İslam Uğruna Bir Milyarderin Kızını Reddettim! – İman Eden Eski Hindu
Yayınlanma tarihi
Ertesi gün anne, babamı aradım. Size söylemem gereken bir şey var dedim. Müslüman oldum. Aklını mı kaçırdın? Delirdin mi sen? Senin beynini yıkamışlar. Yürü! İşimizi zorlaştırma. Üç buçuk yıl boyunca, Hindistan’da mahsur kaldım. Rehin tutuldum. Erkek kardeşi beni yakaladı ve resmen namaz kılmamı engelledi. Dur dedim! Köye doğru koştum. Ayağımda terlik bile yoktu ve herkes beni arıyordu. Komşulardan biri dışarı çıktı ve bana şöyle bir tokat attı. Ben de düşünüyordum ki... Beni eve sürükledi. Gelip doğrudan suratıma yumruk attı. "Şuradaki kızı görüyor musun?" dedi. "O, bu bölgedeki Pandit'in kızı." Çünkü bu adam bir milyarder.
“Tek yapman gereken kızımla evlenmek ve her şeye sahip olacaksın.” Dedi ki "Bir parça domuz eti ye yeter." Ne?! Sonunda bir yere vardık, orada bir şelale vardı. Ganj Nehri’ydi. Ve kış mevsimiydi. "Şunun altına gireceksin." “Şelalenin altına yürü!” Sonra konsolosluğa gittim ve dediler ki: "Bak, paran geldi. Biletini aldık. Cuma sabahı yola çıkıyorsun. İlk uçakla Londra'ya dönüyorsun." Hayretler içindeydim. Gerçekten çok mutluydum. Havaalanındayken, Sih bir adam vardı ve pasaportlara damga vuran kişi oydu. Bir adam geldi ve ona, "Pasaportun nerede?" dedi. "Bilmiyorum." Adam da, "Şuraya geç" dedi. Ve ben de... Biraz endişelendim dostum. Gitmek için tek şansım bu ve bir sorun çıksın istemiyorum.
Esselâmü aleyküm, Muhammed İsa kardeşim. Towards Eternity'ye hoş geldin, davetimizi kabul ettiğin için teşekkür ederiz. Muhammed İsa kimdir, bununla başlamak istiyorum. Bize kısaca hayatından bahseder misin lütfen? Ve aleyküm selam ve rahmetullah ve berekatüh. Burada olmak benim için bir onur. Hindistan’ın Pencap eyaletindeki Sanaur kasabasında, Hindu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Dört kardeşten biriydim ve dört yaşındayken Londra’ya geldim. Daha sonra 14, 15 yaşlarında Hinduizm hakkında şüphelerim oluştu, gerçek olup olmadığını sorguladım. Diğer dinleri araştırmaya başladım ve sonunda Müslüman oldum.
Bu, ailem için büyük bir şoktu ve beni Hindistan'a götürdüler, orada üç buçuk yıl beni rehin tuttular. Orada pek çok zorlukla karşılaştım. Biraz da şiddet gördüm. Bana uyuşturucu verdiler, Hindistan'dan kaçtım ve Londra’ya geri döndüm. İslam'ı yaşamaya, İslam hakkında bilgi edinmeye devam ettim ve ailemle ilişkimi yeniden kurmaya çalıştım. İnanç açısından hayatın nasıldı? Neye inanıyordun? Biz sıradan Hindular değildik. Hinduizm’de bir kast sistemi vardır. En altta yer alan insanlar vardı, bunlar tuvaletleri temizleyen insanlardı, onlara "dokunulmazlar" denirdi. En üstte ise Brahmanlar vardı. Topraklar onlara aitti. Tapınaklara putları onlar yerleştirirdi ve toplumda saygı görürlerdi.
İnsanlar onlara hediyeler verir, düğünlere davet ederdi ve toplumdaki herkes onlara hürmet gösterirdi. Biz de onlardandık. Hiyerarşinin en tepesindeydik. Yani kültürel açıdan Hindu olarak yetiştirildik. Her odada putlarımız ve resimlerimiz vardı, maymun tanrı Hanuman'ın, boynunda yılan olan Şiva'nın. Kali Ma vardı. Kali Ma kötü bir tanrıçaydı. Yani birine kötülük yapmak isterseniz, ona dua ederdiniz. Evin her yerinde bunlar vardı ve annem bunlara tapardı. Annem vegandı. Babam ise bize et yedirirdi. Tavuk, kuzu eti falan. Her pazar rosto yapardı ve bundan nefret ederdik, etten nefret ederdik.
Yiyemediğimiz tek et sığır etiydi, çünkü inek kutsaldı, bu yüzden sığır eti istemezdik, inek eti yemezdik. Peki İslam’a doğru olan yolculuğun nasıl başladı? En yakın arkadaşım Müslüman’dı. Sömürgeci zihniyet yüzünden Müslümanların kötü olduğuna, güvenilmez olduğuna inanırdık. Üniversiteye başladığımda, tartışmalara girdim. Arkadaşlarım bana bazı şeyler söylerdi. "Bak, sen bir maymun tanrıya tapıyorsun" derlerdi. Ve ne diyeceğimi bilemezdim çünkü bu doğruydu. Sonra beni evine davet etti ve yemek yerken, bana sorular sordu. "Neye inanıyorsun? Neden Hindusun? Öldükten sonra ne olacak?" Ve bu sorular kafamda dönüp durdu, ne diyeceğimi bilemezdim.
Dedi ki: "Bak, tanrılarından birinin, maymun tanrının bir heykeli olsa ve yere düşüp kırılsa. Kendi kendine kalkabilir mi?" Ben de "Hayır, o sadece bir heykel" dedim. Dedi ki: "O hâlde sana yardım edemeyen bir şeye neden tapıyorsun? Kendine bile yardım edemiyorsa." Sonra şöyle dedi: "Bak, evrendeki her şey sınırlıdır. Bir başlangıcı var, bir sonu vardır. Kendi kendini var etmiş olamaz. Onu dışarıdan bir şeyin, bir yaratıcının var etmiş olması gerekir. Ve evrendeki her şey bir şeye muhtaçtır. Yemeğe ihtiyacımız var, insanların yemeğe, tuvalete gitmeye ihtiyacı var. Bitkilerin ışık ve fotosentez için güneşe ihtiyacı var ve hiçbir şey ebedi değil. Hiçbir şey ebedi değildir.
Güneş bir gün tükenecek, evren yaşlanıyor, biz de yaşlanıyoruz. Biz sonsuz olmadığımıza göre, tüm bunları yoktan var eden bir yaratıcı olmalı, çünkü her şeyin bir başlangıcı vardır. O yaratıcının ise ne başlangıcı ne de sonu vardır; O ebedidir, O her şeyi bilir, her şeye kadirdir." Ve ben de şöyle düşündüm: "Vay canına, bu... Bu inanılmaz." Sonra bütün dinlere baktık. Hristiyanlığa baktık, sonra Tevrat’a, Yahudiliğe baktım. Tüm dinlere bir göz attıktan sonra, ona "Ne kaldı?" diye sordum. "İslam" dedi. "İslam nedir?" dedim. Bir tanım yaptı. Dedi ki: "Bak, Yaratıcı tektir, Samed'dir, ebedidir. O'ndan kimse doğmamıştır, O da doğmamıştır. O, doğurmamış ve doğmamıştır. O her şeye kadirdir.
O ölmez. Bu yaratıcının kim olduğunu öğrenebilmemizin tek yolu, O'nun bize bir mesaj göndermesidir. Bu yüzden peygamberler aracılığıyla kitaplar gönderildi ve peygamberler mucizeler gerçekleştirdiler." "Bugün elimizde ne tür bir mucize var?" diye sordum. "Kuran" dedi. Ben de, "Kur’an’ın mucizesi nedir?" dedim. O şöyle dedi: "Arapça’nın zirvede olduğu bir dönemde indirildi. Dil Arapçaydı ve herkes... şairler vardı. Arapça sayfalar dolusu şiirler yazar ve birbirleriyle yarışırlardı. Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) da o dönemde doğdu. Ona El-Emin, yani güvenilir kişi denirdi ve okuma yazması yoktu. Arapça okuyup yazamazdı ve putlara inanmazdı. Onlar putlara taparlardı.
Allah onu seçti ve Kur'an eşsizdi. Şairlerin Arapçasının çok üzerindeydi. Mükemmeldi. Kafiyesi, üslubu ve dil bilgisi öylesine derin anlamlar taşıyordu ki Araplar Arapçanın bu derinliğini kavrayamıyorlardı. Onun bir benzerini bile ortaya koyamıyorlardı. Allah bütün Araplara Kur'an'ın benzerini yazmaları için meydan okudu ve hepsi feci şekilde başarısız oldular. Bugün de bu mucize hiç değişmedi. Hiç kimse Kuran'a benzer bir şey ortaya koyamadı. Ve ben de "Vay canına, bu mantıklı" dedim. Bunu çok ilginç buldum ve beni ikna etti. Bana delilleri gösterirdi, ben de bakar, anlardım sonra kendi araştırmamı da yapardım. Ve fark ettim ki söyledikleri doğruydu. Bunu inkar edemedim.
