İslam Neden Hâlâ Bu Kadar Hızlı Büyüyor? (Gerçek Sebep)
Yayınlanma tarihi
İslam kılıç zoruyla mı yayıldı? İslam ve şiddet aynı şey midir? Ve eğer İslam bir barış diniyse, neden savaşlar yapıldı? Yüzyıllardır bu iddialar tekrar tekrar dile getirilmektedir. Peki bunlar ne kadar doğru? Biri size bu soruları sorsa nasıl cevap verirdiniz? Ve daha da önemlisi, tarihin kendisi bize ne anlatıyor? Şimdi her şeyin başladığı yere dönelim ve tarih boyunca ulusların İslam'ı nasıl kabul ettiğine bakalım. Kılıçla mı, yoksa başka bir güçle mi? Yıl 610'du. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bu yola tek başına çıkmıştı. Hira Mağarası'nda, ilk vahyi tek başına aldı. Ancak getirdiği mesaj o kadar güzel ve güçlüydü ki, zamanla insanlar bu dine isteyerek katılmaya başladı.
Başlangıçta, İslam'a davet gizlice yapılıyordu. İlk Müslümanlar, tüm baskı ve zulme rağmen, imanlarından asla vazgeçmediler. İşkence gördüler, kızgın kumların üzerine yatırıldılar, evlerinde bağlandılar, aç bırakıldılar, hatta kor ateşlerin üzerine itildiler. Ve tüm bunlar sadece şunu söyledikleri için oldu: “Rabbim Allah'tır. O'ndan başka ilah yoktur.” Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) onlara sabırlı olmalarını söyledi. Ve onlar tebliğ yolunu, yani İslam'a daveti sürdürdüler. Yıl 620 civarıydı. Mekke'deki 10 yıllık zulmün ardından, Allah bu mesajın büyüyeceği yeni bir yurt hazırladı: Medine. Medine'deki birçok insan İslam'ın mesajını duyduğunda, hayranlıkla ona yöneldiler.
İslam'ı zorla ya da tehditle kabul etmediler; mesajın gerçek değerini gördüler. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), Mekkeli Müslümanlarla birlikte Medine'ye hicret etti. Şehre vardığında, tüm halkla bir anlaşma yaptı: Müminlerle, putperestlerle ve Yahudilerle. Amaç, barış içinde bir arada yaşamaktı. İnsanlar Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın hayatını, ahlakını ve davranışlarını gördükçe, Medine kısa sürede İslam'ın merkezi haline geldi. Kılıçla değil, söz ve barışla fethedildi. Fakat elbette Mekkelilerin öfkesi henüz dinmemişti. Aksine, doruk noktasına ulaşmıştı. O dönemde üç savaş gerçekleşti: Bedir, Uhud ve Hendek. Bedir ilk savaştı.
Başlangıçta Müslümanlar, Mekkelilerin düzenlediği kervanı durdurmak için yola çıkmıştı. Ancak Mekkeliler bir orduyla yola çıktıkları için çatışma kaçınılmaz hale geldi. Uhud ve Hendek ise açıkça savunma savaşlarıydı, yalnızca Mekke güçleri Medine'ye saldırdığı için yapıldılar. Peki Mekke'nin İslam'ı nasıl kabul ettiğini biliyor musunuz? Bu üç savaş sayesinde değil. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) onlarla bir ateşkes imzaladı, Hudeybiye Antlaşması. Ve barış ortamı sağlandığında, Müslümanlar ve Mekkeli müşrikler birbirleriyle görüşüp konuşmaya başladılar. Nefret ve önyargının yerini barış aldı. Bu durum onlara İslam'ın güzelliğini daha yakından görme şansı verdi.
Artık Kur'an'ı önyargıyla dinlemiyorlardı. Ve birçoğu Müslüman olmaya karar verdi. Hatta Hudeybiye'den sonraki iki yıl içinde, İslam'a girenlerin sayısı öncesinden katbekat fazlaydı. İslam'a kılıç zoruyla değil, kendi hür iradeleriyle giriyorlardı. Yine de inanmayan pek çok kişi vardı ve iki yıl sonra barış anlaşmasını bozdular. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) 10.000 kişilik bir orduyla Mekke'ye doğru yürüdü. Şehri savaşmadan fethetmek istiyordu. Ve başardı da. Halk teslim oldu ve durumu kabul etti. Tıpkı Medine gibi, Mekke de neredeyse hiç kan dökülmeden fethedildi. Peki, fetihten sonra ne oldu?
Bu insanlar yıllarca Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a ve Müslümanlara zulmetmişti. Şimdi utanç duyuyorlardı ve başlarını öne eğmişlerdi. Başlarına ne geleceğini görmek için beklediler. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bir süre onlara baktı. Şimdi ne yapacaktı? Onlara, daha önce kendisinin gördüğü muamelenin aynısını mı gösterecekti? Onları aşağılayıp utandıracak, aylarca aç mı bırakacaktı, evlerinden mi kovacaktı, yoksa üzerlerine deve işkembesi mi atacaktı? Hiçbirini yapmadı. Bunun yerine tarihe geçecek şu sözleri söyledi: "Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir.
