Rahip Olacakken Müslüman Oldu! – “Kur’an’a Meydan Okudum!”
Yayınlanma tarihi
Çok travmatik bir çocukluk geçirdim. Üvey annem de annemden intikam almak için, bana eziyet etti. Fiziksel ve zihinsel olarak bana adeta işkence yaptı. Bir telefon görüşmesi yapmam gerekiyordu. Çok küçük bir kasabadaki ankesörlü bir telefona gittik. Telefonu kullanan genç bir adam vardı. Ondan telefonu kapatmasını istedim, yani, "Benim kullanmam lazım" dedim. "Hayır" dedi. Ve beni sinirlendiren bir şey söyledi. Ben de onu dövdüm, hem de oldukça şiddetli bir şekilde. Bu yüzden tutuklandım. Ve bana yedi yıl hapis cezası verdiler. Mahkemeye çıkmayı beklerken, İslam'ı kabul ettim. O üç yıl dokuz ayı İslam'ı inceleyerek geçirdim. Her gün, bütün gün. Tek yaptığım buydu.
Ayrıca Güney Carolina Ceza İnfaz Kurumu'ndaki ilk beyaz imam oldum ama aynı zamanda bu neredeyse ölümüme neden oluyordu. Topluluk içinde çok iyiydim ama bir kişi vardı. Bir anda arkamdan yaklaştı ve beni sivri bir şişle şişledi. Bıçak kaburgalarımı delip geçti ve kalbimi yaklaşık üç milimetreyle ıskaladı. Şunu merak ediyorum, hani seni bıçaklayan kişiyi affettiğini söylemiştin ya. Üvey anneni de affettin mi? Evet, ama... Selamun aleyküm, Yusha Evans kardeşim. Davetimizi kabul ettiğin için çok teşekkür ederiz. Seni aramızda görmekten onur duyuyoruz. Yusha Evans kimdir, buradan başlamak istiyorum. Yusha Evans kimdir? Bu benim de kendime çokça sorduğum bir soru.
Güney Carolina, Greenville'de doğup büyüdüm. Hristiyan olarak doğdum ve büyüdüm, kilisede yetiştim. Gençlik vaizi olmayı planlıyordum, yani Hristiyan bir vaiz. Ve sonra başka dinleri de araştırmaya başladım. Aradığımı bulamadım. Sonunda sokaklara düştüm. 18 yaşındayken İslam'ı kabul ettim. Ve o zamandan beri her zaman hedefim, olabildiğince çok insanın İslam dinini anlamasına yardımcı olmak oldu. Pandemi sırasında bir video oyun ligi kurdum. Müslüman Oyuncular Ligi. Çünkü çocuklarımla video oyunları oynuyorum. Çocukluğumdan beri de oynarım. Yarış arabaları, yüksek performanslı arabalar yapmayı severim.
Yani Yusha Evans olarak, tıpkı hepimiz gibi bir insan olduğum gerçeğini unutmadan çok yönlü bir insan olmaya çalışıyorum. Peki inanç açısından hayatın nasıldı? Neye inanıyordun? İslam'dan önce Metodist Hristiyan olarak yetiştirildim. Bu, Hristiyanlığın çok resmi bir versiyonu. Yani, düşündüğünüz gibi bir şey değil. Hani kiliseye gidersiniz de bir sürü zıplama, bağırma, çağırma olur ya. Bu çok resmi, neredeyse Katolik ayini gibiydi. İşte bu durum beni sonunda Hristiyan kürsülerinde yer alma isteğine itti. Ama 16 yaşımda daha çok Pentikostal oldum. Yani, büyürken bana neye inanmam söylendiyse ona inandım. Teslis'e inanıyordum.
İncil'in, Tanrı'nın hatasız kelamı olduğuna inanıyordum, Tıpkı Müslümanların Kur'an hakkındaki inancı gibi. Büyürken inancımın temeli buydu. Ama aynı zamanda beni Hristiyanlıktan uzaklaştıran da buydu, çünkü Kutsal Kitap'ı incelemeye başlayınca Onun öğrettiği şeyin bu olmadığını fark ettim. İsa Teslis'i öğretmedi. Ve İncil hatasız bir kitap değildir. Hatalarla dolu bir kitap. Hristiyanlığı bırakmam ile İslam'ı kabul etmem arasındaki o dönemde, dinden bir nevi vazgeçmiştim. Tanrı'nın var olduğuna inanıyordum ama agnostik oldum. Agnostik bir deist oldum. Tanrı'nın var olmadığına asla inanmayacaktım, çünkü etrafıma bakıyordum.
Büyükbabam bana her zaman ressamı olmayan bir tablo olmaz derdi, değil mi? Yani bu varlık, var oluşunun bir sebebi olmadan var olamazdı. Bu yüzden, her zaman Tanrı'ya inandım ama şöyle bir kanıya varmıştım, Tanrı dünyayı yaratıp kendi haline bırakmış. Yani, bir şeyleri yaratmış ama hiçbir etkisi yokmuş gibi. Öylece bırakmış. Bırak gitsin, bakalım ne olacak der gibi. Bir de Tanrı'ya inancımı biraz yitirmiştim, biraz kızgındım O'na. Çünkü ben burada seni arıyorum, ama sen bulunmak istemiyorsun. Sonra sokak hayatına girmeye başladım, rap dinliyordum. O dönemde hip hop’a çok kaptırmıştım kendimi. Rap tarzına, hip hop yaşam tarzına daldım. Ve okulda başım belaya giriyordu.
Hatta o dönemde tutuklandım. Peki, seni neden tutukladılar? Kaba tabirle söylemek gerekirse, aptallık. Ama beni tutuklatan şey öfkemdi. Çocukluğumda maruz kaldığım istismardan kaynaklanan öfkeli bir gençtim. Ben çok küçükken annemle babam boşandı. Ben daha üç aylıkken annem beni terk etti, ve sonraki altı yıl boyunca hayatımda yoktu. Altı yaşına gelene kadar onu bir daha görmedim. Yani babam tarafından büyütüldüm, sonra o tekrar evlendi. Üvey annem ise annemin lise yıllarından beri can düşmanıymış. Aynı liseye gitmişler. Annem, işitme engelli olduğu için üvey annemle dalga geçermiş. Üvey annem de annemden intikam almak için, bana eziyet etti. Fiziki, zihinsel bana adeta işkence yaptı.
Tek gerçek duygum öfkeydi. Yani öfkeden başka hiçbir duygu hissedemiyordum. Çok öfkeliydim. Ayrıca o zamanlar siyah kuşağım vardı. O zamana kadar dövüş sanatlarında ilk siyah kuşağımı almıştım. Bir gece Güney Carolina'da Pickens adında küçük bir kasabadaydık ve alkollüydüm. Hiçliğin ortasında çok küçük bir kasabadaki ankesörlü bir telefona gittik. Telefonu kullanan genç bir adam vardı. Ondan telefonu kapatmasını istedim, hani, “Bende konuşacağım dedim. Kimi arayacaksan sonra geri ararsın. "Hayır" dedi. Bana beni irite eden, sinirlendiren bir şey söyledi. Ben de onu dövdüm, hem de oldukça şiddetli bir şekilde. Sözler Köşkü olarak desteğinize ihtiyacımız var.