Kelime-i Şehadet getirme sürecin nasıl oldu? Bizi o anlara götürür müsün lütfen? Ertesi gün geri gittim ve dedim ki: "Senin inandığın şey var ya? Ben de ona inanıyorum. Müslüman olmak istiyorum." Doğu Londra Üniversitesi'ne gittik. O üniversitede bir münazara yapılıyordu. Sonra konuşmacı şöyle dedi: "Şey, bir duyuru yapacağım. Seyirciler arasında bir Hindu var ve o Müslüman olmak istiyor." Birdenbire tüm salon karıştı. Herkes bunun bir kurgu olduğunu söylüyordu, bağırıyorlardı, kızgınlardı ama bilirsin, ben... Pek umursamadım. Konuşmacı "Sahneye gel" dedi. Sahneye çıktım, "Kelime-i Şehadet getirmeye hazır mısın?" dedi. Ben de "Evet" dedim. O da "Benden sonra tekrar et" dedi.
"Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh" dedi. (Şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed O'nun kulu ve elçisidir). Ben de onun söylediğini aynen tekrarladım. Muhammeden Resûlullah sözlerini bitirdiğim anda... Vücudumun içinden geçen bir arınma hissettim. Bu, daha önce hiç hissetmediğim bir şeydi ve bu durum beni oldukça şaşırttı. Bir anda insanlar beni tutup sarılmaya başladı, ben de "Ne oluyor, neden bana sarılıyorlar?" diye düşündüm. "Müslüman oldun. O yaşam tarzını geride bıraktın, batılı terk ettin ve hakikati benimsedin." Ben de "Vay canına" dedim. Peki, ailen ve çevrendeki insanlar Müslüman olmana nasıl tepki verdi?
Müslüman olduktan sonra kendimi farklı hissediyordum, yani sanki yeni bir insan gibiydim ve o sırada aileme Müslüman olduğumu söylemek istemiyordum, çünkü İslam’dan nefret ediyorlardı, Müslümanlardan nefret ediyorlardı. Bu yüzden fark ettim ki beni Müslüman olarak kabul etmeyeceklerdi. Namaz kılmama ve oruç tutmama izin vermeyeceklerdi. Ben de evden ayrıldım. Ertesi gün ailemi aradım. Dedim ki, "Size söylemem gereken bir şey var. Ben Müslüman oldum." "Pagal ho gaya?" dedi. "Delirdin mi sen?" dedi. Sonra da şöyle dedi: "Senin beynini yıkamışlar. Muhammed mi? Seni İslam’a o mu yönlendirdi?" Ben de dedim ki: "Bak, ister Muhammed olsun ister bir başkası.
Onlar doğarlar ve ölürler ama İslam hakikattir. Yaratıcı asla ölmez. Ve ben buna inanıyorum. Ne olursa olsun buna inanıyorum." Ve o sırada arka planda babamın sesini duydum, anneme şöyle diyordu: "Onu istemiyoruz." Evet, "Hayır, eve geri dönemez" dedi. Ve bu beni oldukça üzdü. Ben de telefonu kapattım ve hayatıma devam ettim. Bir süre sonra, belediye binasında bir etkinlik vardı ve kız kardeşim de o etkinliğe geldi. "Bilirsin, anne babamız biraz üzgün. Sanırım babam çok kötü etkilenmiş," dedi. Ben de arkadaşlarıma söyledim ve iki arkadaşım, iri yarı adamlardı, biri Türk, diğeri Pakistanlıydı.
Onlarla birlikte eve gittik ve aileme açıkladım, "Bakın, ben arkadaşlarım yüzünden değil, ikna olduğum için Müslüman oldum. Ve İslam'ı yaşamak istiyorum. Bu evde kalmamı istiyorsanız, İslam'ı yaşamama izin vermelisiniz." Onlar da kabul ettiler ama o zamanlar niyetlerinin ne olduğunu, planlarının ne olduğunu hiç bilmiyordum. Sonra Londra’ya dönmek istedim ama üç buçuk yıl boyunca, Hindistan’da mahsur kaldım. Sırf İslam'a inandığım için kaçırıldım ve rehin tutuldum. Bir gün İslam'ı terk ederim umuduyla beni orada tuttular, bütün aile gibi yeniden Brahman kastından bir Hindu olmamı istiyorlardı. Umutları ve istekleri buydu.
Yaklaşık bir buçuk yıl geçmişti, ben hala İslam'ı yaşıyordum ve ailem beni tekrar Hinduizm'e döndürmeyi başaramamıştı. Bir gün beni bir yere götürdüler. Dağlık bir bölgeydi, orada açık tenli, oldukça güzel bir kız vardı, çok güzel görünüyordu. "Şuradaki kızı görüyor musun? O, bu bölgedeki Pandit'in kızı," dedi. "Bütün şu dağ yamacını görüyor musun?" dedi. "Bütün bu mülkler ona ait, hepsini kiraya veriyor. Bu adam bir milyarder ve eğer onunla evlenirsen, bir daha çalışmana gerek kalmaz. Paraya ihtiyacın kalmaz. Kocaman bir cip alabilir, dünyayı gezebilirsin, hayatın tadını çıkarabilirsin. Tek yapman gereken kızıyla evlenmek." Ben de dedim ki, "Dinle, sen benim bildiklerimi bilmiyorsun.
Bu hayat bir imtihandır, Yaratıcı’ya kulluk etmek ve hayatın her alanında O'na uymak için var. Bunu yaparsak, bize ne vereceğini biliyor musun? Cennet, sonsuz. Ahirette bizi bekleyen şey bu. Peki neden o hayatı feda edip bu kızla evlenerek tüm bunları kaybedeyim ki? Bunu yapmak için deli olmak lazım." Her neyse, beni görmezden geldi ve kulübeye girdik, şöyle dedi: "Tek yapman gereken kızımla evlenmek, o zaman her şeye sahip olacaksın. Hepsi... Hepsi senin olacak. Sadece bir parça domuz eti ye." Ben de, "Ne?!" dedim. "Tek yapman gereken bir parça domuz eti yemek, o zaman sözleşme tamam." Ben de ona dedim ki: "Bak, kızını da al, mülkünü de al, domuz etini de al, istemiyorum.
Beni bekleyen daha güzel bir şey var, Cennet, ebedi olan." Bu milyonerin, hatta muhtemelen milyarderin kızını reddettim. çünkü İslam'ı yaşamak istiyordum. Bu dünyanın malını istemiyordum. Ahiretin zenginliğini, Rabbime kavuşmayı istiyordum, orada nimetlerden faydalanıp cennette ümmetimle buluşmayı istiyordum. Cennet, bu dünyadan çok daha büyüktür. Hindistan’da namaz kıldığım zamanlarda, kuzenlerim önüme bir şeyler koyarlardı, çünkü bu onlara garip geliyordu. Namaz kılıyorum ama önümde hiçbir şey yok. "Kime ibadet ediyorsun?" diyorlardı. Bunu garip buluyorlardı ama ben biliyordum ki, onların tanrılarının aksine sureti ve şekli olmayan yaratıcıya ibadet ediyordum.
Annem işlerin yolunda gitmediğini fark etti ve oldukça öfkelendi. Ve bu yüzden... Beni namaz kılmaktan alıkoydular. Ve annemin... Erkek kardeşi beni yakaladı ve kelimenin tam anlamıyla namaz kılmamı engelledi. Gerçekten çok üzülmüştüm. Bunu bana nasıl yapabilirlerdi? Biliyorsunuz, ben onlara hiçbir şey yapmadım. Sadece o tek ve gerçek olan Allah'a inanıyordum. Beni bıraktıklarında biraz bekledim, sonra kaçtım. Çok üzgündüm. Köye doğru koşmaya başladım. Ayaklarımda terlik yoktu. Elimden geldiğince uzağa koştum ve saklandım. Hepsi beni arıyordu, komşulardan biri dışarı çıktı, iri yarı bir adamdı, bana şöyle bir tokat attı ve ben düşündüm ki... Canım çok yandı. Beni eve sürükledi.
Sonra başka bir komşu gelip doğrudan suratıma yumruk attı. Ve ben de... Yumruk yüzünden gözyaşları içindeydim. Ve şöyle düşünüyordum, "Bunu nasıl yaparsın? Sen kimsin ki? Sen de sadece bir insansın. Hesap gününü bekle." Akrabalarımdan biri bu adama bağlıydı, onu takip ederdi. O adeta bir... Pir gibi bir şeydi, bir aziz gibiydi. Dağlarda oradan oraya dolaşır, her yerde onun peşinden giderlerdi. Bana dedi ki: "O 100 yaşında." Aslında, 200 yaşında olduğunu söyledi. Ona baktım ve dedim ki, "Bana onun doğum belgesini göster." Bana baktı, gözlerini devirdi ve şöyle dedi: "Bu ne cüret? Ona bakmaya nasıl cüret edersin?
Onu sorgulamaya nasıl cüret edersin?" Ben de, "Bu manevi kişiyle tanışmak isterim," dedim. "Evet, tanışabilirsin, İngilizce diploması da var," dedi. Ben de, "Vay canına, tamam, bu harika, o zaman onunla konuşabilirim," dedim. Oraya gittiğimizde, burası... Ormanlık bir bölgeydi. Turuncu giysiler giyiyordu ve insanlar gelip ona hediyeler veriyorlardı. Onun çok manevi biri olduğunu düşünüyorlardı, sanki Tanrı’ya çok yakınmış gibi. Neyse, bu adamla tanışmaya gittik ve herkes ayaklarına dokunuyordu, ona, bilirsin, saygılarını bu şekilde gösteriyorlardı. "Senin ayaklarına dokunmam, Ben sadece Allah'a secde ederim" diye düşündüm.
