Havada Gizlenen Şaşırtıcı Mucizeler – Allah’ın Kudreti ve Ateizmin Sonu!
Yayınlanma tarihi
Bazen en derin sırlar, gözlerinizin önünde gizlenir. Ve onları her zaman gördüğümüz için, farkına bile varmayız. Nefes alırız, ardından konuşurken nefesimizi veririz ve sohbet ederiz. Her şey son derece basit görünür. Peki ama havanın içinde saklı bir gizem olabilir mi? Hava molekülleri sesinizi binlerce kilometre uzağa nasıl taşır? Sesimin şu anda size ulaşıyor olması gerçekten normal mi? Tek bir hava molekülü gerçekten yüzlerce işi aynı anda, birbirine karıştırmadan yapabilir mi? Aynı anda sayısız sese, sohbete, sinyale, görüşmelere, görüntülere, kokulara, ısıya ve nice fazlasına kucak açan bir yol oluyor. Allah’ın bu evreni her an nasıl kontrol ettiğini fark etmeye hazır olun.
Bu videonun sonunda, yaratılışın en akıl almaz harikalarından birini keşfetmiş olacaksınız. Sizi çevreleyen ama asla göremediğiniz hava molekülleri aracılığıyla. Bugün, sınırları biraz zorlayacağız. Kendinizi devasa bir odada hayal ederek başlayalım. Hayatınız boyunca tanıdığınız herkes de orada, sizinle birlikte olsun. Şimdi, hepsi aynı anda konuşmaya başlasın. Elbette hiçbir şey anlayamazsınız. Belki sadece birkaç kelime seçebilirsiniz. Ama o odada, beyninizin asla ayırt edemeyeceği tüm o sesleri ayırt edebilen bir şey var. Hava. Tüm bu sesler, aynı anda aynı hava molekülleri tarafından taşınır. Buna rağmen tek bir kelime bile bir diğeriyle karışmaz.
Ve bu kadar çok ses aynı anda üst üste binse bile, izledikleri yollar değişmez. Birinin iletilmesi, diğerlerini geciktirmez. Her biri ayrıdır ve her biri tam olarak ulaşması gereken yere ulaşır. Sesin yayılma şekli, düşündüğünüzden biraz farklı olabilir. Konuştuğumuzda, ağzımızdan çıkan hava ortamdaki havaya karışır. Fakat bir ok gibi düz bir çizgide yayılmaz. Bunun yerine, hava molekülleri onu bir sonrakine iletir. Tıpkı insanların bir tuğlayı elden ele vermesi gibi. Havada kaç kentilyon hava parçacığı olursa olsun, her biri görevini yerine getirir. Her biri onu doğru şekilde alır ve doğru şekilde iletir. Ya da o sayıda insanla kulaktan kulağa oynadığınızı hayal edin. İmkansız olurdu.
Anında her şey birbirine karışırdı. Oysa bu moleküller yalnızca sesi taşımaz. Başka bir şehirden annenizi aradığınızda, o sinyaller de aynı havanın içinden geçer. Bir arkadaşını görüntülü aradığında, görüntün tam da sesini taşıyan o aynı havanın içinden süzülüp gider. Wi-Fi, radyo sinyalleri, Bluetooth, gigabaytlarca dosya, hepsi sesinle aynı havadan geçiyor. Hem de bu mikroskobik kesişim noktasında en ufak bir karmaşa bile yaşanmadan. Peki ya ısı ve koku? Onlar da dahil mi? Kesinlikle. Ve tüm bunlar olurken, aynı hava, nefes aldığımız hava olma görevini de sürdürür. Bitkilerin üremesine yardımcı olmak için polen taşır. Peki tüm bunları nasıl başarabilir?
Daha önce söylediğimiz gibi, bunların hepsi birer görevdir. Dolayısıyla hava bunları kendi başına yapamaz. Bu, ancak onu mümkün kılan bir kudret sayesinde olur. Örneğin sıradan bir insan, bir semte girip 300 kişiyi zorla polis karakoluna götürebilir mi? Elbette hayır. Ama o kişi üst düzey bir devlet görevlisiyse, bunu kolayca yapabilir. Kendi kişisel gücü sayesinde değil, arkasındaki devlet otoritesi sayesinde. Aynı şekilde, ilahi bir kudret bu görevleri arka planda an be an yönetmese, bunların hiçbiri asla gerçekleşemezdi. Atomların gizemli dünyası, bize hala verecek çok fazla mesaja sahip. Ve biz bunları kaçırmamalıyız. Şimdi gözlerimizi aşağıya, ayaklarımızın altına, toprağa çevirelim.
