğunu bile anlamayarak sadece evrenin harfleri olan atomlara odaklanıyor. Atomların, elementlerin sadece maddesel yapısını inceliyor.
Mesela güneşe baktığında onun manasını düşünmez ve sadece dünyanın 1.3 milyon katı büyüklüğünde hızla giden devasa bir, "Ateş topu," diyerek geçip gidiyor. Veya akşam sofrada çeşit çeşit yemekleri gördüğünde bunları sadece belli elementlerin bir araya gelmiş hali olarak görüyor. Sonra bir anneyi çocuğunun başını okşarken görüyor ve ondaki şefkati, sevgiyi görmeyerek, "Bu hormonların hareketidir," diyerek öylece geçip gidiyor. Diğer taraftan bilinçli bir Müslüman ise örnekteki ikinci adam gibi. Müslüman kişi evrenin bir kitap gibi olduğunu, içinde derin manalar olduğunu anlar. Sadece maddede takılı kalmaz. Her şeyin bir amacı, anlamlı bir mesajı olduğunu görür.
Bilimsel verileri ise yaratıcının evreni nasıl yarattığını anlatan veriler olarak kabul eder. Kendisi de elbet bilim yapar, araştırır ama her sonuçta bir mana bulur. Her şeyi sadece maddeden ve doğadan ibaretmiş gibi görmez. Mesela güneşe baktığında hem güneşin düzenine hayran kalır hem de onu adeta bir lamba ve soba gibi yaratan şefkatli bir yaratıcının varlığını anlar. Veya sofraya oturup lezzetli çeşit çeşit yemeklerin tadına baktığında onları rastgele elementlerden oluşmuş karışımlar olarak görmez. Onları ikram eden, yeryüzünü devasa bir yemek sofrası yapan cömert bir yaratıcıyı düşünür.
Tatsız ve renksiz bir topraktan böyle çeşit çeşit lezzetli ürünlerin çıkması ancak ikram eden birisiyle olur diye düşünür. Onun sonsuz cömertliğini ve sevgisini anlar ve şükreder. Veya bir annenin evladına sımsıkı sarılmasına, geceleri uyanıp üstünü örtmesine bakıp annelerin evlatları için hayatlarını feda edebilecek derecedeki şefkatlerini görür ve bu hissin elementlerin, hormonların işi olamayacağını anlar. Ve burada büyük bir şefkat manasını okuyarak şefkatin asıl sahibini düşünür ve yaratıcıya şükreder. Yani bir Müslüman adım adım evreni inceler ve evren kitabının manalarını anlar, tefekkür eder.
Ve bu görev bittikten sonra da Allah tüm insanları huzuruna davet eder ve herkes evrenden ne anladıysa onu sunar. Yani aynı o navigasyona yanlış adres giren kişi gibi evreni en baştan yanlış tanımlayan kişi işin sonunda boşa kürek çektiğini anlar. Bölüm V Alanın Uzmanı Kim? Arkadaşlar her konuda işin ehline gideriz ve bu konuda çok iyiyiz. Yani hastalanan biri gidip de mühendise gitmiyor, hastalanan biri doktora gidiyor, hepimiz gidiyoruz. Ne bileyim arabasının lastiği patlayan biri lastikçiye giriyor. Yani her konuda işin ehline gidiyoruz. Peki konu Allah'ın varlığı olunca, "Ben materyalistim ve madde dışına inanmıyorum," diyen insanlara Allah'ın varlığı sorulur mu?
Yani buradan araştırma yapmana gerek yok çünkü adam zaten şunu diyor, "Ben madde dışını kabul etmiyorum." Bu yüzden de her işi ehline soran kişiler İslamiyet'in iddialarında İslamiyet'in ehli olan, İslamiyet 'i araştırmış, İslamiyet'i bilen kişilere sorması lazım. Birçok ateistin şöyle bir lafı var "Ben Kur'an 'ı okudum." Ya Kur'an'ı okuması demek birinin İslamiyet 'i bildiği anlamına gelmez. Birçok insanın hiçbir bilgisi olmadığı için ve bunlar sanki yeni icat ediliyormuş gibi ortaya çıktıkları için böyle bir algı oluşuyor. Yani Mülk Suresi'nin 4.ayetinden adam bize çelişki getirmeye çalışıyor. Ya Mülk Suresi'nin 4.ayetini Müslümanlar ilk defa okuyor olabilir mi ya?
