Towards Eternity
Bloga dön

“Babam İslam’dan Sonra Beni Reddetti…” - Bir Hristiyan İslam’ı Hapishanede Buldu! ‪@malikiclique

Yayınlanma tarihi

YouTube'da izle

Beni Washington’daki en kötü yüksek güvenlikli hapishaneye gönderdiler. Bir adamın sürekli beni izlediğini fark ettim. Beyaz gibi görünüyordu. Uzun bir bıyığı vardı. Ve doğrudan bana doğru yürüyordu. Dedim ki, işte başlıyoruz… Sonunda döndüm ve gardımı aldım… Adam “Dur, dur, dur!” dedi. “Esselamun Aleyküm." Ben de, "Ne?" dedim. Adam dedi ki, "Dostum, seni Cuma ya davet etsem nasıl olur?" İmam Kur'an okumaya başladı Ve sonra ben de ön sıraya gittim. Gittiğimde gördüm ki, bir sürü kaslı, devasa adamlar var. Ama ne zaman Yaratıcılarının önüne gelseler o devasalıktan eser kalmıyordu. Allah ne zaman mı kalbimi açtı? Onların secdeye gittiği andı. Bu oydu. Bu oydu.

Dedim ki, "Ömer, ben bugün Müslüman olacağım." Selamun aleyküm Ali kardeşim, aynı zamanda Maliki Klik olarak da biliniyorsun. Davetimizi kabul ettiğin için çok teşekkürler. Seni aramızda görmekten çok mutluyuz ve bizi ağırladığınız için teşekkür ederiz. Senin kim olduğunu sorarak başlamak istiyorum. Hayatını bize anlatabilir misin? Adım Ali, 51 yaşındayım. Güney Kaliforniya’da doğdum ve büyüdüm. Şu anda ise Oklahoma şehrinde yaşıyoruz. 19 yaşıma kadar Protestan bir Hristiyan olarak yetiştirildim. Ve 32 yıl önce, 1991’de Müslüman oldum. Ben bir kamyon şoförüyüm. Ve ek olarak da bir sosyal medya hesabım var. Maliki Clique adındaki TikTok hesabım. Ve 372,000 kadar takipçim var.

Orada Dava işlerini yapıyorum O hesapla en çok yapmak istediğim şey ise Müslümanları İslam'a geri döndürmek. Çünkü birçok insan İslam'dan uzak durduğu için kendilerinin İslam'a layık olmadığını düşünüyor. Ve bende onlara şunu söylüyorum: Allah merhametlidir, geri dönün. Namaz kılmasanız da, hayat tarzınız İslam’a uygun olmasa da geri dönün. Sorun değil. İnanç açısından hayatın nasıldı? Hristiyanlığa ve İsa'nın Tanrı ve Tanrı'nın oğlu olduğuna inanıyordum. Çünkü böyle büyümüştüm. İnancını sorgulamaya neden olan şey neydi peki? Sanırım bunun için Protestanlığa ait yolculuğumun başından başlamam gerek. Olan şey şu ki, ebeveynlerim ben 1 yaşındayken boşandılar. Onlar o zamanlar çok gençti.

Ben de annemle yaşamaya başladım. Bir yaz babamı ziyarete gittiğimde babam dedi ki, "Kiliseye gidiyoruz." Yani, biz annemle hiç kiliseye gitmezdik. Belki yılda iki kez Noel’de veya Paskalyada giderdik. Ya da hayatımızda bir şey kötü gidiyorsa kiliseye gitmeliydik, değil mi. Ama bu defa farklıydı. Babamı ziyarete gittiğimde bana hayatını İsa'ya adadığını söyledi. Ve bu hayatımda hiç duymadığım bir şeydi. Hayatını İsa'ya adamak ile ne demek istedin? Ve bana İsa'nın kanından, kurtarıldığımdan falan bahsetmeye başladı. Ve ben daha 7 yaşındaydım. 7 yaşında bir çocuktum, "Neden bahsediyor acaba?" diye düşünüyordum.

Babam da dedi ki: "Gel de sana neyden bahsettiğimi göstereyim." Sonra kiliseye gittik. Ve daha kiliseye girmeden önce kapının tam önündeyken bağrışmalar ve çığlıkları, müzik ve ağlaşmaları duydum. Ben doğrudan kiliseden kaçtım. "Bu şey beni korkutuyor. Bunun bir parçası olmamın imkanı yok" dedim. Babam da peşimden koştu tabi. "Hayır, hayır, hayır bu..." Ve bana onların ne yaptığını açıklamaya başladı. Ama ben 7 yaşındaki bir çocuk olarak, hiç anlamadım. Kendimi bildim bileli hep Tanrı’ya inandım Hayatımda hiçbir zaman, "Hmm, ya eğer Tanrı yoksa?" dediğim bir an olmadı. Kalbimde hiç böyle bir sorun oluşmadı. İncil’de Yakup ile ilgili özel bir ayet okuyordum.

