Towards Eternity
Bloga dön

“İslam’ın Gerçek Olmasından Korkuyordum” – Bir Ateistin İman Hikâyesi

Yayınlanma tarihi

YouTube'da izle

Arkadaşlarımla her dışarı çıktığımda, amacım, o kadar çok içmekti ki, hiçbir şey hatırlayamayayım. İçiyordum, içiyordum, içiyordum. Yatağa girdiğimde sadece umuyordum, uyanmamayı umuyordum. Bu hayatın anlamını göremiyordum. Her şey bundan ibaretse, kapatın oyunu, kapatın her şeyi. Bunun bir parçası olmak istemiyorum. Din, cevap değildi. Dayımdan, yani annemin erkek kardeşinden bir telefon aldım, dedi ki: "Annen hastanede ve durumu ciddi." Bilirsin işte, kalp monitörü düz çizgi oldu, doktor içeri girdi ve yapabileceğimiz hiçbir şey yok dedi. Orada oturduğumu hatırlıyorum. Ellerimi kaldırdım. Kim beni duyuyorsa, kim beni görüyorsa, bana yol göster.

Ne olduğunu bilmiyorum, sanki bir şey yerine oturdu ve çok korkmuştum. Çünkü anladım ki şu an her ne diyorsa doğruydu. Nereden gelirse gelsin doğruydu. Bu da İslam'ın doğru olduğu anlamına geliyordu. Ve çok korkmuştum. Bunu şimdi yapmazsan, belki de hiç yapamayacaksın. "Yapmalıyım" dedim. Sonra söyledim. Eşhedü en lâ ilâhe illallah, Eşhedü enne Muhammeden Resulullah. Selamun aleyküm Simon Wallgren kardeş, davetimizi kabul ettiğin için çok teşekkür ederiz. Toward Eternity olarak aramızda olmandan çok mutluyuz. Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatuhu. Simon Wallgren kimdir? Bize hayatından kısaca bahseder misin? Şey, aslen İsveçliyim, orada doğup büyüdüm.

Aslında ateist olarak yetiştirildim. Hayatımın bir noktasında, çok sevdiğim birini kaybettim. Bu kayıp beni uyandırdı. Ve nihayetinde bu beni İslam dinine yönlendirdi. İslam'dan önceki hayatın nasıldı? Bizi o günlere götürebilir misin? Benim için bir nevi geçiş dönemi oldu. 11, 12 yaşlarındayken, yani ergenlik yıllarıma yeni girmeye başladığımda, annemle babam boşandı. Bu benim için bir dönüm noktası oldu çünkü artık annemle yaşıyordum, babam ise taşınmıştı. O düzen ve istikrarın çoğu yok oldu. Bilirsin, bir erkek çocuğu olarak bir erkek rol modeli olmadığında, içinde bir şeyler kırılır. Kendini eksik hissedersin. Sana yol gösterecek kimse yoktur. Ve ne yapacağımı bilmiyordum.

Ve annem, ne yazık ki, boşanmadan sonra daha da kötüleşti. Çok içmeye başladı. Sık sık partilere gitmeye başladı, evimize farklı erkekler getirmeye başladı. Düşünsene bir. Düzenimi kaybetmiştim. Kendi evimde bile kendimi güvende hissetmiyordum. Her gün farklı yabancılar geliyordu. Yani çok ama çok tuhaf hissettiriyordu. Ve ben yine sadece kafamı dağıtıyordum, partilere gidiyordum, eğleniyordum falan işte. Zaten bir karanlığın içindeymişim gibiydi ama karanlığın da farklı derinlikleri, farklı seviyeleri vardır ya. Sanki hep bir alt seviyeye, daha da alta iniyormuşum gibi geliyordu. Bu böyle devam edip gitti. O zamanlar farkında değildim tabii ama depresyondaydım.

Bayağı ağır depresyondaydım hem de. Ve iş öyle bir noktaya geldi ki, her akşam yatağa girdiğimde, sadece umuyordum, uyanmamayı umuyordum. Bu hayatın anlamını göremiyordum. Her şey bundan ibaretse, kapatın oyunu, kapatın her şeyi. Bunun bir parçası olmak istemiyorum. Her sabah uyanmak çok zordu. Lisedeyken, son yılımda, annem başka bir kasabadan bir adamla tanıştı ve taşınmaya karar verdi, kız kardeşimle birlikte tabii. Bana onunla taşınma seçeneği sundu ama ben son sınıftaydım. Yani taşınırsam, her şeye yeniden başlamam gerekecekti, değil mi? Ve unutma, yalnız kalmaktan nefret ederdim. Kimsem yoktu, sadece ben ve kedim. Ve faturalarımı kendim ödemek zorundaydım.

