Hristiyan Vaiz İslam’a Geçti! - "Müslümanları Hristiyan Yapmaya Çalıştım"
Yayınlanma tarihi
İsa’nın kurtarıcım olduğuna inanmıştım. Bir Baptist vaizi olmak istediğime karar verdim. Müslüman bir arkadaşımı Hristiyan olmaya ikna etmeye çalışmıştım. Bu yüzden İsa’nın sözlerini okudum. Ve onun, “Baba benden üstündür.” Çarmıhta bile: “Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?” gibi sözleri aslında tek bir şeyi haykırıyordu, “Ben Tanrı değilim.” İncil bana, Peygamber Muhammed’e uymamı emrediyordu. Sonra eve geldim ve dedim ki: “Sana bir şey söylemem gerek.” “Ben Müslüman olmaya karar verdim.” Ve yüz ifadesi… Bir anda, “Merhaba!”dan “Ne?!”ye döndü. Selamun aleyküm Khalil Meek kardeşim. Davetimizi kabul ettiğin için teşekkür ederiz.
Sözler Köşkü ailesi olarak, sizleri aramızda görmekten mutluluk duyuyoruz. Öncelikle sormak istiyorum: Khalil Meek kimdir? Kısaca bize hayatınızdan bahsedebilir misiniz? İsmim Khalil Meek. Teksas, Dallaslıyım. Hristiyan bir ailede büyüdüm, ve Baptist vaiz olmak istiyordum. Karşılaştırmalı dinler üzerine çalışırken, 1989 yılında İslam’a kavuştum. Yani 34 yıl önce, İslam’la şereflendim. Ayrıca Amerika’da faaliyet gösteren Müslüman Hukuki Yardım Fonu’nun kurucusuyum. Bu kuruluş, ulusal bir hayır kurumu olup, Müslümanlara, göçmenlik, sivil davalar ve ceza davaları alanlarında destek sağlıyor. İnanç açısından hayatınız nasıldı? Hangi inanca sahiptiniz? Ben Baptist Hristiyandım.
İsa’nın benim kurtarıcım olduğuna ve bu inancın getirdiği her şeye inanıyordum. Yani dindar bir aileden geliyorsunuz. O dönemki inançlarınız nasıldı? Evet, Hristiyan bir ailede büyüdüğüm için annem, kardeşim, ablam ve ben her pazar kiliseye giderdik ve yaz aylarında da Kutsal Kitap Yaz Okulu’na katılırdık. Bir gün, kilisemize bir vaiz, konuk olarak gelmiş ve cehennem üzerine bir sunum yapmıştı. Bu, büyük bir ekranda oynatılan bir video sunumuydu. Videoda insanların yaşadıkları olaylar canlandırılmıştı, yani, ölüm ya da her neyse, ardından meleklerin gelişi ve insanları cennet ya da cehenneme götürdüğü sahneler vardı. Daha sonra da cehennemde neler olduğu gösteriliyordu.
Ben o zamanlar 6 ya da 7 yaşlarındaydım. İkinci ya da üçüncü sınıfa gidiyordum. Bu beni gerçekten çok korkutmuştu. Bu yüzden de o gece Hristiyanlığı kabul ettim. Ardından bütün mahalleyi dolaşmaya başladım ve gördüğüm tüm aileleri ve çocukları ertesi gün bu sunumu izlemeleri için davet ettim. Bu benim için gerçekten çok duygusal bir andı. Büyüdükçe, bu sadece Pazar günleri kiliseye gitmekten ibaret hale geldi. Üniversiteye başladığımda ise, dini hayatıma pek yer vermemeye başladım. Ben bir buçuk yaşındayken, öz annem trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Fakat onun vefatı ile, sigorta şirketi, babama bir tazminat ödemesi yaptı. Ben ve kardeşlerim de bu sigorta ödemesinden payımızı aldık.
