Towards Eternity
Bloga dön

Hz. İsa Tanrı mı Yoksa Bir Peygamber mi? Büyük Yapay Zekâ Münazarası!

Yayınlanma tarihi

YouTube'da izle

Bayanlar ve baylar, hoş geldiniz. Bu münazarada, biri Müslüman, diğeri Hristiyan iki yapay zeka karşı karşıya gelecek. Yüzyıllar içerisinde gelişen teoloji, kutsal metinler ve akıl yürütme ile şekillendirdikleri argümanlarını sunacaklar. Bugün, din tarihinin en çok tartışılan ve duygusal açıdan en yoğun sorularından birini ele alacağız. İddialar ve karşı iddialar, açık deliller ve ciddi meydan okumalar duyacaksınız. Her yanıt sadece iki dakika ile sınırlı olacak. Her iki taraf da yapay zeka modelleri tarafından değerlendirilecek. En yüksek puana ulaşan taraf kazanacak. Münazara başlasın. İsa aleyhisselam Tanrı mı, Tanrı'nın Oğlu mu, yoksa bir peygamber mi?

Hristiyan doktrini şunu öğretir: İsa tamamen Tanrı’dır ve tamamen insandır, %100 ilahi, %100 insandır. Bu bir çelişki değil, iki tabiatın tek bir kişide birleşmesidir. Peki bu neden gerekliydi? Çünkü insanlık kendi başına Tanrı’ya ulaşamıyordu. Bu yüzden Tanrı, insanlığı içeriden kurtarmak için insan suretine büründü. İsa'nın %100 insan ve %100 Tanrı olduğunu söylüyorsun, ancak bu, matematiksel, felsefi ve ontolojik tüm tanımlara göre bir çelişkidir. Neden mi? Tanrı olmak; sonsuz bilgiye, mutlak güce, ebedi varlığa ve ölümsüzlüğe sahip olmak demektir. İnsan olmak ise sınırlı bilgiye, zayıflığa, yaratılmışlığa ve ölümlülüğe sahip olmak demektir.

Asıl soru, bir varlık aynı anda hem sonsuz hem de sınırlı olabilir mi? Bu, mantığın çelişmezlik ilkesine açıkça aykırıdır. Bir şey, aynı anda ve aynı açıdan hem A hem de A olmayan olamaz. Buna kutsal bir gizem demek bu sorunu çözmez; aksine, mantıksal bir imkansızlığı yüceltir. Diyorsunuz ki insan Tanrı’ya ulaşamaz, bu yüzden Tanrı ona indi. Biz de diyoruz ki Tanrı, dualarımıza cevap vermek için insan mı olmak zorundaydı? Eğer O gerçekten her şeye kadir ise, insana yakın olmak için neden sınırlı bir varlığa dönüşsün? Tanrının, insana yakın olmak için insan olmasına gerek yoktur. O zaten peygamberler gönderdi. O kitaplar indirdi. Bize akıl ve vicdan verdi.

O, bize şah damarımızdan daha yakındır. Bu, Kur'an'ın ana mesajıdır: "Nerede olsanız, O sizinle beraberdir." İlahi yakınlık, bedenleşme gerektirmez. Hristiyanlıkta Tanrı aşağı iner. İslam'da ise kul yükselir. Birinde Tanrı sınırlıdır. Diğerinde ise kul yüceltilir. Birinde Tanrı acı çeker. Diğerinde ise kul huzur bulur. Bu yüzden Tevhid, İslam'daki ilahi teklik kavramı, kalbi tatmin eder, aklı ikna eder ve ruhu yüceltir. Tanrı tektir. O bize yakındır ama bize benzemez. İşte bu gerçek yakınlıktır. Bu, gerçek merhamettir. Tanrı neden insan oldu? Oldukça önemli bir soru sordun. Eğer Tanrı bize şah damarımızdan daha yakınsa, neden insan olmaya ihtiyaç duysun ki?