Okuduğum ilk ayette Yakup diyordu ki, "Hiçbir insan Tanrı’yı görüp sonra yaşayamaz." Beni düşündürmüştü çünkü insanlar İsa'ya Tanrı diyordu ama hepsi İsa’yı görmüşlerdi. Ve hiç kimse İsa’ya baktığı için ölmemişti. Ama ayet diyor ki, "Hiçbir insan Tanrı’yı görüp sonra yaşayamaz." Sayfayı Yakup ile ilgili başka bir kısma çevirdim. Yakup sadece Tanrı’yı görmekle kalmıyor, Tanrı’yla güreşiyordu. O güreş mücadelesinde Tanrı’yı uyluğundan yakalıyor ve diyor ki: "Beni kutsayana kadar seni bırakmayacağım." Tamam, bir dakika… Biraz önce dedin ki, "Hiçbir insan Tanrı’yı görüp sonra yaşayamaz." Peki, neden Yakup ondan sonra yaşamaya devam ediyor? Ve neden Tanrı’nın tutulabilecek biçimde bir formu var?

Ve neden her şeye gücü yeten Tanrı, Yakup’tan uzaklaşamıyor? Hikaye böyle devam edip gidiyor. Peki ben ne yaptım? 14 yaşındaki ben, elimi kaldırdım. Papaz geldi ve dedi ki, "Nasıl yardımcı olabilirim?" Ona o iki ayeti gösterdim ve onun tepkisi şu şekildeydi: "Hmm, Bunun İncil’de olduğunu bile bilmiyordum." Ben de dedim ki, biraz… "Ne? Ama sen bir Papazsın. Sen bize İncil’i öğretmesi gereken sensin" dedim. Ve 14 yaşındaki halimle sordum ki, "Bunu nasıl düzeltebilirim?” "Ben bunu nasıl anlamlandırabilirim? Bu çelişkiyi okuduktan sonra nasıl bir Hristiyan olarak yaşayıp, bu dine inanabilirim?" Peki ondan sonra hayatın nasıl gelişti ve İslam'a olan yolculuğun nasıl başladı?

Babamın evinden ayrılıp, annemin yanına döndüm. Bu da neredeyse dini yaşantının hiç olmaması, yani ne istersen onu yapmak demekti. Ondan sonra olan şey ise, Hayatın içinde savruluyordum. Tanrı’ya inanıyordum ama ne Hristiyanlığa, ne Kutsal Üçlemeye, ne de İsa’nın Tanrı ya da Tanrı'nın oğlu olduğuna inanıyordum. Öylece sürüklenip gidiyordum. Kötü insanlarla takılmaya başlamıştım. Hiçbir amacım olmadan geziniyordum. Hiçbir din ahlaki bir pusula sunamamıştı özellikle de Hristiyanlık, kendi doğruluğunu ispatlayamamıştı. Bu yüzden sadece şu inanca tutundum; Bir tür tek tanrılık inancı, ama yönsüz, pusulasız bir inanç. Hayatım böyleydi. Bu insanlarla takılıyordum ve 19 yaşındaydım.

Bir gece bir şeyler yapıyorduk… Yapmamamız gereken şeyler… Ve o sözde arkadaşlarımdan biri, "Soyabileceğimiz bir yer biliyorum, herkes silahlarını alsın gidiyoruz" dedi. Bu noktada vurgulamak istediğim şu: Benim bir işim ve hesabımda param vardı. Hırsızlık yapmama gerek yoktu. Ama hayatımda bir şey eksikti. Bir Tanrı yoktu hayatımda. Bir yapı, bir düzen yoktu, bunu belirtmek isterim. Ve ben o soygunu yaptım. Eğer bana neden bu soygunu, bu “silahlı” soygunu yaptığımı soracak olursanız, heyecan için derim. Çünkü eksiktim. İçimde bir boşluk vardı. Beni doğru yönlendirecek kimse yoktu… Davranışlarımın sonucunun önemi yoktu. Hiçbir inancım yoktu. Hayata zar zor tutunuyordum.

Böylece soygunu gerçekleştirdik. 24 saat sonra da tutuklandık. Hayatımda daha önce hiç tutuklanmamıştım, bir gün bile hapis yatmamıştım. Bir tabancam yoktu. Bir silahım yoktu. Kimseyi rehin almadım veya silah doğrultmadım. Tek yaptığım bilgisayarları, takıları ve parayı arabaya taşımaktı. Ve sonra avukat gelip bana dedi ki, "Yaklaşık 8-10 yıl arası ceza alabilirsin." Sen neden bahsediyorsun? Yüksek güvenlikli hapishanede 8-10 yıl mı? Kanun kaçaklarıyla, hayvanlarla canavarlarla takıldım. Ve kendim de bir canavardım. Artık hiç önemsemiyordum bile. Hayatımdaki boşluğu dolduracak bir şeye ihtiyacım vardı.

Beni adeta bir kurtlar sofrasına gönderdiler, Washington eyaletindeki en kötü yüksek güvenlikli hapishaneye. Hapishanenin adı Walla Walla’ydı. Walla Walla’ya girdiğim gün… korkmuştum. Sadece 19 yaşındaydım. Hayatımda hiç hapse girmemiştim. Hapishane kültürünü bilmiyordum, tamamen kaybolmuştum. En yüksek güvenlikli hapishaneler ve onun bir altı olan yüksek güvenlikli hapishaneler var. Yani en yüksek güvenlikli olanlar teröristler ve seri katiller gibi insanlar için. Onlar beni Walla Walla’daki yüksek güvenlikli kısma yerleştirdiler. Hapishaneye girdiğim ilk gün, oradaki çetelerden biri olan Beyaz Aryan Kardeşliği, yanıma geldi ve: "Tipine bakılırsa beyazsın. Tam beyaz mısın, melez mi?" dedi.