Bir parça toprağa, yan yana yüzlerce tohum ektiğimizi hayal edin. Ve her yeni tohumu ektiğimizde, aynı topraktan mucizelerin filizlendiğini görürüz. Gül, limon, elma, portakal vb. Her bir tohumu, bir kod parçası gibi, bir yazılım, bir program gibi düşünebiliriz. O küçücük toprak parçasında gerçekten böyle bir bilgi mi gizli? Sanki yüzlerce farklı tarif varmış da hepsini kusursuzca uyguluyormuş gibi. Hiç böyle bir eğitimden geçti mi? Aynı şey su ve güneş ışığı için de geçerli. Sayısız ihtimaller içinden, her bitkiyi her seferinde kusursuz ve doğru şekilde üretirler. Bir gül dalında hiçbir zaman domates yetişmez.
Bir lale için gerekli unsurlar, hiçbir zaman yanlışlıkla bir domatesin içine konulmaz. Dolayısıyla toprağın gerçek sebep olduğunu iddia edersek, onun içinde görünmez bilgisayarlar, laboratuvarlar, her bitki için ayrı makineler sakladığını kabul etmemiz gerekir. Neredeyse her bitki için ayrı bir fabrika varmış gibi. Oysa gerçekte toprak, ne bunu yapacak bilgiye ne de bu ihtimallerin hepsini ayırt edebilecek şuura sahiptir. Bir gücü yoktur. Hatta en temel düzeyde, canlı bile değildir. Fizikte temel bir kural vardır. Bir sonuç varsa, onu ortaya çıkaracak kadar güçlü bir sebep de olmalıdır. Bir makine hayal edin. İçine bir parça odun koyuyorsunuz ve güzel bir ahşap figür çıkıyor.
Bu mantıklıdır, anlaşılabilir. Ama içine bir parça odun koyduğunuzda çıkan şey bir domatesse, ortada mantıksız bir durum vardır. Aynı mantık, topraktan çıkan meyveler için de geçerlidir. Toprağa giren nedir? Aynı toprak gibi tatsız, hatta acı bir şey. Ne koku var, ne renk, ne şuur, ne hayat. Farkları ayırt edebilecek bir yetenek de yok. Tohuma bakıyoruz, o da aynı. Aradığımız şeyi suda da güneş ışığında da bulamıyoruz. Peki sonunda ortaya ne çıkıyor? Rengarenk, güzel kokulu, lezzetli bir şaheser. Ve bu nihai ürün, sadece o ham maddeden kesinllikle elde edilmiş olamaz. Bu bir şeyin, nerdeyse zıddından yaratılmasıdır.
Eğer bunun bir yaratıcı olmadan kendiliğinden olduğunu söylersek, o zaman şu sonucu kabul etmemiz gerekir. Bu, Bediüzzaman’ın meşhur eczane örneğine benziyor. Rafları kavanozlarla dolu bir eczane hayal edin. Ve her kavanozun içinde farklı bir kimyasal madde bulunsun. Şimdi, kanser için bir ilaç üretmemiz gerekiyor. Ama pencere açık kalmış ve içeri bir rüzgar esmiş. Rüzgar, kavanozların bir kısmını raflardan düşürüyor ve bir şekilde gereken maddeler, tam doğru miligramlarda bir araya geliyor. Ve ortaya çıkan ürün, aradığımız ilacın ta kendisi. Bu benzetmeyle anlatmak istediği şudur: Toprağa ekilen tohumun yeşermesi için gerekli unsurlar vardır.