Biz, İslam'ın mesajını on üç dilde tüm dünyaya yaymayı amaçlayan ve kar amacı gütmeyen bir kuruluşuz. Bize vereceğiniz destekle, insanların müslüman olmasına, haramları bırakmasına, namaza başlamasına, tesettüre girmesine, kur’an okumayı öğrenmesine vesile olabilirsiniz. Sizde tüm bu hayırlardan hissedar olabilmek için, Sözler Köşküne bağış yapın ve bu altın fırsatı kaçırmayın. Ben de onu dövdüm, hem de oldukça şiddetli bir şekilde. Çünkü o kadar uzun süre bastırıp içinde tuttuğun öfkeyi bir kez dışarı salınca, her şey bir anda boşalıp gidiyor. Ben de hastanelik ettim. Bunun için tutuklandım. Hapisten nasıl çıktın? Çıkmadım. Sonra ne oldu? Oradan nasıl çıktın... Kefaletle çıktım.
O kadar küçük bir kasabaydı ki. Sadece iki hakim vardı. Ve o genç, hakimlerden birinin oğluydu. Bu yüzden beni cinayete teşebbüsle suçladılar. Yani, çok ciddi bir suçlamaydı bu. Cinayete teşebbüsten dava açtılar. Mahkemeye çıkacaktım, çünkü cinayete teşebbüsü kabul edemezdim, mümkün değildi. 1999 yılı Şubat ayında bunun için mahkemeye çıktım. Ve yeterince şanslıydım, Elhamdülillah. Büyükannem bir avukat tuttu. Suçlamayı düşürmeyi başardılar. Bilirsin, bu aslında... Daha önce buna benzer bir olay başıma gelmemişti, ilkti. Ama bir mesaj vermek istediler çünkü bu, çok küçük bir kasabanın hakiminin oğluydu. Suçlamayı cinayete teşebbüsten, nitelikli darp ve yaralamaya düşürdüler.
Ve bana yedi yıl hapis cezası verdiler. Peki, inancını ne zaman sorgulamaya başladın? 1996 yazında. O yaz İncil'i baştan sona okumaya başladım. Ayrıca fen bilimleri de çalışıyordum çünkü Bob Jones Üniversitesi'ne gitmeye hazırlanıyordum. Burası memleketim Greenville, Güney Carolina'da bulunan çok ünlü bir ilahiyat okuludur. Dünya çapında tanınır. Ve uzmanlaşmak istediğim alan da metin tenkidiydi, yani İncil'in elimizdeki en eski yazmalarını incelemek gibi şeyler. İncil'i derinlemesine incelemek, bana şunu gösterdi: Aslında o... Akademik bir perspektiften bakıldığında bile, kusursuz bir kitap değil. Erkekler ve kadınlar tarafından yazılmış ve bugüne aktarılmış bir kitap.
Vardığım sonuç şuydu ki İncil, Tanrı'nın kelamı değildi, kusursuz bir kitap değildi. O zamanlar bunu Üniversitede ki profesörlerden birine de söylemiştim. Onunla bir konuşmamız oldu. Ona bir soru sordum. Mantıksal bir soruydu. "Tanrı kusursuz mudur?" dedim. "Evet" dedi. "Peki, Tanrı kusursuzsa, O’ndan gelen her şey doğası gereği kusursuz olmalı, değil mi?" O da "Evet" dedi. Dedim ki, "İncil kusursuz mu?" "Hayır." dedi. Eğer Tanrı kusursuzsa ve O'nun bir kitabı varsa, o zaman o kitap da kusursuz olmalı. Eğer kusursuz değilse, Tanrı'dan gelmemiştir. Bazı kısımları Tanrı'dan olabilir. Ve eğer aradaki farkı ayırt edemiyorsak, o zaman bu kitabın inancınızın temeli olduğunu söyleyemezsiniz.
İşte problemim buydu. İslam'a doğru yolculuğum, Hristiyanlığı terk etmemle başladı. Ve bu süreç başka dinleri incelememle devam etti. Ama ben kanıt istiyordum. Hayatımda artık kandırılmaktan yorulduğum bir noktadaydım. İnanıyordum ki, eğer Tanrı'nın bir dini varsa, bunun bir kanıtı olmalıydı. Somut, fiziksel, apaçık bir kanıt olmalıydı. Çünkü büyükbabam bana öğretmişti ki... Bana şöyle dediğini hatırlıyorum: "Eğer biri sana gerçeği söylediğini iddia ediyorsa, kanıt iste, çünkü hakikat her zaman kanıtıyla gelir." Bu yüzden diğer bütün dinlere soruyordum, Yahudilik, Hinduizm, Budizm, Taoizm, ne olursa. Hepsi benim için aynı düzeyde çelişkili bilgilere sahipti. Ve bana göre, Tanrı...
Sadece kanıt olması yetmezdi, mantıklı olmalıydı, sade olmalıydı. Ve bir kanıtı olmalıydı ve o kanıtın da kusursuz olması gerekiyordu. O noktada kusursuzluktan daha azını kabul etmezdim. Sonra bir arkadaşın aracılığıyla mı İslam'la tanıştın? İslam'la tanışmam bir... Pek arkadaşım sayılmazdı. Tanışıklığım olan biriydi. Ve o da tesadüfen Müslümandı. Bunu daha sonradan öğrendim. Bir gün evinde din konusu açıldı ve Müslüman olduğunu söyledi, bu beni şok etti, çünkü o da bir Afro-Amerikalıydı. Ben tüm Müslümanların Arap olduğunu zannediyordum. Benden cuma günü cuma namazına gitmemi istedi. Böylece, 1998 yılının Aralık ayında memleketimdeki camiye gittim. Vaazı, hutbeyi dinledim.
Çok güzel bir hutbeydi. Allah'ın affı hakkındaydı. Ama bu beni ikna etmeye yetmedi. Çünkü pek çok güzel Hristiyan vaazı da dinlemiştim. Bu yüzden namazdan sonra imama sordum, "Dininizin bir kanıtı var mı?" "Evet" dedi. Beni ofisine götürdü bana bir Kur'an verdi. "Bu ne?" dedim. "Bu, Tanrı'nın kelamı" dedi. Ben de "Evet, bunu daha önce de duydum, dedim. "Buna kendim karar vereyim. Eve götürüp okuyacağım. Bakalım ne olacak" dedim. Birinci sureyi açtım. Fatiha bana sanki "Göklerdeki Babamız" duası gibi geldi. Ama ikinci surenin ikinci ayeti beni gerçekten Kur’an okumaya sevk eden şeydi.
"Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır." Ben de bu ayetin yanlış olduğunu kanıtlamak istedim, Bakara’da başka bir meydan okuma daha gördüm. "Eğer kulumuza (Muhammed'e) indirdiğimiz (Kur'an) hakkında şüphede iseniz, haydi onun benzeri bir sûre getirin." Ya da "Eğer o, Allah'tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı." Yani kitabın daha başında tüm bu meydan okumalar var, Kitap okuyucuya, içinde hiçbir çelişki ve hata olmadığına dair bir meydan okumayla başlıyor. Deneyin, lütfen kanıtlayın. Ben de bu meydan okumayı ciddiye aldım. Bende Kur’an’ı bütün haftasonumu Cumadan Pazara kadar Bütün Kur'an'ı baştan sona okuyarak geçirdim.