“Ben mi?” dedim. O zamanlar belki 1 ya da 2 beyaz arkadaşım vardı. Arkadaşlarımın çoğu Filipinli, siyahi ya da Latin Amerikalıydı. Soru bana garip gelse de yanıt verdim: " Evet, tamamen beyazım tabii." O da "Tamam!" dedi Yanında 3 adamla birlikteydi. Battaniyelerimi ve havlularımı alıp hepsini benim için hücreme kadar taşıdı. Sonrasında koridorda yürürken bir duyuru yaptı: “Bu bizden biri, yeni beyaz çocuk.” "Bu adam bizden. Tamam mı?" dedi ve diğer insanların bilmesini sağladı. Aylarca böyle devam ettim. Kiliseye gitmek isteyip istemediğimi sordular. ”Hayır” dedim. “İncil ister misin?” dediler. “Hayır” dedim. Kendimi diğer dinler hakkında okurken buldum. Yahudilik hakkında okudum.

Hinduizm hakkında beş dakika kadar okudum. Bir kitap okudum ve dedim ki… “Bu mu yani? Yok, asla.” Aylar geçti, belki altı, yedi, sekiz ay… Avluda yalnız başıma yürüyordum. Ki bu bayağı tehlikeli bir şeydi. Haftalarca böyle yürümeye devam ettim. Bir adamın sürekli beni izlediğini fark ettim. Beyaz gibi görünüyordu. Uzun bir bıyığı vardı. Beyaz gibi görünüyordu ama siyahilerle birlikte oturuyordu. Sürekli bana bakıyordu ve ciddi ciddi düşündüm ki, benimle bir derdi vardı. Kesinlikle… bir sorun yaşayacağımızı anlamıştım. Bir gün avluda yürürken... o adam oturduğu masadan ayağa kalktı. Gözünü benden hiç ayırmıyordu. Yanında yaklaşık beş siyahi adam vardı, o adamın arkasından geliyorlardı.

Ve doğrudan bana doğru yürüyordu. Dedim ki, tamam işte başlıyoruz… Olacak yani, dayağı yiyeceğim. Benimle bir sorunları var. Ve anneme hep verdiğim bir söz vardır. Aramızda yaklaşık 10 metre kalana kadar… bana doğru gelmeye devam ettiler. Sonunda döndüm ve gardımı aldım çünkü biraz sonra neler olacağını biliyordum. Adam “Dur, dur, dur!” dedi. “Hayır, öyle bir durum değil. Selamun Aleyküm." Ben de “Ne?” dedim. Arkasına döndüğünde fark etti ki… “Evet, biraz tehditkar göründük. Arkamda bir sürü yapılı adam var ve tek başına bir adamın üstüne yürüdük.” Adam bana “Seninle sadece… biraz konuşmak istiyorum." dedi. “Eğer yalnızca seninle olacaksa, tamam" dedim. O da "Benim hatam.

Yanlış göründüğünün farkındayım. Sana yanlış bir şekilde yaklaştık. Çok özür dileriz, bizim hatamız" dedi Ve sonra yolu birlikte yürümeye başladık, adının Ömer olduğunu ve Türkiye’den olduğunu öğrendim. Sonuç olarak sen tanıştığım ilk Türk’sün. "İslam hakkında ne biliyorsun?" diye sordu. O sözün ne olduğu ile ilgili hiçbir fikrim yoktu. Ve onlara "İslam? O sözün İngilizce çevirisi nedir?" diye bile sordum. Dedi ki, "İslam bir dindir." “Ah, bunu bilmiyordum” dedim. Bana İslam'ın ne olduğunu anlatarak tebliğ yaptı. Konuştuk, konuştuk ve konuştuk... Bir gün bana havluya sarılı olan bir kitap getirdi.

Ve çok net bir şekilde dedi ki, "Dostum, sana bir kitap vereceğim ama kitabı temiz tuttuğundan ve saygısızlık yapmadığından, yere koymadığından. emin olmalısın. Tamam mı? Söz verebilir misin? Çünkü sana bu kitabı vereceğim." Ben de, "Elbette Ömer. Hangi kitap?" Havluyu açtı ve altın yazıyla yazılı mavi bir Kur'an çıkardı. Ve dedi ki, "Bu benden sana bir hediye. Artık bu senin Kur'an'ın." Onu havluya sardım ve dedim ki, "Teşekkür ederim, Ömer, çok teşekkür ederim." Hücreme döndüm ve o kitabı açtım. Yaptığım ilk şey ise, fihristi açıp isimlere göz atmak oldu. Musa, İsa, İbrahim, İshak, Yusuf, Yakup, bunların hepsi vardı. İlk sezgim bunun tıpkı İncil gibi olduğuydu.

Ve eğer bu İncil gibiyse, gerçek değildi. Bunda da aynı çelişkiler olacaktı. Bunlar aynı insanlar, aynı… Ömer'in anlattığı şeyler güzeldi ama o an kafam karışmıştı. Sonra Kur'an'ı açtım ve hikayeyi okudum. İlk açtığım kısım Rahman suresiydi ve ben de onu okudum ve ben… Kur'an'ın dili ve aktarılış biçimi bana çok eşsiz gelmişti ve düşündüm ki, bu kitabın ifade ediliş şekli gerçekten etkileyiciydi. Sonrasında Kur'an okudum, okudum, okudum... Ve böylece üçüncü gün, Kur'an'a gerçekten daldım. Yani, kendimi saatlerce okumaya adamıştım. Derken, hücre arkadaşım, "Hey dostum, akşam yemeğine gitmeyecek misin?" dedi. Ben de, "Akşam yemeği mi?" dedim.