Hem okula gidiyordum hem üç işte çalışıyordum. Bu gerçekten zordu. Arkadaşlarımla her dışarı çıktığımda, Amacım, o kadar çok içmekti ki, hiçbir şey hatırlayamayayım. Artık tek amacım buydu. Ve içiyordum, içiyordum, içiyordum işte. Okulu bitirdiğimde, tam zamanlıdan bile fazla çalışmaya başladım. Sadece kafamı dağıtmak için. Ve dayımdan, yani annemin erkek kardeşinden bir telefon aldım, dedi ki: "Annen hastanede ve durumu ciddi." Çok garipti. Ne hissedeceğimi bilemedim. Çok endişelenmiştim tabii ki. Çünkü sonuçta o benim annem, onu seviyorum. Ama aramızdaki tüm bu geçmiş yüzünden her şey çok karmaşıktı. Ve sürekli düşündüğüm bir şey vardı, umarım onunla konuşmak için daha fazla zamanım olur.

Çözmemiz gereken o kadar çok şey var ki. Söylemem gereken o kadar çok şey var ki. Değil mi? Ve oraya arabayla gittik. Ben, annesi, dayım, dayımın eşi. Oraya arabayla gittik. Ve o komadaydı. O hastane yatağındaydı. Çok gerçek dışıydı, değil mi? Ve doktor içeri girdi ve dedi ki, yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Ve elini tuttuğumu hatırlıyorum. Buz gibiydi. Sadece... Bir ateist olarak bu çok zor. Ya da ölümle burun buruna gelmediğin sürece hiçbir şeyin olmadığını söylemek çok kolay... Ölümden sonra hiçbir şey yok demek. Değil mi? Ölüp gidiyorsun işte, hepsi bu. Ama neredeyse ölmüş haldeki annen ya da baban karşındayken buna inanmak zor, değil mi?

Zihnimden o kadar çok çelişkili şeyin geçtiğini görebilirdin. Ve ona söylemek istediğim onca şey. Bilirsin, ona çok kızgındım, aynı zamanda onu özlüyordum, aynı zamanda sanki, çok fazla çelişkili duygu işte. Bilirsin işte, kalp monitörü düz çizgi oldu. Ve gerçekten çok üzgündüm. Sanki gerçekten... Ve garip olan şu ki, bilmiyordum... Kulağa çok tuhaf geliyor ama onu bu kadar çok sevdiğimi bilmiyordum. Ve sanırım bu bana ölümün ne kadar yakın olduğunu çok güçlü şekilde hatırlattı. Çok sevdiğiniz yaşlı biri vefat ederse bu bir nevi anlaşılabilir bir şey, güzel bir hayat yaşamıştır. Ama o 41 yaşındaydı ve alkol sorunu vardı, kumar sorunu vardı.

Hayatı berbat bir haldeydi, bilirsin, çok kötü bir evde büyümüştü, çok fazla aile içi şiddet vardı. Bu bir hayat değildi. Bu, ihtiyacım olan uyanış çağrısıydı. Açıkçası bu yas dönemini yaşarken, her şey son derece umutsuz ve karanlık geliyordu. Ama sanırım bunu yaşamam gerekiyordu. Hep derler ya, şafaktan hemen önce en karanlık andır diye. İşte tam o noktadaydım. Şafak sökmeden hemen önce. Ve bir işim vardı. Her şeye sahiptim. Ödemem gereken faturalar vardı. Bu yüzden şimdi aklımı kaçıramam diye düşündüm. Sadece hayatta kalmam gerekiyordu. O dönemde İsveç'te meditasyon yapmak çok popülerdi. Bu yeni uygulamalar falan vardı.

Ben de dedim ki, tamam, belki meditasyon, bu belki bu beni sakinleştirebilir. Bilirsin, ben de meditasyon yapmaya başladım. Bunu bir süre yaptım, hatırlıyorum. Ve sonra bir keresinde çok net hatırlıyorum ve çok garipti çünkü ben hiçbir şeye inanmıyordum. Ama orada oturup düşünüyordum, eğer bir şey varsa. Eğer dışarıda bir şey varsa, eğer bu hayatın bir amacı varsa ve bilirsin, hiçlikten var olmadıysak, o zaman kesinlikle en azından o her neyse onunla iletişime geçmeyi deneyebilirim, değil mi? Bunu her hatırlamaya çalıştığımda düşünce sürecimi görmeye çalışıyorum ama aslında bir düşünce süreci yoktu. Sadece "Tamam, hadi dua etmeyi deneyelim" gibiydi. Aynen böyle.

Sanki bir şey aklıma gelmiş gibi. Ve orada oturduğumu hatırlıyorum. Ellerimi yukarı kaldırdım. Tıpkı dua ettiğinde olduğu gibi, değil mi? Çok tuhaftı. Ellerimi kaldırdım ve sonra dedim ki, "Beni her kim duyuyor ve kim görüyorsa, bana yol göster. Doğru ve hak olana, benim için en hayırlı olana. Yani o noktada artık neyi sevdiğim umurumda bile değildi. Çünkü denemiştim. Tanrı kelimesini kullanmadın mı? Hayır, onu kullanamazdım. -Neden? -Çünkü önyargıyla yaklaşılan bir kelimeydi. "Tanrı" kelimesinin üzerinde çok fazla duygusal yük var. Zihnimde, cennetteki sakallı bir adamla konuşmuyordum. Gökyüzündeki biriyle. O yüzden o terimi kullanamazdım.