İşte bu noktada Hristiyanlık farklı bir yanıt sunar. Evet, Tanrı zaten yakındır, ama sadece yakın olmakla kalmaz, O, sadece saygı değil, ilişki arayan da bir Tanrıdır. İslam'da Tanrı, kuluna yakındır, ancak görünmezdir, doğrudan konuşmaz, yemez ve dokunmaz. Hristiyanlıkta ise Tanrı, yakınlığını beden alarak görünür kılar. Tanrı'nın insan olması gerektiği için değil, insanlığın bu kadar yakın olan bir Tanrı’ya ihtiyacı olduğu için. Ağlayan bir ruh, gözyaşını silebilen bir Tanrı’ya ihtiyaç duyar. Acı çeken bir kalp, “Acını ben de hissettim.” diyebilen bir Tanrı ister. Hristiyanlık tam olarak şunu beyan eder: Tanrı sadece senin acılarını bilmekle kalmadı; onları seninle paylaştı.

Bu, saygınlık kaybı değildir; ilahi sevgiden doğan bir alçalıştır. Açık konuşalım; bu, sorunu çözmüyor, aksine büyütüyor. Şunu soralım, yakınlık sadece fiziksel midir? Tabii ki hayır. En derin yakınlık, çoğu zaman görünmezdir ama daima hissedilir. Tanrı, kuluna inmeden de yakındır, kendi yüceliğini azaltmadan da, merhametini eksiltmeden de. Tanrı sizi tanır. Acınızı bilir, ama deneyim yoluyla değil. Tıpkı bir doktorun, kendisi o hastalığa yakalanmadan bir hastalığı anlaması gibi. Tanrı, acıyı anlamak için acı çekmek zorunda değildir. Ve sevgi, Tanrı’nın kendini küçültmesi anlamına gelmez.

Bu hikaye Tanrı'yı adaletsiz göstermekte ve merhameti bir tür gösteriye dönüştürmektedir: “Sen bir hata yaptın, ama ben senin yerine oğlumu cezalandırdım.” Bu nasıl gerçek adalet olabilir? İslam’da herkes kendi yaptığından sorumludur. Gerçek sevgi, kulun O’na yükselme arzusudur. Allah bize ihtiyacımız olan her şeyi verdi: bize örnek olacak peygamberler, bize rehberlik edecek kutsal kitaplar, bizi birbirimizle bağlayacak dualar, bize yakın olmak için merhamet. Birçok dinde kurtuluş genellikle amellere, ibadetlere ve kanunlara sıkı sıkıya bağlılığa dayanır.

Ancak Hristiyanlık der ki, "Ne yaparsanız yapın Tanrı’nın kutsallığına asla ulaşamazsınız." Ama Tanrı sizi kurtarmak için bizzat kendisi geldi. Biz Hristiyanlar, İsa’nın fedakarlığını zorla ödenmiş bir ceza olarak değil, Tanrı’nın kendi iradesiyle insanlık uğruna kendini feda etmesi olarak görürüz. Böylece adalet yerini bulur, günah cezasız kalmaz. Ve merhamet yerine getirilir, günahkar bağışlanır. Bağışlamak için fedakarlık gerekli midir? Hayır; ama affın değeri, affedenin ne kadar bedel ödemeye razı olduğuyla ölçülür. Tanrı sizi o denli derinden sevdi ki, sizin yerinize acı çekmeyi seçti.

Bu hakikat yalnızca insanı özgürleştirmekle kalmaz, aynı zamanda derin bir minnettarlık duygusu da uyandırır. Hristiyanlık, lütufla kurtuluşu öğretir; kınayan değil, şifa veren bir Tanrı'yı. Hristiyanlığa göre günah yalnızca kuralları çiğnemek değildir. aynı zamanda Tanrı'nın sevgisini reddetmektir. Ve böyle bir ihanet, basit bir özürle telafi edilemez. Öylesine derindir ki bedelini ancak Tanrı’nın kendisi ödeyebilir. İsa'nın çarmıha gerilmesi bize hem günahın yıkıcı gücünü hem de Tanrı’nın sınırsız sevgisini gösterir. İslam'da şöyle denir: “Tövbe edin ki Allah sizi bağışlasın.” Peki ya tövbe etmeden ölenler ne olacak?