Sonra Kur'an'dan başımı kaldırdım ve dedim ki, "Akşam yemeği?" O da, "Evet, o kitabı kahvaltıdan beri okuyorsun. Yiyecek misin, yemeyecek misin?" dedi. "Evet, yemem lazım galiba" dedim. Kur'an'ı kapatıp yemeğe gittim ve fark ettim ki, "Vay, gerçekten bu kitaba çok dalmışım." Neden? Neden? Bu Hristiyanlıkla ilgili bir şey değildi. Ama neredeyse aynı şeyi anlatıyordu. Ne oluyordu böyle? Haftalar geçti, belki 2 veya 3 ay. Ömer geldi ve dedi ki, "Dostum, seni Cuma’ya davet etsem nasıl olur?" Ben de dedim ki, "Ömer, Cuma? Onun ne olduğuyla ilgili hiçbir fikrim yok." "Evet, Cuma, bu… Pazar ibadetini biliyorsun, değil mi? Müslümanlar için o gün Cuma günü.

Gelmek ister misin?" Ve ben de dedim ki, "Elbette ama katılabilmek için hapishane yönetiminden izin almam lazım, onun için dilekçe yazmam gerek." Sonra dilekçeyi yazdım. "Cuma ibadetine katılmak istiyorum." Dilekçemin üzerinden 2 saat bile geçmeden Görevli memur beni özel olarak görmek istedi. Dedim, "Tamam ama mesele ne acaba?" Memurun odasına girdiğimde dilekçemi tuttu ve "Sen miydin?

Bu dilekçeyi sen mi yazdın?" Dilekçeye baktım ve cevapladım "Evet, benim." "Siyahilerle Cuma’ya mı gitmek istiyorsun?" Ben de dedim ki, "Siyahi, İspanyol ya da Asyalı fark etmez, evet, onların ne yaptıklarını, yöntemlerini, nasıl ibadet ettiklerini görmek istiyorum, evet." Başka medeniyetleri ve insanları görüp bilmek istemek benim için hiç garip bir şey değildi. O da dedi ki, "Bak dostum, sana doğruyu söyleyeceğim. Eğer gidip bunlarla birlikte olmak istiyorsan..." Onlara “zenci” gibi kelimeler kullandı. "Eğer gidip o insanlarla birlikte olmak istiyorsan, sadece bir şeyi bil. Senin üzerine atlayıp seni dövdüklerinde, biz seni korumayacağız.

Eğer sen bu zencilerle olmak istiyorsan, gardiyanlarımı senin için oraya göndermeyeceğim." Ben de sadece, "Evet yine de gitmek istiyorum." dedim. Dilekçeyi imzaladı ve dedi ki, "Bu senin cenazen. Al. Hadi Cuma’ya git." Hiç Siyahilerden, İspanyollardan veya başka insanlardan korkmamıştım, özellikle de dindar insanlardan. Sadece bilmek istiyordum. Bir Hristiyan olaraktı, Cuma'ya ilk gidişim bir Hristiyan olaraktı, Müslüman olarak değil. Ve işte buradaydım, beyaz bir adam, siyahilerle çevrelenmiş ve bana aylardır İslam'ı anlatmaya devam eden bir Türk. Ve Cuma'da deneyimlediğim ilk şey ezan sesiydi. Ve ezanı duyduğum ilk an, o an ruhuma dokundu, kalbime dokundu.

Ömer'e döndüm ve dedim ki, "Ömer, bu adamın söylediği bu güzel şarkı da nedir?" O da dedi ki, "Bu bir şarkı değil. Namaz çağrısı." Sonra ezanın ne söylediğini kısaca tercüme etti. “Ne kadar da güzel, çok güzel” diye düşündüm. Sonra dedi ki, "Hadi sana ne yaptığımızı göstereyim. Önce abdest alacağız." Sonra bana nasıl abdest alınacağını öğretti. Ben de bir Hristiyan olarak abdest aldım. Tüm deneyimi yaşamalıydım, değil mi? Bir Hristiyan, bir Müşrik olarak abdest aldım. Ömer’le birlikte oturdum. Ve Cuma hutbesini dinlemeye başladık. Namaz kılma vakti gelmişti. Ömer dedi ki, "Şimdi sen kenarda otur. Biz namaz kılacağız." Ben de dedim ki, "Bir dakika bekle, öncesinde bazı sorularım var.

Siz namaz kıldığınız zaman, imamın önde durduğunu ve Kur'an okuduğunu söylediniz. Peki kitaptan mı okuyor? Size bakıp, insanlara doğru mu okuyor yani?" O da, "Hayır, imam tüm Kur'an'ı, hepsini ezbere biliyor" dedi. Ben de dedim ki, "Ömer, bana verdiğin kitap bu kadar kalınlıkta, hepsini mi ezberledi yani?" O da, "Evet, ve milyonlarca Müslüman daha ezberledi, 7, 10, 12 yaşındaki çocuklar, kadın, erkek, herkes." Benim tek düşünebildiğim “Vay” oldu. Tüm bunları düşündüm. Bu insanlar farklılardı. Onlar bizi ibadete güzel melodik bir ses ile çağırıyorlar. Bu insanlar Tanrı'ya ibadet etmeden önce ellerini, kollarını, dirseklerini, yüzlerini, ayaklarını yıkıyorlardı. Biz bunu hiç yapmamıştık.