Şimdi, tabii ki, tekrar söylüyorum, din konusundaki bilgim çok yetersizdi. O kelimeyi kullanmak istemiyordum çünkü çok net bir şekilde, bir din seçmek istemediğimi düşünüyordum. Din, cevap değildi. Onu insanları kontrol etmenin bir yolu olarak görüyordum. Kitle kontrolü, beyin yıkama gibi şeyler olarak görüyordum. Masal gibi hikâyelere inanmak yani, Tanrı'ya inanmak. Ve bu çok komik, bilirsin, ellerimi kaldırdım ve dedim ki, "Beni her kim görüyor ve duyuyorsa." Ve bu Allah'ın isimlerinden biri. Yani Tanrı demedim ama Allah'a seslendim. es-Semi (Her şeyi işiten), el-Basir (Her şeyi gören), her şeyi işiten, her şeyi gören. Beni her kim duyuyor ve görüyorsa dedim. Yalnızdım.

Yani bu inanılmaz bir şey, değil mi? Ondan sonra hiçbir şey olmadı. Gerçi bir şeyler oldu ama ben sanki bir şeyin, bilirsin, bir şeyin belireceğini falan sanmıştım. Yani, bilirsin, bir şey, bir işaret bekliyordum ama hiçbir şey olmadı. O zamanlar iki işim vardı. Müzik yapımcısıydım. Aynı zamanda da bakıcı olarak çalışıyordum. İşin komik tarafı, o müzik işimde bir Müslümanla çalışıyordum. Bir Arnavut. Yani partilere falan gidiyorduk. Yine, ismen Müslüman. Sonra diğer işimde, bakıcı olarak çalıştığım işte, oldukça nadir bir durum olarak, birlikte çalıştığım aile son derece Hıristiyandı. Koyu Hristiyanlardı ve bu çok nadir bir durumdur.

O zamanlar, işimi yaparken, bu ettiğim duadan önce, "Ne yaparlarsa yapsınlar, umrumda değil" kafasındaydım. Ama şimdi şöyleydim, "Biraz açık fikirli olayım." Yani kapıları hemen kapatmayayım. Sadece sorular sorayım. Hoşuma gitmezse sorarım işte, değil mi? Ben de o Hıristiyanlara bir sürü soru sormaya başladım. Mesela, Tanrı kimdir? Neden buradayız? Aynı şeyi Müslüman arkadaşımla da yaptım. Eklemek istediğim bir şey var, unutmuştum, bu Müslüman arkadaşım, tam ben bu duayı, bu yakarışı yaptıktan hemen sonra, sakal bırakmaya, namaz kılmaya başladı. Yani biz müzik yaparken, o "Müziği durdur, namaz kılmam lazım" diyordu. Böyle şeyler yapmaya başlamıştı işte. Dindar biri oldu, anlarsın ya?

Ben de ona soru sormaya başladım. Ve bu çok komikti çünkü mantıken şöyle diyordum; "Tamam, madem artık açık fikirliyim, eğer bir din seçeceksem Hıristiyan olmalıyım." Dediğin gibi, İsveç bayrağında haç var. Yani bu zaten bir nevi kanımda var. Ve en kolayı. Yani, hayatımı değiştirmem gerekmiyor. Hala partilere gidebilirim, bilirsin, günah işleyebilirim, sorun yok. O zamanlar böyle düşünüyordum, tamam mı? Yani, bir şey olacaksam Hıristiyan olmak istiyordum. Ama ne zaman ona o temel inanç hakkında, "Tanrı kimdir?" diye sorsam, bana mantıklı gelmiyordu. Bir türlü anlayamıyordum. Bunun nedeni, sorduğum her kişinin bana farklı cevaplar vermesiydi.

Ve düşündüm ki, eğer bu hakikatse, cevap hep aynı olmalıydı. Bir artı birin iki olması gibi, yarın da iki olacak. Kime sorarsan sor, cevap iki olacaktır. Farklı cevaplar çıkmayacaktır. Ama ben farklı cevaplar aldım. Bir kafa karışıklığından, ateizmden, başka bir kafa karışıklığına geçemem dedim. Ve Müslüman arkadaşımla tartışmaya girmekte çok isteksizdim. Çünkü şöyle düşünüyordum, İslam mı? Yok artık. Bu Arap dini. Bilirsin, suçlu arkadaşlarımı görüyordum ve anlayışım bundan ibaretti. Ama yine de ona sordum ve ona sorduğum bir soru benim için her şeyi değiştirdi. Tanrı kimdir? Yani üç sorum vardı. Ve bu çok ilginç, çünkü bunlar seni hakikati keşfetmeye yönlendirecek üç sorudur.