Bana baktı ve fark etti: "Herkes ayaklarıma dokunuyor ama bu adam dokunmuyor. Bu biraz tuhaf, bana saygısızlık ediyor." Onunla tanıştım ve, "Dinle, benim adım Muhammed. Tek bir yaratıcı olduğuna inanıyorum ve bir yaratıcının varlığını kanıtlayabilirim. Ve bu Yaratıcı’nın tüm insanlığa Kur'an adında bir vahiy gönderdiğini kanıtlayabilirim, Kur'an'ın şüphesiz O'ndan geldiğini kanıtlayabilirim. Sen Hinduizm'e inanıyorsun, sen bir Hindusun. Bunun hakikat olduğuna inanıyorsun. Peki, bunu bana kanıtlayabilir misin?" dedim. O da "Önce sen Muhammedizm'ini kanıtla" dedi. Ona dedim ki: "Bak, bu Muhammedizm değil, İslam. Bu, Yaratıcı'ya tam bir teslimiyettir." Ona "Tamam, o halde..." dedim.
Ona bir örnek verdim. Dedim ki, "Şu kulübeye bak. Bu kulübe sınırlıdır. Şu tele bir bak, ışığa ulaşmak için şekillendirilmiş... Sınırlıdır, sonsuz değildir. Yaratıcı dışında evrendeki her şey sınırlıdır, çünkü her şeyi O var etti ve biz de sınırlıyız. Bir gün öleceğiz. Her şeyi O yarattı. Biz tanrı değiliz. Ve bu Kur'an'ı, yani vahyi gönderdi, bütün insanlığa bir kitap verdi ve onu hatadan, yanlıştan ve tahrifattan korudu. Ve bu Kur'an doğası gereği mucizevidir, onun bir benzerini ortaya koyamazsınız. İşte bu yüzden bunun o Yaratıcı’dan gelen bir mesaj olduğunu ve Allah’ın tüm insanlığın Yaratıcısı olduğunu ve ibadete tek layık olanın O olduğunu söylüyoruz." Ve "Sıra sende" dedim.
Sonra şöyle yaptı... Dedi ki, "Başlangıçta..." Pencapça konuşuyordu. "Ik nehar tha" dedi. "Bir nehir vardı" dedi. "Jo nehar tha, woh Sindhu log the." Nehrin üzerinde, Sind Nehri'nde, insanlar vardı, onlara Sindhular denirdi." Ve şöyle devam etti: "Sonra bigar gaye. Yozlaştılar." Ben de "Anladım, anladım, anladım. Yani Sind nehri Hind nehri oldu, Sindhular da Hindular oldu ve bu yüzden Hinduizm hakikattir!" dedim. O da bana "Bewaqoof!" dedi. "Aptal herif!" dedi. Ben de "Vay be, bana aptal diyorsun" diye düşündüm. Sonra şöyle dedi. Şöyle söylemeye başladı, dedi ki, "Sana Tanrı'yı kanıtlayabilirim. Hepimiz Tanrı olabiliriz." Ben de "Vay canına, tamam" diye düşündüm.
Ve şöyle dedi: "Şu kabloya bak, bu sonsuz... sınırsız." Ve benim kullandığım kelimelerin aynısını kullanıyordu. Sonra şöyle dedi: "Biz de Tanrı olabiliriz, bunun gibi" Ben de ona dedim ki: "Bak, kablo sınırsız değil. Sınırlı, onu kesmeye gelen adamın elinde ne kadar olduğuna bağlı. Evet, sınırsız değil, sınırlı. Ve dinle, sen gençken, 5 yaşındayken, 20 yaşındayken ve şimdi 80 ya da 70 yaşındayken, sence odanın bir ucundan diğer ucuna uçabilir misin? Yapamazsın, çünkü sınırlısın. Sen sadece bir insansın. Bunu yapamazsın. Bu imkânsız. Asla Tanrı olamazsın. Tanrı bizim gibi değildir." O da bana "Bewaqoof!" dedi. "Aptal herif!". Ben de akrabama baktım ve dedim ki, "Vay be, zeka seviyesi bu mu?
Takip ettiğin kişi bu mu? Sorularıma cevap bile veremiyor. Onun peşinden nasıl gidebilirsin?" Neyse, o tartışma aniden sona erdi. Annem de "Farklı bir taktik denemeliyim" diye düşündü. Böylece zor kullanmaya karar verdi. Yine, bir yerden bir yere, oldukça uzak mesafelere seyahat ediyorduk. Sonra oraya gittik ve Ganj Nehri’nden gelen bir şelaleye vardık. Su oradan akıyordu ve şey, herkes oraya gidip, kıyafetleriyle birlikte bu suyun altında yıkanıyorlardı ve kış mevsimiydi. Akrabama ve anneme "Burada ne oluyor?" diye sordum. O da, "Sen de onun altına gireceksin. Söz dinlemiyorsun, suyun altına gireceksin" dedi. "Hayır, girmeyeceğim" dedim. "Evet, gireceksin" dedi.
Ve bir de baktım ki, beni yakaladılar ve sıraya soktular. Şu anda şelale için sırada bekliyorum. "Aman Allahım" diye düşündüm, beni sıkıca tutmuşlardı. Derken bir baktım, şelalenin altındayım ve su başımdan aşağı dökülüyor. Boğuluyormuş gibi hissettim. Sonra beni orada bir süre tuttular, ardından dışarı çıkardılar. Sonra akrabam şöyle dedi: "Bir şey hissediyor musun? Farklı bir şey hissediyor musun?" Ben de "Evet, aslında hissediyorum" dedim. Mutlu oluyorlardı. Belki de bir şeyler oluyordu. "Evet" dedim. "Daha önce üşüyordum, şimdi hem üşüyorum hem de sırılsıklamım!" Onlar da "Ne?" der gibiydi. Ona "Siz ne sanıyorsunuz?
İslam'ın içime girmiş bir tür ruh olduğunu ve Ganj nehrinden gelen bu sözde arıtılmış suyun, bu kötü İslam'ı bedenimden söküp atacağını mı? Ganj Nehri'nden gelen suyun, içinde ölü ineklerin bulunduğu kirli suyun, insanların içinde çamaşırlarını yıkadığı suyun, bu kirli suyun beni değiştireceğini mi sanıyorsunuz? İslam’ın hakikat olduğuna tamamen ikna oldum ben." Sonra bir de baktım, beni tekrar tuttular. "Burada ne oluyor?" diye düşündüm. Beni bir tapınağın içine götürdüler. Tapınağın içinde ufak tefek bir Pandit vardı, elinde de üzerinde delikler olan bir şişe vardı. Üzerime bir sıvı serpiyordu. "Bu da ne?" dedim.
Bilmiyordum ama idrardı, inek idrarıydı, çünkü ineğin kutsal olduğuna inanıyorlardı. Bir yandan da bana ilahiler okuyordu. Ona dedim ki, "Bak, ne yapmaya çalışıyorsun?" Devam etti. Tabii ki işe yaramadı. İnek idrarı beni değiştiremezdi, okuduğu ilahiler de benim için hiçbir şey ifade etmiyordu, dolayısıyla tabii ki işe yaramadı. Artık sona yaklaşıyorduk, sürekli dolaşmaya devam edemezdik. Bu yüzden kasabadaki evlerimizden birine yerleştik. Neyse, annem biraz tuhaf davranmaya başladı. "Çay ister misin?" dedi. Ben de, "Olur," dedim. Bana çay verdi ve içtikten sonra kendimi biraz tuhaf hissettim. Boynum... Sanki boynum kırılacakmış gibi hissettim. Şöyleydi... Sanki boynum şöyle oluyordu.
Sonra bir baktım, taksi çağırmışlar, beni köye götürdüler. Köyde kuzenim yanımdaydı ve bana dedi ki, "Bir daha çay içme, sana ilaç veriyorlar." Ben de, "Ne?" dedim. Birçok mektup yazdım, "Bakın, biraz endişeliyim, Bana ne olacağını bilmiyorum." Akrabalarımdan biri uğradı ve şöyle dedi: "Mektuplar yazıyormuşsun, öyle mi? Arkadaşların seni kurtarmak için Hindistan'a geliyor. Geldiklerinde onların icabına bakacağız." Ben de dedim ki: "Bakın, arkadaşlarımla nasıl başa çıkacaksınız ki? Ölümü hayattan daha çok seven insanlarla nasıl başa çıkabilirsiniz? Onlar ahireti bekliyorlar. Orası çok daha güzel. Korkmuyorlar." Yüzüme baktı ve "Vay be" diye düşünmeye başladı.