Pazar günü bitirdiğimde artık bir Müslümandım. Daha o ilk okumada bile, evet, henüz... Kur'an alimleri bile bütününü kavrayamazlar, ben ise İngilizcesini okuyordum. O kitapta öyle bir şey vardı ki içimden "İşte budur" dedim. Çünkü tüm peygamberlerden bahsediyor ama İncil'deki peygamberler hakkındaki o saçmalıklardan değil. İncil'de peygamberler hakkında birçok tuhaf hikaye var. Tanrı'nın bir olduğundan, İsa'dan, onun mesajından ve neler vaaz ettiğinden bahsediyor. Ve bu tam da İncil'de bulduğum şeydi. Neyden bahsettiği hakkında hiçbir fikrim olmayan birçok yer vardı ama bazı şeyler çok netti. Tanrı birdir ve O'na ibadet edilmelidir. İncil'den öğrendiğim şey buydu.
insanlara sürekli diyordum ki, bakın, Eski Ahit'te Tanrı, kendisinin tek olduğunu öğretiyor. Kur'an da aynı şeyi söylüyordu. Ve sonlara doğru geldiğimde, "De ki: 'O, Allah'tır, bir tektir.'" İşte kitap budur. Orada olması gereken şey tam buydu. Pazartesi günü geri gidip Müslüman oldum. Ve 1998 yılı Aralık ayında, bir cuma günü herkesin önünde şehadet getirdim. Peki, şehadet getirdiğinde neler hissettin? Bunu kelimelere dökebilmek pek mümkün değil, anlarsın ya. Açıklaması zor. İlk çocuğunun doğumunu anlatmaya çalışmak gibi bir şey. Yani, bunun için gerçek bir... Bunu tarif edecek kelime yok. Daha çok ait olduğum yeri bulmuşum gibiydi.
Kalbim sanki ruhumda çok uzun zamandır duran o boşluk dolmuş gibi hissetti. Çünkü orayı öncesinde başka şeylerle doldurmaya çalışıyordum. Bir süre Hristiyanlık vardı, sonra hani sokaklar, partiler falan. İnsanlara şunu anlatmaya çalışıyorum, o boşluğu... Çünkü İslam olmadan her insanın ruhunda bir boşluk vardır, ve insanlara şunu anlatmaya çalışıyordum: Eğer o boşluğu İslam'dan başka bir şeyle doldurmaya çalışırsanız, bu, sahile gidip okyanusu kumla doldurmaya çalışmak gibi olur. Ne kadar dökerseniz dökün, asla dolduramazsınız. O ancak kendi gerçek doğanıza, yani sadece Tanrı'ya ibadet etmeye dönerek doldurulabilir. Tüm o öfke, o zihnimdeki, o tüm karmaşa duruldu, o boşluk doldurulmuş gibi.
Çevrendeki insanların tepkisi ne oldu? Aslında pek çok kişiye söylemedim. Olay da bu zaten. O zamanki arkadaşlarımla arama mesafe koymuştum çünkü bana hiç yardımcı olmamışlardı. O genci dövdüğüm gece benimleydiler Polis onlara geldiğinde, hepsi beni sattı. Yani o zamanlar tüm arkadaşlarımla ilişkimi kesmiştim. Büyükannem ve babam, Müslüman olduğumu onlara hemen söylemedim. Sadece hayatımı düzeltmeye çalışmaya başladım. Ve büyükannem yaklaşık bir ay sonra bunu gördüğünde, sanki... "Bir şeyler değişmiş" dedi. Ben, bilirsin, nazik ve kibar davranıyorum. Daha fazla yardım etmeye, doğru şeyleri yapmaya çalışıyordum. "Ne değişti?" diye sordu. Ben de, Müslüman olduğumu söyledim.
"Pek desteklemiyorum ama seni böyle yapan şey buysa, o zaman buna devam et." Babam ise şöyle dedi: "Sen yetişkin bir adamsın. Kendi kararlarını verebilirsin. Sonuçlarıyla da sen yaşarsın." 25 yıldır Müslümanım. Hala babamla konuşuyorum. Ona 25 yıldır tebliğ yapıyorum. Henüz İslam'ı kabul etmedi. Allah hidayet versin. Ama ben Müslüman olduğum için çok mutlu. Diyor ki: "Bu seni olabileceğin en iyi hale getirdi." İnsanlara şunu söylemekten çok gurur duyuyor: "Oğlum Müslüman, dünyayı gezip insanlara yardım ediyor.” Ve ne zaman memleketimde bir konuşma yapsam, bunu iki kez yaptım, gelip en öne oturur. Ve yeni Müslüman olanlara da bunu söylüyorum.
Olay her zaman sağda solda Müslüman olduğunuzu anlatmak değildir. Onlara Müslüman olduğunuzu gösterin. Asıl fark bu. Hiç Allah ile özel bir bağ kurduğunu hissettiğin olağanüstü bir olay yaşadın mı? Hapisten çıktığımda, şartlardan biri bir işimin olmasıydı. Kendi hatam yüzünden kovulursam, bu şartlı tahliyemin ihlali demekti. Geri kalan iki yıl için ise geri dönmem gerekecekti hapise. Hapisten çıktığımda, inşaat sektöründe bir iş buldum. İlk Cuma günü geldiğinde patrona dedim ki, herkes öğle yemeğine gittiğinde... Bir saatlik öğle molamız vardı. Dedim ki, öğle yemeği yerine, ben gidip... "Cuma namazına gideceğim" dedim.
Çünkü Müslüman olduğumu biliyorlardı iş yerinde namaz kıldığımı görmüşlerdi. "Cuma namazına gideceğim" dedim. O da "Şantiyeden ayrılmaya iznin yok" dedi. Ben de dedim ki: "Bu... İzin istemiyorum. Sana ne yapacağımı söylüyorum." Ve dedi ki, "Şantiyeden ayrılırsan kovulursun.” Önümde iki seçenek vardı: Ya işte kalıp Allah'ın emrine karşı gelecektim ya da Cuma'ya gidecektim. Ve dedim ki, biliyor musun? Ben doğru olanı yapmak için dört yılımı hapiste dinimi öğrenerek geçirdim. Doğru şeyi yapacağım. Bu yüzden ayrıldım. “İşin senin olsun, ben gidiyorum" dedim. Ve cuma namazına gittim. O Cuma da çok dua ettim: "Allah'ım, Sana itaat etmek için buraya geldim.
Bu yüzden, bana yardım et.” Cumadan sonra genç bir adam yanıma geldi. Geldi ve "Kardeşim, bir işin var mı?" diye sordu. Ben de "Evet, bugüne kadar bir işim vardı. Aslında buraya gelmek için şantiyeyi terk edip istifa ettim." dedim. "Babam..." yani imam, "Babam onun pizzacısında çalışmak ister misin diye sormamı istedi." "Tabii ki, bir işe ihtiyacım var" dedim. Böylece o günden itibaren bana iş verdi, şantiyede kazandığımın iki katı kazanıyordum. İşten ayrılmamla yeni iş bulmam arasında iki saat vardı. Allah için bir şeyi samimiyetle bıraktığınızda, O size bir çıkış yolu yaratır. Yani, doğru şeyi yapmak bazen korkutucudur ama sanırım hayatımda hatırladığım en güzel gecelerden biriydi.
Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) hakkında seni en çok etkileyen şey nedir? Bize, ümmetine duyduğu sevgi. Yani, ümmetini ne kadar sevdiğini kelimelerle ifade etmek bile imkansız. Her peygambere, dilediği her şeyi isteyebilecekleri bir dua bahşedilmişti. Yani bu dua kabul edilecekti. Her ne olursa olsun. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in o duaya ihtiyaç duyduğu çok an oldu. Amcası Ebu Talib, İslam'ı benimsemeden vefat etti. Bedirden önce. Uhud Savaşı, biliyorsun, Hendek Savaşı... O duayı gerçekten kullanabileceği pek çok an vardı. Ama o, "Hayır, onu sakladım" buyurdu. Peki kimin için sakladı? Bizim için. Bizim için. "Onu sizin için sakladım" dedi.
Kıyamet günü Allah onu öne çağıracak ve o secdeye kapanacak. Kim bilir ne kadar süre orada kalacak. Ve Allah ona şöyle buyuracak: "Gel, doğrul ve benden iste, çünkü bu duayı saklıyordun." Allah, onun bu duayı hala sakladığını biliyor. "Bu duayı saklıyordun. Peki şimdi ne istiyorsun?" Ve isteyebileceği o kadar çok şey var ki. Ama ne isteyecek? Ümmetine, bizim için dua edecek. İşte ümmetine duyduğu bu derin şefkat ve kaygı, sadece sahabeleri için değil, hepimiz içindi. Bizi o kadar çok sevdi ki, çektiği bütün sıkıntıları o duayı hiç kullanmadan çekmeye razı oldu. Çünkü bir gün buna ihtiyacımız olacağını biliyordu. İslam'ı düşünen ama bazı endişeleri olan pek çok insan var.
Diyorlar ki: "Müslüman olursam kültürümü bırakmak zorunda mıyım, Arap gibi mi giyinmeliyim, sakal bırakmak zorunlu mu? Yoksa kültürümü terk etmeden, kendi kültürümle Amerikalı bir Müslüman olabilir miyim?" Yani Müslüman olmak için kimliğinizi, kültürel kimliğinizi terk etmenize gerek yok. Sadece İslam'a aykırı olan kısımlardan kurtulmanız gerekir. Yani bir Amerikalı olarak kimliğimi korumamda bir sakınca yok. Pantolon, gömlek, takım elbise, kravat giymemde hiçbir sorun yok. Kendi kimliğinizi korumanıza izin var. Yani, Afrika'ya gidin. Oradaki Müslümanların kültürünü görürsünüz. O kadar farklı ki. Aynı şekilde Güney Asya'ya, hani Endonezya, Singapur, Malezya'ya gidin.
Kültürlerini korumuşlar, ama İslam sadece onu daha da güzelleştirmiş. Ama bir Arap olmak zorunda değilsiniz ya da bir Pakistanlı değil. Yani Hristiyanlar şöyle diyor: "Dua ettiğimde bir tür maneviyat ve Tanrı ile bir bağ hissediyorum. Başka yeni bir şeye ihtiyacım yok." Böyle birine ne söylemek istersin? Maneviyat yanıltıcı olabilir. Çünkü maneviyat bir histir. Hristiyanların peşinden koştuğu şey bu. Onlar manevi hazzın peşinde. O manevi haz sizi ayakta tutamaz. Bu, kanıta dayalı bir bağ değildir. Çünkü pek çok insan bunu pek çok farklı yolla elde eder. Hindular da aynı şeyi hisseder. Cadılık yapan Wiccanlar da aynı şeyi hisseder. Uyuşturucu bağımlıları da aynı şeyi hisseder. Bir alkolik de.
O hazzı kovalıyorlar. İslam'da biz bir hazzın peşinde değiliz. O haz gelir ve geçer. Manevi olarak zirvede olduğunuz zamanlar vardır dipte olduğunuz zamanlar da. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), iman artar ve azalır demiştir. Bizim peşinde olduğumuz şey, Tanrı'nın ibadet edilmek istediği şekilde O'nunla kurulan istikrarlı bağ. Tanrı ile olan doğru bağımın ne olacağına karar vermek bana düşmez. Bu şartları biz belirleyemeyiz. Şartları Allah belirler. Böylece O'na, bizim istediğimiz gibi değil, ibadet edilmek istediği şekilde ibadet ederiz. Bir Hristiyan sana şunu sorabilir: Neden "İsa Takımı"nı bıraktın? Bırakmadım, şu an İsa'ya doğru şekilde uyuyorum.
İsa'yı terk etmedim, onu buldum. Pavlus'u terk ettim ve İsa'yı takip etmeye başladım. Çünkü Hristiyan kelimesi, Mesih gibi olmak anlamına gelir. Mesih ise tek gerçek Tanrı'ya ibadet ediyordu. Ben de şu an tam olarak buyum. Şunu merak ediyorum, hani seni bıçaklayan kişiyi affettiğini söylemiştin ya. Üvey anneni de affettin mi? Evet, ama... Onu affettim ama onun için değil. Hatta ona bir mektup yazdım, çünkü bana yaptıklarını asla kabul bile etmedi. Hiç olmamış gibi davranıyor. Sanki çocukken bunu uydurmuşum gibi. Bu yüzden onu affetmek için ona bir mektup yazdım. Ama ona bunu onun için yapmadığımı söyledim. Onu kendim için affettim.
Çünkü onun böyle bir etkiye sahip olmaya devam etmeyi hak etmediğini fark ettim. Artık bana o istismarı yapan o değildi. Ben kendime eziyet ediyordum. Ve bu çok sık olan bir şey. Aslında her gün danışmanlık ve koçluk yapıyorum. Hatta buraya gelmeden hemen önce bir seansım vardı. Ve bunun çoğu da travma mağdurlarıyla, istismara maruz kalmış kişilerle oluyor. Onlara affetmenin, hayata devam edebilmek için olduğunu anlatıyorum. Çünkü onun artık... Hayatım üzerinde bu etkiyi sürdürmeye hakkı olduğunu düşünmüyorum. Artık onu suçlayamam. Hala çocukken yaşadığım şeylerle boğuşuyorsam, bunun için onu suçlayamam. Olan oldu. Artık üzerinden 30 yıl geçti.
Bunu kendime yapan benim, o yüzden bunu bırakmam lazım. Biz Allah rızası için affederiz. Elbette, bunun arkasında yatan temel neden budur. Ama ben kendim için onu affettim ben, çünkü iyileşmeyi hak ediyorum. Son olarak, dünyanın dört bir yanındaki gayrimüslimlerle konuşmak için bir şansın ve birkaç dakikan olsa onlara ne söylemek isterdin? Onlara kendi içlerine bakmalarını ve her şeyin bir amacı olduğunu fark etmelerini söylerdim. Bu dünyada hiçbir şey amaçsız değildir. Buna siz de dahilsiniz. Buradasınız. Bir sebep ve amaç için varsınız ve bu amaç keşfedilmeli. Amacınızın ne olduğunu bilmelisiniz ve bu amaç, sizi yaratan Tanrı'ya ibadet etmektir.