Ve her birinin çok hassas miktarlarda kullanılması gerekir. Ne çok fazla, ne çok eksik. Ama çok iyi biliyoruz ki bu atomların ne şuuru vardır ne iradesi. Üstelik içlerinde hayat da yoktur. Öyleyse o hayat nereden geldi? Kendinizde olmayan bir şeyi gerçekten başkasına verebilir misiniz? Bu çok açık. Atomlar yalnızca görünürdeki sebeplerdir. Onları yönlendiren, kudret sahibi olan ise başkasıdır. Ya da gelin, bunu farklı bir örnekle düşünelim. Biraz da komik bir örnekle. Ağzında ip olan bir bebek düşünün. Ve o ip bir uçağa bağlı olsun. Bebek emekleyerek ilerledikçe, uçak da onunla birlikte hareket etsin. Bunu görseniz, "Vay canına, şu bebeğe bak. Ağzıyla uçak çekiyor." der miydiniz?
Kimse bunun mümkün olabileceğini bile düşünmezdi. Aklımız hemen arka planda başka bir sebep arardı. "Belli ki içeride bir pilot var. Uçağı o hareket ettiriyor." derdik. Akıl ve mantık, bizi perde arkasındaki ilahi güce yönlendirir. Gerçekliği anlamlandırabilmek için bu ilkeye ihtiyacımız var. Aksi halde, herhangi bir yanılsama bizi aldatabilir. Bu şaşırtıcı değil mi? Atomlar nereye giderlerse gitsinler, hangi görev verilirse verilsin, onu en mükemmel şekilde yerine getirirler. Bir çocuğun büyüme döneminde, bu atomlar dişinin dış tabakasına gider. Ve doğadaki en dayanıklı maddelerden biri olan mineyi oluştururlar. Beyinde ise aynı atomlar, muazzam bir ağ kurar.
Milyarlarca nöron boyunca ilerleyen sinyalleri bir anda taşırlar. Düşünceleri, rüyaları, anıları, matematiği, hatta sevgiyi bile taşırlar. Sadece bir atom yığınından, evrendeki en karmaşık ve derin süreçlerden birini yönetebilecek bir kudretin tezahür ettiğini görürüz. Şimdi bir de sindirim sisteminizdeki bakterilerde bulunan o atomları düşünün. Basit bir atık gibi görünen gıdalardan vitamin üreten, bağışıklık sisteminizi destekleyen ve sizi koruyan inanılmaz bir sistem kurarlar. Sanki bir çöp kutusunun içinde gizli bir eczane varmış gibi. Böyle bir sistemi kim hayal edebilir?
Kalbin içinde çalıştıklarında ise, tek bir atımı bile kaçırmadan, hiç durmadan, her dakika litrelerce kan pompalarlar. Kalbin bütün işlevlerini kusursuzca yerine getirirler. Akciğerlerde, oksijen ile karbondioksitin değişimini kusursuz bir şekilde gerçekleştirirler. Gözlerinizde, görme işlevini yerine getirirler. Bir bitkide, fotosentez gerçekleştirirler. Fakat günün sonunda, atoma dönüp baktığımızda, atom yine atomdur. Cansız, bilgiden yoksun, şuurdan yoksun, iradeden yoksun. Bunların hiçbirini yapacak kudrete sahip değildir. Peki bu nasıl mümkün olur? İki seçenek vardır. Birincisi, bunların Allah’tan olduğunu kabul ederiz.
Atomlar bu görevleri ancak O'nun emri, iradesi, bilgisi ve kudretiyle yönlendirildikleri için başarabilirler. Ya da her bir atomu kendi başına bir ilah olarak kabul ederiz. Bu da, her sistemi mükemmel şekilde bildikleri ve nereye giderlerse gitsinler oranın kurallarına uydukları anlamına gelir. Sayısız ihtimal arasından, her zaman en ideal olanı seçerler. Topraktayken, en basit maddelerden şaheserler ortaya çıkarırlar. Hava molekülleri şeklindeyken, hiçbir zaman bir görevi başka bir görevle karıştırmazlar, hiçbir zaman gecikmeye neden olmazlar ve sayısız mucizede rol alırlar. İşte İslam’ın, "Lâ ilâhe illallah" (Allah’tan başka ilah yoktur) sözüyle çözdüğü problem budur.