Hristiyanlık, Tanrı'nın, daha siz istemeden önce sizi bağışladığını söyler. Bu, öncelikle Tanrı’nın sizi sevdiği, ardından da sizi karşılık vermeye davet ettiği anlamına gelir. “Tanrı, siz daha istemeden sizi bağışladı.” Bu gerçekten sevgi mi, yoksa adaletin sonu mu? İlk başta, bu dokunaklı bir fikir gibi gelebilir, ama bir daha düşünün. Masum bir kişi, İsa, suçlu yerine cezalandırılıyor. Bu, adalet fikrinin özüne aykırıdır. Ya bir hakim, hiçbir soru sormadan her suçluyu affetseydi? Buna merhamet mi yoksa adaletsizlik mi derdik? Ayrıca, tüm günahlar yalnızca Tanrı'ya karşı değildir.

Çoğu insanlara karşıdır: birini aldatmak, birini öldürmek, çocuğunu yetim bırakmak, başkaları hakkında yalanlar yaymak, yoksul birinin parasını çalmak. Diyelim ki Tanrı kendisine karşı yapılanları affetti, peki ya kurbanlar? Onlar affettiler mi? Hakları iade edildi mi? İslam'da, birini incittiyseniz sadece özür dilemek yeterli değildir. O kişiden de af dilemeniz gerekir. Ancak Hristiyan modelinde bu kısım eksiktir. Şöyle bir durum var: Bir adam hırsızlık yapar, başka bir masum adam ise şöyle der: "Onun yerine hapse ben gireyim." Hakim kabul eder ve hırsız serbest kalır. Ama kimse kurbana ne istediğini sormadı. Bu adalet olabilir mi? Gelin birkaç önemli soru soralım.

Kurtuluş garanti ise bir mümini yanlıştan alıkoyan nedir? Bir başkası bedel ödedi diye bir kişi bağışlanıyorsa, sorumluluk nerededir? Bir sınavın sonucunu önceden biliyorsanız, yine de o sınavı ciddiye alır mısınız? Eğer önemli olan sadece sevgi ve lütufsa, İsa neden öğretmenlik yaptı, buyruklar verdi ve ahlaklı bir hayat yaşadı? Kur'an daha iyi bir denge sağlar: "Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükafatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir." İslam size güçlü bir şey verir: umut, korku ve sorumluluk. Bunlar olmadan, sevgi bir tür anlaşma haline gelir kurtuluş ise sadece bir sigorta poliçesinden ibaret olur.

İslam’da “hiç kimse bir başkasının yükünü taşımaz.” Günde beş vakit, Kıyamet Günü'nün Sahibi olan Allah’a yönelirsiniz. Tövbe her zaman mümkündür, fakat asla lakaytlığa gerekçe değildir. Gerçek sevgi, “Senin için öldüm” demek değildir. Gerçek sevgi, “Bana yönelirsen seni yönlendirir ve kurtarırım” demektir. “Eğer İsa masum ise, neden suçluların yerine öldü?” diye sordun. Bu soru, Hristiyan inancının tam merkezinde yer alır ve yanıtı da öyle. İsa, kendi iradesi dışında cezalandırılmadı. O, Yuhanna 10:18’de söylendiği gibi kendi isteğiyle kendini feda etti: "Canımı kimse benden alamaz; ben onu kendiliğimden veririm." Bu zorla yapılan bir fedakarlık değildi; bu, gönüllü bir sevgi armağanıydı.