Mülk Suresi'nin 4.ayetini milyonlarca Müslüman gece uyumadan önce okuyor. Yani bunu sanki ilk defa bulmuş gibi "Bakın burada böyle bir şey var" gibi ortaya çıkıyorlar ya, burada da işin ehli olmamak var. Halbuki bugüne kadar iddia şu, bugüne kadar ateistlerin sorduğu bütün sorular İslam alimleri tarafından hepsi cevaplandı. Kimsenin aklına yeni bir şey falan geldiği yok. Biz ama işin ehline gitmekte problem yaşıyoruz. Yani gidip ateiste Allah'ı soruyoruz. Böyle bir şey saçmalık yani gerçekten bir mühendise gidip de karnım ağrıyor demek gibi. "Ne yapayım ağabey, karnın ağrıyorsa?" Yani bununla ilgilenmiyor.
Bu adam da Allah'ın varlığıyla ilgilenmiyor ki Allah'ın yokluğuyla ilgileniyor tabiri caiz. Gidip ona sorarsan tabii ki de taraflı ve manipülatif cevaplar alırız. Bu yüzden burada da işin ehline gitmek gerektiğini düşünüyorum. Ve elimizdeki en önemli metot ve yol gösterici bilim ise şu andaki bilimin geldiği noktada artık bizim tek Tanrı'ya inanmamak çok büyük bir kayıp olur. Büyük bir körlük olur. Bilimdeki o bazı bilim adamlarının böyle "Ben ateistim" diye savunması kanıtlanabilir savunma değil. O ateizmde bir inançtır. “Ateizm inancını savunuyor.” diyoruz; onlar bize. Bunlar bilimin dışına çıkıyorlar ateizm inancında. Nasıl Budizm bir inançsa, semavi dinler bir inançsa ateizmde bir inanç.
Kanıtlanmadan inanıyor ona. Bir insan ateizme inandığı zaman ne oluyor? "Beni inorganik maddeler yaratmış," diyor. "Elementlerden geldik elementlere gideceğiz," diyor. "Yok olacağız," diyor ölükten sonra. Ama mezarlıklarda bakıyorsunuz şeylere "Ebedi istirahatgâhına tevdi edildi" diyor. Neden öyle diyor? Çünkü insanda sonsuzluk arzuyla ilgili genetik kod var insanda. Genetik kodumuz da bizim diyor ki: "Maddi gerçeklik her şeyi açıklamıyor. Ruhsal gerçeklik var," diyor. İnaç geni diye tartışılıyor biliyorsunuz. İnaç geni diye bir gen tanımlandı. Ama bu aslında tam inaç geni değil yüksek bir güce ve değere inanma geni. Ama bunun yüksek gücün nasıl olduğunu kişi tamamen kültürlere bırakılmış.
Ve bir kimse hangi yüksek gücünü tanımlamasını kişi kendisi yapıyor. Yani aklını kullanan kişiler şu anda diyecek ki: "Bu evrene yapan bir dış gerçeklik varsa bu gerçek ancak kutsal metinlerdeki, Kur'an-ı Kerim'deki tevhid anlayışı olur noktasında." Ben önümüzdeki 10 yıllarda bilimin bunu açıkça deklare edeceğini düşünüyorum. İlimin merkez olduğu keşfedildi. Bu yeni bir şey. Yani son belki 10-20 senelik bir şey bu yani. İlmin merkeze konulduğu, ilimsiz hiçbir şey olmayacağı. Eskiden mesela böyle bir argüman yoktu yani. Yavaş yavaş ne olacak? Şu parçalar bir araya konacak.
Ondan sonra şu ayna gibi perde arkasındaki gizli yer böyle görülecek ve başta bakın en başta bilim insanları senden benden çok daha kuvvetli, imanlı olacak. Ve bize ondan sonra inanç dersleri verecekler. Bölüm VI Sorumluluk Psikolojisi Niyet okumayı sevmem, niyet okuma yapmam ama insan kural altında yaşamayı pek sevmez ve aslında verdiği kararların bazen duygusal olduğunu fark edemez. Biraz önce bu bölüme kadar konuştuğumuz konuların hepsinde de ateizmin sürekli yakalamaya çalıştığımız ama kaçtığı bir şey görüyorsunuz. Fark ediyor musunuz? Yani bir şey söylüyoruz, şuraya, bir şey söylüyoruz, buraya. O paralel evren, şu bu.