Şey, nereden geldik? Nereye gidiyoruz? Burada ne yapıyoruz? Bu üç soru, değil mi? Ve emin olabilirsin, bu üç soru aslında ateizmi yerle bir ediyor. Çünkü ateizmin bunlara verecek hiçbir cevabı yok. Ve bunlar hayatımızdaki en önemli sorular. İşte bu yüzden bu soruları sormadığınızda, bu sorulara cevaplarınız olmadığında boş hissetmenize şaşmamak gerek. Ben de ona sordum, Tanrı kimdir? O da Kur'an'da bunu açıklayan bir sure olduğunu söyledi. Çok kısa bir sure, 4 ayet. Ve o bunu Arapça okudu, sonra da tercüme etti. Allah birdir. İki, üç, dört, beş, on değildir. Birdir. Ben de tamam dedim, kulağa hoş geliyor, mantıklı.

O, es-Samed'dir (Ebedi Sığınak) bunun, her şeyin O'na muhtaç olduğu, O'nun ise kimseye muhtaç olmadığı anlamına geldiğini anlattı. Yani, bu doğru. Evet. Elbette. O her neyse ona muhtaç olduğumu biliyorum. Çünkü tüm hayatım boyunca boşluktaydım, bilirsin. Bir şeye ihtiyacım var ama boş bir şeyle bardağımı dolduramam. Bu yüzden bardağı sonsuza dek dolduracak bir şeye ihtiyacım var. O doğurmadı ve doğurulmadı. Yani çocuğu yok. Anne babası yok. Hiçbir şey. Ve hiçbir şey O'na benzemez. Ne olduğunu bilmiyorum. Sanki bir şeyler yerine oturdu. Ve çok korkmuştum. Çünkü anladım ki şu an her ne diyorsa doğruydu. Nereden gelirse gelsin doğruydu. Bu da İslam'ın hak olduğu anlamına geliyordu.

Ve çok korkmuştum. Ondan sonra, gerçekten, bu farkındalığın ardından çok korktum. Yani hakikati istediğimi biliyordum. Salonda oturuyordum. Hakikati istiyordum. Ama hakikatin İslam olduğu ortaya çıkınca, ben de... "Bu ne?" dedim. Sonra İslam hakkında daha çok soru sormaya başladım ve bilirsin, mantıklı geldi. O andan, bana anlattığı andan itibaren, neredeyse bir yıl boyunca, durmadan sorular sordum. Bir dönem vardı, hala bu müzik işinde çalışıyorduk ve o ayrılmak istiyordu, bunu sık sık söylüyordu. "Ben bunu yapamam" diyordu. Yaptığımız müzik çok kötüydü. Yani, çok kötü bir müzik türüydü. Çok kötü insanlarla tanışıyorsun, çok uyuşturucu ve alkol var, yani kötü.

Ve o, açıkçası bunun bir parçası olmak istemedi. Bu yüzden bana bu işi devralmayı öğretti. Ve farklı yolculuklara çıktık, insanlarla tanışmak için, müzik dünyasındaki önemli kişilerle falan. Ve tabii ki bu yolculuklar sırasında namaz kılması gerekiyordu. Bu yüzden camilere gittik. İsveç'te bazı şehirlerde, bilirsin, bir yerlerde küçük bir oda gibi şeyler oluyor. Ama yaptığımız bir yolculuk vardı. Yolda bana, "Namaz kılmam lazım" dedi. Ve bu muhteşem camiye gittik. Ve onu gördüm. "Vay be..." dedim. Bu arada, o dönemde hala meditasyon yapıyordum, her sabah yaptığım küçük dua rutinimi de sürdürüyordum. Ve şöyle düşündüm: "Hey, biliyor musun bu arkadaşım, o gerçekten mutlu görünüyor.

Camiden her döndüğünde sanki, yüzü ışıldıyor. Acaba bu nasıl bir his?" dedim. Ben de ona şunu dedim, adı Mansur'du. "Mansur, ben de seninle birlikte camiye gelsem sorun olur mu? Sadece nasıl bir yer olduğunu görmek için, belki namaza da katılırım ama bilirsin, Müslüman olmayacağım. Sadece ücretsiz deneme sürümü." Ücretsiz deneme sürümü indirirsin ya hani. O da "Tamam, sorun değil" dedi. Ben de camiye girdim. Çok güzeldi. Şöyle bir camiydi, insanların olduğu... Eminim ki namaz kılıyorlardır ama o sırada kılınan bir namaz yoktu. Yani hiç kimse yoktu. Esasen boştu ama devasaydı. Sonra kendinizi temizlediğiniz abdesthaneye geçtik.