Gidin, özgürsünüz." Mekke'nin fethi günü genel bir af, bağışlanma ilan edildi. Halk, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın samimiyetine kendi gözleriyle şahit oldu. Çok geçmeden, en azılı düşmanlar dahil çoğunluk İslam'ı kabul etti. Mekke'yi fetheden kılıç değil, merhamet olmuştu. Bundan sonra, tüm Arabistan'daki kabileler büyük gruplar halinde İslam'a geçmeye başladı. Ve tüm bunlar sadece 21 yıl içinde gerçekleşti. Bütün bu olaylarda kılıç, sadece savunma yapmak ve Müslümanların zayıf olmadığını göstermek için bir semboldü. Sonuçta, ordusu olmayan bir devlet ayakta kalamaz, değil mi? Bu gerekliydi. Ancak dini asıl yayan Kur'an'dı.
Her soruya cevap veriyor, hem aklı hem de kalbi ikna eden deliller sunuyordu. Topluma adalet getirdi, kalbe huzur verdi ve hayatı gerçekten anlamlı kıldı. Kılıçla yayıldığı iddiasını çürüten en iyi örneklerden biri Güneydoğu Asya'dır. Bugün Endonezya, dünyadaki en kalabalık Müslüman nüfusa sahip ülkedir. Ve Endonezya'da tek bir İslam ordusu bile savaşmamıştır. Bu topraklara ulaşanlar ordular değil, güzel ahlaklarıyla insanların güvenini kazanan tüccarlar ve davetçilerdi. Bangladeş de farklı değildi. Yine asıl yayılma, insanların kalbini kazanan davetçiler vasıtasıyla gerçekleşti. 13. yüzyılda, Hint Okyanusu'nu geçen ticaret gemileri Müslüman tüccarları Güneydoğu Asya kıyılarına götürdüler.
Fakat onlar sadece baharat veya kumaş taşımıyordu. Güzel ahlakları, sözleri ve ticaretteki dürüstlükleri ile aynı zamanda İslam'ı da taşıyorlardı. Yalan yoktu, terazide hile yoktu. Ve bir söz verdiklerinde, sözlerini tutarlardı. Endonezya'nın yerel halkı bu tüccarlarda İslam'ın günlük hayatı nasıl şekillendirdiğini gördü. Aynı zamanda, insanları İslam'a davet etme çabalarıyla, Müslümanların sayısı giderek artmaya devam etti. Ne baskı ne de tehdit vardı. Her şey özgür iradeyle gerçekleşti. Ve bu durum diğer adalara da yavaş yavaş yayılmayı tetikledi. Bugün, bu adalarda yaklaşık 250 milyon Müslüman yaşamaktadır. Aynı durum Malezya'da da görüldü.
Malakka Sultanı da Müslüman tüccarların etkisiyle İslam'ı kabul etti. Ondan sonra halk da İslam'ı benimsedi. Savaş olmadan, sadece sözler ve iyi örnekler sayesinde, bütün bir bölge Müslüman oldu. Sahra altı Afrika'da da durum benzerdi. İslam, davetçilerin çabalarıyla kervan yolları boyunca yayıldı. Bu, yerel kralların ve halkın İslam'ı seçmesine vesile oldu. Bugün, bu topraklarda 300 milyondan fazla Müslüman yaşıyor. Ve Bangladeş'in hikayesi de pek farklı değil. Halk önceden Hindu'ydu. Yüzyıllar boyunca kast sistemi altında ezilmişlerdi. İslam'ın getirdiği özgürlüğü ve kurtuluşu gördüklerinde, büyük kitleler halinde İslam'ı benimsediler.
Ve bugün Bangladeş'te yaklaşık 150 milyon Müslüman yaşamaktadır. Peki, savaş nerede? Kılıç nerede? Şimdi bazılarınız şunu soruyor olabilir: "Peki ya yapılan savaşlar? Onlar da bir gerçek." Peki, bunları nasıl anlamalıyız? Şimdi Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın vefatından sonraki döneme geçelim. Müslümanlar, liderleri ve halifeleri olarak Ebu Bekir'i seçtiler. O, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın en yakın dostuydu. Halife olduğunda, önemli siyasi krizlerle karşı karşıya kaldı. Biri bugünkü İran topraklarındaki Sasani İmparatorluğu ile, diğeri ise Bizans ileydi. Birkaç yıl önce, Hz.
Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) Sasani Kralı Hüsrev'e bir mektup göndererek onu İslam'a davet etmişti. Ancak Hüsrev, kibirle Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın mektubunu yırtıp attı. Ve bununla da kalmadı. "Muhammed'in ellerine ve ayaklarına zincir vurun onu huzuruma getirin!" Bu, İslam devletine karşı açık ve ağır bir savaş ilanıydı. Müslümanların Sasani yönetimi altında maruz kaldığı adaletsizlikler bu gerilimi daha da tırmandırdı. Bununla birlikte Bizans, kendilerine elçi olarak gönderilen sahabeyi boynunu vurarak şehit etti. Ve bunu telafi etmek yerine, Müslümanlara karşı yaklaşık 100.000 kişilik bir ordu topladılar. İki taraf Mute Savaşı'nda karşı karşıya geldi.
Yani zaten süregelen bir savaş vardı ve iki imparatorluktan hiçbiri Müslümanlarla barışa yönelik bir adım atmadı. Üstelik ateşi yakanlar kendileriydi. Daha sonra ikinci halife Hz. Ömer mücadeleyi sürdürdü. Bu süre zarfında karşı taraftan tek bir barış teklifi bile gelmedi. Aksine, her savaştan önce Müslümanlar aynı teklifi yaparlardı: "Ya Müslüman olursunuz ya da vergi ödemeyi kabul ederek bizimle barış yaparsınız." Bu teklifi yapmak bir kuraldı ve genellikle savaş başlamadan önce yapılırdı. Bugün Müslüman toprakları olan birçok yer bu dönemde fethedildi. Suriye, Kudüs, Mısır, Irak, İran, Azerbaycan ve diğerleri. Şimdi, net bir şekilde ayırmamız gereken iki husus var.
Bir bölgenin Müslüman bir devlet tarafından fethedilmesi başka bir şeydir, o bölgenin halkının Müslüman olması ise çok daha farklı bir şeydir. Fetihlerden sonra hiçbir gayrimüslim Müslüman olmaya zorlanmadı. Onlara, "Burası artık Müslüman bir ülke, burada size yer yok," denilerek yurtlarından sürülmediler. Aksine, Müslümanlar okullar ve akademiler kurdular. Orada alimler ve davetçiler yetişti. İnsanlara dini açıkladılar ve halk kendi iradesiyle İslam'ı kabul etmeye başladı. Kılıç veya herhangi bir baskının olmadığına dair kanıt isterseniz Ermenistan'a bakın. Yaklaşık bin yıl boyunca Müslüman idaresinde kalmasına rağmen, o topraklar hala Hristiyan.
Ya da bugün hala Hristiyan olan 15 ila 20 milyon Arap'ı ele alalım. Bu insanların varlığı bu gerçeği kanıtlamaktadır. İslam, insanları kılıç zoruyla Müslüman yapmaz. Şimdi, iki sahneyi yan yana koyalım. Bir toprak Müslümanlar tarafından fethedildiğinde ne oldu ve tam tersi, Müslüman bir toprak gayrimüslimler tarafından alındığında ne oldu? Şimdi sizi tarihten iki sahneye götüreceğim. Biri merhametin inanılmaz bir örneğiyken, diğeri yıkımın bir örneğidir. Biri Hz. Ömer'in Kudüs'ü fethi ve şehre girdiği o andır. Diğeri ise Endülüs'ün Müslüman hakimiyetinden çıkışıdır. Tarih boyunca, bir şehir veya bölge fethedildiğinde, genellikle aynı manzara görülürdü.
Halka zulmedilir, malları yağmalanır, ibadethaneleri yakılır, dini özgürlükleri kısıtlanır ve ağır vergilerle hayat çekilmez hale getirilirdi. Ancak İslami fetihler bu düzeni tamamen değiştirdi. Kudüs Bizans egemenliği altındayken, Hz. Ömer'in gönderdiği ordu tarafından kuşatılmıştı. Kudüs halkı, şehri bizzat halifenin gelip teslim alması şartıyla barış yoluyla devretmeyi kabul etti. Bu da kan dökülmeden gerçekleşen başka bir fetihti. Hz. Ömer (radiyallahu anh) şehre sade kıyafetler içinde, yürüyerek girdi. Hristiyanların canlarının ve kiliselerinin koruma altında olduğunu belirten yazılı bir ferman yayımladı. Dinlerini özgürce yaşayabileceklerini garanti etti.
Hristiyan liderlerin görevlerinde kalmalarına izin verildi. Bundan önce halk, hükümdarları kendi dinlerinden olmasına rağmen pek çok farklı ve ağır vergi ödemek zorundaydı. "Bu elimdeki son tohum. Çocuklarım açlıktan ölürken sizin ambarlarınız taşıyor. Tanrı bize mutlaka bir kurtarıcı gönderecektir." Fakat İslam idaresi altında, daha düşük miktarda tek bir vergi ödediler ve bunun sonucunda halkın yaşam standardı yükseldi. Cizye (gayrimüslimlere uygulanan vergi) olarak adlandırılan bu vergi, aynı zamanda orduya katılma zorunluluklarının olmadığı ve güvenliklerinin sağlandığı anlamına geliyordu. Kadınlar, yaşlılar ve dini liderler bu vergiden tamamen muaf tutulmuştu. Hatta Hz.