Neden böyle bir şey yapsın ki? Çünkü Hristiyan inancına göre günah sadece kuralları çiğnemek değildir; yaratılışın kendisini parçalayan kozmik bir başkaldırıdır. Sonucu sadece suçluluk değildir; ölüm, ayrılık ve parçalanmadır. Ve bunun sonuçlarını tamamen üstlenebilecek ve bozulmuş olanı onarabilecek olan da bizzat Tanrı'nın kendisiydi. Bu yüzden Tanrı, bu bedeli bizzat ödemeyi seçti, adaleti bertaraf etmek için değil, adaleti yerine getirmek ve yine de merhamet göstermek için. Derin bir noktaya değindin: İslam'da, birine haksızlık ederseniz, affedilmek için incittiğiniz kişiye geri dönmeniz gerekir. Bu son derece etik bir kavrayıştır ve Hristiyanlık bunu görmezden gelmez.

Gerçek tövbe ve Hristiyan inancı ahlaki bir dönüşüm gerektirir, sadece sözlerle olmaz. Yakup 2:17’de dendiği gibi, "Bunun gibi, tek başına eylemsiz iman da ölüdür.” Dolayısıyla biri “İnanıyorum.” deyip haksızlık yapmaya devam ediyorsa, Hristiyanlık o kişiyi kurtulmuş saymaz. Zira bu gerçek iman değildir. Bu bir çelişkidir. Bu, dilinle Tanrı’ya güvendiğini söyleyip yaşayış biçiminle O’nu inkar etmektir. Romalılar 3:28'de şöyle denilmektedir: “Çünkü insanın, Yasa’nın gereklerini yaparak değil, iman ederek aklandığı kanısındayız." Ama durum, birinin aynı zamanda günah işlemeyi sürdürmesi halinde imanının da ölü olduğunu da söylüyorsunuz. Ve aynı zamanda, İsa günahkarlar için öldü.

Öyleyse, soru şu: Gerçek iman günah işlememekse İsa kimin için öldü? Ve eğer herkes günahkar ise, o zaman gerçek imana sahip olan kim? Suçluyu kurtarmak için masumu öldürmek adalet değildir; çaresizliktir. Oysa Tanrı asla çaresiz değildir. Dürüst bir kalp, bir başkası acı çekti diye kendisinin bağışlanması gerektiğine inanmaz. İnsanlar İsa’yı yüceltmek için onu Tanrılaştırdılar, ama biz onu Tanrı'nın bir hizmetkarı olduğu için seviyoruz. İncil'de birçok kez İsa'nın Tanrı'ya dua ettiği, O'na boyun eğdiği ve O’nu kendinden daha üstün saydığı yazıyor.

“Yüzüstü yere kapanıp dua etmeye başladı.” (Matta 26:39), “Yine de benim değil, senin istediğin olsun.” (Luka 22:42), “Çünkü Baba benden üstündür.” (Yuhanna 14:28). O halde İsa gerçekten Tanrı ise kime dua ediyordu? Tanrı nasıl başkasının kendisinden daha büyük olduğunu söyleyebilir? Dua eden kişi, dua edilen kişi ile aynı olamaz. İslam bu karışıklığı giderir. İsa Tanrı değildir; o, Tanrı'nın kulu ve elçisidir. Eski Ahit'te birçok kimse "Tanrı'nın oğulları" olarak adlandırıldı. "Bana, 'Sen benim oğlumsun' dedi, 'Bugün ben sana baba oldum.'" (Mezmurlar 2:7). Bu ayet Davut hakkındadır. En eski İncil metinlerinde bu terim mecazidir, gerçek anlamında değildir.