Dedi ki, "Tamam, şimdi namaz kılmadan önce temizlenmemiz gerekiyor." Tam musluğu açmak üzereydim. "Bir dakika Simon, sana bir şey söylemem lazım" dedi. Ve bu, ilk kez bu kadar açık sözlüydü. "Bak, bu ciddi bir mesele. Şimdi yapmak üzere olduğun şey bir Müslümanın yaptığı bir eylem. Abdest alacaksın, namaz kılacaksın. Başını en yüce olanın önünde yere koyacaksın. Müslüman olduğunu kalbinle ve dilinle kabul etmelisin. Çünkü Müslüman değilken namaz kılmaya başlaman ve tüm bunları yapman hiç mantıklı değil. Bu bir Müslümanın amelidir. Allah bizi bunun için yarattı." Ve o an anladım ki, tamam, artık her şey gerçek. Bunu erteleyemem. Bunu her zaman söylerim zaten.

Bu hikayeyi her anlattığımda, İslam'da şöyle bir kavram vardır ya. Şeytanın vesveseleri. Ve şeytanın vesveseleri, tam birisi İslam'ı kabul etmek üzereyken en güçlü halini alır. En güçlü halini. Ve ben, vallahi bunu hissettim. Yani, bunu tarif edemem. Göz açıp kapayıncaya kadar sanki ateşim 40 dereceye çıkmış gibi hissettim. Titriyordum. Kusacak gibiydim. Kulağımda bir vızıltı vardı. Sanki etrafımda binlerce sinek varmış gibi. Sadece, bir türlü odaklanamıyordum. Şöyle bir ses vardı: "Vızz". Ve ben "Neler oluyor?" diyordum. Tam o anda sanki içimden bir ses, "Arkadaşların ne diyecek? Bilirsin işte, onlar ne der, ya şunlar, ya bunlar..." diyordu. Bilirsin, arkadaşımla bu konuyu çok konuşmuştuk.

"Müslüman olursam arkadaşlarım ne der? Her şey nasıl ilerler?" falan diye. Ve arkadaşım hep şöyle derdi, "Bak Simon, seni tanıdığım tüm bu süre boyunca hiçbir şey umurunda değildi. Partiye gidip deli gibi davranıyordun. İnsanların ne düşündüğünü umursamazdın. Ama şimdi konu İslam olunca mı... Şimdi mi umursuyorsun?" Yani bu biraz komik, değil mi? Her neyse, o an tam olarak bunu hissettim. Ve "Sadece kaçıp gitmek istiyorum. Sadece dışarı koşmak istiyorum" kafasındaydım. Ama tarif edemediğim bir şey vardı, bunun içinde bir ışık, bir ses gibi bir şey bana şöyle diyordu: "Bunu şimdi yapmazsan, bir daha asla yapamayabilirsin. Ve sonun annen gibi olabilir.

Sefil bir hayat yaşayıp ölüp gideceksin ve pişman olacaksın. Bunun doğru olduğunu biliyorsun." Ben de içimden, "Bunu yapmalıyım" dedim. Sonra söyledim. "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah". Söyleyiverdim. Aynen böyle. O hissettiğim her şey, kusma isteği, falan... Hepsi gitti. Sanki birisi başımdan aşağı taptaze bir su dökmüş gibiydi ve kendimi yeni doğmuş gibi hissettim. Her şey uçup gitmişti. Ve hani hep bahsettiğim o boşluk hissi vardı ya? Hayatımda ilk kez, orada değildi. Orada değildi. Nasıl tarif edersin ki? Dostum, sanki saatlerce yürüyüş yapmışsın, sırtında kocaman bir çanta var, çok yorulmuşsun ve sonra onu yere bırakıyorsun.

O ağırlık omuzlarımdan düşüverdi işte. Sonra namaz kılınan o odaya geçtik. Ve başımı yere koydum, ilk namazımı kıldım, ikindi namazını. Ve bilirsin, sanki şöyle hissettim: "Evimi buldum. Ben buraya aitim. İşte aradığım şey buydu." Peki çevrendeki insanlar Müslüman olmana nasıl tepki gösterdi? En zor olanı muhtemelen arkadaşlarımlaydı çünkü onlar sürekli takıldığım insanlardı. Onlarla konuşmaya başladığımı ve onlara şöyle dediğimi hatırlıyorum: "Bakın, aslında ben Müslüman oldum." Ve bunlar hani şu türden arkadaşlardı, bilirsin, "En yakın arkadaşız, ömür boyu kardeşiz". Ve bunu söylediğimde, beni aramayı kestiler. Telefonlarımı açmamaya başladılar. Herkes gitti. Direkt... sildiler.