18 yaşına gelene kadar o para bir fonda durdu, yani, artarak. Ve sonrasında o para bana tek seferde verildi. Yani 18'ime bastığımda param vardı, özgürlüğüm vardı. Ama üniversitede partilere epey daldım. Eğleniyordum. Ama son sınıfa geldiğimde mezun olacağım o sene, yaptığım her şeyin aslında doğru olmadığını hissetmeye başladım. Oysa ben daha iyi bir şekilde yetiştirilmiştim. Bu yüzden, bir aydınlanma anıyla birlikte, inanç köklerime yeniden dönmeye karar verdim. Aynı zamanda, Baptist vaiz olma kararı aldım. Bu nedenle eğitimimi tamamlayıp plan yapmaya başladım. Peki, İslam’a olan yolculuğunuz nasıl başladı? Bize o günlerden bahsedebilir misiniz?
Benim İslam’a olan yolculuğum, üniversitenin son yılında Baptist bir vaiz olmaya karar verdiğimde başladı. Okulu bırakıp ilahiyat fakültesine gitmek yerine, önce üniversiteyi bitirip sonra ilahiyata gitmeye karar verdim. Mezun olmama 1 yıl kalmıştı. Ve bu heyecanla birlikte, tüm arkadaşlarımı, tanıdıklarımı, kime rastlarsam herkesi dini sohbetlere çekmeye başladım. Böylece insanları nasıl “kurtarabileceğimi” düşünme pratiği yapabilirdim, değil mi? Tüm amacım onları Hristiyan yapmaktı. Yani başka inanca sahip olanlara nasıl yaklaşıp, onları Hristiyanlığa ikna edebilirdim? Benim için bu bir tür kişisel uğraş olmuştu.
O yıl neredeyse herkese “Sen neye inanıyorsun ve neden?” diye sorar ve onları dinlerdim. Bir Müslüman arkadaşım vardı. Aslında önceden tanışmıştık ama hiç din üzerine konuşmamıştık. Birgün ona da sordum: “Sen neye inanıyorsun?” O da “Ben Müslümanım” dedi. O zamanlar, yani 80’li yıllarda, üniversitedeyken, bu kelimenin ne anlama geldiğini bile pek bilmiyordum. Bir mezhep mi, din mi?” diye düşünmüştüm. O “Ben Müslümanım” dedi ve neye inandığını anlatmaya başladı. Dakikalar geçmişti ve hala dinliyordum. Ama içimden de şöyle düşünüyordum: “Kafası karışmış bir Hristiyan gibi konuşuyorsun. İslam ya da Müslüman ne demek bilmiyorum ama, Hakikate çok yakınsın.
Neredeyse tam olarak bulmuşsun diyebilirim. aradığın şeye çok çok yakınsın.” Ben de kendi kendime dedim ki, “Neyse, seminere gitmeden önce bir kişiyi daha kurtarayım.” O Müslüman arkadaşımı Hristiyan yapmaya çalıştım. O ise dini sohbetten sadece keyif alıyordu. Hiç sıkılmıyor, yorulmuyordu. Ama hiçbir zaman tartışmadı, karşılaştırma yapmadı. Ben ona İsa’yı anlatmaya çalışırken, o sadece beni dikkatle dinliyor ve benim iyi biri, sohbetinse çok güzel olduğunu düşünüyordu. Her konuşmamızdan sonraki görüşmemizde, bir broşür, kitapçık ya da konuşmuş olduğumuz konuyla alakalı karşılaştırmalı dini konuşmaların olduğu şeyler verirdi. Ve böylece elimde birçok broşür birikti.
Aldığım broşürlerden biri şuydu: “İncil Tanrı’nın Kelamı Mıdır?” Bu kitapçıkta Ahmed Deedat İncil’in tarihsel yapısını inceliyor, ve şu soruyu soruyordu: “Bu kitap Tanrı’nın kelamı mı?” Ve kitap boyunca analizlerini yapıyordu. Ama sorun şuydu ki, ben İncil’in %100 doğru olduğuna inanıyordum. Çocukluğumdan beri onu okur, inceler, kilise etkinliklerine katılırdım. Ama hiç İncil’in tarihsel kökenini araştırmamıştım. Bu kitap bize nasıl ulaştı, sorgulamamıştım. Her bölümün başında bir isim yazıyor, ben de bu kişilerin yazdığını ve bunların bir kitapta bir araya getirildiğini sanıyordum. Yani geçmişte yaşayan insanlar, Tanrı’dan esinlenerek yazdılar gibi düşünüyordum.