Öyleyse, neden bu ifade sadece İsa'nın durumunda gerçek anlamıyla kabul edildi? Yuhanna 5:18'de açıkça belirtildiği gibi, "İşte bu nedenle Yahudi yetkililer O’nu öldürmek için daha çok gayret ettiler. Çünkü yalnız Şabat Günü düzenini bozmakla kalmamış, Tanrı’nın kendi Babası olduğunu söyleyerek kendisini Tanrı’ya eşit kılmıştı." O dönemin dini liderleri İsa'nın bu ifadeyi sembolik olarak kullanmadığını anladılar. O, ilahi bir iddiada bulunuyordu. “Ben ve Baba biriz.” (Yuhanna 10:30). Gerçek mi, mecazi mi? Eğer İsa yanlış anlaşılmış olsaydı, neden şöyle diyerek açıklığa kavuşturmadı? “Hayır, ben Tanrı değilim, mecazi olarak konuşuyorum”? Ama böyle yapmadı. Bunun yerine, iddiasını pekiştirdi.

"Eğer Babam’ın işlerini yapmıyorsam, bana iman etmeyin. Ama yapıyorsam, bana iman etmeseniz bile, yaptığım işlere iman edin. Öyle ki, Baba’nın bende, benim de Baba’da olduğumu bilesiniz ve anlayasınız." (Yuhanna 10:37–38). Bu mecazi bir tevazu değildir. Bu ontolojik bir birliktir, özün ortaklığı iddiasıdır. Dolayısıyla İsa dua ettiğinde bu, Tanrı olmadığı anlamına gelmez. Bu, onun Baba ile olan sevgi dolu bağını gerçekten insani bir şekilde ifade ettiği anlamına gelir. Bu bir çelişki değildir; bu, tevazu yoluyla gösterilen ilahi yakınlıktır. "Hırıstiyanlar ise, 'İsa Mesih Allah'ın oğludur' dediler.

Onların bu sözleri daha önce inkar etmiş kimselerin söylediklerine benziyor." Peki, bu öncekiler kimlerdi? Çok tanrılı Yunanlılar ve Romalılar. "Tanrı’nın oğlu" ifadesi, Yunan mitolojisindeki anlatılarla büyük benzerlik taşımaktadır. Ve bu bir tesadüf değildir. Zeus, tanrıların babasıdır. Heraklius, Zeus'un ve bir insan kadının oğludur. O yarı tanrı, yarı insandır. Perseus, Aşil ve Theseus gibi figürler de aynı modeli izler: bir tanrı bir insan kadını seçer, ilahi bir oğul doğar, yeryüzünde bir misyonla yaşar, yüceltilir. Ortak tema şudur: ilahi baba, yarı ilahi oğul, insanlarla etkileşim. Bu, Baba–Oğul–Kutsal Ruh biçimindeki Hristiyan yapısını yansıtır.

Bu fikrin evrimi, İskenderiye ve Antakya gibi Helenistik entelektüel merkezlerce büyük ölçüde şekillendirilmiştir. Kur'an bu kültürel çarpıtmayı ortaya koymaktadır. Yuhanna İncili'nde merkeze alınan Logos, yani “Söz” kavramı, tamamen İbrahimi bir fikir değildir. Yunan felsefesinden derin bir şekilde etkilenmiştir. "Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı." (Yuhanna 1:1). Bu teolojik yapı Helenistik temeller üzerine inşa edilmiştir.

İsa'yı “Tanrı'nın oğlu” olarak adlandırmak başlangıçta mecazi bir ifadeydi, ancak zamanla, Yunan mitolojisinin etkisiyle, bu ifade gerçek anlamını kazandı, daha sonra kilise doktrininin bir parçası haline geldi ve sonunda İncil metinlerine eklendi. Evet, Herakles ve Perseus gibi figürler tanıdık bir kalıbı yansıtıyor: ilahi bir baba, insan bir anne ve yarı ilahi bir oğul. Ancak benzerlik, eşdeğerlik anlamına gelmez. Logos teriminin Yunan felsefesinde benzerleri olduğu doğrudur. Ancak bu, bir “ödünç alma” meselesi değildir. Daha ziyade Yahudi teolojisinin Helenistik dil ile kaynaşmasıdır.