Karşı çıkacak bir argüman bulamadı. Ben de devam ettim, çünkü Allah'a karşı hep umudum vardı, karşılaştığım durum ne olursa olsun, Allah her zaman yanımdaydı. Allah benim için daima en hayırlısını yapardı. Ve en çok da camileri özlüyordum, çünkü yabancı bir ülkede yaşarken cami bulmak çok zordu, Kur'an bulmak da öyle. Bir keresinde bir imamdan istemeyi başardım ve yaklaşık üç hafta sonra bir Kur’an nüshası bulmayı başardım. Altın kadar değerliydi. Gizlice saklanıp onu okurdum. Ama ne yazık ki akrabalarım Kur'an'ı buldular ve elimden aldılar ve ben gerçekten çok üzüldüm. Gerçekten çok üzülmüştüm. İnanılmaz bir şeydi, bilirsin, Allah ile kurulan o bağ, onu okumak, gerçekten muhteşem.
Bütün bunlar yaşandı. Annem artık bunun olmayacağını, beni ikna edemeyeceğini anladı, yeniden Hindu olup İslam'ı terk etmeyeceğimi gördü. Sonra bir süreliğine Londra’ya geri döndü, beni akrabalarımın yanına bıraktı. Ve işte bu... İşte bu benim fırsatımdı. Çünkü annem bana biraz para bırakmıştı. Hemen kasabaya gidip bir valiz aldım ve eşyalarımı toplamaya başladım. Bir tren bileti de aldım. Pazartesi gecesi kıyafetlerimi ve her şeyi hazırladım ve caddede yürüyordum. Ve... Bir de baktım, akrabam karşımdan geliyor, belediye başkanının oğluydu. Dedi ki, "Valizle nereye gidiyorsun?" "Allah'ım, işte bitti. Planım ortaya çıktı" dedim. Sonra da "Ne diyeceğim?" diye düşündüm. "Ben…
ben sadece, şey, pasaport işimi halletmek için elçiliğe gidiyorum" dedim. Onlar da, "Tamam" dediler. Çünkü Müslüman olduğumu biliyorlardı ama ne olduğunu... ne olup bittiğini anlamıyorlardı. İçim rahatladı. "Vay be," diye düşündüm. Trene vardım ama tren gecikmişti. Kış mevsimiydi, hava soğuktu, sanki sis vardı. Ve "Allah'ım, tren gelmiyor" diye düşündüm. Bir süre sonra tren nihayet geldi ve bindim.
Sonra tren istasyonuna vardım, konsolosluğa gitmek için bir rikşa, bir üç tekerlekli bir araç tuttum ve dedim ki, "Bakın, ben Londralıyım ve Hindistan'da alıkonuldum, ailem beni zorla evlendirmeye çalışıyor, ben ise Londra'daki hayatıma devam etmek istiyorum ve bütün bunların sebebi Müslüman olmam" dedim. Dediler ki, "Tamam, arkadaşlarından haber aldık. Bak, paran bizde, biletini aldık, acil çıkış vizeni de hallettik, Cuma sabahı yola çıkacaksın. Londra’ya giden ilk uçakla." Hayretler içindeydim. Gerçekten çok mutluydum. Havalimanındayken Sih bir adam vardı. Pasaportlara damga vuran kişi oydu. Bir adam geldi ve ona, "Pasaportun nerede?" dedi. "Bilmiyorum" dedi. Adam da, "Şuraya geç" dedi.
Ve ben de... Biraz endişelendim dostum. Bu buradan gitmek için tek şansımdı ve herhangi bir sorun yaşamak istemiyordum. Ama adam bana şöyle dedi: "Eğer herhangi bir sorunun olursa, bana haber ver." Sonra düşündüm ki, "Bu adam da kim? O da sadece bir insan. Sadece... Sadece durumu açıklayacağım. Hakikat bende. Neden endişeleniyorum ki? Allah benimle." Ben de yanına gittim. "Pasaportun nerede?" dedi. Ben de "Pasaportumu kaybettim" dedim. "Pasaportun nerede?" dedi. "Kaybettim. Sadece bu acil çıkış vizem var" dedim. Bana baktı, damgayı bastı ve "Git" dedi. Sonra gidip uçağa bindim.
Hani izlediğin şu filmler var ya, uçak kapısı kapanır ve sen sadece beklersin, acaba biri gelip seni yakalayacak mı diye? O anı yaşadım. Bekliyordum ve aniden kapı kapandı. Ve ben... Elhamdülillah. "Vay canına" diye düşünüyordum. Şu anda Londra’ya dönüş yolundayım. Arkadaşlarım havaalanında, beni bekliyorlardı. Gerçekten çok mutluydum. Bavulum elimdeydi ve tekrar Londra'daydım. Üç buçuk yıl boyunca yaşattıkları her şeyden sonunda kurtulmuştum, bütün o yaşadıklarımdan. Bilirsin, Allah Sübhanehu ve Teâlâ, bilirsin, O... O beni bundan kurtardı. O, tüm o imtihanlarla beni sınadı ve beni kurtardı. Ve bilirsin, artık beni durduramayacaklardı. Hiç Müslüman olduğuna pişman oldun mu? Asla.
Yaratılış amacım olan hakikate uymaktan nasıl pişman olabilirim, Allah'a kulluk etmekten? Tek isteyeceğim şey Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) zamanında doğmak, sahabeleriyle birlikte olmak, daveti yaymak, bugün de ihtiyacımız olduğu gibi İslam'ı yeryüzünde hakim kılmaktı. Pişman olduğum bir şey var, babam COVID'den hemen önce vefat etti ve onunla konuşmak ve onu Müslüman olmaya ikna etmek için elimden gelen her şeyi yapmadığıma pişmanım. Her ne kadar denemiş olsam da, o kendi dinine sımsıkı sarıldı sahip olduğu putlara sarıldığı gibi, onları asla bırakmazdı. Inandığı şeyin hakikat olduğuna inanıyordu, ben de ona anlattım ama asla kabul etmedi. Ve öyle vefat etti.
Allah ile aranda hiç özel bir bağ hissettin mi? Bilirsin, her zaman Hacca gitmek istemişimdir. Eşimle birlikte o fırsat doğdu ve 2024 yılında Hacca gittik. Hacda insan kaybolabiliyor, ben de üç kez kayboldum. Parasız, telefonsuz üç kez kayboldum. Bir defasında kayboldum ve oteli bulmaya çalışıyordum ama otelin adı internette bir şekilde değişmişti, bilmiyorum. Biraz üzülmüştüm, başladım... Gözlerimden yaşlar akmaya başladı ve bol bol dua ettim. "Allah'ım, beni gideceğim yere ulaştır" dedim. Gidebileceğim üç yol vardı. Biri dümdüz gidiyordu, biri ikiye ayrılıyordu, bir de başka bir yol vardı. "Şunu takip edeyim, ana yol kesin oradadır" diye düşündüm. O yolu takip ettim ve otele ulaştım.
Otele vardığımda imam, çok şaşırmışlardı çünkü bana "İsa!" diye seslendiler. Şaşkınlıkla şöyle dediler, "Birçok kişi kayboldu, geri dönemediler. Bir tek sen döndün." Sonra, "İsa geri döndü!" dedi. Çok şaşırmışlardı, tıpkı Hz. İsa gibi, "Geri döndün!" dedi. Ben döndüm, sonra başka bir zaman yine kayboldum ve sonra da üçüncü kez. Ve her seferinde otele geri döndüm. Ben de çok şaşırmıştım. Yani o zamanlarda, bilirsin, kaybolduğunda, Allah sana daima geri dönüş yolunu buldurur. Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)'da seni en çok etkileyen ne oldu? O, El-Emin'di, en güvenilir kişiydi ve kabilesindeki herkes, İslam'ın mesajına katılmasalar bile, onun dürüst bir kişi olduğunu biliyorlardı.
Mallarını ona emanet ederlerdi, sorunlarını çözmesi için ona güvenirlerdi, örneğin Hacerülesved'i Kabe'ye yerleştirmesinde olduğu gibi. "Lekad kâne lekum fî rasûlillâhi usvetun hasenah" buyuruluyor. Allah'ın Resulü Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) insanlık için en iyi örnektir. Eşlerine davranışında en güzel örnekti, İslam'a davette en güzel örnekti, bir komutan olarak ve İslam'ı uygulamakta en güzel örnekti. Öyleyse bu hayatta Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)'dan daha güzel bir örnek kim olabilir? Son olarak, dünyadaki bütün Hindularla konuşma fırsatın olsaydı, yalnızca birkaç dakika içinde onlara ne söylemek isterdin? Bildiğiniz her şeyi bir kenara bırakın, derdim.
Etrafınıza, var olan şeylere bakın, bunların ebedi olmadığını ama birisi tarafından tasarlandığını anlayın. Yani evren... Güneş sistemi, galaksiler, milyarlarca yıldız, bütün bunlar birdenbire yoktan var olmadı. Hiçbir şey yoktan gelmez, aksine, bunu var eden bir yaratıcı vardır. O yaratıcı bir mesaj ve delil göndermiştir, o da Kur'an'dır. Ve o, diğer tüm kitaplar gibi değildir. Kur'an'ı inceleyin, hakikat olduğunu anladığınızda, içinde hiçbir hata olmadığını gördüğünüzde, o vahye uyun, Müslüman olun ve cennet sizin olsun. Siz de İslam'ı yeni kabul ettiniz ama nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Ya da belki de hayatınız boyunca Müslümandınız ama temiz bir sayfa açmak ve İslam'ı sıfırdan öğrenmek istiyorsunuz. İşte tam da bu amaçla Step Islam uygulamasını geliştirdik. İslam'ı anlaşılır ve sistemli bir şekilde öğrenmenizi sağlayan, tamamen ücretsiz ve reklamsız bir uygulama. İmanın temel esaslarını, Kur'an'daki temel kavramları kolayca öğrenecek ve ömür boyu sürecek alışkanlıklar kazandıran pratik görevleri dilediğiniz şekilde tamamlayabileceksiniz. Şeytan'ın bunu ertelemenize sebep olmasına izin vermeyin. Aşağıdaki bağlantıya tıklayın, Step Islam’ı indirin ve ebedi mutluluğa giden yolda ilk adımı bugün atın.