Ömer (radiyallahu anh), gayrimüslim olsalar dahi geçimini sağlayamayan yaşlılara devlet hazinesinden maaş bağlanmasını emretmişti. "Gençliklerinde onlardan faydalandık. Yaşlandıklarında onları sokağa atamayız." Görüldüğü üzere Müslümanlar, tarihteki ilk emeklilik sistemi örneğini ortaya koymuşlardı. Kanun önünde hiçbir ayrımcılık yoktu. Öyle ki, Hz. Ömer'in bir keresinde mahkemede bir Yahudi ile yan yana durduğu ve aynı şartlar altında yargılandığı bilinmektedir. Benzer bir vaka dördüncü halife Hz. Ali (radiyallahu anh) için de nakledilmiştir. İslam, ekonomiden hukuka, aileden eğitime kadar her alanda tam bir düzenin olduğu bir sistem getirmiştir.
Yalanlara, zulme, faize, rüşvete ve ahlaksızlığa karşı savaşan bir sistem. Kudüs halkının kavuştuğu sistem buydu ve bu anlayış sonraki yüzyıllarda da yaşatıldı. Ancak ne yazık ki, ikinci tablo tamamen farklıydı. Bugünkü İspanya'nın bir parçası olan Endülüs toprakları, bir zamanlar Müslümanların yönetimi altındaydı. Pek çok bilim dalının temelleri orada Müslüman alimler tarafından atılmıştı. Müslümanlar ve gayrimüslimler barış içinde bir arada yaşıyordu, ta ki Hristiyan orduları bölgeyi fethedene kadar. O günden itibaren, Müslümanlara ve Yahudilere karşı tam bir katliam ve sürgün politikası başladı. Barış anlaşması imzalandığında, Müslümanlara din özgürlüğü sözü verilmişti.
Ancak kısa süre sonra bu sözün sadece bir yalandan ibaret olduğu anlaşıldı. 1499'dan itibaren zorla vaftiz etmeler başladı. Daha sonra İslam, İspanya genelinde yasaklandı ve Müslüman kalanlar ölüm ya da sürgünle tehdit edildi. Sonuç: Yüz binlerce Müslüman göçe zorlandı, kalanlar ise Hristiyan gibi yaşamak ve dinlerini gizlice uygulamak zorunda kaldı. Ancak o zaman bile saldırıya uğradılar. Yahudi veya Müslüman olduğundan şüphelenilen binlerce insan, gaddarca katledildi ve koskoca bir medeniyet yok edildi. Şimdi, bir düşünün. Kudüs'te merhamet, Endülüs'te ise yıkım. Her ikisi de aynı kelimeyle, "fetih" olarak anılıyor. Ancak sonuçlar tamamen zıt.
Bu arada, o gün orayı terk etmek zorunda kalan on binlerce Yahudi'nin nereye gittiğini biliyor musunuz? Başka bir Müslüman devlet, Osmanlılar tarafından karşılandılar. Kapılar onlara açıldı. Kendilerine yaşayacak yerler verildi ve can güvenlikleri sağlandı. Ve ironik bir şekilde, bugün ne kadar minnettar olduklarını hep birlikte görebiliyoruz. Şöyle dikkat çekici bir araştırma var: Miladi takvimin başlangıcından bugüne kadar, yani 2000 yılı aşkın bir sürede, yaklaşık 579 milyon insan savaşlarda hayatını kaybetti. Peki bu ölümlerin kaç tanesinin cihat başlığı altında yer aldığını biliyor musunuz? %5'ten daha az. Savaşlarda ölen tüm insanların %95'inin İslam'la hiçbir ilgisi yoktu.
Dünyadaki savaşların sebebi İslam değildi. Gerçek nedenler, güç mücadeleleri, milliyetçilik ve ekonomik çıkarlar gibi dünyevi sebeplerdi. 2. Dünya Savaşı, Yüz Yıl Savaşları, Napolyon Savaşları, Moğol istilası, koloni savaşları, sivillerin toplu katliamı, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, tecavüzler, esirlere yapılan işkenceler... Bunların hiçbirinin İslam'la bir ilgisi yoktu. Aksine, İslam'daki cihat ahlakına uyulsaydı, bu olayların hiçbiri asla gerçekleşmezdi. Çünkü bu tamamen farklıdır. Savaş sadece ordular arasında yapılır, sivillere zarar verilmez. Savaş sırasında, teslim olan herkes bağışlanır. Canı koruma altına alınır. İşkence yasaktır. Ve esirlere kötü muamele edilemez.
Bu yüzden "kan eşittir İslam" iddiası en başından anlamsızdır. Peki bugüne baktığımızda ne görüyoruz? Myanmar'da Budist yönetim, Müslümanları evlerinden ve topraklarından zorla çıkarıyor. Köyler yakılıyor, yollar kesiliyor, hayatlar denize atılıyor. Doğu Türkistan'da Çin hükümeti Uygur Müslümanlarına zulmediyor. İbadet etmeleri yasaklanıyor. Kur'an okumak suç sayılıyor. Hindistan'da bazı radikal gruplar Müslümanlara saldırıyor. Camiler yakılıyor. İnsanlar sokaklarda linç ediliyor. Filistin'de durum her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Şayet ortada bir şiddet varsa, bu Müslümanlara yöneliktir. Bundan emin olabilirsiniz.