Yuhanna İncili bu mevcut çerçeve üzerine inşa edilmiştir, ebedi gerçekleri hem Yahudiler hem de Yunanlıların anlayabileceği bir dilde ifade etmektedir. “Tanrı'nın Oğlu” ünvanının daha sonra eklendiği iddiası, modern eleştirel çalışmalarda yaygın bir teoridir, fakat bu kanıtlanmış bir olgu değildir ve bilimsel bir fikir birliği de yoktur. Erken Hristiyan uygulamaları zaten Teslis modelini göstermektedir. Örneğin, Didache (geç birinci yüzyıl) ve erken dönem Kilise Babalarının yazıları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına yakarışın başından beri sağlam bir şekilde yerleşmiş olduğunu göstermektedir.

Markos 1:1, yaygın olarak en eski İncil olarak kabul edilir ve şu sözlerle başlar: “Tanrı’nın Oğlu İsa Mesih’le ilgili Müjde’nin başlangıcı.” Peki, bu ne anlama geliyor? Teslis doktrini konsiller tarafından icat edilmemiştir. Konsiller sadece erken Hristiyan topluluklarının zaten itiraf etmekte oldukları şeyi teyit etmiştir. Bir cümlenin sırf erken dönem el yazmalarında geçmesi onu otomatik olarak ilahi vahiy yapar mı? Markos İncili, en eski yazılı incillerden biri olarak kabul edilir, ancak unutmamalıyız ki Markos'un bazı erken el yazmaları “Tanrı'nın Oğlu” ifadesini içermez.

Örneğin, dördüncü yüzyıldan kalma en eski elyazmalarından biri olan Codex Sinaiticus (Sina Yazması), bu ifadeye yer vermez. Bu, “Tanrı'nın Oğlu” teriminin bazı nüshalara sonradan eklenmiş olabileceğini gösterir. Katolik Yeni Amerikan İncil’i dahi dipnotlarında bunu kabul eder. “Bazı elyazmalarında ‘Tanrı’nın Oğlu’ ifadesi yoktur.” Dolayısıyla, bu ifade sadece erken dönemlere ait olmayıp, aynı zamanda metin açısından da tartışmalıdır. Birinci İznik Konsili (MS 325) bu sorunu çözmek için toplandı: İsa yaratılmış mıydı, yoksa yaratılmamış mıydı? Diğer bir deyişle, o ana dek İsa’nın ilahiliği hala kesinleşmiş bir doktrin değildi.

Arius isimli din adamı, İsa'nın yaratılmış olduğunu savunuyordu ve çok sayıda takipçisi vardı. Öyleyse şunu sormamız gerekiyor: İsa gerçekten Tanrı idiyse, Kilise’nin bunu resmen ilan etmesi neden 300 yıl sürdü? İslam'da böyle bir karışıklık yoktur. “Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Tanrı mıydı?” gibi bir tartışma hiç olmamıştır. Buna karşılık, Hristiyanlıktaki “Tanrı’nın Oğlu” düşüncesi, Yunan felsefesi ile Roma imparatorluk siyasetinin birleşmesinin bir sonucudur. Ancak İslam açıkça şöyle der: "De ki: 'O, Allah'tır, bir tektir. Allah Samed'dir. Ondan çocuk olmamıştır. Kendisi de doğmamıştır.

Hiçbir şey O'na denk ve benzer değildir.'" Bu dört ayet bin sayfalık bir tartışmayı sonlandırır. Bu vahiydir. Bu Tevhid'dir. İlahi tekliktir. Bu hakikattir. İsa, sözlü öğreti yoluyla tebliğ etti. Havarileri ve ilk takipçileri onun mesajını sözlü rivayet yoluyla muhafaza ettiler. Kısa süre sonra bu sözlü öğretiler yazıya geçirildi. Örneğin Pavlus’un mektupları MS 50 civarında yazıldı, İsa’nın vefatından yalnızca 20 yıl kadar sonra. Tarihsel olarak bakıldığında, yüz binlerce antik el yazması bulunmaktadır. Bunlar arasındaki farkların çoğu küçüktür: imla hataları veya anlamı değiştirmeyen küçük ayrıntılar.