Ve bu nedenle, bu konuda derin bir araştırma yapmalısınız. Ve inandığınız şeye bir sebeple inandığınızdan emin olun. Sadece aileniz size böyle öğrettiği için ya da kültürünüz böyle söylüyor diye değil, İnanç sisteminiz, temel inancınız, gerçek olduğuna karar verdiğiniz bilgilere dayanarak şekillenmelidir.
Ayrıca Güney Carolina Ceza İnfaz Kurumu'ndaki ilk beyaz imam oldum ama aynı zamanda bu neredeyse ölümüme neden oluyordu. Topluluk içinde çok iyiydim ama bir kişi vardı. Bir anda arkamdan yaklaştı ve beni sivri bir şişle şişledi. Bıçak kaburgalarımı delip geçti ve kalbimi yaklaşık üç milimetreyle ıskaladı. Şunu merak ediyorum, hani seni bıçaklayan kişiyi affettiğini söylemiştin ya. Üvey anneni de affettin mi? Evet, ama... Selamun aleyküm, Yusha Evans kardeşim. Davetimizi kabul ettiğin için çok teşekkür ederiz. Seni aramızda görmekten onur duyuyoruz. Yusha Evans kimdir, buradan başlamak istiyorum. Yusha Evans kimdir? Bu benim de kendime çokça sorduğum bir soru.
Güney Carolina, Greenville'de doğup büyüdüm. Hristiyan olarak doğdum ve büyüdüm, kilisede yetiştim. Gençlik vaizi olmayı planlıyordum, yani Hristiyan bir vaiz. Ve sonra başka dinleri de araştırmaya başladım. Aradığımı bulamadım. Sonunda sokaklara düştüm. 18 yaşındayken İslam'ı kabul ettim. Ve o zamandan beri her zaman hedefim, olabildiğince çok insanın İslam dinini anlamasına yardımcı olmak oldu. Pandemi sırasında bir video oyun ligi kurdum. Müslüman Oyuncular Ligi. Çünkü çocuklarımla video oyunları oynuyorum. Çocukluğumdan beri de oynarım. Yarış arabaları, yüksek performanslı arabalar yapmayı severim.
Yani Yusha Evans olarak, tıpkı hepimiz gibi bir insan olduğum gerçeğini unutmadan çok yönlü bir insan olmaya çalışıyorum. Peki inanç açısından hayatın nasıldı? Neye inanıyordun? İslam'dan önce Metodist Hristiyan olarak yetiştirildim. Bu, Hristiyanlığın çok resmi bir versiyonu. Yani, düşündüğünüz gibi bir şey değil. Hani kiliseye gidersiniz de bir sürü zıplama, bağırma, çağırma olur ya. Bu çok resmi, neredeyse Katolik ayini gibiydi. İşte bu durum beni sonunda Hristiyan kürsülerinde yer alma isteğine itti. Ama 16 yaşımda daha çok Pentikostal oldum. Yani, büyürken bana neye inanmam söylendiyse ona inandım. Teslis'e inanıyordum.
İncil'in, Tanrı'nın hatasız kelamı olduğuna inanıyordum, Tıpkı Müslümanların Kur'an hakkındaki inancı gibi. Büyürken inancımın temeli buydu. Ama aynı zamanda beni Hristiyanlıktan uzaklaştıran da buydu, çünkü Kutsal Kitap'ı incelemeye başlayınca Onun öğrettiği şeyin bu olmadığını fark ettim. İsa Teslis'i öğretmedi. Ve İncil hatasız bir kitap değildir. Hatalarla dolu bir kitap. Hristiyanlığı bırakmam ile İslam'ı kabul etmem arasındaki o dönemde, dinden bir nevi vazgeçmiştim. Tanrı'nın var olduğuna inanıyordum ama agnostik oldum. Agnostik bir deist oldum. Tanrı'nın var olmadığına asla inanmayacaktım, çünkü etrafıma bakıyordum.
Büyükbabam bana her zaman ressamı olmayan bir tablo olmaz derdi, değil mi? Yani bu varlık, var oluşunun bir sebebi olmadan var olamazdı. Bu yüzden, her zaman Tanrı'ya inandım ama şöyle bir kanıya varmıştım, Tanrı dünyayı yaratıp kendi haline bırakmış. Yani, bir şeyleri yaratmış ama hiçbir etkisi yokmuş gibi. Öylece bırakmış. Bırak gitsin, bakalım ne olacak der gibi. Bir de Tanrı'ya inancımı biraz yitirmiştim, biraz kızgındım O'na. Çünkü ben burada seni arıyorum, ama sen bulunmak istemiyorsun. Sonra sokak hayatına girmeye başladım, rap dinliyordum. O dönemde hip hop’a çok kaptırmıştım kendimi. Rap tarzına, hip hop yaşam tarzına daldım. Ve okulda başım belaya giriyordu.
Hatta o dönemde tutuklandım. Peki, seni neden tutukladılar? Kaba tabirle söylemek gerekirse, aptallık. Ama beni tutuklatan şey öfkemdi. Çocukluğumda maruz kaldığım istismardan kaynaklanan öfkeli bir gençtim. Ben çok küçükken annemle babam boşandı. Ben daha üç aylıkken annem beni terk etti, ve sonraki altı yıl boyunca hayatımda yoktu. Altı yaşına gelene kadar onu bir daha görmedim. Yani babam tarafından büyütüldüm, sonra o tekrar evlendi. Üvey annem ise annemin lise yıllarından beri can düşmanıymış. Aynı liseye gitmişler. Annem, işitme engelli olduğu için üvey annemle dalga geçermiş. Üvey annem de annemden intikam almak için, bana eziyet etti. Fiziki, zihinsel bana adeta işkence yaptı.
Tek gerçek duygum öfkeydi. Yani öfkeden başka hiçbir duygu hissedemiyordum. Çok öfkeliydim. Ayrıca o zamanlar siyah kuşağım vardı. O zamana kadar dövüş sanatlarında ilk siyah kuşağımı almıştım. Bir gece Güney Carolina'da Pickens adında küçük bir kasabadaydık ve alkollüydüm. Hiçliğin ortasında çok küçük bir kasabadaki ankesörlü bir telefona gittik. Telefonu kullanan genç bir adam vardı. Ondan telefonu kapatmasını istedim, hani, “Bende konuşacağım dedim. Kimi arayacaksan sonra geri ararsın. "Hayır" dedi. Bana beni irite eden, sinirlendiren bir şey söyledi. Ben de onu dövdüm, hem de oldukça şiddetli bir şekilde. Sözler Köşkü olarak desteğinize ihtiyacımız var.
Biz, İslam'ın mesajını on üç dilde tüm dünyaya yaymayı amaçlayan ve kar amacı gütmeyen bir kuruluşuz. Bize vereceğiniz destekle, insanların müslüman olmasına, haramları bırakmasına, namaza başlamasına, tesettüre girmesine, kur’an okumayı öğrenmesine vesile olabilirsiniz. Sizde tüm bu hayırlardan hissedar olabilmek için, Sözler Köşküne bağış yapın ve bu altın fırsatı kaçırmayın. Ben de onu dövdüm, hem de oldukça şiddetli bir şekilde. Çünkü o kadar uzun süre bastırıp içinde tuttuğun öfkeyi bir kez dışarı salınca, her şey bir anda boşalıp gidiyor. Ben de hastanelik ettim. Bunun için tutuklandım. Hapisten nasıl çıktın? Çıkmadım. Sonra ne oldu? Oradan nasıl çıktın... Kefaletle çıktım.