Ama kendi kendime dedim ki, bu düşünce bir şeyleri ispatlamak için yeterli değil. Dolayısıyla İncil’in güvenilirliğini ispatlamak için, birine anlatabilmem için onun tarihini öğrenmem gerekiyordu. Artık insanlara “Neye inanıyorsun ve neden?” diye sormak yerine kendimi doğrudan İncil’in tarihine verdim ki başkalarına da bunu anlatabileyim. Bu süreçte, başta %100 bir inançla yola çıkmıştım, sonra İncil’in bize nasıl ulaştığını öğrenmeye başladım. “Musa, İsa veya Peygamber ne dedi, bunu nereden biliyoruz?” derken, yazmalara ve tarihsel belgelere bakmaya başladım. Beni şaşırtan Yeni Ahit olmuştu. İsa döneminde Filistin’in dili olan Aramicede orijinal el yazmaları yoktu.
İsa bir Yahudi’ydi ve mesajlarını İbranice olarak aktarmış olmasına rağmen İbranice yazmalar yoktu. Yani elimizde ne İbranice ne Aramice belgeler var. Sahip olduğumuz yalnızca Yunanca ve Latince metinler. Ve elimizde bu kitapların her birinden 10 binlerce nüsha mevcut. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna. Ama hiçbir iki nüsha birbirinin aynısı değil. Evet, buna inanabilir ve başkalarına açıklayabilirsiniz. Ama bana göre bu çok güçlü bir delil değildi. Bazıları için yeterli olabilir. Ancak siz araştırmaya devam ettikçe şunu fark ediyorsunuz ki en az İncil kadar eski, aynı şekilde özgün görünen başka kitaplar da vardı ve bunlar İncil’e dahil edilmemişti.
Aslında Katolikler ile Protestanların İncil’i bile birbirinden farklı. Yani 2000 yıllık bir Hristiyan inancı var ve buna rağmen İncil’de yer alan bazı yazarların kim olduğu hâlâ bilinmiyor. Ben başkalarını İncil’in güvenilirliğine ikna etmek için İncil’in tarihçesini öğrendikçe, aklımda bazı sorular oluşmaya başladı. Bilmediğim şeyleri öğreniyordum ve öğrendikçe de tam olan inancımdan şüpheye doğru bir yolculuğa girmiştim. Süreç, kendimi işlerin düzelmediğine moralimi bozan bir noktaya gelene kadar devam etti. Ne kadar ilerlersem, her şey o kadar kötüye gidiyordu. Bunun üzerine biraz da tepkiyle, Müslüman arkadaşıma: "Tamam, Kur’an hakkında bana bilgi ver o zaman." dedim.
"Nedir onun tarihçesi?" O da bana Peygamber’in hayatını anlatan bir kitap getirdi. Kur’an’ın tarihsel arka planını anlatan gayet sade ve anlaşılır bir eserdi. Ben de kitabı aldım ve İslami kaynakların Kur’an hakkında söylediklerini araştırmaya başladım. Ve çok kısa sürede şu sonuca ulaştım: Kur’an’ın tarihsel süreci tamamen farklıydı. Kur’an Arapçaydı. Peygamber’in konuştuğu dildeydi. Peygamber dönemine kadar da dayanıyordu. Peygamber’in zamanından itibaren hem yazıya geçirilmiş hem de ezberlenmişti. Yani tarihi oldukça netti, dimi? Bu, içeriğin doğru olduğunu kanıtlamasa da, metnin aslının koruduğunu gösterir.
İki kitabın arasındaki fark bu kadar açık olunca, ve Kur’an, İncil’deki sorunlara sahip olmayınca moralim daha da bozuldu. Yani, bu hiç yardımcı olmuyordu. Herkes aynı durumda herhâlde diye düşündüm, Ve böyle ilerleyebileceğimi umdum, ama olmadı. Deedat’ın broşürlerini okumaya devam ettikçe, karşıma “İncil’de Muhammed” başlıklı bir broşür çıktı. Küçük bir broşürdü, “Muhammed İncil’de geçiyor, neden ona inanmıyorsun?” diyordu. Kendi kendime, “Hayatım boyunca kiliseye gittim, insanlarla konuştum, dinledim, ama bu ismi hiç duymadım.” Ne iyi ne kötü, hiçbir şekilde adı anılmamıştı. Yani, İncil’de onun adını hiç görmemiştim. Artık Deedat’ın kitaplarıyla tartışır hale gelmiştim.