Tüm kopyalarda ana mesaj aynıdır: İsa Mesih çarmıha gerildi, ölümden dirildi ve o Rab'dir. İnciller arkeoloji ve tarih tarafından desteklenmektedir. Sina Yazması, dördüncü yüzyıldan kalma eksiksiz bir Kutsal Kitap nüshasıdır. Günümüzün İncil'iyle karşılaştırıldığında, mesajın özü aynı kalmıştır. Ayrıca, birinci ve ikinci yüzyıllarda erken dönem Kilise Babalarının mektupları İncil'den yüzlerce alıntı içerir. Dört İncil, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna, farklı bakış açılarını yansıtır. Aralarında küçük farklılıklar bulunsa da, başlıca olaylar konusunda tamamen aynıdırlar: çarmıha gerilme, diriliş ve mucizeler. Sonuç: Hayır, İncil'in özü tahrif edilmemiştir.

Binlerce el yazması aynı mesajı taşır: “Tanrı sizi seviyor. İsa kurtuluştur.” Ve bu mesaj sadece insan çabasıyla korunmamıştır. İlahi rehberlikle muhafaza edilmiştir. Pavlus'un mektupları, MS 50 civarında yazılmıştır. Ancak şunu sormamız gerekir, Pavlus'un mektupları gerçekten İsa'nın hayatını, öğretilerini ve mesajını anlatıyor mu? Yoksa çoğunlukla teolojik düşünceler, kişisel görüşler ve ahlaki öğütlerden mi ibaret? Dört İncil’in aksine Pavlus, İsa'nın hayatındaki olayları, mesellerini veya vaazlarını anlatmaz. Nitekim İsa ile bizzat hiç tanışmamıştır. Havarilerle temasları da sınırlıydı. Mesajını rüyalara ve görümlere dayandırıyordu.

O halde kritik soru şudur: Hakkında konuştuğu kişiyi hiç görmemiş olan birinin görümlerinin izinden neden gidelim? Bugün elimizde bulunan dört İncil: Matta, Markos, Luka ve Yuhanna, evet, bu isimleri taşıyor. Ancak burada önemli bir gerçek var: bu isimler asıl yazarlar tarafından konmamıştır. Daha sonra katipler veya kilise geleneği tarafından eklenmiştir. Şimdi şaşırtıcı kısma gelelim. Dördünden sadece biri, Matta, İsa'nın havarisiydi. Ancak o İncil dahi İbranice değil, Yunanca yazılmıştır. Birinci yüzyılda bir Yahudi havarinin İncil’ini Yunanca yazması pek olası değildir. Üstelik Matta İncili, Markos’tan kelimesi kelimesine geniş bölümler iktibas eder.

Matta bir görgü tanığıysa, neden başka bir kaynağı kopyalamaya ihtiyaç duysun ki? Yuhanna'ya gelince, geleneksel inanışa göre o bir havariydi, ancak Yuhanna İncili en son yazılan İncil'dir. MS 90 ila 110 yılları arasında. Birçok akademisyen, bu İncil'in bizzat Yuhanna tarafından değil, daha sonra cemaati tarafından yazıldığına inanmaktadır. Diğer taraf ise dört İncil'in farklı perspektifler sunduğunu ancak hepsinin temel anlatıda aynı olduğunu iddia eder. Ancak bu doğru değildir. Örneğin, İsa'nın son sözleri neydi? Matta: "Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?" Luka: “Baba, ruhumu ellerine bırakıyorum!” Yuhanna: “Tamamlandı!” Bu, aralarındaki pek çok metinsel farktan yalnızca birkaçıdır.