Ve ben de "Ne oldu? O 'kardeşim, şöyle böyle' laflarına ne oldu, ne değişti?" diyordum. Yani ben... Evet, tüm o arkadaşlarımı kaybettim. Hatta bazıları Müslümandı. Ama şunu fark ettiler ki, bak, eğer gerçek bir Müslüman olacaksan, seninle olamayız. Ve bu zordu. Bak, Bakara Suresi'nde çok güzel bir ayet var, en sevdiğim ayetlerden biri. "Bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz." Ve bu, Allah'ın beni koruma yollarından biriydi. Ya hala onlarla takılsaydım, Müslüman olarak bu partilere gitmeye devam etseydim? Bilmiyorum, belki de yoldan sapardım.

Aileme söylediğimde, iki komik hikâye var. Ailemle oturuyordum, çok gergindim, tamam mı? Ve onlara dedim ki, "Bakın millet, ben Müslüman olmaya karar verdim." Şey gibi oldular, "Ha?". Ne diyeceklerini bilemediler. Sonra şöyle dediler, "Terörist olmayacaksın, değil mi? Hani, şey yapmayacaksın..." Çünkü o sıralar, tam da o dönemde Suriye'deki savaş meselesi vardı. Tam gaz devam ediyordu. Onlar da "Oraya gidip insanları vurmayacaksın değil mi?" falan diyorlardı. Böyle tuhaf tuhaf sorular soruyorlardı. Bu, bahsettiğim komik şeylerden biriydi. Diğer bir şey de iş yerimde oldu, hani müzik stüdyosu vardı ya.

Artık orada bir nevi patron gibiydim ve bilirsin, Müslüman olduğumda, şöyle düşündüm: "Tamam, arkadaşımın neden ayrılmak istediğini şimdi anladım. Ben de ayrılacağım." Bilirsin işte, işi devredeceğim birini bulmam gerekiyordu. Patronlarla falan yaptığımız büyük toplantılardan biriydi. Ve namaz vakti gelmişti. O zamanlar biraz dik kafalıydım. Umurumda değilmiş gibi davranıyordum. Seccademi herkesin önünde çıkardım, tam orada bir toplantı vardı, öğle arası gibi bir şeydi işte. Ve herkesin önünde namaz kılmaya başladım. Hiç umurumda değildi yani. Sonra birkaç gün sonra sanırım, patronum bir toplantı yapmak istedi. Toplantıyı ofiste bile yapmadık.

İş arkadaşlarının yanında olmak istemedi, bu yüzden kimsenin bizi görmediği, ne soracağını duyamayacağı bir kafeye gitmek zorunda kaldık. Bana "İyi misin? Yani, aklın başında mı?" diye sordu. Ben de "Ne? İyiyim. Gayet iyi hissediyorum" dedim. "Depresyonda mısın? Yardıma ihtiyacın var mı?" "Hayır, çünkü daha önce de böyle şeyler yaptığını gördük ne bileyim, oradaki bazı insanlar konuşuyor, bilirsin, bu yüzden biz, endişelendik. Bu yüzden acil bir toplantı yaptık, bizden bir şeye, yardıma ihtiyacın var mı diye. Orada da aynı şey, aşırıya kaçmaman çok önemli. Müslüman olabilirsin ama terörist olma, şunu bunu yapma." Ve ben de, dostum... Hayrete düştüm, bilirsin.

Kendi insanlarım bana deli muamelesi yapıyordu, anlarsın ya. Peki o zamanki yalnızlıkla nasıl başa çıktın? Bir sürü din kardeşim vardı. Bu, Müslüman olduğumda yaşadığım harika şeylerden biriydi. Hatırlıyorum da bir keresinde, sanırım Müslüman olduğum günün ertesi günüydü, çünkü ilk gün camide namaz kıldık, kamera almaya gitmiştik, sonra bana dedi ki, "Bak, aslında bir İslami sohbet var. Hadi oraya gidelim." Ve diğer Müslümanlarla tanıştım ve bilirsin, daireye girdiğimde gergindim, bilirsin, yeniyim, yanlış bir şey söylemek istemedim. Arapça bilmiyordum, hani Selamun Aleyküm nasıl denir? Hiçbir fikrim yoktu. Sonra içeri girdim ve çok mutlu oldular. Bana bakıyorlardı, "Ooo Simon!

Gel buraya!" diyorlardı. Ben de "Bu adam kim ya?" diyordum içimden. "Gel şuraya otur, hayır hayır buraya otur. İşte yemek, işte şu." Ve bana hediyeler verdiler, ben de "Neler oluyor?" modundaydım. Ve şunu bir düşünsene. Yabancılar, benim hakkımda hiçbir şey bilmiyorlar ama beni seviyorlar. Beni hiç aramayan akrabalarım vardı. Ama bu insanlar beni tanımıyordu bile, adımı biliyorlardı ama beni seviyorlardı. Bunu sadece İslam'da bulabilirsiniz. Bu bana gerçekten yardımcı oldu. Sanki bir destek sistemim varmış gibi. Ve dürüst olmak gerekirse, bu hayatımda ilk kez bir destek sistemine sahip olduğum zamandı. Çünkü önceden durum şöyleydi, yalnızdın, her şeyi kendin halletmek zorundaydın, değil mi?