Beni zor bir duruma sokmuştu. Yani, eğer bir Hristiyan’dan İsa’nın bahsettikleri kişi olduğunu ispatlamasını isterseniz, Eski Ahit’ten örnek verirler ve derler ki, “İşte bu kısımda ondan bahsediliyor. Şöyle bir peygamber gelecek. Şunu yapacak, bunu yapacak.” Yani İsa bu tanıma tam uyuyor, değil mi? Bahsedilenin o olduğunu nasıl inkar edebilirsiniz? Ancak Eski Ahit’te hiç “İsa” ismi geçmiyor. İsmen direkt hiç bahsedilmiyor. Ve her ikisini karşılaştırdığımda, Deedat’ın açıklamaları bana Hristiyanlarınkinden daha mantıklı geliyordu. Bana göre, İncil’de Yaratılış’tan Vahiyler’e kadar Hz.
Muhammed’den bahsedildiği açıktı, Peygamberin nereden nereye geleceğinden, neyi nasıl yaptığından bahsediyordu ve her şey tutarlıydı. İncil’de yazan Hz. Muhammed’in hayatıydı. Bu benim için hem rahatsız ediciydi, hem de “Belki de kafası karışık bir Müslüman’ım” diye düşündürüyordu. Şu an İncil’den size sayabileceğim, çok açıkça Hz. Muhammed’i işaret eden 50 ila 100 ayet var. Burada bahsedilen Hz. Muhammed olmalı. İbranicedeki “HMD” kökü, Arapçada olduğu gibi, “Ahmed” ismine karşılık gelebilir. Tüm insanlığın Ahmed’i gelecek.” Ve birtakım işler yapacak. “Ve onun evi, öncekinden de yüce olacak” yani Kudüs’ten Mekke’ye geçişten bahsediyor.
Tesniye 32:1-3’te şöyle yazıyor: “Tanrı Sina’dan geldi, Sâir’den doğdu,” burada bahsettiği Filistin oluyor, ve “Paran Dağı’ndan parladı.” Eğer Tanrı Sina’dan geldiyse, bu direkt olarak Musa’ya atıf. Eğer Tanrı Sâir’den doğduysa… bu da İsa’nın Filistin’deki 3 yıllık hizmetine işaret eder. Yani kimden bahsedildiği oldukça açık. Peki ya, Paran’dan parlayan kimdi? 10 bin inananla birlikte geldiği, elinde ateşli bir kanun olduğu yazan kimdi. Peki, Paran Dağı neresi? Bunu sorgulamalısınız. Bu konu hep tartışılır ama İncil’de gayet açık belirtilmiş. İncil’de diyor ki: "İbrahim, Hacer’i ve oğlu İsmail’i aldı ve onları Paran Çölü’ne bıraktı. Sonra orada büyüdü, okçu oldu…" Demek ki Paran neresi?
Mekke. Peygamber nereden geldi? Paran’dan. Yanında 10 bin inananla, elinde bir kanunla mı geldi? Evet. Kuran’da şöyle der: “Onlar Muhammed’i, kendi çocuklarını tanıdıklarından daha iyi tanırlar.” Çünkü indirilen vahiyler o kadar açık, net ve kusursuzdu ki onu reddetmek için gerçekten kör cahil olmak gerekiyordu. Sonra mesele şuna geldi: İsa, Hristiyanlıkta o kadar güçlü bir figür ki… Dinin kendisi İsa. Yani, din tamamen onunla alakalı ve her şey onun üzerinden şekilleniyor. Haliyle bir Hristiyan olarak, “İsa’yı bırakıp başka bir şeye nasıl yönelirim?” diye düşünüyorsunuz. Aklınıza yatmıyor, yapamıyorsunuz.