Önce "Lâ ilâhe" gelir; bu da "ilah yoktur" demektir. Bu, ilahlığı bu varlıklara atfetmeyi reddeder ve sayısız ilah fikrini ortadan kaldırır. Onların aciz ve kudretsiz tabiatını bize hatırlatır. Hiçbir atoma ilahlık atfedemezsiniz. Sonra "illallah" gelir (Allah’tan başka). Allah’tan başka ilah yoktur. Kısacası, Allah’ı inkar eden kişi sayısız ilahı kabul etmek zorundadır. Fakat bu şekilde kabul edilse bile, atomların bu sistemleri düzgün yürütmesi yine de imkansız olurdu. Çünkü tek bir otoritenin kontrolü olmadan, düzen olmaz. Yani atomun sahibi, atomun gönderildiği her yerin de sahibi olmalıdır. Ancak o zaman bir atom, o sistemin içindeki sayısız başka atomla uyum içinde hareket edebilir.
Askeri birlikleri kusursuz bir düzende yürürken görsek ne deriz? Emirleri veren bir komutan olmalı deriz. Bu yüzden düzen içinde hareket ediyorlar. Peki ya askerlerin başında tek bir komutan olmasaydı? O zaman her asker hem komutan, hem de emir alan kişi olmak zorunda kalırdı. Bu durumda bir düzen olur muydu? Sanmıyorum. Birbirlerine yardım etmek yerine, birbirlerinin yolunu tıkarlardı. İşte bu yüzden, tüm atomların tek bir kudretin kontrolü altında olması birbirlerinin düzenini bozmaz, aksine birbirlerini desteklemelerini sağlar. Ve bu gibi sebeplerle İslam, özellikle tevhidi, yani Allah’ın birliğini vurgular. Bu saf ve açık tevhid fikriyle, diğer tüm dinlerden ayrılır.
Tarih boyunca bazı insanlar bu hakikati görmezden gelmeye çalıştı. Şöyle düşündüler: Bilim ilerledikçe ve daha derinlere gittikçe, artık Tanrı’ya ihtiyaç kalmayacak. Her şey, maddenin eseri olarak açıklanacak. Fakat daha derinlere indikçe, işler onların beklediği gibi gelişmedi. Aksine, daha da inanılmaz sırlarla karşılaştılar. O’nun varlığının gerekli ve inkar edilemez olduğunu görmeye başladık. İnkar etmek için sığınabilecek tek bir atomluk boşluk bile kalmadı. Her atom, her saniye, bize O’nu anlatır. O’nun varlığına ve birliğine şahitlik eder. Hatta aldığınız her nefes, "Hu" (O) sesiyle size O’nu hatırlatır. Şimdi, bunu kendiniz denemeye ne dersiniz?
Derin bir nefes alın ve şöyle deyin: "Lâ ilâhe illâ Hu." O’ndan başka ilah yoktur.
Bu videonun sonunda, yaratılışın en akıl almaz harikalarından birini keşfetmiş olacaksınız. Sizi çevreleyen ama asla göremediğiniz hava molekülleri aracılığıyla. Bugün, sınırları biraz zorlayacağız. Kendinizi devasa bir odada hayal ederek başlayalım. Hayatınız boyunca tanıdığınız herkes de orada, sizinle birlikte olsun. Şimdi, hepsi aynı anda konuşmaya başlasın. Elbette hiçbir şey anlayamazsınız. Belki sadece birkaç kelime seçebilirsiniz. Ama o odada, beyninizin asla ayırt edemeyeceği tüm o sesleri ayırt edebilen bir şey var. Hava. Tüm bu sesler, aynı anda aynı hava molekülleri tarafından taşınır. Buna rağmen tek bir kelime bile bir diğeriyle karışmaz.
Ve bu kadar çok ses aynı anda üst üste binse bile, izledikleri yollar değişmez. Birinin iletilmesi, diğerlerini geciktirmez. Her biri ayrıdır ve her biri tam olarak ulaşması gereken yere ulaşır. Sesin yayılma şekli, düşündüğünüzden biraz farklı olabilir. Konuştuğumuzda, ağzımızdan çıkan hava ortamdaki havaya karışır. Fakat bir ok gibi düz bir çizgide yayılmaz. Bunun yerine, hava molekülleri onu bir sonrakine iletir. Tıpkı insanların bir tuğlayı elden ele vermesi gibi. Havada kaç kentilyon hava parçacığı olursa olsun, her biri görevini yerine getirir. Her biri onu doğru şekilde alır ve doğru şekilde iletir. Ya da o sayıda insanla kulaktan kulağa oynadığınızı hayal edin. İmkansız olurdu.