O kadar küçük bir kasabaydı ki. Sadece iki hakim vardı. Ve o genç, hakimlerden birinin oğluydu. Bu yüzden beni cinayete teşebbüsle suçladılar. Yani, çok ciddi bir suçlamaydı bu. Cinayete teşebbüsten dava açtılar. Mahkemeye çıkacaktım, çünkü cinayete teşebbüsü kabul edemezdim, mümkün değildi. 1999 yılı Şubat ayında bunun için mahkemeye çıktım. Ve yeterince şanslıydım, Elhamdülillah. Büyükannem bir avukat tuttu. Suçlamayı düşürmeyi başardılar. Bilirsin, bu aslında... Daha önce buna benzer bir olay başıma gelmemişti, ilkti. Ama bir mesaj vermek istediler çünkü bu, çok küçük bir kasabanın hakiminin oğluydu. Suçlamayı cinayete teşebbüsten, nitelikli darp ve yaralamaya düşürdüler.
Ve bana yedi yıl hapis cezası verdiler. Peki, inancını ne zaman sorgulamaya başladın? 1996 yazında. O yaz İncil'i baştan sona okumaya başladım. Ayrıca fen bilimleri de çalışıyordum çünkü Bob Jones Üniversitesi'ne gitmeye hazırlanıyordum. Burası memleketim Greenville, Güney Carolina'da bulunan çok ünlü bir ilahiyat okuludur. Dünya çapında tanınır. Ve uzmanlaşmak istediğim alan da metin tenkidiydi, yani İncil'in elimizdeki en eski yazmalarını incelemek gibi şeyler. İncil'i derinlemesine incelemek, bana şunu gösterdi: Aslında o... Akademik bir perspektiften bakıldığında bile, kusursuz bir kitap değil. Erkekler ve kadınlar tarafından yazılmış ve bugüne aktarılmış bir kitap.
Vardığım sonuç şuydu ki İncil, Tanrı'nın kelamı değildi, kusursuz bir kitap değildi. O zamanlar bunu Üniversitede ki profesörlerden birine de söylemiştim. Onunla bir konuşmamız oldu. Ona bir soru sordum. Mantıksal bir soruydu. "Tanrı kusursuz mudur?" dedim. "Evet" dedi. "Peki, Tanrı kusursuzsa, O’ndan gelen her şey doğası gereği kusursuz olmalı, değil mi?" O da "Evet" dedi. Dedim ki, "İncil kusursuz mu?" "Hayır." dedi. Eğer Tanrı kusursuzsa ve O'nun bir kitabı varsa, o zaman o kitap da kusursuz olmalı. Eğer kusursuz değilse, Tanrı'dan gelmemiştir. Bazı kısımları Tanrı'dan olabilir. Ve eğer aradaki farkı ayırt edemiyorsak, o zaman bu kitabın inancınızın temeli olduğunu söyleyemezsiniz.
İşte problemim buydu. İslam'a doğru yolculuğum, Hristiyanlığı terk etmemle başladı. Ve bu süreç başka dinleri incelememle devam etti. Ama ben kanıt istiyordum. Hayatımda artık kandırılmaktan yorulduğum bir noktadaydım. İnanıyordum ki, eğer Tanrı'nın bir dini varsa, bunun bir kanıtı olmalıydı. Somut, fiziksel, apaçık bir kanıt olmalıydı. Çünkü büyükbabam bana öğretmişti ki... Bana şöyle dediğini hatırlıyorum: "Eğer biri sana gerçeği söylediğini iddia ediyorsa, kanıt iste, çünkü hakikat her zaman kanıtıyla gelir." Bu yüzden diğer bütün dinlere soruyordum, Yahudilik, Hinduizm, Budizm, Taoizm, ne olursa. Hepsi benim için aynı düzeyde çelişkili bilgilere sahipti. Ve bana göre, Tanrı...
Sadece kanıt olması yetmezdi, mantıklı olmalıydı, sade olmalıydı. Ve bir kanıtı olmalıydı ve o kanıtın da kusursuz olması gerekiyordu. O noktada kusursuzluktan daha azını kabul etmezdim. Sonra bir arkadaşın aracılığıyla mı İslam'la tanıştın? İslam'la tanışmam bir... Pek arkadaşım sayılmazdı. Tanışıklığım olan biriydi. Ve o da tesadüfen Müslümandı. Bunu daha sonradan öğrendim. Bir gün evinde din konusu açıldı ve Müslüman olduğunu söyledi, bu beni şok etti, çünkü o da bir Afro-Amerikalıydı. Ben tüm Müslümanların Arap olduğunu zannediyordum. Benden cuma günü cuma namazına gitmemi istedi. Böylece, 1998 yılının Aralık ayında memleketimdeki camiye gittim. Vaazı, hutbeyi dinledim.
Çok güzel bir hutbeydi. Allah'ın affı hakkındaydı. Ama bu beni ikna etmeye yetmedi. Çünkü pek çok güzel Hristiyan vaazı da dinlemiştim. Bu yüzden namazdan sonra imama sordum, "Dininizin bir kanıtı var mı?" "Evet" dedi. Beni ofisine götürdü bana bir Kur'an verdi. "Bu ne?" dedim. "Bu, Tanrı'nın kelamı" dedi. Ben de "Evet, bunu daha önce de duydum, dedim. "Buna kendim karar vereyim. Eve götürüp okuyacağım. Bakalım ne olacak" dedim. Birinci sureyi açtım. Fatiha bana sanki "Göklerdeki Babamız" duası gibi geldi. Ama ikinci surenin ikinci ayeti beni gerçekten Kur’an okumaya sevk eden şeydi.
"Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır." Ben de bu ayetin yanlış olduğunu kanıtlamak istedim, Bakara’da başka bir meydan okuma daha gördüm. "Eğer kulumuza (Muhammed'e) indirdiğimiz (Kur'an) hakkında şüphede iseniz, haydi onun benzeri bir sûre getirin." Ya da "Eğer o, Allah'tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı." Yani kitabın daha başında tüm bu meydan okumalar var, Kitap okuyucuya, içinde hiçbir çelişki ve hata olmadığına dair bir meydan okumayla başlıyor. Deneyin, lütfen kanıtlayın. Ben de bu meydan okumayı ciddiye aldım. Bende Kur’an’ı bütün haftasonumu Cumadan Pazara kadar Bütün Kur'an'ı baştan sona okuyarak geçirdim.