Biz bunu bir Hristiyan olarak nasıl hiç yapmadık ki? Neden bizim de bir ezan gibi bir… Neden kilisenin içinde gitarlar, davullar veya şarkılar vardı? Neden böyle bir şeyimiz yoktu ki? Bu çok güzel. Ve bu bana her zaman doğal gelmişti. Hep olması gereken bir şey gibi. Cuma'ya katılan bir Hristiyan olarak, bir Müslüman olmasam bile kendimi evimde gibi hissettim. Sonra Ömer dedi ki, "Dinle, orada dur veya şurada otur. Biz sıralar halinde dizilip namaz kılacağız, sonrasında konuşuruz. Eğer soruların varsa dediğimi yapabilirsin." "Harika" dedim. Namaza başladılar. İmam Kur'an'ı ezbere söylemeye başladı, ve ben… Yine…

Şunu düşündüm: "O sadece bir yerden okumuyordu, ezbere söylüyordu." Bu insanlar birbirlerini seviyorlardı ve birbirlerini namaza davet ediyorlardı. Ama biri sorarsa eğer, “Ali, kalbini İslam'a yönelten şey ne oldu? Ne zaman oldu? Nasıl oldu? Neden sebep oldu?” Çok basit. Söyleyeyim. Daha önce bahsettiğim tüm şeylerle birlikte. Ezan, Kur'an'ın ezberlenmesi, yani bunların hepsiyle birlikte, beni en çok etkileyen şey, benim kalbimi değiştiren şey şu olaydı: Yerimden kalktım. Normalde yapmamalıydım, Ömer bana orada oturmamı söylemişti ama ben deneyim için oradaydım. Her şeyi deneyimlemek istemiştim. Sonra ben de ön sıraya gidip bunu yaptım. Ve namazın ilk sırasına doğru baktım.

Çünkü bunun gerçek olup olmadığını görmek istedim. Bu insanlar gerçek miydi? İbadet ettiklerinde nasıl görünüyorlardı? Ve kaslı, devasa adamlar gördüm. Ama Yaratıcılarının önüne geldikleri zaman, o devasalıktan eser kalmıyordu ve bütün o sertlik gidiyordu. Gözler, Yaratıcılarına karşı tam bir tevazu içinde yere indirilmişti. Ve ben sadece orada böyle durdum, ve onlara bakıp dedim ki, "Vay!" Ama yine de, eğer biri Allah'ın kalbimi açtığı o anı sorarsa, O an, secdeye gittikleri andı. Onların secde ettiklerini gördüğüm andı. Ezanın okunması, abdest, Kur'an'ın ezberlenmesi, tevazu ve yüzlerini yere eğip koymaları… İşte buydu. Buydu işte.

O an şunu dediğim andı: "Bu insanlar normal değil, ve ben bugüne kadar Tanrı'ya nasıl ibadet edileceğini hiç görmemişim." Yapılması gereken her şeyi yapmışlardı, dediğim gibi, ezan, abdest, Kur'an'ın okunması, ve bir de ibadet şekilleri. Buydu. Dedim ki, "Ömer, benim bugün Müslüman olmam lazım, ve sen de yardım etmelisin… Dünyada başka bir beyaz Müslüman olup olmadığını bilmiyorum ama bugün benim için bir istisna yapmalısın… Nasıl Müslüman olmam gerektiğini söylemeden burayı terk etmiyorum. Ben bugün Müslüman olacağım." Dünyada başka beyaz Müslümanların olduğunu bilmiyordum. Düşünmüştüm ki bu sadece… Çünkü tüm gördüğüm, siyahi insanlar ve Türk bir adamdı. İslam'ı hiç bilmiyordum bile.

Ömer başını yere eğdi ve ağlamaya başladı ve dedi ki, "Sübhanallah, Sübhanallah. Elbette Müslüman olabilirsin." Ve işte o gün, 1991 Cuma günü, söyledim ve Müslüman olmuştum. Peki, şehadet getirdiğinizde neler hissettiniz? Gerçek üstüydü. Bu sadece kardeşlik değildi. Sanki hayatımda ilk defa Tanrı'yla birlikteymiş gibi hissettim. Yani, gerçekten birlikteymiş gibi. Sanki Tanrı’nın huzurundaymışım gibi. Gerçekten, Tanrı'ya ibadet etmek gerçekliğin bir parçasıydı. Tam da orası, tam o an, benim doğma nedenimdi. Bunun için vardım Müslüman olmak için. Bizi o anlara götürebilir misiniz? Müslüman olduğunu ailene nasıl açıkladın? Nasıl tepki verdiler? Pek iyi değildi.