Anında her şey birbirine karışırdı. Oysa bu moleküller yalnızca sesi taşımaz. Başka bir şehirden annenizi aradığınızda, o sinyaller de aynı havanın içinden geçer. Bir arkadaşını görüntülü aradığında, görüntün tam da sesini taşıyan o aynı havanın içinden süzülüp gider. Wi-Fi, radyo sinyalleri, Bluetooth, gigabaytlarca dosya, hepsi sesinle aynı havadan geçiyor. Hem de bu mikroskobik kesişim noktasında en ufak bir karmaşa bile yaşanmadan. Peki ya ısı ve koku? Onlar da dahil mi? Kesinlikle. Ve tüm bunlar olurken, aynı hava, nefes aldığımız hava olma görevini de sürdürür. Bitkilerin üremesine yardımcı olmak için polen taşır. Peki tüm bunları nasıl başarabilir?
Daha önce söylediğimiz gibi, bunların hepsi birer görevdir. Dolayısıyla hava bunları kendi başına yapamaz. Bu, ancak onu mümkün kılan bir kudret sayesinde olur. Örneğin sıradan bir insan, bir semte girip 300 kişiyi zorla polis karakoluna götürebilir mi? Elbette hayır. Ama o kişi üst düzey bir devlet görevlisiyse, bunu kolayca yapabilir. Kendi kişisel gücü sayesinde değil, arkasındaki devlet otoritesi sayesinde. Aynı şekilde, ilahi bir kudret bu görevleri arka planda an be an yönetmese, bunların hiçbiri asla gerçekleşemezdi. Atomların gizemli dünyası, bize hala verecek çok fazla mesaja sahip. Ve biz bunları kaçırmamalıyız. Şimdi gözlerimizi aşağıya, ayaklarımızın altına, toprağa çevirelim.
Bir parça toprağa, yan yana yüzlerce tohum ektiğimizi hayal edin. Ve her yeni tohumu ektiğimizde, aynı topraktan mucizelerin filizlendiğini görürüz. Gül, limon, elma, portakal vb. Her bir tohumu, bir kod parçası gibi, bir yazılım, bir program gibi düşünebiliriz. O küçücük toprak parçasında gerçekten böyle bir bilgi mi gizli? Sanki yüzlerce farklı tarif varmış da hepsini kusursuzca uyguluyormuş gibi. Hiç böyle bir eğitimden geçti mi? Aynı şey su ve güneş ışığı için de geçerli. Sayısız ihtimaller içinden, her bitkiyi her seferinde kusursuz ve doğru şekilde üretirler. Bir gül dalında hiçbir zaman domates yetişmez.
Bir lale için gerekli unsurlar, hiçbir zaman yanlışlıkla bir domatesin içine konulmaz. Dolayısıyla toprağın gerçek sebep olduğunu iddia edersek, onun içinde görünmez bilgisayarlar, laboratuvarlar, her bitki için ayrı makineler sakladığını kabul etmemiz gerekir. Neredeyse her bitki için ayrı bir fabrika varmış gibi. Oysa gerçekte toprak, ne bunu yapacak bilgiye ne de bu ihtimallerin hepsini ayırt edebilecek şuura sahiptir. Bir gücü yoktur. Hatta en temel düzeyde, canlı bile değildir. Fizikte temel bir kural vardır. Bir sonuç varsa, onu ortaya çıkaracak kadar güçlü bir sebep de olmalıdır. Bir makine hayal edin. İçine bir parça odun koyuyorsunuz ve güzel bir ahşap figür çıkıyor.
Bu mantıklıdır, anlaşılabilir. Ama içine bir parça odun koyduğunuzda çıkan şey bir domatesse, ortada mantıksız bir durum vardır. Aynı mantık, topraktan çıkan meyveler için de geçerlidir. Toprağa giren nedir? Aynı toprak gibi tatsız, hatta acı bir şey. Ne koku var, ne renk, ne şuur, ne hayat. Farkları ayırt edebilecek bir yetenek de yok. Tohuma bakıyoruz, o da aynı. Aradığımız şeyi suda da güneş ışığında da bulamıyoruz. Peki sonunda ortaya ne çıkıyor? Rengarenk, güzel kokulu, lezzetli bir şaheser. Ve bu nihai ürün, sadece o ham maddeden kesinllikle elde edilmiş olamaz. Bu bir şeyin, nerdeyse zıddından yaratılmasıdır.