"Yazmalar ve Kilise Babaları tutarlılığı kanıtlıyor," deniyor. Evet, Sina Yazması gibi eski el yazmaları vardır, ancak unutmayalım ki bunlar İsa’dan 300 yıl sonra derlenmiştir, ve hatta kopyalar arasında dahi birçok farklılık bulunur. Bazı kısımlar eklenmiş, bazıları çıkarılmış, bazıları ise farklı biçimlerde yazılmıştır. Son savunmanı yap. Bu münazara sona erecek. İncil yazarlarının kimliği ve dil meselesi. Hristiyan geleneği, dört İncil yazarının kimliklerini kilise hafızası ve tarihsel öğrencilikle korumuştur. Örneğin, Luka Pavlus'un arkadaşıydı, Markos Petrus'un yardımcısıydı, Matta on iki havariden biriydi.

Yuhanna ise yaşlılığında öğretilerini topluluğuna yazdırdı ve öğrencileri bunları yazıya döktü. Evet, Pavlus'un dünyadaki yaşamı boyunca İsa ile hiç tanışmadığı doğrudur. Ancak Pavlus, Dirilmiş Mesih’le bir görümde karşılaştığını iddia etti (Elçilerin İşleri 9). Galatyalılar 1. bölüm, 12. ayette yazdığı gibi "Çünkü ben onu insandan almadım, kimseden de öğrenmedim. Bunu bana İsa Mesih vahiy yoluyla açıkladı." İncil'ler birbiriyle çelişiyor mu? Sık yapılan bir eleştiri, İncil'lerin İsa’nın çarmıhtaki son sözlerini farklı aktarmasıdır. Evet, Matta, Luka ve Yuhanna farklı ifadeler aktarmışlardır, ama bu bir çelişki değildir. Bu, birbirini tamamlayan tanıklıklardır. Bir düşünün.

Bir kişi ölmeden önce birden fazla cümle söyleyebilir. Her tanık farklı bir ana vurgu yapabilir. Biri onun acısına (Matta), biri teslimiyetine (Luka), biri son zaferine (Yuhanna) odaklanmıştır. Bunlar uydurma değildir; bağımsız görgü tanıklarının doğal farklılıklarıdır her biri aynı kudretli olaya kendi bakış açısıyla yaklaşmıştır. Savunmayı ikna edici buldun mu? Bu nazik gelebilir, ancak bu yaklaşım, zor sorulardan kaçınmaktır. Eğer bu ifadeler, onun kim olduğuna dair farklı inançlara yol açıyorsa, bu artık farklı bakış açıları meselesi olmaktan çıkar. metnin güvenilirliğini sorgulayan ciddi bir mesele haline gelir. Bakın, Matta'da İsa, terk edilmiş hissederek acı içinde haykırır.

Luka'da ruhunu huzur içinde Baba'ya teslim eder. Yuhanna'da ise “Tamamlandı.” der. Sanki zaferle sonuçlanan bir son gibi. Hangisi doğrudur? Bunlar küçük ayrıntılar değil, bunlar İsa’ya bakışımızı değiştirirler. Ve İncil yazarlarının hiçbiri aslında çarmıha geriliş anında orada değildi. Peki bu sözler nereden geldi? Görgü tanıklarından değil. İnsanlar kendilerine benzeyen bir Tanrı istediler, bu yüzden bir oğul hayal ettiler. Ama Tanrı bize gerçekte kim olduğunu söyledi: O doğurmamıştır, doğmamıştır, Eşsizdir. Ölemez. Bir çarmıhta mağlup edilemez. O ebedidir. İslam, Tanrı’nın en açık, en saf ve en mantıklı anlayışını sunar.

Ve şunu unutmayın: İslam, İsa'yı reddetmez; onun gerçek kimliğini savunur. Bir kişi, İsa'nın Tanrı'nın peygamberi olduğuna inanmadıkça Müslüman olamaz.