Şimdi siz söyleyin: İslam bir şiddet dini midir, yoksa bizler şiddete ancak İslami esaslar uygulanmadığı zaman mı tanık oluyoruz?
Başlangıçta, İslam'a davet gizlice yapılıyordu. İlk Müslümanlar, tüm baskı ve zulme rağmen, imanlarından asla vazgeçmediler. İşkence gördüler, kızgın kumların üzerine yatırıldılar, evlerinde bağlandılar, aç bırakıldılar, hatta kor ateşlerin üzerine itildiler. Ve tüm bunlar sadece şunu söyledikleri için oldu: “Rabbim Allah'tır. O'ndan başka ilah yoktur.” Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) onlara sabırlı olmalarını söyledi. Ve onlar tebliğ yolunu, yani İslam'a daveti sürdürdüler. Yıl 620 civarıydı. Mekke'deki 10 yıllık zulmün ardından, Allah bu mesajın büyüyeceği yeni bir yurt hazırladı: Medine. Medine'deki birçok insan İslam'ın mesajını duyduğunda, hayranlıkla ona yöneldiler.
İslam'ı zorla ya da tehditle kabul etmediler; mesajın gerçek değerini gördüler. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), Mekkeli Müslümanlarla birlikte Medine'ye hicret etti. Şehre vardığında, tüm halkla bir anlaşma yaptı: Müminlerle, putperestlerle ve Yahudilerle. Amaç, barış içinde bir arada yaşamaktı. İnsanlar Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın hayatını, ahlakını ve davranışlarını gördükçe, Medine kısa sürede İslam'ın merkezi haline geldi. Kılıçla değil, söz ve barışla fethedildi. Fakat elbette Mekkelilerin öfkesi henüz dinmemişti. Aksine, doruk noktasına ulaşmıştı. O dönemde üç savaş gerçekleşti: Bedir, Uhud ve Hendek. Bedir ilk savaştı.
Başlangıçta Müslümanlar, Mekkelilerin düzenlediği kervanı durdurmak için yola çıkmıştı. Ancak Mekkeliler bir orduyla yola çıktıkları için çatışma kaçınılmaz hale geldi. Uhud ve Hendek ise açıkça savunma savaşlarıydı, yalnızca Mekke güçleri Medine'ye saldırdığı için yapıldılar. Peki Mekke'nin İslam'ı nasıl kabul ettiğini biliyor musunuz? Bu üç savaş sayesinde değil. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) onlarla bir ateşkes imzaladı, Hudeybiye Antlaşması. Ve barış ortamı sağlandığında, Müslümanlar ve Mekkeli müşrikler birbirleriyle görüşüp konuşmaya başladılar. Nefret ve önyargının yerini barış aldı. Bu durum onlara İslam'ın güzelliğini daha yakından görme şansı verdi.
Artık Kur'an'ı önyargıyla dinlemiyorlardı. Ve birçoğu Müslüman olmaya karar verdi. Hatta Hudeybiye'den sonraki iki yıl içinde, İslam'a girenlerin sayısı öncesinden katbekat fazlaydı. İslam'a kılıç zoruyla değil, kendi hür iradeleriyle giriyorlardı. Yine de inanmayan pek çok kişi vardı ve iki yıl sonra barış anlaşmasını bozdular. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) 10.000 kişilik bir orduyla Mekke'ye doğru yürüdü. Şehri savaşmadan fethetmek istiyordu. Ve başardı da. Halk teslim oldu ve durumu kabul etti. Tıpkı Medine gibi, Mekke de neredeyse hiç kan dökülmeden fethedildi. Peki, fetihten sonra ne oldu?
Bu insanlar yıllarca Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a ve Müslümanlara zulmetmişti. Şimdi utanç duyuyorlardı ve başlarını öne eğmişlerdi. Başlarına ne geleceğini görmek için beklediler. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bir süre onlara baktı. Şimdi ne yapacaktı? Onlara, daha önce kendisinin gördüğü muamelenin aynısını mı gösterecekti? Onları aşağılayıp utandıracak, aylarca aç mı bırakacaktı, evlerinden mi kovacaktı, yoksa üzerlerine deve işkembesi mi atacaktı? Hiçbirini yapmadı. Bunun yerine tarihe geçecek şu sözleri söyledi: "Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir.