Eğer bunun bir yaratıcı olmadan kendiliğinden olduğunu söylersek, o zaman şu sonucu kabul etmemiz gerekir. Bu, Bediüzzaman’ın meşhur eczane örneğine benziyor. Rafları kavanozlarla dolu bir eczane hayal edin. Ve her kavanozun içinde farklı bir kimyasal madde bulunsun. Şimdi, kanser için bir ilaç üretmemiz gerekiyor. Ama pencere açık kalmış ve içeri bir rüzgar esmiş. Rüzgar, kavanozların bir kısmını raflardan düşürüyor ve bir şekilde gereken maddeler, tam doğru miligramlarda bir araya geliyor. Ve ortaya çıkan ürün, aradığımız ilacın ta kendisi. Bu benzetmeyle anlatmak istediği şudur: Toprağa ekilen tohumun yeşermesi için gerekli unsurlar vardır.
Ve her birinin çok hassas miktarlarda kullanılması gerekir. Ne çok fazla, ne çok eksik. Ama çok iyi biliyoruz ki bu atomların ne şuuru vardır ne iradesi. Üstelik içlerinde hayat da yoktur. Öyleyse o hayat nereden geldi? Kendinizde olmayan bir şeyi gerçekten başkasına verebilir misiniz? Bu çok açık. Atomlar yalnızca görünürdeki sebeplerdir. Onları yönlendiren, kudret sahibi olan ise başkasıdır. Ya da gelin, bunu farklı bir örnekle düşünelim. Biraz da komik bir örnekle. Ağzında ip olan bir bebek düşünün. Ve o ip bir uçağa bağlı olsun. Bebek emekleyerek ilerledikçe, uçak da onunla birlikte hareket etsin. Bunu görseniz, "Vay canına, şu bebeğe bak. Ağzıyla uçak çekiyor." der miydiniz?
Kimse bunun mümkün olabileceğini bile düşünmezdi. Aklımız hemen arka planda başka bir sebep arardı. "Belli ki içeride bir pilot var. Uçağı o hareket ettiriyor." derdik. Akıl ve mantık, bizi perde arkasındaki ilahi güce yönlendirir. Gerçekliği anlamlandırabilmek için bu ilkeye ihtiyacımız var. Aksi halde, herhangi bir yanılsama bizi aldatabilir. Bu şaşırtıcı değil mi? Atomlar nereye giderlerse gitsinler, hangi görev verilirse verilsin, onu en mükemmel şekilde yerine getirirler. Bir çocuğun büyüme döneminde, bu atomlar dişinin dış tabakasına gider. Ve doğadaki en dayanıklı maddelerden biri olan mineyi oluştururlar. Beyinde ise aynı atomlar, muazzam bir ağ kurar.
Milyarlarca nöron boyunca ilerleyen sinyalleri bir anda taşırlar. Düşünceleri, rüyaları, anıları, matematiği, hatta sevgiyi bile taşırlar. Sadece bir atom yığınından, evrendeki en karmaşık ve derin süreçlerden birini yönetebilecek bir kudretin tezahür ettiğini görürüz. Şimdi bir de sindirim sisteminizdeki bakterilerde bulunan o atomları düşünün. Basit bir atık gibi görünen gıdalardan vitamin üreten, bağışıklık sisteminizi destekleyen ve sizi koruyan inanılmaz bir sistem kurarlar. Sanki bir çöp kutusunun içinde gizli bir eczane varmış gibi. Böyle bir sistemi kim hayal edebilir?