Kendi işine bak, bilirsin, insanlarla konuşma falan. Bu kadar. Ama bunlarla öyle değildi, onlara sorular soruyordun, "Dostum şunu nasıl yaparım? Bunu nasıl yaparım?" Onlar da sana anlatıyordu yani. Bu yüzden bence o kardeşlik, o topluluk çok önemli. Hiç Allah ile özel bir bağ hissettiğin olağanüstü bir olay yaşadın mı? Çok kez, çok kez. Bilirsin, beni her zaman hayrete düşüren şeylerden biri duanın gücüdür. Yani vallahi, bir şey için dua edip de o şeyin tıpatıp gerçekleştiği kaç an olduğunu sayamam. İmkansız yollarla hem de. 2019'da Mısır'dan döndüm. Hiç param yoktu. Param bitti, çalışmaya başlamam gerekiyordu. "Of, yine İsveç mi?" diyordum. Ve aklımda hala şu vardı, taşınmam lazım.

Ama aklımda başka bir şey daha vardı. Evlenmek istiyordum. Bu hayatı başka biriyle paylaşmak istiyordum. Ve sonra, bilirsin, orada eşimle tanıştım. 2020'de evlendik. 6 Mart'ta. Ertesi gün, karantina başladı, COVID. Karantina dönemindeydik ve "Bir yere gitmem lazım. Evde oturmak sıkıcı" falan diyorduk. Eşimin bir arkadaşı bize Dubai'den bahsetti. Benim kafamda Dubai sadece bir parti yeriydi. Hani, bilirsin... Duyduğum tek şey buydu. Ve ben de "Dubai mi? Yani, ben Müslüman bir ülkede yaşamak istiyorum, yani... Dubai'ye gidemem" dedim. Sonra dedik ki, "Açık olan tek yer orası." Biz de tamam, gidelim dedik. Bilirsin. Gidebileceğimiz tek yer orasıydı. Oraya gittik, indik ve hayran kaldım.

Yani hayatımda gördüğüm en güzel şeydi, anlarsın ya. Müslüman insanları gördüm. O kadar güzeldi ki, o kadar temizdi ki. Yani kafamdaki Dubai resmi anında değişti. Ve oraya gittik. Her şey çok ucuzdu. Çok güzel bir otelde kaldık. Gezdik tozduk. Ve eşime dedim ki, "Bak, Müslüman bir ülkeye taşınmak ister misin?" "Evet" dedi. "Ben de. Şu an yolculuk yapıyoruz ve yolcunun duası kabul olur. O yüzden buraya taşınmak için bol bol dua edelim" dedim. Nasıl olacak? Bilmiyorum. Bir şekilde işte. Eve döndüm. Aldığım ilk telefon şu oldu: "Kovuldun." Covid yüzünden, değil mi? "Bu ofisi kapatacağız. Sen ve diğerleri çıkıyorsunuz." Ben de "Ne?" dedim. Eşim de ilk çocuğumuza hamileydi.

"İşimi kaybediyorum, ne oluyor?" diye düşündüm. "Dua ettim! Tam tersi oluyor" dedim. Ama hatırla, şafaktan hemen önce en karanlık andır, değil mi? Ben de, "Tamam, ne yapacağız?" dedim. Başka bir planım yoktu. Çünkü düzgün bir eğitimim yoktu. Ve COVID sırasında iş bulmak mı? İmkansız. Herkes, bilirsin, küçülmeye gidiyordu. Bir bebek bekliyoruz, yani, "Onlara nasıl bakacağım?" Anlıyor musun? Sonra camiye gittim ve orada bir adam vardı, İslam'a dönmüş biri. İsveçli. Doktora yapmış. Medine'de, Medine İslam Üniversitesi'nde okumuş. "Simon, sana söylemem gereken bir şey var. Hayatın nasıl gidiyor? Durumlar nasıl?" dedi. Ben de "Kardeşim, işimi yeni kaybettim. Ne yapacağımı bilmiyorum" dedim.

O da "Bak, Dubai'den bazı insanlar benimle iletişime geçti" dedi. Ben "Tamam?" dedim. "Büyük bir kuruluş var, bir hayır kurumu, birçok proje yapıyorlar. Projelerinden biri de insanların İslam eğitimi almaları için burs bulmalarına yardımcı olmak. Medine'ye giden insanlar falan var işte. Ama özel bir projeleri var. Bunu daha önce hiç yapmamışlar. Şimdiye kadar sadece Araplarla iletişim kurmuşlar. İlk kez Avrupa'dan birini getirmek istiyorlar. Benimle konuştular ve aklıma sen geldin." "Ne?" dedim. "Evet, burs verecekler, her şeyi ödeyecekler. Yani, gidebilirsin." Ben de "Gerçekten mi?" dedim. O da "Evet!" dedi.