Hapiste hep yaptığım gibi babamı aradım. Ve ona Müslüman olduğumu söyledim. Öncesinde de anlattığım gibi, babam çok koyu ve sıkı bir Hristiyandır. Dedi ki, "Ne yaptın sen?" Ben de, "Müslüman oldum” dedim. "Ay Tanrısı’na mı ibadet ediyorsun?" "Hayır, ne Ay Tanrısı'na ne de Ay’a ibadet ediyorum. Ben tek bir Tanrı'ya, İsa'nın, Musa'nın ve İbrahim'in Tanrısı’na ibadet ediyorum." O da "Hayır, etmiyorsun." "Bak, sen şu İslam..." Sonra da küfretti. Ve dedi ki, bana son bir uyarı yaptı. "Bak, senin şu altı haneli gelirin var ya, senin 6 haneli mirasın, işte o gitmek üzere. Benden sonra miras alacağın şeylerin hepsi gidecek." dedi. Ailem petrol sektöründe çalışıyor, dolayısıyla durumları çok iyi.

"Beni ret mi edeceksin?" diye sordum. Dedi ki, "Eğer bugünden sonra İslam dini üzerine ısrar edersen, benim için ölüsün. Tüm mirasın gitmiş bil." Ve sonra dedi ki, "Oğlum, beni sınama. Yarın avukatıma gideceğim ve vasiyetimi değiştireceğim. Ve sonra tamamen beş parasız olacaksın. Hiçbir gelirin olmayacak. Hiçbir miras alamayacaksın. Benim için ölü olacaksın. Kardeşlerin için de ölü olacaksın. Bu kadar. O yüzden söyleyeceğin kelimeleri çok dikkatli seç. Şimdi, İslam'ı bırakacak mısın, yoksa bu sahte dinde mi kalacaksın?" Ben de dedim ki, "Bunu cevaplamadan önce, sana bir şey söyleyeyim.

Sana bu isteğin hariç her şeyde itaat ederim." Ve o dedi ki, "Neden, benim için ölü olmadan önce açıkla, neden?" Ben de dedim, "Baba, kendi kararımı vermek zorundayım. 6 haneli mirastan daha önemli olan şeyler var. Mirastan daha fazlası var. Bu hayattan sonra daha fazlası var. Ve bu hayat benim umurumda değil. Bu yüzden bu meselelere gelince, paranı kendine saklayabilirsin. İster kardeşlerime ver. İster sadaka ver. Umurumda değil. Müslüman olmam ve Müslüman kalmam konusunda ısrarcı olmak zorundayım." Ve işte ben 32 yıl sonra hala Müslümanım. Elhamdülillah. Ondan sonra Müslüman olmakta ve Müslüman olarak kalmakta direndim, 2 hafta sonra bir mektup aldım. Tam olarak söylediği şeyi yapmıştı.

Avukatına gitmişti. Miras almam gereken bütçe 600.000 dolardı. Ve bu 90'ların başındaydı. Yani bu önemli bir miktar paraydı. O zaman neden bir fiyat koyayım ki… O para 600 milyon dolar olsa bile umurumda olmazdı. Bak, sen de ben de bir mezara konulacağız Allah’ın (c.c.) huzuruna çıkacağız. Tek ve karşı konulamaz Allah’ın. Ve hayatımızda ne yaptıklarımızla ilgili sorguya çekileceğiz. Peki annen, erkek kardeşlerin ve kız kardeşin ne tepki verdi? Yani, annem hiç anlamadı. Ama tüm ailem beni reddettiğinde bana destek oldu. Ve onlar beni 15 yıl boyunca reddettiler. 15 yıl, annemden başka kimse benimle konuşmadı. Aslında hapisten çıktıktan sonra birkaç ay annemle yaşadım.

Hapisten çıktığım zaman, ilk defa camiye gitmiştim, hapisteki gibi olmayan, gerçek bir cami. İçeri giren ilk kişi imamdı. Ona ailemden ve mirastan bahsettim. Ona her şeyi anlattım. Bilmediğim şey, arkamızda Suudi Arabistan'dan iki kardeşin olduğu ve tüm hikayeyi dinledikleriydi. Ve benim hayatım sadece… Bir Müslüman olarak, bir beyaz Amerikalı Müslüman olarak kendi yerimi bilmiyordum. Bilmiyordum, çünkü 11 Eylül'den önceki günlerde beyaz Amerikalı Müslüman olmak yaygın bir şey değildi. Bu iki kardeşimden birinin adı Halid, diğerinin adı Abdurrahman. İkisi de bana geldi ve dedi ki, "Eşyalarını bize bırakırsan çok mutlu oluruz, evimizde sana ait bir odamız var. Misafirimiz olabilirsin.

Bir ödeme yapmana gerek yok. Masrafların tamamı bize ait olacak. Ne varsa biz hallederiz… Sana İslam'ı öğretiriz, her şeyi." Ben de, "Elbette, tamam" dedim. Ve sonra Halid ve Abdurrahman'ın yanına taşındım. Bana İslam'ı öğrettiler. Orada yaşamama izin verdiler. Uzun lafın kısası, 1 yıl sonra kendi ayaklarımın üzerinde durabiliyordum ve kendi dairem vardı. Halid ve Abdurrahman Suudi Arabistan'a döndüler. Ve gittikleri zaman biri bana dedi ki, "O ikisinin kim olduklarını biliyor muydun?" Ben de, "Evet, Halid ve Abdurrahman." dedim. O da dedi ki, "Peki kim olduklarını biliyor musun?" Ben de, "Neden bahsediyorsun?" diye sordum.