“Tek yapman gereken kızımla evlenmek ve her şeye sahip olacaksın.” Dedi ki "Bir parça domuz eti ye yeter." Ne?! Sonunda bir yere vardık, orada bir şelale vardı. Ganj Nehri’ydi. Ve kış mevsimiydi. "Şunun altına gireceksin." “Şelalenin altına yürü!” Sonra konsolosluğa gittim ve dediler ki: "Bak, paran geldi. Biletini aldık. Cuma sabahı yola çıkıyorsun. İlk uçakla Londra'ya dönüyorsun." Hayretler içindeydim. Gerçekten çok mutluydum. Havaalanındayken, Sih bir adam vardı ve pasaportlara damga vuran kişi oydu. Bir adam geldi ve ona, "Pasaportun nerede?" dedi. "Bilmiyorum." Adam da, "Şuraya geç" dedi. Ve ben de... Biraz endişelendim dostum. Gitmek için tek şansım bu ve bir sorun çıksın istemiyorum.
Esselâmü aleyküm, Muhammed İsa kardeşim. Towards Eternity'ye hoş geldin, davetimizi kabul ettiğin için teşekkür ederiz. Muhammed İsa kimdir, bununla başlamak istiyorum. Bize kısaca hayatından bahseder misin lütfen? Ve aleyküm selam ve rahmetullah ve berekatüh. Burada olmak benim için bir onur. Hindistan’ın Pencap eyaletindeki Sanaur kasabasında, Hindu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Dört kardeşten biriydim ve dört yaşındayken Londra’ya geldim. Daha sonra 14, 15 yaşlarında Hinduizm hakkında şüphelerim oluştu, gerçek olup olmadığını sorguladım. Diğer dinleri araştırmaya başladım ve sonunda Müslüman oldum.
Bu, ailem için büyük bir şoktu ve beni Hindistan'a götürdüler, orada üç buçuk yıl beni rehin tuttular. Orada pek çok zorlukla karşılaştım. Biraz da şiddet gördüm. Bana uyuşturucu verdiler, Hindistan'dan kaçtım ve Londra’ya geri döndüm. İslam'ı yaşamaya, İslam hakkında bilgi edinmeye devam ettim ve ailemle ilişkimi yeniden kurmaya çalıştım. İnanç açısından hayatın nasıldı? Neye inanıyordun? Biz sıradan Hindular değildik. Hinduizm’de bir kast sistemi vardır. En altta yer alan insanlar vardı, bunlar tuvaletleri temizleyen insanlardı, onlara "dokunulmazlar" denirdi. En üstte ise Brahmanlar vardı. Topraklar onlara aitti. Tapınaklara putları onlar yerleştirirdi ve toplumda saygı görürlerdi.
İnsanlar onlara hediyeler verir, düğünlere davet ederdi ve toplumdaki herkes onlara hürmet gösterirdi. Biz de onlardandık. Hiyerarşinin en tepesindeydik. Yani kültürel açıdan Hindu olarak yetiştirildik. Her odada putlarımız ve resimlerimiz vardı, maymun tanrı Hanuman'ın, boynunda yılan olan Şiva'nın. Kali Ma vardı. Kali Ma kötü bir tanrıçaydı. Yani birine kötülük yapmak isterseniz, ona dua ederdiniz. Evin her yerinde bunlar vardı ve annem bunlara tapardı. Annem vegandı. Babam ise bize et yedirirdi. Tavuk, kuzu eti falan. Her pazar rosto yapardı ve bundan nefret ederdik, etten nefret ederdik.
Yiyemediğimiz tek et sığır etiydi, çünkü inek kutsaldı, bu yüzden sığır eti istemezdik, inek eti yemezdik. Peki İslam’a doğru olan yolculuğun nasıl başladı? En yakın arkadaşım Müslüman’dı. Sömürgeci zihniyet yüzünden Müslümanların kötü olduğuna, güvenilmez olduğuna inanırdık. Üniversiteye başladığımda, tartışmalara girdim. Arkadaşlarım bana bazı şeyler söylerdi. "Bak, sen bir maymun tanrıya tapıyorsun" derlerdi. Ve ne diyeceğimi bilemezdim çünkü bu doğruydu. Sonra beni evine davet etti ve yemek yerken, bana sorular sordu. "Neye inanıyorsun? Neden Hindusun? Öldükten sonra ne olacak?" Ve bu sorular kafamda dönüp durdu, ne diyeceğimi bilemezdim.
Dedi ki: "Bak, tanrılarından birinin, maymun tanrının bir heykeli olsa ve yere düşüp kırılsa. Kendi kendine kalkabilir mi?" Ben de "Hayır, o sadece bir heykel" dedim. Dedi ki: "O hâlde sana yardım edemeyen bir şeye neden tapıyorsun? Kendine bile yardım edemiyorsa." Sonra şöyle dedi: "Bak, evrendeki her şey sınırlıdır. Bir başlangıcı var, bir sonu vardır. Kendi kendini var etmiş olamaz. Onu dışarıdan bir şeyin, bir yaratıcının var etmiş olması gerekir. Ve evrendeki her şey bir şeye muhtaçtır. Yemeğe ihtiyacımız var, insanların yemeğe, tuvalete gitmeye ihtiyacı var. Bitkilerin ışık ve fotosentez için güneşe ihtiyacı var ve hiçbir şey ebedi değil. Hiçbir şey ebedi değildir.
Güneş bir gün tükenecek, evren yaşlanıyor, biz de yaşlanıyoruz. Biz sonsuz olmadığımıza göre, tüm bunları yoktan var eden bir yaratıcı olmalı, çünkü her şeyin bir başlangıcı vardır. O yaratıcının ise ne başlangıcı ne de sonu vardır; O ebedidir, O her şeyi bilir, her şeye kadirdir." Ve ben de şöyle düşündüm: "Vay canına, bu... Bu inanılmaz." Sonra bütün dinlere baktık. Hristiyanlığa baktık, sonra Tevrat’a, Yahudiliğe baktım. Tüm dinlere bir göz attıktan sonra, ona "Ne kaldı?" diye sordum. "İslam" dedi. "İslam nedir?" dedim. Bir tanım yaptı. Dedi ki: "Bak, Yaratıcı tektir, Samed'dir, ebedidir. O'ndan kimse doğmamıştır, O da doğmamıştır. O, doğurmamış ve doğmamıştır. O her şeye kadirdir.
O ölmez. Bu yaratıcının kim olduğunu öğrenebilmemizin tek yolu, O'nun bize bir mesaj göndermesidir. Bu yüzden peygamberler aracılığıyla kitaplar gönderildi ve peygamberler mucizeler gerçekleştirdiler." "Bugün elimizde ne tür bir mucize var?" diye sordum. "Kuran" dedi. Ben de, "Kur’an’ın mucizesi nedir?" dedim. O şöyle dedi: "Arapça’nın zirvede olduğu bir dönemde indirildi. Dil Arapçaydı ve herkes... şairler vardı. Arapça sayfalar dolusu şiirler yazar ve birbirleriyle yarışırlardı. Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) da o dönemde doğdu. Ona El-Emin, yani güvenilir kişi denirdi ve okuma yazması yoktu. Arapça okuyup yazamazdı ve putlara inanmazdı. Onlar putlara taparlardı.
Allah onu seçti ve Kur'an eşsizdi. Şairlerin Arapçasının çok üzerindeydi. Mükemmeldi. Kafiyesi, üslubu ve dil bilgisi öylesine derin anlamlar taşıyordu ki Araplar Arapçanın bu derinliğini kavrayamıyorlardı. Onun bir benzerini bile ortaya koyamıyorlardı. Allah bütün Araplara Kur'an'ın benzerini yazmaları için meydan okudu ve hepsi feci şekilde başarısız oldular. Bugün de bu mucize hiç değişmedi. Hiç kimse Kuran'a benzer bir şey ortaya koyamadı. Ve ben de "Vay canına, bu mantıklı" dedim. Bunu çok ilginç buldum ve beni ikna etti. Bana delilleri gösterirdi, ben de bakar, anlardım sonra kendi araştırmamı da yapardım. Ve fark ettim ki söyledikleri doğruydu. Bunu inkar edemedim.
Kelime-i Şehadet getirme sürecin nasıl oldu? Bizi o anlara götürür müsün lütfen? Ertesi gün geri gittim ve dedim ki: "Senin inandığın şey var ya? Ben de ona inanıyorum. Müslüman olmak istiyorum." Doğu Londra Üniversitesi'ne gittik. O üniversitede bir münazara yapılıyordu. Sonra konuşmacı şöyle dedi: "Şey, bir duyuru yapacağım. Seyirciler arasında bir Hindu var ve o Müslüman olmak istiyor." Birdenbire tüm salon karıştı. Herkes bunun bir kurgu olduğunu söylüyordu, bağırıyorlardı, kızgınlardı ama bilirsin, ben... Pek umursamadım. Konuşmacı "Sahneye gel" dedi. Sahneye çıktım, "Kelime-i Şehadet getirmeye hazır mısın?" dedi. Ben de "Evet" dedim. O da "Benden sonra tekrar et" dedi.
"Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh" dedi. (Şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed O'nun kulu ve elçisidir). Ben de onun söylediğini aynen tekrarladım. Muhammeden Resûlullah sözlerini bitirdiğim anda... Vücudumun içinden geçen bir arınma hissettim. Bu, daha önce hiç hissetmediğim bir şeydi ve bu durum beni oldukça şaşırttı. Bir anda insanlar beni tutup sarılmaya başladı, ben de "Ne oluyor, neden bana sarılıyorlar?" diye düşündüm. "Müslüman oldun. O yaşam tarzını geride bıraktın, batılı terk ettin ve hakikati benimsedin." Ben de "Vay canına" dedim. Peki, ailen ve çevrendeki insanlar Müslüman olmana nasıl tepki verdi?
Müslüman olduktan sonra kendimi farklı hissediyordum, yani sanki yeni bir insan gibiydim ve o sırada aileme Müslüman olduğumu söylemek istemiyordum, çünkü İslam’dan nefret ediyorlardı, Müslümanlardan nefret ediyorlardı. Bu yüzden fark ettim ki beni Müslüman olarak kabul etmeyeceklerdi. Namaz kılmama ve oruç tutmama izin vermeyeceklerdi. Ben de evden ayrıldım. Ertesi gün ailemi aradım. Dedim ki, "Size söylemem gereken bir şey var. Ben Müslüman oldum." "Pagal ho gaya?" dedi. "Delirdin mi sen?" dedi. Sonra da şöyle dedi: "Senin beynini yıkamışlar. Muhammed mi? Seni İslam’a o mu yönlendirdi?" Ben de dedim ki: "Bak, ister Muhammed olsun ister bir başkası.
Onlar doğarlar ve ölürler ama İslam hakikattir. Yaratıcı asla ölmez. Ve ben buna inanıyorum. Ne olursa olsun buna inanıyorum." Ve o sırada arka planda babamın sesini duydum, anneme şöyle diyordu: "Onu istemiyoruz." Evet, "Hayır, eve geri dönemez" dedi. Ve bu beni oldukça üzdü. Ben de telefonu kapattım ve hayatıma devam ettim. Bir süre sonra, belediye binasında bir etkinlik vardı ve kız kardeşim de o etkinliğe geldi. "Bilirsin, anne babamız biraz üzgün. Sanırım babam çok kötü etkilenmiş," dedi. Ben de arkadaşlarıma söyledim ve iki arkadaşım, iri yarı adamlardı, biri Türk, diğeri Pakistanlıydı.
Onlarla birlikte eve gittik ve aileme açıkladım, "Bakın, ben arkadaşlarım yüzünden değil, ikna olduğum için Müslüman oldum. Ve İslam'ı yaşamak istiyorum. Bu evde kalmamı istiyorsanız, İslam'ı yaşamama izin vermelisiniz." Onlar da kabul ettiler ama o zamanlar niyetlerinin ne olduğunu, planlarının ne olduğunu hiç bilmiyordum. Sonra Londra’ya dönmek istedim ama üç buçuk yıl boyunca, Hindistan’da mahsur kaldım. Sırf İslam'a inandığım için kaçırıldım ve rehin tutuldum. Bir gün İslam'ı terk ederim umuduyla beni orada tuttular, bütün aile gibi yeniden Brahman kastından bir Hindu olmamı istiyorlardı. Umutları ve istekleri buydu.
Yaklaşık bir buçuk yıl geçmişti, ben hala İslam'ı yaşıyordum ve ailem beni tekrar Hinduizm'e döndürmeyi başaramamıştı. Bir gün beni bir yere götürdüler. Dağlık bir bölgeydi, orada açık tenli, oldukça güzel bir kız vardı, çok güzel görünüyordu. "Şuradaki kızı görüyor musun? O, bu bölgedeki Pandit'in kızı," dedi. "Bütün şu dağ yamacını görüyor musun?" dedi. "Bütün bu mülkler ona ait, hepsini kiraya veriyor. Bu adam bir milyarder ve eğer onunla evlenirsen, bir daha çalışmana gerek kalmaz. Paraya ihtiyacın kalmaz. Kocaman bir cip alabilir, dünyayı gezebilirsin, hayatın tadını çıkarabilirsin. Tek yapman gereken kızıyla evlenmek." Ben de dedim ki, "Dinle, sen benim bildiklerimi bilmiyorsun.
Bu hayat bir imtihandır, Yaratıcı’ya kulluk etmek ve hayatın her alanında O'na uymak için var. Bunu yaparsak, bize ne vereceğini biliyor musun? Cennet, sonsuz. Ahirette bizi bekleyen şey bu. Peki neden o hayatı feda edip bu kızla evlenerek tüm bunları kaybedeyim ki? Bunu yapmak için deli olmak lazım." Her neyse, beni görmezden geldi ve kulübeye girdik, şöyle dedi: "Tek yapman gereken kızımla evlenmek, o zaman her şeye sahip olacaksın. Hepsi... Hepsi senin olacak. Sadece bir parça domuz eti ye." Ben de, "Ne?!" dedim. "Tek yapman gereken bir parça domuz eti yemek, o zaman sözleşme tamam." Ben de ona dedim ki: "Bak, kızını da al, mülkünü de al, domuz etini de al, istemiyorum.
Beni bekleyen daha güzel bir şey var, Cennet, ebedi olan." Bu milyonerin, hatta muhtemelen milyarderin kızını reddettim. çünkü İslam'ı yaşamak istiyordum. Bu dünyanın malını istemiyordum. Ahiretin zenginliğini, Rabbime kavuşmayı istiyordum, orada nimetlerden faydalanıp cennette ümmetimle buluşmayı istiyordum. Cennet, bu dünyadan çok daha büyüktür. Hindistan’da namaz kıldığım zamanlarda, kuzenlerim önüme bir şeyler koyarlardı, çünkü bu onlara garip geliyordu. Namaz kılıyorum ama önümde hiçbir şey yok. "Kime ibadet ediyorsun?" diyorlardı. Bunu garip buluyorlardı ama ben biliyordum ki, onların tanrılarının aksine sureti ve şekli olmayan yaratıcıya ibadet ediyordum.
Annem işlerin yolunda gitmediğini fark etti ve oldukça öfkelendi. Ve bu yüzden... Beni namaz kılmaktan alıkoydular. Ve annemin... Erkek kardeşi beni yakaladı ve kelimenin tam anlamıyla namaz kılmamı engelledi. Gerçekten çok üzülmüştüm. Bunu bana nasıl yapabilirlerdi? Biliyorsunuz, ben onlara hiçbir şey yapmadım. Sadece o tek ve gerçek olan Allah'a inanıyordum. Beni bıraktıklarında biraz bekledim, sonra kaçtım. Çok üzgündüm. Köye doğru koşmaya başladım. Ayaklarımda terlik yoktu. Elimden geldiğince uzağa koştum ve saklandım. Hepsi beni arıyordu, komşulardan biri dışarı çıktı, iri yarı bir adamdı, bana şöyle bir tokat attı ve ben düşündüm ki... Canım çok yandı. Beni eve sürükledi.
Sonra başka bir komşu gelip doğrudan suratıma yumruk attı. Ve ben de... Yumruk yüzünden gözyaşları içindeydim. Ve şöyle düşünüyordum, "Bunu nasıl yaparsın? Sen kimsin ki? Sen de sadece bir insansın. Hesap gününü bekle." Akrabalarımdan biri bu adama bağlıydı, onu takip ederdi. O adeta bir... Pir gibi bir şeydi, bir aziz gibiydi. Dağlarda oradan oraya dolaşır, her yerde onun peşinden giderlerdi. Bana dedi ki: "O 100 yaşında." Aslında, 200 yaşında olduğunu söyledi. Ona baktım ve dedim ki, "Bana onun doğum belgesini göster." Bana baktı, gözlerini devirdi ve şöyle dedi: "Bu ne cüret? Ona bakmaya nasıl cüret edersin?
Onu sorgulamaya nasıl cüret edersin?" Ben de, "Bu manevi kişiyle tanışmak isterim," dedim. "Evet, tanışabilirsin, İngilizce diploması da var," dedi. Ben de, "Vay canına, tamam, bu harika, o zaman onunla konuşabilirim," dedim. Oraya gittiğimizde, burası... Ormanlık bir bölgeydi. Turuncu giysiler giyiyordu ve insanlar gelip ona hediyeler veriyorlardı. Onun çok manevi biri olduğunu düşünüyorlardı, sanki Tanrı’ya çok yakınmış gibi. Neyse, bu adamla tanışmaya gittik ve herkes ayaklarına dokunuyordu, ona, bilirsin, saygılarını bu şekilde gösteriyorlardı. "Senin ayaklarına dokunmam, Ben sadece Allah'a secde ederim" diye düşündüm.