"Bir ay gibi bir süre, hemen hazırlan!" İşte o anlardan biriydi, düşünsene bir, dua etmiştim... Oraya nasıl gideceğimi hiç bilmiyordum. Hiç param yoktu. O yolculukta tüm birikimimizi tüketmiştik. Geri döndüm, hiçbir şey yok... Kovulmuşum yani. Ne yapacağım ben? İşte bu yüzden insanlara hep derim, duayı sakın hafife almayın. Bu, sahip olduğunuz en güçlü silahtır. İslam'da da samimi bir dua her zaman kabul edilir. Kabul edilmesinin veya gerçekleşmesinin üç yolu vardır. Ya bu hayatta istediğini alırsın ya da Allah onu ahirete saklar. Sana onu bu dünyada vermez, ahirette sana bir şey verir ya da sana daha hayırlısını verir.

Senden etkilenip çevrenden ya da ailenden, yakın arkadaşlarından İslam'ı kabul eden oldu mu? - Evet Müslüman olduktan sonra kısa bir süre sonra babamla bu konu hakkında çok konuştum. Hatırlıyorum da ona imanın altı şartından bahsetmiştim. Allah'a, peygamberlerine, kitaplara, meleklere inanmak, ahiret gününe, kadere inanmak. O da "Ben buna inanıyorum" dedi. Ben "Ne?" dedim. "Evet. Bana mantıklı geliyor" dedi. "O zaman sen esasen bir Müslümansın”. O da "Tamam" dedi. Ben de, "Şehadet getirmek ister misin?" dedim. "Tabii!" dedi. Ben de "Tamam o zaman!" dedim. Bunu hiç beklemiyordum. Sonra İngiltere'ye taşındı. Orada bir kadınla tanıştı, işitme engelli biri. Hristiyandı.

Sonra bu Filistin ve Gazze olayları falan olunca, doğal olarak tüm o videolar falan çıktı ya. Beni aradılar ve kadın şöyle dedi: "Ben de Müslüman olmak istiyorum. O videoları izledim. Ve o insanların, Filistinlilerin sahip olduğu şey her neyse, ben de o imanı istiyorum" dedi. Böylece Müslüman oldu, Elhamdülillah. Ve yakın zamanda, geçen yıl babamın annesini ziyarete gittim. Çok yaşlı, 95 yaşında falan. Ömrünün son demleri, çok hasta. Ona da İslam'ın ne olduğu ve her şeyi anlattım. Ve Elhamdülillah, o da kabul etti. Ve son olarak, dünyadaki tüm gayrimüslimlere seslenme şansın olsaydı, onlara birkaç dakika içinde ne söylemek isterdin? Aklıma gelen bir ayet var.

"Kullu nefsin zâikatu-l mevt." "Her can ölümü tadacaktır." Ve beni uyandıran şey de tam olarak buydu. Ve bence insanlar bu sorudan korkuyorlar, çünkü arkasından ne geleceğini bilmiyorlar. Bu, insanların yüzleşmekten çok korktukları bir gerçeklik, ben de onlara bunu söylerdim. Ölümü düşünün. Kötü anlamda değil. Ölümün yeni bir başlangıç olduğunu düşünün. Ya ölüm sizin için yeni bir başlangıçsa, başka bir hayatsa? O hayata nasıl hazırlanırdınız? Hazır hissediyor musunuz, hissetmiyor musunuz? Ölümü düşünmek bu üç soruyu beraberinde getirecektir. Neden buradayız? Nereye gideceğiz? Ve bizi buraya kim koydu?

Peki İsveçlilere ne söylemek isterdin, hani onların İslam'a daha meyilli olduklarını ama belki de kabul etmekte tereddüt ettiklerini söylemiştin ya. Onları nasıl cesaretlendirirdin? [İsveççe] Pekala, sevgili yurttaşım. Bilmiyorum bu videonun tamamını izledin mi? Ama sana şunu söylemek istiyorum: Hakikati bulmaktan korkma, her nerede olursa olsun. Ve sırf İslam hakkında bir şeyler okuman illa ki Müslüman olacağın anlamına gelmez. Ve Müslüman olman da Arap olacağın anlamına gelmez. Hala İsveçlisin, Ben İsveçliyim, hala geldiğim yerdeyim, ve bu sadece, kim olduğumu değil, nasıl biri olduğumu değiştirdi.

Daha mutlu oldum, daha iyi bir insan oldum, hayatımda daha önce hiç sahip olmadığım bir rehberliğe sahibim artık. Her sabah uyanmak için bir nedenim var. Ve biliyorum ki aranızda uyandığında kendini boşlukta hisseden ya da bir şeyler arayan çok kişi var. O yüzden hakikati aramaktan korkmayın. Işığı arayın. Her nerede olursa olsun, onu bulduğunuzda açık fikirli olun ve kabul edin. Ve sorularınız varsa, o soruları sorun.