"Bir yıldır yaşadığın bu iki insan Peygamberimiz (s.a.v.)’in neslinden, ve sen kısaca Ehli Beyt'in misafiri oldun. Yani sen onlarla yaşadın ve İslam'ı onlardan öğrendin." Ama ben onlarla yaşadığımın hiç farkında değildim, fakat onlar hayatımda tanıdığım, en nazik, en ilgili, en merhametli insanlardı. Ve ben o zamana kadar onlarla yaşamıştım. Bu bana Allah'ın bir hediyesiydi, ama ben bunu o ana kadar bilmiyordum. Peki Müslüman olduktan sonra, Hristiyanlıkta başka hangi çelişkileri fark ettiniz? Aslında en büyük çelişki İncil'in kendisi, bütün kitap. Neden mi? Hristiyan inancına göre, İsa'nın günahlarınız için öldüğünü ağzınızla itiraf etmelisiniz ve sonra affedilirsiniz.

İsa İncil'de diyor ki, "Benim aracılığım olmadan hiç kimse Cennet'e veya Tanrı'nın Krallığı'na ulaşamaz." İsa hariç kimse. Tamam, ama burada bir sorun var. Peygamberlerin çoğu, açıkçası %99.9'u, İsa'dan önce yaşadılar. Yani onlar İsa'nın ne dediğini bilemezler. İsa’nın sözde inancı şuydu: “Günahlarınız için öleceğime inanmanız gerekir.” Bir Müslüman ve eski Hristiyan olarak merak ediyorum, yani, gerçekten mi? İnandığınız şeye nasıl inanabiliyorsunuz ki? Açıkçası, İslam'a bir şans veremez misiniz? Sadece bir insan olarak, bir Adem oğlu olarak, hakikatle ilgilenen biri olarak, bir şans? İslam'ı yaşamak zorunda değilsin. Müslüman olmak zorunda değilsin.

Ama aslında kim olduğumuzu öğrenmek istemiyor musun? İslam'ın ne olduğunu öğrenmeyecek misin? Bizi dinlemeyecek misin? Ve cevaplar genelde hayır oluyor. Dediğim gibi, bilmek istemiyorlar. Evinize geldiğimiz zaman, köşede çok eski bir İncil gördük. Onu neden satın aldığınızı anlatabilir misiniz? Bu İncil. Onu antika bir dükkandan satın aldım. Sanırım 1825 veya 1836 arası bir dönemden kalma. Ve bu İncil'de ilk fark ettiğim şey ise onun ilk sayfasıydı. Orada Filistin'in haritası vardı. İsrail'in değil de Filistin'in haritasıydı. Bu çok, çok ilginçti. Başka bir dikkatimi çeken şey ise ayetleri inceledim, biraz göz attım. En sevdiğim ayetlerden biri, Matta 7'nin, 21-23. ayetleridir.

Bazı ayetler yoktu. Sadece artık orada yoklardı. Onları aradığımda hepsi gitmişti. Peki o ayetler ne hakkındaydı? Bu ayet aslında Matta 7, 21. ayet ile ilgilidir. "Birçok kişi bana bu konuda şunu söyleyecektir..." diye İsa'nın konuşması. Bu Hristiyanlık hakkında çok önemli diğer bir noktadır. Ve bu İsa'nın konuşmasıdır: "O gün birçokları bana, 'Tanrım, Tanrım...' diyecek." Tanrı diyecekler. İsa konuşuyor: "Rabbimiz, Rabbimiz, senin adınla dua ederdik." İsa'nın adına. "Senin adınla mucizeler yaratırdık, ve senin adınla şeytanları kovardık." Hepsini İsa'nın adıyla, asıl Tanrı'nın değil. Peki İsa buna ne diyor? "Benden uzak durun sizi günahkarlar, ey isyankâr insanlar, haksızlığın taraftarları.

Uzak durun benden!" Burada İsa kıyamet günü kendi halkını reddediyor. Peki neden? Çünkü onlar Tanrı'ya ibadet etmedi. Her şeyi İsa'nın adına yaptılar. Hristiyanların buna bir cevabı var. Diyorlar ki, hey bekle bir dakika, burada sahte peygamberlerden bahsediyor. Hristiyanlığı icat eden Pavlus'tan mı bahsediyorsun? Sahte Hristiyanlar derken Pavlus'u kastediyorsun, değil mi? Ama bu çok ilginç, İsa diyor ki, "Sizi isyankâr insanlar.” Ama sen eğer İsa'nın adıyla dua ediyorsan, İsa’nın adıyla mucizeler yapıyor, ve İsa'nın adıyla şeytanları kovuyorsan, İsa diyor ki, "Siz isyankârsınız, yasamı çiğnediniz. Bana nasıl Tanrı dersiniz? Neden benim adımla dua ediyorsunuz? Hiçbir ortak yoktur.

Ey İsrail, dinleyin, Tanrınız Rab birdir." Ne üçte bir, ne birde üç; Baba, Oğul, Kutsal Ruh yok. Neden Hristiyanlık çok gizemli ve kafa karıştırıcı olmak zorunda? Yahudiler diyor ki, "Dinleyin İsrail, Tanrınız Rab birdir." Müslümanlar diyor ki "La ilahe illallah." Ama Hristiyanlar diyor ki, "İsa, ‘Ben, Ben’im’ dedi." Neden İsa İncil'de, "Ben Tanrı’yım, bana ibadet edin, ben birim, ben İsa'yım, bana ibadet edin." demiyor? O hiç böyle bir şey demedi. Ama bu röportajdan önce de söylediğim gibi, bu kitabı ne kadar çok okursanız, bir Hristiyan olmanız ve kendinizi İsa (as)'nın takipçilerinden biri olarak adlandırmanız o kadar imkansız hale geliyor. İmkansız. Peki babanla aran nasıl?