Kalbin içinde çalıştıklarında ise, tek bir atımı bile kaçırmadan, hiç durmadan, her dakika litrelerce kan pompalarlar. Kalbin bütün işlevlerini kusursuzca yerine getirirler. Akciğerlerde, oksijen ile karbondioksitin değişimini kusursuz bir şekilde gerçekleştirirler. Gözlerinizde, görme işlevini yerine getirirler. Bir bitkide, fotosentez gerçekleştirirler. Fakat günün sonunda, atoma dönüp baktığımızda, atom yine atomdur. Cansız, bilgiden yoksun, şuurdan yoksun, iradeden yoksun. Bunların hiçbirini yapacak kudrete sahip değildir. Peki bu nasıl mümkün olur? İki seçenek vardır. Birincisi, bunların Allah’tan olduğunu kabul ederiz.
Atomlar bu görevleri ancak O'nun emri, iradesi, bilgisi ve kudretiyle yönlendirildikleri için başarabilirler. Ya da her bir atomu kendi başına bir ilah olarak kabul ederiz. Bu da, her sistemi mükemmel şekilde bildikleri ve nereye giderlerse gitsinler oranın kurallarına uydukları anlamına gelir. Sayısız ihtimal arasından, her zaman en ideal olanı seçerler. Topraktayken, en basit maddelerden şaheserler ortaya çıkarırlar. Hava molekülleri şeklindeyken, hiçbir zaman bir görevi başka bir görevle karıştırmazlar, hiçbir zaman gecikmeye neden olmazlar ve sayısız mucizede rol alırlar. İşte İslam’ın, "Lâ ilâhe illallah" (Allah’tan başka ilah yoktur) sözüyle çözdüğü problem budur.
Önce "Lâ ilâhe" gelir; bu da "ilah yoktur" demektir. Bu, ilahlığı bu varlıklara atfetmeyi reddeder ve sayısız ilah fikrini ortadan kaldırır. Onların aciz ve kudretsiz tabiatını bize hatırlatır. Hiçbir atoma ilahlık atfedemezsiniz. Sonra "illallah" gelir (Allah’tan başka). Allah’tan başka ilah yoktur. Kısacası, Allah’ı inkar eden kişi sayısız ilahı kabul etmek zorundadır. Fakat bu şekilde kabul edilse bile, atomların bu sistemleri düzgün yürütmesi yine de imkansız olurdu. Çünkü tek bir otoritenin kontrolü olmadan, düzen olmaz. Yani atomun sahibi, atomun gönderildiği her yerin de sahibi olmalıdır. Ancak o zaman bir atom, o sistemin içindeki sayısız başka atomla uyum içinde hareket edebilir.
Askeri birlikleri kusursuz bir düzende yürürken görsek ne deriz? Emirleri veren bir komutan olmalı deriz. Bu yüzden düzen içinde hareket ediyorlar. Peki ya askerlerin başında tek bir komutan olmasaydı? O zaman her asker hem komutan, hem de emir alan kişi olmak zorunda kalırdı. Bu durumda bir düzen olur muydu? Sanmıyorum. Birbirlerine yardım etmek yerine, birbirlerinin yolunu tıkarlardı. İşte bu yüzden, tüm atomların tek bir kudretin kontrolü altında olması birbirlerinin düzenini bozmaz, aksine birbirlerini desteklemelerini sağlar. Ve bu gibi sebeplerle İslam, özellikle tevhidi, yani Allah’ın birliğini vurgular. Bu saf ve açık tevhid fikriyle, diğer tüm dinlerden ayrılır.
Tarih boyunca bazı insanlar bu hakikati görmezden gelmeye çalıştı. Şöyle düşündüler: Bilim ilerledikçe ve daha derinlere gittikçe, artık Tanrı’ya ihtiyaç kalmayacak. Her şey, maddenin eseri olarak açıklanacak. Fakat daha derinlere indikçe, işler onların beklediği gibi gelişmedi. Aksine, daha da inanılmaz sırlarla karşılaştılar. O’nun varlığının gerekli ve inkar edilemez olduğunu görmeye başladık. İnkar etmek için sığınabilecek tek bir atomluk boşluk bile kalmadı. Her atom, her saniye, bize O’nu anlatır. O’nun varlığına ve birliğine şahitlik eder. Hatta aldığınız her nefes, "Hu" (O) sesiyle size O’nu hatırlatır. Şimdi, bunu kendiniz denemeye ne dersiniz?
Derin bir nefes alın ve şöyle deyin: "Lâ ilâhe illâ Hu." O’ndan başka ilah yoktur.