Gidin, özgürsünüz." Mekke'nin fethi günü genel bir af, bağışlanma ilan edildi. Halk, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın samimiyetine kendi gözleriyle şahit oldu. Çok geçmeden, en azılı düşmanlar dahil çoğunluk İslam'ı kabul etti. Mekke'yi fetheden kılıç değil, merhamet olmuştu. Bundan sonra, tüm Arabistan'daki kabileler büyük gruplar halinde İslam'a geçmeye başladı. Ve tüm bunlar sadece 21 yıl içinde gerçekleşti. Bütün bu olaylarda kılıç, sadece savunma yapmak ve Müslümanların zayıf olmadığını göstermek için bir semboldü. Sonuçta, ordusu olmayan bir devlet ayakta kalamaz, değil mi? Bu gerekliydi. Ancak dini asıl yayan Kur'an'dı.
Her soruya cevap veriyor, hem aklı hem de kalbi ikna eden deliller sunuyordu. Topluma adalet getirdi, kalbe huzur verdi ve hayatı gerçekten anlamlı kıldı. Kılıçla yayıldığı iddiasını çürüten en iyi örneklerden biri Güneydoğu Asya'dır. Bugün Endonezya, dünyadaki en kalabalık Müslüman nüfusa sahip ülkedir. Ve Endonezya'da tek bir İslam ordusu bile savaşmamıştır. Bu topraklara ulaşanlar ordular değil, güzel ahlaklarıyla insanların güvenini kazanan tüccarlar ve davetçilerdi. Bangladeş de farklı değildi. Yine asıl yayılma, insanların kalbini kazanan davetçiler vasıtasıyla gerçekleşti. 13. yüzyılda, Hint Okyanusu'nu geçen ticaret gemileri Müslüman tüccarları Güneydoğu Asya kıyılarına götürdüler.
Fakat onlar sadece baharat veya kumaş taşımıyordu. Güzel ahlakları, sözleri ve ticaretteki dürüstlükleri ile aynı zamanda İslam'ı da taşıyorlardı. Yalan yoktu, terazide hile yoktu. Ve bir söz verdiklerinde, sözlerini tutarlardı. Endonezya'nın yerel halkı bu tüccarlarda İslam'ın günlük hayatı nasıl şekillendirdiğini gördü. Aynı zamanda, insanları İslam'a davet etme çabalarıyla, Müslümanların sayısı giderek artmaya devam etti. Ne baskı ne de tehdit vardı. Her şey özgür iradeyle gerçekleşti. Ve bu durum diğer adalara da yavaş yavaş yayılmayı tetikledi. Bugün, bu adalarda yaklaşık 250 milyon Müslüman yaşamaktadır. Aynı durum Malezya'da da görüldü.
Malakka Sultanı da Müslüman tüccarların etkisiyle İslam'ı kabul etti. Ondan sonra halk da İslam'ı benimsedi. Savaş olmadan, sadece sözler ve iyi örnekler sayesinde, bütün bir bölge Müslüman oldu. Sahra altı Afrika'da da durum benzerdi. İslam, davetçilerin çabalarıyla kervan yolları boyunca yayıldı. Bu, yerel kralların ve halkın İslam'ı seçmesine vesile oldu. Bugün, bu topraklarda 300 milyondan fazla Müslüman yaşıyor. Ve Bangladeş'in hikayesi de pek farklı değil. Halk önceden Hindu'ydu. Yüzyıllar boyunca kast sistemi altında ezilmişlerdi. İslam'ın getirdiği özgürlüğü ve kurtuluşu gördüklerinde, büyük kitleler halinde İslam'ı benimsediler.
Ve bugün Bangladeş'te yaklaşık 150 milyon Müslüman yaşamaktadır. Peki, savaş nerede? Kılıç nerede? Şimdi bazılarınız şunu soruyor olabilir: "Peki ya yapılan savaşlar? Onlar da bir gerçek." Peki, bunları nasıl anlamalıyız? Şimdi Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın vefatından sonraki döneme geçelim. Müslümanlar, liderleri ve halifeleri olarak Ebu Bekir'i seçtiler. O, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın en yakın dostuydu. Halife olduğunda, önemli siyasi krizlerle karşı karşıya kaldı. Biri bugünkü İran topraklarındaki Sasani İmparatorluğu ile, diğeri ise Bizans ileydi. Birkaç yıl önce, Hz.
Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) Sasani Kralı Hüsrev'e bir mektup göndererek onu İslam'a davet etmişti. Ancak Hüsrev, kibirle Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın mektubunu yırtıp attı. Ve bununla da kalmadı. "Muhammed'in ellerine ve ayaklarına zincir vurun onu huzuruma getirin!" Bu, İslam devletine karşı açık ve ağır bir savaş ilanıydı. Müslümanların Sasani yönetimi altında maruz kaldığı adaletsizlikler bu gerilimi daha da tırmandırdı. Bununla birlikte Bizans, kendilerine elçi olarak gönderilen sahabeyi boynunu vurarak şehit etti. Ve bunu telafi etmek yerine, Müslümanlara karşı yaklaşık 100.000 kişilik bir ordu topladılar. İki taraf Mute Savaşı'nda karşı karşıya geldi.