Seninle 15 yıl sonra nasıl konuşmaya başladı? Babam… Hala konuşuyor muyuz bilmiyorum bile. Bana sorarsanız bu soruyu cevaplaması çok zor. Konuşuyoruz ama aramızda hiçbir şey kalmadı. Ailem beni görmek istemiyor. Elhamdülillah. Sahabeler de aynı yoldan geçti sonuçta. Tamam. Zor. Kolay değil. Eğer ailem yanımda olsaydı daha iyi, çok daha güzel olurdu. Özellikle de geçmişte yaşadığım mali zorluklar zamanında. Çok daha iyi olurdu. Ama Allah'a (c.c.) ve İslam’da kardeşlerim diye adlandırdığım 2 milyar insana güvenmek daha da güzel. Senin TikTok’ta hikaye ve paylaşımlarını gördükten sonra ilham alıp Müslüman olan oldu mu? TikTok ta bir sürü insan var. Tam 32 yıldır Müslümanım.

TikTok ta altı kişiyi İslam'la tanıştırdım. O 6 insandan biri de 125 insanı İslam'la tanıştırdı. Adı Rob’du ve Kelime-i Şehadet getirdi. Onunla ilgili ilginç bir hikaye var. TikTok ta canlı yayın açmıştım ve şu an konuştuğumuz şeyleri yapıyordum, sonra kardeşim Rob… Aslında bu yüzden bu konuda konuşmak istiyorum. İşte bu yüzden insanlara nasıl davrandığınız çok önemlidir. Müslüman olmayan biri olarak canlı yayınıma geldi ve ilk sözleri, "Biliyor musun, seni izliyordum..." oldu. Ve bunu YouTube kanalımda bile paylaştım. İzleyebilirsiniz. Ağzından çıkan ilk sözler, "Biliyor musun, seni izliyordum" oldu. Kardeşlerim, size ne demiştim? Herkes sizi izliyor, değil mi?

Bilmediğim şey ise kardeşim Rob'un, şans eseri gelmiş olması. Hayır şans eseri değil. Allah’ın (c.c) takdiri bu oldu. Anlattığına göre aynı gece kendini öldürecekti. İntihar etmeden önce bir video bile çekmiş. Ama o olaydan sonra bu Dava için uğraştı ve 6 ay içinde 125 insanı İslam'la tanıştırdı. Eğer bir duanın kabul edileceğini bilseydin, ne diye dua ederdin? Neredeyse her gün ettiğim duayı ederdim. Ey Allah'ım, Filistin halkına zafer ver. Ey Allah'ım, faydalı ilim üzerinde bir araya gelmeyi nasip eyle. Ama en çok Filistin halkı için, Uygur halkı için, dünyanın dört bir yanında zulüm gören her Müslüman için. Allah’tan (c.c) onları feraha çıkarmasını diliyorum.

Onları sadece rahatlatmakla kalmayıp üzerlerine abanan zalimlere karşı zafer diliyorum. Benim edeceğim dua bu olur. Hz. Muhammed (s.a.v)’i hiç rüyanda gördün mü? İki defa gördüm. Elhamdülillah. Ve rüyamda, rüzgarlı bir yolda, kumların üzerinde, üzerimde kayalar olan bir yerde yürüyordum. Dizime doğru baktım ve bir ayak izi gördüm. Ve dedim ki, "Bir taşta ayak izinin olması ne kadar da garip." Rüyamda yüksek sesle şöyle dedim, "Bunu buraya kim koydu? Bu ayak izi kimin?" Ve arkamdan bir ses duydum, "Bu ayak izi, senin baban İbrahim’indir." Ben de dedim ki, "Benim babamın adı İbrahim değil." O da, "Peygamber olan İbrahim." dedi. Sonra arkamı döndüm ve Subhanallah, işte oradaydı.

Resulullah (s.a.v.) Ve ona ulaşmadan hemen önce, dizlerimin üzerine çöküp ona sarılmak istedim. Ama rüya bitti. Onu tekrar rüyada görme özlemiyle, o rüyadan uyandım. Ve yıllar sonra gördüm de. Çöldeydim ve uzakta O’nu gördüm. Elimi tuttu ve dedi ki, "Seni başka insanlarla tanıştırmak istiyorum." Sonra oturdu, ben de hemen yanı başına oturdum. Dedi ki, "Bak, bu Ebû Bekir es-Sıddîk." Sonra ekledi, "Burada da Ömer bin Hattab, ve bu Osman bin Affan, ve bu da Ali bin Ebu Talip. Ve hepsi seni seviyorlar." Ve rüyamda neden beni seviyorlar ki, diye düşündüm. Ben bir hiçim. Beni neden sevsinler? Ama Elhamdülillah, o rüya benim hayatımda gördüğüm en iyi rüyalardan biriydi.

Seni seviyorum Ya Resulullah. Seni seviyorum. Ali kardeşim, bizimle hikayeni paylaştığın için çok teşekkürler. Senden çok şey öğrendik ve çok etkilendik. Allah razı olsun. Allah, bu din uğruna gösterdiğin çabaları mükafatlandırsın. Sizi de. Amin. Davetiniz için teşekkür ederim. Benim için bir onurdu.