Bana baktı ve fark etti: "Herkes ayaklarıma dokunuyor ama bu adam dokunmuyor. Bu biraz tuhaf, bana saygısızlık ediyor." Onunla tanıştım ve, "Dinle, benim adım Muhammed. Tek bir yaratıcı olduğuna inanıyorum ve bir yaratıcının varlığını kanıtlayabilirim. Ve bu Yaratıcı’nın tüm insanlığa Kur'an adında bir vahiy gönderdiğini kanıtlayabilirim, Kur'an'ın şüphesiz O'ndan geldiğini kanıtlayabilirim. Sen Hinduizm'e inanıyorsun, sen bir Hindusun. Bunun hakikat olduğuna inanıyorsun. Peki, bunu bana kanıtlayabilir misin?" dedim. O da "Önce sen Muhammedizm'ini kanıtla" dedi. Ona dedim ki: "Bak, bu Muhammedizm değil, İslam. Bu, Yaratıcı'ya tam bir teslimiyettir." Ona "Tamam, o halde..." dedim.
Ona bir örnek verdim. Dedim ki, "Şu kulübeye bak. Bu kulübe sınırlıdır. Şu tele bir bak, ışığa ulaşmak için şekillendirilmiş... Sınırlıdır, sonsuz değildir. Yaratıcı dışında evrendeki her şey sınırlıdır, çünkü her şeyi O var etti ve biz de sınırlıyız. Bir gün öleceğiz. Her şeyi O yarattı. Biz tanrı değiliz. Ve bu Kur'an'ı, yani vahyi gönderdi, bütün insanlığa bir kitap verdi ve onu hatadan, yanlıştan ve tahrifattan korudu. Ve bu Kur'an doğası gereği mucizevidir, onun bir benzerini ortaya koyamazsınız. İşte bu yüzden bunun o Yaratıcı’dan gelen bir mesaj olduğunu ve Allah’ın tüm insanlığın Yaratıcısı olduğunu ve ibadete tek layık olanın O olduğunu söylüyoruz." Ve "Sıra sende" dedim.
Sonra şöyle yaptı... Dedi ki, "Başlangıçta..." Pencapça konuşuyordu. "Ik nehar tha" dedi. "Bir nehir vardı" dedi. "Jo nehar tha, woh Sindhu log the." Nehrin üzerinde, Sind Nehri'nde, insanlar vardı, onlara Sindhular denirdi." Ve şöyle devam etti: "Sonra bigar gaye. Yozlaştılar." Ben de "Anladım, anladım, anladım. Yani Sind nehri Hind nehri oldu, Sindhular da Hindular oldu ve bu yüzden Hinduizm hakikattir!" dedim. O da bana "Bewaqoof!" dedi. "Aptal herif!" dedi. Ben de "Vay be, bana aptal diyorsun" diye düşündüm. Sonra şöyle dedi. Şöyle söylemeye başladı, dedi ki, "Sana Tanrı'yı kanıtlayabilirim. Hepimiz Tanrı olabiliriz." Ben de "Vay canına, tamam" diye düşündüm.
Ve şöyle dedi: "Şu kabloya bak, bu sonsuz... sınırsız." Ve benim kullandığım kelimelerin aynısını kullanıyordu. Sonra şöyle dedi: "Biz de Tanrı olabiliriz, bunun gibi" Ben de ona dedim ki: "Bak, kablo sınırsız değil. Sınırlı, onu kesmeye gelen adamın elinde ne kadar olduğuna bağlı. Evet, sınırsız değil, sınırlı. Ve dinle, sen gençken, 5 yaşındayken, 20 yaşındayken ve şimdi 80 ya da 70 yaşındayken, sence odanın bir ucundan diğer ucuna uçabilir misin? Yapamazsın, çünkü sınırlısın. Sen sadece bir insansın. Bunu yapamazsın. Bu imkânsız. Asla Tanrı olamazsın. Tanrı bizim gibi değildir." O da bana "Bewaqoof!" dedi. "Aptal herif!". Ben de akrabama baktım ve dedim ki, "Vay be, zeka seviyesi bu mu?
Takip ettiğin kişi bu mu? Sorularıma cevap bile veremiyor. Onun peşinden nasıl gidebilirsin?" Neyse, o tartışma aniden sona erdi. Annem de "Farklı bir taktik denemeliyim" diye düşündü. Böylece zor kullanmaya karar verdi. Yine, bir yerden bir yere, oldukça uzak mesafelere seyahat ediyorduk. Sonra oraya gittik ve Ganj Nehri’nden gelen bir şelaleye vardık. Su oradan akıyordu ve şey, herkes oraya gidip, kıyafetleriyle birlikte bu suyun altında yıkanıyorlardı ve kış mevsimiydi. Akrabama ve anneme "Burada ne oluyor?" diye sordum. O da, "Sen de onun altına gireceksin. Söz dinlemiyorsun, suyun altına gireceksin" dedi. "Hayır, girmeyeceğim" dedim. "Evet, gireceksin" dedi.
Ve bir de baktım ki, beni yakaladılar ve sıraya soktular. Şu anda şelale için sırada bekliyorum. "Aman Allahım" diye düşündüm, beni sıkıca tutmuşlardı. Derken bir baktım, şelalenin altındayım ve su başımdan aşağı dökülüyor. Boğuluyormuş gibi hissettim. Sonra beni orada bir süre tuttular, ardından dışarı çıkardılar. Sonra akrabam şöyle dedi: "Bir şey hissediyor musun? Farklı bir şey hissediyor musun?" Ben de "Evet, aslında hissediyorum" dedim. Mutlu oluyorlardı. Belki de bir şeyler oluyordu. "Evet" dedim. "Daha önce üşüyordum, şimdi hem üşüyorum hem de sırılsıklamım!" Onlar da "Ne?" der gibiydi. Ona "Siz ne sanıyorsunuz?
İslam'ın içime girmiş bir tür ruh olduğunu ve Ganj nehrinden gelen bu sözde arıtılmış suyun, bu kötü İslam'ı bedenimden söküp atacağını mı? Ganj Nehri'nden gelen suyun, içinde ölü ineklerin bulunduğu kirli suyun, insanların içinde çamaşırlarını yıkadığı suyun, bu kirli suyun beni değiştireceğini mi sanıyorsunuz? İslam’ın hakikat olduğuna tamamen ikna oldum ben." Sonra bir de baktım, beni tekrar tuttular. "Burada ne oluyor?" diye düşündüm. Beni bir tapınağın içine götürdüler. Tapınağın içinde ufak tefek bir Pandit vardı, elinde de üzerinde delikler olan bir şişe vardı. Üzerime bir sıvı serpiyordu. "Bu da ne?" dedim.
Bilmiyordum ama idrardı, inek idrarıydı, çünkü ineğin kutsal olduğuna inanıyorlardı. Bir yandan da bana ilahiler okuyordu. Ona dedim ki, "Bak, ne yapmaya çalışıyorsun?" Devam etti. Tabii ki işe yaramadı. İnek idrarı beni değiştiremezdi, okuduğu ilahiler de benim için hiçbir şey ifade etmiyordu, dolayısıyla tabii ki işe yaramadı. Artık sona yaklaşıyorduk, sürekli dolaşmaya devam edemezdik. Bu yüzden kasabadaki evlerimizden birine yerleştik. Neyse, annem biraz tuhaf davranmaya başladı. "Çay ister misin?" dedi. Ben de, "Olur," dedim. Bana çay verdi ve içtikten sonra kendimi biraz tuhaf hissettim. Boynum... Sanki boynum kırılacakmış gibi hissettim. Şöyleydi... Sanki boynum şöyle oluyordu.
Sonra bir baktım, taksi çağırmışlar, beni köye götürdüler. Köyde kuzenim yanımdaydı ve bana dedi ki, "Bir daha çay içme, sana ilaç veriyorlar." Ben de, "Ne?" dedim. Birçok mektup yazdım, "Bakın, biraz endişeliyim, Bana ne olacağını bilmiyorum." Akrabalarımdan biri uğradı ve şöyle dedi: "Mektuplar yazıyormuşsun, öyle mi? Arkadaşların seni kurtarmak için Hindistan'a geliyor. Geldiklerinde onların icabına bakacağız." Ben de dedim ki: "Bakın, arkadaşlarımla nasıl başa çıkacaksınız ki? Ölümü hayattan daha çok seven insanlarla nasıl başa çıkabilirsiniz? Onlar ahireti bekliyorlar. Orası çok daha güzel. Korkmuyorlar." Yüzüme baktı ve "Vay be" diye düşünmeye başladı.
Karşı çıkacak bir argüman bulamadı. Ben de devam ettim, çünkü Allah'a karşı hep umudum vardı, karşılaştığım durum ne olursa olsun, Allah her zaman yanımdaydı. Allah benim için daima en hayırlısını yapardı. Ve en çok da camileri özlüyordum, çünkü yabancı bir ülkede yaşarken cami bulmak çok zordu, Kur'an bulmak da öyle. Bir keresinde bir imamdan istemeyi başardım ve yaklaşık üç hafta sonra bir Kur’an nüshası bulmayı başardım. Altın kadar değerliydi. Gizlice saklanıp onu okurdum. Ama ne yazık ki akrabalarım Kur'an'ı buldular ve elimden aldılar ve ben gerçekten çok üzüldüm. Gerçekten çok üzülmüştüm. İnanılmaz bir şeydi, bilirsin, Allah ile kurulan o bağ, onu okumak, gerçekten muhteşem.