Yani zaten süregelen bir savaş vardı ve iki imparatorluktan hiçbiri Müslümanlarla barışa yönelik bir adım atmadı. Üstelik ateşi yakanlar kendileriydi. Daha sonra ikinci halife Hz. Ömer mücadeleyi sürdürdü. Bu süre zarfında karşı taraftan tek bir barış teklifi bile gelmedi. Aksine, her savaştan önce Müslümanlar aynı teklifi yaparlardı: "Ya Müslüman olursunuz ya da vergi ödemeyi kabul ederek bizimle barış yaparsınız." Bu teklifi yapmak bir kuraldı ve genellikle savaş başlamadan önce yapılırdı. Bugün Müslüman toprakları olan birçok yer bu dönemde fethedildi. Suriye, Kudüs, Mısır, Irak, İran, Azerbaycan ve diğerleri. Şimdi, net bir şekilde ayırmamız gereken iki husus var.
Bir bölgenin Müslüman bir devlet tarafından fethedilmesi başka bir şeydir, o bölgenin halkının Müslüman olması ise çok daha farklı bir şeydir. Fetihlerden sonra hiçbir gayrimüslim Müslüman olmaya zorlanmadı. Onlara, "Burası artık Müslüman bir ülke, burada size yer yok," denilerek yurtlarından sürülmediler. Aksine, Müslümanlar okullar ve akademiler kurdular. Orada alimler ve davetçiler yetişti. İnsanlara dini açıkladılar ve halk kendi iradesiyle İslam'ı kabul etmeye başladı. Kılıç veya herhangi bir baskının olmadığına dair kanıt isterseniz Ermenistan'a bakın. Yaklaşık bin yıl boyunca Müslüman idaresinde kalmasına rağmen, o topraklar hala Hristiyan.
Ya da bugün hala Hristiyan olan 15 ila 20 milyon Arap'ı ele alalım. Bu insanların varlığı bu gerçeği kanıtlamaktadır. İslam, insanları kılıç zoruyla Müslüman yapmaz. Şimdi, iki sahneyi yan yana koyalım. Bir toprak Müslümanlar tarafından fethedildiğinde ne oldu ve tam tersi, Müslüman bir toprak gayrimüslimler tarafından alındığında ne oldu? Şimdi sizi tarihten iki sahneye götüreceğim. Biri merhametin inanılmaz bir örneğiyken, diğeri yıkımın bir örneğidir. Biri Hz. Ömer'in Kudüs'ü fethi ve şehre girdiği o andır. Diğeri ise Endülüs'ün Müslüman hakimiyetinden çıkışıdır. Tarih boyunca, bir şehir veya bölge fethedildiğinde, genellikle aynı manzara görülürdü.
Halka zulmedilir, malları yağmalanır, ibadethaneleri yakılır, dini özgürlükleri kısıtlanır ve ağır vergilerle hayat çekilmez hale getirilirdi. Ancak İslami fetihler bu düzeni tamamen değiştirdi. Kudüs Bizans egemenliği altındayken, Hz. Ömer'in gönderdiği ordu tarafından kuşatılmıştı. Kudüs halkı, şehri bizzat halifenin gelip teslim alması şartıyla barış yoluyla devretmeyi kabul etti. Bu da kan dökülmeden gerçekleşen başka bir fetihti. Hz. Ömer (radiyallahu anh) şehre sade kıyafetler içinde, yürüyerek girdi. Hristiyanların canlarının ve kiliselerinin koruma altında olduğunu belirten yazılı bir ferman yayımladı. Dinlerini özgürce yaşayabileceklerini garanti etti.
Hristiyan liderlerin görevlerinde kalmalarına izin verildi. Bundan önce halk, hükümdarları kendi dinlerinden olmasına rağmen pek çok farklı ve ağır vergi ödemek zorundaydı. "Bu elimdeki son tohum. Çocuklarım açlıktan ölürken sizin ambarlarınız taşıyor. Tanrı bize mutlaka bir kurtarıcı gönderecektir." Fakat İslam idaresi altında, daha düşük miktarda tek bir vergi ödediler ve bunun sonucunda halkın yaşam standardı yükseldi. Cizye (gayrimüslimlere uygulanan vergi) olarak adlandırılan bu vergi, aynı zamanda orduya katılma zorunluluklarının olmadığı ve güvenliklerinin sağlandığı anlamına geliyordu. Kadınlar, yaşlılar ve dini liderler bu vergiden tamamen muaf tutulmuştu. Hatta Hz.
Ömer (radiyallahu anh), gayrimüslim olsalar dahi geçimini sağlayamayan yaşlılara devlet hazinesinden maaş bağlanmasını emretmişti. "Gençliklerinde onlardan faydalandık. Yaşlandıklarında onları sokağa atamayız." Görüldüğü üzere Müslümanlar, tarihteki ilk emeklilik sistemi örneğini ortaya koymuşlardı. Kanun önünde hiçbir ayrımcılık yoktu. Öyle ki, Hz. Ömer'in bir keresinde mahkemede bir Yahudi ile yan yana durduğu ve aynı şartlar altında yargılandığı bilinmektedir. Benzer bir vaka dördüncü halife Hz. Ali (radiyallahu anh) için de nakledilmiştir. İslam, ekonomiden hukuka, aileden eğitime kadar her alanda tam bir düzenin olduğu bir sistem getirmiştir.