Pazar günü bitirdiğimde artık bir Müslümandım. Daha o ilk okumada bile, evet, henüz... Kur'an alimleri bile bütününü kavrayamazlar, ben ise İngilizcesini okuyordum. O kitapta öyle bir şey vardı ki içimden "İşte budur" dedim. Çünkü tüm peygamberlerden bahsediyor ama İncil'deki peygamberler hakkındaki o saçmalıklardan değil. İncil'de peygamberler hakkında birçok tuhaf hikaye var. Tanrı'nın bir olduğundan, İsa'dan, onun mesajından ve neler vaaz ettiğinden bahsediyor. Ve bu tam da İncil'de bulduğum şeydi. Neyden bahsettiği hakkında hiçbir fikrim olmayan birçok yer vardı ama bazı şeyler çok netti. Tanrı birdir ve O'na ibadet edilmelidir. İncil'den öğrendiğim şey buydu.
insanlara sürekli diyordum ki, bakın, Eski Ahit'te Tanrı, kendisinin tek olduğunu öğretiyor. Kur'an da aynı şeyi söylüyordu. Ve sonlara doğru geldiğimde, "De ki: 'O, Allah'tır, bir tektir.'" İşte kitap budur. Orada olması gereken şey tam buydu. Pazartesi günü geri gidip Müslüman oldum. Ve 1998 yılı Aralık ayında, bir cuma günü herkesin önünde şehadet getirdim. Peki, şehadet getirdiğinde neler hissettin? Bunu kelimelere dökebilmek pek mümkün değil, anlarsın ya. Açıklaması zor. İlk çocuğunun doğumunu anlatmaya çalışmak gibi bir şey. Yani, bunun için gerçek bir... Bunu tarif edecek kelime yok. Daha çok ait olduğum yeri bulmuşum gibiydi.
Kalbim sanki ruhumda çok uzun zamandır duran o boşluk dolmuş gibi hissetti. Çünkü orayı öncesinde başka şeylerle doldurmaya çalışıyordum. Bir süre Hristiyanlık vardı, sonra hani sokaklar, partiler falan. İnsanlara şunu anlatmaya çalışıyorum, o boşluğu... Çünkü İslam olmadan her insanın ruhunda bir boşluk vardır, ve insanlara şunu anlatmaya çalışıyordum: Eğer o boşluğu İslam'dan başka bir şeyle doldurmaya çalışırsanız, bu, sahile gidip okyanusu kumla doldurmaya çalışmak gibi olur. Ne kadar dökerseniz dökün, asla dolduramazsınız. O ancak kendi gerçek doğanıza, yani sadece Tanrı'ya ibadet etmeye dönerek doldurulabilir. Tüm o öfke, o zihnimdeki, o tüm karmaşa duruldu, o boşluk doldurulmuş gibi.
Çevrendeki insanların tepkisi ne oldu? Aslında pek çok kişiye söylemedim. Olay da bu zaten. O zamanki arkadaşlarımla arama mesafe koymuştum çünkü bana hiç yardımcı olmamışlardı. O genci dövdüğüm gece benimleydiler Polis onlara geldiğinde, hepsi beni sattı. Yani o zamanlar tüm arkadaşlarımla ilişkimi kesmiştim. Büyükannem ve babam, Müslüman olduğumu onlara hemen söylemedim. Sadece hayatımı düzeltmeye çalışmaya başladım. Ve büyükannem yaklaşık bir ay sonra bunu gördüğünde, sanki... "Bir şeyler değişmiş" dedi. Ben, bilirsin, nazik ve kibar davranıyorum. Daha fazla yardım etmeye, doğru şeyleri yapmaya çalışıyordum. "Ne değişti?" diye sordu. Ben de, Müslüman olduğumu söyledim.
"Pek desteklemiyorum ama seni böyle yapan şey buysa, o zaman buna devam et." Babam ise şöyle dedi: "Sen yetişkin bir adamsın. Kendi kararlarını verebilirsin. Sonuçlarıyla da sen yaşarsın." 25 yıldır Müslümanım. Hala babamla konuşuyorum. Ona 25 yıldır tebliğ yapıyorum. Henüz İslam'ı kabul etmedi. Allah hidayet versin. Ama ben Müslüman olduğum için çok mutlu. Diyor ki: "Bu seni olabileceğin en iyi hale getirdi." İnsanlara şunu söylemekten çok gurur duyuyor: "Oğlum Müslüman, dünyayı gezip insanlara yardım ediyor.” Ve ne zaman memleketimde bir konuşma yapsam, bunu iki kez yaptım, gelip en öne oturur. Ve yeni Müslüman olanlara da bunu söylüyorum.
Olay her zaman sağda solda Müslüman olduğunuzu anlatmak değildir. Onlara Müslüman olduğunuzu gösterin. Asıl fark bu. Hiç Allah ile özel bir bağ kurduğunu hissettiğin olağanüstü bir olay yaşadın mı? Hapisten çıktığımda, şartlardan biri bir işimin olmasıydı. Kendi hatam yüzünden kovulursam, bu şartlı tahliyemin ihlali demekti. Geri kalan iki yıl için ise geri dönmem gerekecekti hapise. Hapisten çıktığımda, inşaat sektöründe bir iş buldum. İlk Cuma günü geldiğinde patrona dedim ki, herkes öğle yemeğine gittiğinde... Bir saatlik öğle molamız vardı. Dedim ki, öğle yemeği yerine, ben gidip... "Cuma namazına gideceğim" dedim.
Çünkü Müslüman olduğumu biliyorlardı iş yerinde namaz kıldığımı görmüşlerdi. "Cuma namazına gideceğim" dedim. O da "Şantiyeden ayrılmaya iznin yok" dedi. Ben de dedim ki: "Bu... İzin istemiyorum. Sana ne yapacağımı söylüyorum." Ve dedi ki, "Şantiyeden ayrılırsan kovulursun.” Önümde iki seçenek vardı: Ya işte kalıp Allah'ın emrine karşı gelecektim ya da Cuma'ya gidecektim. Ve dedim ki, biliyor musun? Ben doğru olanı yapmak için dört yılımı hapiste dinimi öğrenerek geçirdim. Doğru şeyi yapacağım. Bu yüzden ayrıldım. “İşin senin olsun, ben gidiyorum" dedim. Ve cuma namazına gittim. O Cuma da çok dua ettim: "Allah'ım, Sana itaat etmek için buraya geldim.
Bu yüzden, bana yardım et.” Cumadan sonra genç bir adam yanıma geldi. Geldi ve "Kardeşim, bir işin var mı?" diye sordu. Ben de "Evet, bugüne kadar bir işim vardı. Aslında buraya gelmek için şantiyeyi terk edip istifa ettim." dedim. "Babam..." yani imam, "Babam onun pizzacısında çalışmak ister misin diye sormamı istedi." "Tabii ki, bir işe ihtiyacım var" dedim. Böylece o günden itibaren bana iş verdi, şantiyede kazandığımın iki katı kazanıyordum. İşten ayrılmamla yeni iş bulmam arasında iki saat vardı. Allah için bir şeyi samimiyetle bıraktığınızda, O size bir çıkış yolu yaratır. Yani, doğru şeyi yapmak bazen korkutucudur ama sanırım hayatımda hatırladığım en güzel gecelerden biriydi.
Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) hakkında seni en çok etkileyen şey nedir? Bize, ümmetine duyduğu sevgi. Yani, ümmetini ne kadar sevdiğini kelimelerle ifade etmek bile imkansız. Her peygambere, dilediği her şeyi isteyebilecekleri bir dua bahşedilmişti. Yani bu dua kabul edilecekti. Her ne olursa olsun. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in o duaya ihtiyaç duyduğu çok an oldu. Amcası Ebu Talib, İslam'ı benimsemeden vefat etti. Bedirden önce. Uhud Savaşı, biliyorsun, Hendek Savaşı... O duayı gerçekten kullanabileceği pek çok an vardı. Ama o, "Hayır, onu sakladım" buyurdu. Peki kimin için sakladı? Bizim için. Bizim için. "Onu sizin için sakladım" dedi.
Kıyamet günü Allah onu öne çağıracak ve o secdeye kapanacak. Kim bilir ne kadar süre orada kalacak. Ve Allah ona şöyle buyuracak: "Gel, doğrul ve benden iste, çünkü bu duayı saklıyordun." Allah, onun bu duayı hala sakladığını biliyor. "Bu duayı saklıyordun. Peki şimdi ne istiyorsun?" Ve isteyebileceği o kadar çok şey var ki. Ama ne isteyecek? Ümmetine, bizim için dua edecek. İşte ümmetine duyduğu bu derin şefkat ve kaygı, sadece sahabeleri için değil, hepimiz içindi. Bizi o kadar çok sevdi ki, çektiği bütün sıkıntıları o duayı hiç kullanmadan çekmeye razı oldu. Çünkü bir gün buna ihtiyacımız olacağını biliyordu. İslam'ı düşünen ama bazı endişeleri olan pek çok insan var.
Diyorlar ki: "Müslüman olursam kültürümü bırakmak zorunda mıyım, Arap gibi mi giyinmeliyim, sakal bırakmak zorunlu mu? Yoksa kültürümü terk etmeden, kendi kültürümle Amerikalı bir Müslüman olabilir miyim?" Yani Müslüman olmak için kimliğinizi, kültürel kimliğinizi terk etmenize gerek yok. Sadece İslam'a aykırı olan kısımlardan kurtulmanız gerekir. Yani bir Amerikalı olarak kimliğimi korumamda bir sakınca yok. Pantolon, gömlek, takım elbise, kravat giymemde hiçbir sorun yok. Kendi kimliğinizi korumanıza izin var. Yani, Afrika'ya gidin. Oradaki Müslümanların kültürünü görürsünüz. O kadar farklı ki. Aynı şekilde Güney Asya'ya, hani Endonezya, Singapur, Malezya'ya gidin.
Kültürlerini korumuşlar, ama İslam sadece onu daha da güzelleştirmiş. Ama bir Arap olmak zorunda değilsiniz ya da bir Pakistanlı değil. Yani Hristiyanlar şöyle diyor: "Dua ettiğimde bir tür maneviyat ve Tanrı ile bir bağ hissediyorum. Başka yeni bir şeye ihtiyacım yok." Böyle birine ne söylemek istersin? Maneviyat yanıltıcı olabilir. Çünkü maneviyat bir histir. Hristiyanların peşinden koştuğu şey bu. Onlar manevi hazzın peşinde. O manevi haz sizi ayakta tutamaz. Bu, kanıta dayalı bir bağ değildir. Çünkü pek çok insan bunu pek çok farklı yolla elde eder. Hindular da aynı şeyi hisseder. Cadılık yapan Wiccanlar da aynı şeyi hisseder. Uyuşturucu bağımlıları da aynı şeyi hisseder. Bir alkolik de.
O hazzı kovalıyorlar. İslam'da biz bir hazzın peşinde değiliz. O haz gelir ve geçer. Manevi olarak zirvede olduğunuz zamanlar vardır dipte olduğunuz zamanlar da. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), iman artar ve azalır demiştir. Bizim peşinde olduğumuz şey, Tanrı'nın ibadet edilmek istediği şekilde O'nunla kurulan istikrarlı bağ. Tanrı ile olan doğru bağımın ne olacağına karar vermek bana düşmez. Bu şartları biz belirleyemeyiz. Şartları Allah belirler. Böylece O'na, bizim istediğimiz gibi değil, ibadet edilmek istediği şekilde ibadet ederiz. Bir Hristiyan sana şunu sorabilir: Neden "İsa Takımı"nı bıraktın? Bırakmadım, şu an İsa'ya doğru şekilde uyuyorum.
İsa'yı terk etmedim, onu buldum. Pavlus'u terk ettim ve İsa'yı takip etmeye başladım. Çünkü Hristiyan kelimesi, Mesih gibi olmak anlamına gelir. Mesih ise tek gerçek Tanrı'ya ibadet ediyordu. Ben de şu an tam olarak buyum. Şunu merak ediyorum, hani seni bıçaklayan kişiyi affettiğini söylemiştin ya. Üvey anneni de affettin mi? Evet, ama... Onu affettim ama onun için değil. Hatta ona bir mektup yazdım, çünkü bana yaptıklarını asla kabul bile etmedi. Hiç olmamış gibi davranıyor. Sanki çocukken bunu uydurmuşum gibi. Bu yüzden onu affetmek için ona bir mektup yazdım. Ama ona bunu onun için yapmadığımı söyledim. Onu kendim için affettim.
Çünkü onun böyle bir etkiye sahip olmaya devam etmeyi hak etmediğini fark ettim. Artık bana o istismarı yapan o değildi. Ben kendime eziyet ediyordum. Ve bu çok sık olan bir şey. Aslında her gün danışmanlık ve koçluk yapıyorum. Hatta buraya gelmeden hemen önce bir seansım vardı. Ve bunun çoğu da travma mağdurlarıyla, istismara maruz kalmış kişilerle oluyor. Onlara affetmenin, hayata devam edebilmek için olduğunu anlatıyorum. Çünkü onun artık... Hayatım üzerinde bu etkiyi sürdürmeye hakkı olduğunu düşünmüyorum. Artık onu suçlayamam. Hala çocukken yaşadığım şeylerle boğuşuyorsam, bunun için onu suçlayamam. Olan oldu. Artık üzerinden 30 yıl geçti.
Bunu kendime yapan benim, o yüzden bunu bırakmam lazım. Biz Allah rızası için affederiz. Elbette, bunun arkasında yatan temel neden budur. Ama ben kendim için onu affettim ben, çünkü iyileşmeyi hak ediyorum. Son olarak, dünyanın dört bir yanındaki gayrimüslimlerle konuşmak için bir şansın ve birkaç dakikan olsa onlara ne söylemek isterdin? Onlara kendi içlerine bakmalarını ve her şeyin bir amacı olduğunu fark etmelerini söylerdim. Bu dünyada hiçbir şey amaçsız değildir. Buna siz de dahilsiniz. Buradasınız. Bir sebep ve amaç için varsınız ve bu amaç keşfedilmeli. Amacınızın ne olduğunu bilmelisiniz ve bu amaç, sizi yaratan Tanrı'ya ibadet etmektir.
Ve bu nedenle, bu konuda derin bir araştırma yapmalısınız. Ve inandığınız şeye bir sebeple inandığınızdan emin olun. Sadece aileniz size böyle öğrettiği için ya da kültürünüz böyle söylüyor diye değil, İnanç sisteminiz, temel inancınız, gerçek olduğuna karar verdiğiniz bilgilere dayanarak şekillenmelidir.