Bütün bunlar yaşandı. Annem artık bunun olmayacağını, beni ikna edemeyeceğini anladı, yeniden Hindu olup İslam'ı terk etmeyeceğimi gördü. Sonra bir süreliğine Londra’ya geri döndü, beni akrabalarımın yanına bıraktı. Ve işte bu... İşte bu benim fırsatımdı. Çünkü annem bana biraz para bırakmıştı. Hemen kasabaya gidip bir valiz aldım ve eşyalarımı toplamaya başladım. Bir tren bileti de aldım. Pazartesi gecesi kıyafetlerimi ve her şeyi hazırladım ve caddede yürüyordum. Ve... Bir de baktım, akrabam karşımdan geliyor, belediye başkanının oğluydu. Dedi ki, "Valizle nereye gidiyorsun?" "Allah'ım, işte bitti. Planım ortaya çıktı" dedim. Sonra da "Ne diyeceğim?" diye düşündüm. "Ben…
ben sadece, şey, pasaport işimi halletmek için elçiliğe gidiyorum" dedim. Onlar da, "Tamam" dediler. Çünkü Müslüman olduğumu biliyorlardı ama ne olduğunu... ne olup bittiğini anlamıyorlardı. İçim rahatladı. "Vay be," diye düşündüm. Trene vardım ama tren gecikmişti. Kış mevsimiydi, hava soğuktu, sanki sis vardı. Ve "Allah'ım, tren gelmiyor" diye düşündüm. Bir süre sonra tren nihayet geldi ve bindim.
Sonra tren istasyonuna vardım, konsolosluğa gitmek için bir rikşa, bir üç tekerlekli bir araç tuttum ve dedim ki, "Bakın, ben Londralıyım ve Hindistan'da alıkonuldum, ailem beni zorla evlendirmeye çalışıyor, ben ise Londra'daki hayatıma devam etmek istiyorum ve bütün bunların sebebi Müslüman olmam" dedim. Dediler ki, "Tamam, arkadaşlarından haber aldık. Bak, paran bizde, biletini aldık, acil çıkış vizeni de hallettik, Cuma sabahı yola çıkacaksın. Londra’ya giden ilk uçakla." Hayretler içindeydim. Gerçekten çok mutluydum. Havalimanındayken Sih bir adam vardı. Pasaportlara damga vuran kişi oydu. Bir adam geldi ve ona, "Pasaportun nerede?" dedi. "Bilmiyorum" dedi. Adam da, "Şuraya geç" dedi.
Ve ben de... Biraz endişelendim dostum. Bu buradan gitmek için tek şansımdı ve herhangi bir sorun yaşamak istemiyordum. Ama adam bana şöyle dedi: "Eğer herhangi bir sorunun olursa, bana haber ver." Sonra düşündüm ki, "Bu adam da kim? O da sadece bir insan. Sadece... Sadece durumu açıklayacağım. Hakikat bende. Neden endişeleniyorum ki? Allah benimle." Ben de yanına gittim. "Pasaportun nerede?" dedi. Ben de "Pasaportumu kaybettim" dedim. "Pasaportun nerede?" dedi. "Kaybettim. Sadece bu acil çıkış vizem var" dedim. Bana baktı, damgayı bastı ve "Git" dedi. Sonra gidip uçağa bindim.
Hani izlediğin şu filmler var ya, uçak kapısı kapanır ve sen sadece beklersin, acaba biri gelip seni yakalayacak mı diye? O anı yaşadım. Bekliyordum ve aniden kapı kapandı. Ve ben... Elhamdülillah. "Vay canına" diye düşünüyordum. Şu anda Londra’ya dönüş yolundayım. Arkadaşlarım havaalanında, beni bekliyorlardı. Gerçekten çok mutluydum. Bavulum elimdeydi ve tekrar Londra'daydım. Üç buçuk yıl boyunca yaşattıkları her şeyden sonunda kurtulmuştum, bütün o yaşadıklarımdan. Bilirsin, Allah Sübhanehu ve Teâlâ, bilirsin, O... O beni bundan kurtardı. O, tüm o imtihanlarla beni sınadı ve beni kurtardı. Ve bilirsin, artık beni durduramayacaklardı. Hiç Müslüman olduğuna pişman oldun mu? Asla.
Yaratılış amacım olan hakikate uymaktan nasıl pişman olabilirim, Allah'a kulluk etmekten? Tek isteyeceğim şey Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) zamanında doğmak, sahabeleriyle birlikte olmak, daveti yaymak, bugün de ihtiyacımız olduğu gibi İslam'ı yeryüzünde hakim kılmaktı. Pişman olduğum bir şey var, babam COVID'den hemen önce vefat etti ve onunla konuşmak ve onu Müslüman olmaya ikna etmek için elimden gelen her şeyi yapmadığıma pişmanım. Her ne kadar denemiş olsam da, o kendi dinine sımsıkı sarıldı sahip olduğu putlara sarıldığı gibi, onları asla bırakmazdı. Inandığı şeyin hakikat olduğuna inanıyordu, ben de ona anlattım ama asla kabul etmedi. Ve öyle vefat etti.
Allah ile aranda hiç özel bir bağ hissettin mi? Bilirsin, her zaman Hacca gitmek istemişimdir. Eşimle birlikte o fırsat doğdu ve 2024 yılında Hacca gittik. Hacda insan kaybolabiliyor, ben de üç kez kayboldum. Parasız, telefonsuz üç kez kayboldum. Bir defasında kayboldum ve oteli bulmaya çalışıyordum ama otelin adı internette bir şekilde değişmişti, bilmiyorum. Biraz üzülmüştüm, başladım... Gözlerimden yaşlar akmaya başladı ve bol bol dua ettim. "Allah'ım, beni gideceğim yere ulaştır" dedim. Gidebileceğim üç yol vardı. Biri dümdüz gidiyordu, biri ikiye ayrılıyordu, bir de başka bir yol vardı. "Şunu takip edeyim, ana yol kesin oradadır" diye düşündüm. O yolu takip ettim ve otele ulaştım.
Otele vardığımda imam, çok şaşırmışlardı çünkü bana "İsa!" diye seslendiler. Şaşkınlıkla şöyle dediler, "Birçok kişi kayboldu, geri dönemediler. Bir tek sen döndün." Sonra, "İsa geri döndü!" dedi. Çok şaşırmışlardı, tıpkı Hz. İsa gibi, "Geri döndün!" dedi. Ben döndüm, sonra başka bir zaman yine kayboldum ve sonra da üçüncü kez. Ve her seferinde otele geri döndüm. Ben de çok şaşırmıştım. Yani o zamanlarda, bilirsin, kaybolduğunda, Allah sana daima geri dönüş yolunu buldurur. Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)'da seni en çok etkileyen ne oldu? O, El-Emin'di, en güvenilir kişiydi ve kabilesindeki herkes, İslam'ın mesajına katılmasalar bile, onun dürüst bir kişi olduğunu biliyorlardı.
Mallarını ona emanet ederlerdi, sorunlarını çözmesi için ona güvenirlerdi, örneğin Hacerülesved'i Kabe'ye yerleştirmesinde olduğu gibi. "Lekad kâne lekum fî rasûlillâhi usvetun hasenah" buyuruluyor. Allah'ın Resulü Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) insanlık için en iyi örnektir. Eşlerine davranışında en güzel örnekti, İslam'a davette en güzel örnekti, bir komutan olarak ve İslam'ı uygulamakta en güzel örnekti. Öyleyse bu hayatta Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)'dan daha güzel bir örnek kim olabilir? Son olarak, dünyadaki bütün Hindularla konuşma fırsatın olsaydı, yalnızca birkaç dakika içinde onlara ne söylemek isterdin? Bildiğiniz her şeyi bir kenara bırakın, derdim.
Etrafınıza, var olan şeylere bakın, bunların ebedi olmadığını ama birisi tarafından tasarlandığını anlayın. Yani evren... Güneş sistemi, galaksiler, milyarlarca yıldız, bütün bunlar birdenbire yoktan var olmadı. Hiçbir şey yoktan gelmez, aksine, bunu var eden bir yaratıcı vardır. O yaratıcı bir mesaj ve delil göndermiştir, o da Kur'an'dır. Ve o, diğer tüm kitaplar gibi değildir. Kur'an'ı inceleyin, hakikat olduğunu anladığınızda, içinde hiçbir hata olmadığını gördüğünüzde, o vahye uyun, Müslüman olun ve cennet sizin olsun. Siz de İslam'ı yeni kabul ettiniz ama nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Ya da belki de hayatınız boyunca Müslümandınız ama temiz bir sayfa açmak ve İslam'ı sıfırdan öğrenmek istiyorsunuz. İşte tam da bu amaçla Step Islam uygulamasını geliştirdik. İslam'ı anlaşılır ve sistemli bir şekilde öğrenmenizi sağlayan, tamamen ücretsiz ve reklamsız bir uygulama. İmanın temel esaslarını, Kur'an'daki temel kavramları kolayca öğrenecek ve ömür boyu sürecek alışkanlıklar kazandıran pratik görevleri dilediğiniz şekilde tamamlayabileceksiniz. Şeytan'ın bunu ertelemenize sebep olmasına izin vermeyin. Aşağıdaki bağlantıya tıklayın, Step Islam’ı indirin ve ebedi mutluluğa giden yolda ilk adımı bugün atın.