Yalanlara, zulme, faize, rüşvete ve ahlaksızlığa karşı savaşan bir sistem. Kudüs halkının kavuştuğu sistem buydu ve bu anlayış sonraki yüzyıllarda da yaşatıldı. Ancak ne yazık ki, ikinci tablo tamamen farklıydı. Bugünkü İspanya'nın bir parçası olan Endülüs toprakları, bir zamanlar Müslümanların yönetimi altındaydı. Pek çok bilim dalının temelleri orada Müslüman alimler tarafından atılmıştı. Müslümanlar ve gayrimüslimler barış içinde bir arada yaşıyordu, ta ki Hristiyan orduları bölgeyi fethedene kadar. O günden itibaren, Müslümanlara ve Yahudilere karşı tam bir katliam ve sürgün politikası başladı. Barış anlaşması imzalandığında, Müslümanlara din özgürlüğü sözü verilmişti.
Ancak kısa süre sonra bu sözün sadece bir yalandan ibaret olduğu anlaşıldı. 1499'dan itibaren zorla vaftiz etmeler başladı. Daha sonra İslam, İspanya genelinde yasaklandı ve Müslüman kalanlar ölüm ya da sürgünle tehdit edildi. Sonuç: Yüz binlerce Müslüman göçe zorlandı, kalanlar ise Hristiyan gibi yaşamak ve dinlerini gizlice uygulamak zorunda kaldı. Ancak o zaman bile saldırıya uğradılar. Yahudi veya Müslüman olduğundan şüphelenilen binlerce insan, gaddarca katledildi ve koskoca bir medeniyet yok edildi. Şimdi, bir düşünün. Kudüs'te merhamet, Endülüs'te ise yıkım. Her ikisi de aynı kelimeyle, "fetih" olarak anılıyor. Ancak sonuçlar tamamen zıt.
Bu arada, o gün orayı terk etmek zorunda kalan on binlerce Yahudi'nin nereye gittiğini biliyor musunuz? Başka bir Müslüman devlet, Osmanlılar tarafından karşılandılar. Kapılar onlara açıldı. Kendilerine yaşayacak yerler verildi ve can güvenlikleri sağlandı. Ve ironik bir şekilde, bugün ne kadar minnettar olduklarını hep birlikte görebiliyoruz. Şöyle dikkat çekici bir araştırma var: Miladi takvimin başlangıcından bugüne kadar, yani 2000 yılı aşkın bir sürede, yaklaşık 579 milyon insan savaşlarda hayatını kaybetti. Peki bu ölümlerin kaç tanesinin cihat başlığı altında yer aldığını biliyor musunuz? %5'ten daha az. Savaşlarda ölen tüm insanların %95'inin İslam'la hiçbir ilgisi yoktu.
Dünyadaki savaşların sebebi İslam değildi. Gerçek nedenler, güç mücadeleleri, milliyetçilik ve ekonomik çıkarlar gibi dünyevi sebeplerdi. 2. Dünya Savaşı, Yüz Yıl Savaşları, Napolyon Savaşları, Moğol istilası, koloni savaşları, sivillerin toplu katliamı, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, tecavüzler, esirlere yapılan işkenceler... Bunların hiçbirinin İslam'la bir ilgisi yoktu. Aksine, İslam'daki cihat ahlakına uyulsaydı, bu olayların hiçbiri asla gerçekleşmezdi. Çünkü bu tamamen farklıdır. Savaş sadece ordular arasında yapılır, sivillere zarar verilmez. Savaş sırasında, teslim olan herkes bağışlanır. Canı koruma altına alınır. İşkence yasaktır. Ve esirlere kötü muamele edilemez.
Bu yüzden "kan eşittir İslam" iddiası en başından anlamsızdır. Peki bugüne baktığımızda ne görüyoruz? Myanmar'da Budist yönetim, Müslümanları evlerinden ve topraklarından zorla çıkarıyor. Köyler yakılıyor, yollar kesiliyor, hayatlar denize atılıyor. Doğu Türkistan'da Çin hükümeti Uygur Müslümanlarına zulmediyor. İbadet etmeleri yasaklanıyor. Kur'an okumak suç sayılıyor. Hindistan'da bazı radikal gruplar Müslümanlara saldırıyor. Camiler yakılıyor. İnsanlar sokaklarda linç ediliyor. Filistin'de durum her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Şayet ortada bir şiddet varsa, bu Müslümanlara yöneliktir. Bundan emin olabilirsiniz.
Şimdi siz söyleyin: İslam bir şiddet dini midir, yoksa bizler şiddete ancak İslami esaslar uygulanmadığı zaman mı tanık oluyoruz?