Ya, diyorsun ki: “Niye kaçıyoruz bu kadar?” Çünkü aslında arkadaşlar insan kural altında yaşamayı pek sevmez ve İslamiyet'in tek derdi tabiri caizse sizi Allah'a kabul ettirmek değil. İslamiyet bu kainatın bir manası olduğu ve bu kainatın yaratıcısının insandan bir şey istediğini söylüyor. Bunu söylediği zaman işler değişiyor. Çünkü İslam sadece size Allah'ın varlığını kabul etmekten bahsetmiyor. İslamiyet'in arkasından getirdiği sorumluluklar var. Ve bu sorumluluklara da bazen insan kaçmak için İslamiyet'i reddediyor. Bir şey söyleyeceğim. Kainata baktığınızda her şeyin bir amacı olduğunu görmüyor musunuz?
Yani bilim adamları bile bir böcek keşfettiğinde hemen girip bu böceğin ne işe yaradığını bulmaya çalışıyorlar. Bir gezegen keşfettiklerinde bunun faydaları, bir madde keşfettiklerinde hadi bunun hikmetleri. Yani her şeyin faydalı olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Bu kainattaki her şeyin amacı varken insanın nasıl bir amacı olmaz? Yani karpuzun bir amacı varsa, yani karpuzun bir amacı var belli ki çok lezzetli çünkü yani.
Bütün hayvanların arı sabah kalkıp akşama kadar bir şey için çalışıyorsa, güneş, yıldız, ay, gezegenler hepsinin bir faaliyetinin bir neticesi, bir şey çıkıyorsa ortaya ki bu da hayatsa, hayat diye bir şey ortaya çıkıyorsa, bu şartların hepsi hayata hizmet ediyorsa bu hayatın nasıl bir amacı olmaz? Nasıl bu hayatı verenin bizden bir beklentisi olmaz? Yani gerçekten bunu fark etmek çok zor mu? Bize bir şey veriliyor ve bu verilen şeyin karşılığında sizce de bizden bir şey istenmiyor mu? Şimdi inanmayan samimi bir arkadaşıma şunu sormayı çok isterdim. Acaba sen de duygularınla karar veriyor olabilir misin? Yani gerçekten biraz İslamiyet'in istekleriyle mi problem var acaba?
Biraz daha kendine dürüst olmayı denesen ortaya bazı sonuçlar mı çıkacak acaba? Burada mantıklı olan ve doğru olan şeye, doğru demenin bedelini de ödemek güzel olan değil mi? Ya bir daha bir baksana kainata bir daha ama şöyle bak, yeni doğmuşsun gibi bak. O materyalist düşüncenin ağlarını bir kır, bir sıfırdan bak, sıfırdan. Kainatı bir izle, sabah kalktığında gördüğün güneşten ya da sadece aynanın karşısına geçsene. Parmaklarına bak, parmak izlerine bak, gözlerine, vücudundaki her şeyin sana nasıl hizmet ettiğine bak. Etrafındaki canlıların ve bitkilerin nasıl bir şekilde senin faydana dönecek işler yaptıklarına bak.
Her şeye bir fayda ve her şeye bir vazife verildiyse senin bu dünyada hiçbir vazifen olmayabilir mi? Şimdi kararını sen ver ama bu kararın ne kadar büyük bir karar olduğunu unutma. Evren kitabındaki harfleri sayan tarafta mısın? Yoksa bu harflere bir mana verip bu kitabı okuyan tarafta mısın? Tıpkı Allah'ın bize ilk emri gibi. Sesini kıstın, mutlu musun sen şimdi ? İçeride bağıran, susturduğun o kimdi? Vicdanına bak, seninle gelmedi o yola, Arkanda bekler, sen duyasın diye hâlâ. "Bilim adamı inanmaz" bu en sevdiğin hikaye. Gözünü Batı'ya dikmiş, gerçeği görmek neyine! Altı yüz ayet "düşün" derken, aklını verdin kibre. Yanlış adresi en baştan navigasyona yazmışsın.
Otobanda ters yönde, hakikate varır sanmışsın. Hasta olunca gidip mühendise mi danışırsın? Maddeye hapsolmuşla, ruhu nasıl tartışırsın? Çoğunluk ne derse uymak, senin felsefen mi artık? Dün "Evren sabit" diyordu o taptığın kalabalık. Sayıya bakıp hakikat aranmaz, bu nasıl bir sığlık? Sesini kıstın, mutlu musun sen şimdi? İçeride bağıran, susturduğun o kimdi? Vicdanına bak, seninle gelmedi o yola, Arkanda bekler, sen duyasın diye hâlâ. Ruhunu inkar edip, etten bir robot oldun. Batarya bitecek bir gün, sen bunu unuttun. Madem ki sırf maddeyiz, vicdan neden kanıyor? Atomlarda his yok, kalbin nasıl yanıyor? Gözyaşın tuzlu suysa, neden canın acıyor? Kendi kazdığın o kuyu, ruhunu boğuyor.