Sonra Deedat’ın yazdığı başka bir kitabını gördüm: “İsa: İslam’ın Peygamberi” “Hayır, İsa bir Hristiyan” dedim kendi kendime. Ama sonra Müslümanların bakış açısını anladığımda… Yaptığı her şeye biz de inanıyoruz, değil mi? Hayatına, mucizelerine, doğumuna… Hepsine. Yalnızca Tanrı değil. Yani mesele aslında şu: O Tanrı mı, değil mi? İşte konu buna geldiğinde her şey artık netleşmişti. Bu iki din neredeyse birebir aynıydı, fark sadece “kurtuluş” taydı. Cennete nasıl gidilir? İsa’nın Tanrı olduğuna ve günahlarımız için öldüğüne mi inanmak gerek? Yani o bedeli ödedi ve biz bu sayede mi cennete gidiyoruz? Yoksa İslam’da olduğu gibi tek Tanrı’ya inanarak ve tevhid inancı ile mi kurtuluyoruz?
Ben de açtım, İsa’nın sözlerine baktım. İncil’de şöyle diyor: “Baba benden yücedir.” “Ben, İsa, kendi başıma hiçbir şey yapamam.” “Beni neden iyi diye adlandırıyorsunuz? İyilik yalnızca Baba’ya mahsustur." Yani İsa’ya baktığımda… Tanrı olduğunu tekrar ve tekrar reddediyor gibiydi. Tanrıysa neden reddetsin ki? Neden böyle olsun? Dini savunucuların düşüncesine göre, henüz kendini ilan etmesinin zamanı değildi. Ama İsa’ya birçok kez sorulmuştu: "Sen kimsin? Burada olma amacın ne?" Ve o da cevapladı: "Ben bir peygamberim" demiş ve hepsi bu kadar! Bizlere dua etmeyi öğreten “Babamız” diyordu. "Tanrım, Tanrım, neden beni terk ettin?" diyordu.
Tüm bunların hepsi “Ben Tanrı değilim” diye haykırmıyor muydu? Hiçbir teolojik savunma olmadan, Açık ve netti. “Hayır, Tanrı değilim.” Oturup düşündüm. Ve sonunda emin oldum ki İncil beni Hz. Muhammed’e uymaya yönlendiriyordu. Daha sonra, okuduğum şehirdeki bir camiye gittim. O sıralar zihnimde büyük bir aydınlanma yaşıyordum. Benim dışımda hiç kimse kafamda olup biteni bilmiyordu. Ama artık Müslüman olmaya karar vermiştim. Bunu arkadaşlarımla bile paylaşmadım. Doğruca camiye gittim. Bir cami buldum ve kapıyı açmaya çalıştım, ancak kilitliydi. Nasıl şehadet getirdin? Evet, camiye geldim ama kapı kapalıydı. Kaldırıma oturup düşünmeye başladım: Ne yapmam gerek acaba?
"Biri gelir diye beklesem mi yoksa geri mi dönsem?" Beş, bilemedin on dakikadan fazla kalmadım orada. Sonra bir araba geldi. Ve "Harika, biri geldi," dedim içimden. Yanıma yaklaştı ve "Yardımcı olabilir miyim?" dedi. Ben de: "Evet, ben Müslüman olmak istiyorum." dedim. Daha sonra kapıyı açtı, namaz vakti gelmişti... Beni içeri davet etti. İçeridekiler heyecanlıydı ve bana, Sorular soruyorlardı. Ben de, "Hayır, bilmiyorum" dedim. İslam’ın şartlarını ya da iman esaslarını bilmiyordum. Bu iki dinle ilgili sadece şunu biliyordum ki, arasında en temel fark, kurtuluş inancıydı: Teslis mi, Tevhid mi? Tevhid’in doğru olduğuna ikna oldum. Bu yüzden de buradayım.
Şehadet getirdikten sonra Müslüman olmak istiyorum. Ardından şehadet getirdim. Sonra bana “Helal ve Haram” isminde bir kitap verdiler. İngilizce bir kitaptı bu. İlginç bir anımdan bahsetmek isterim. Şu anda 34 yıldır evli olduğum eşim ile üniversitede tanışmıştık ve henüz evlenmemiştik. Bunun için mezun olmamı bekliyorduk. Üç yıldır beraberdik. Nişanlandık, düğün tarihinide belirledik. Ben zihnimde tüm bu araştırmaları yaparken, o hâlâ beni bir Baptist vaiz olacağımı düşünüyordu. Oysa ben çoktan Müslüman olmaya karar vermiştim. Ama kimseyle paylaşmıyordum bunu. Hepsini iç dünyamda yaşıyordum. Şehadetten sonra eve döndüğümde, "Sana bir şey söylemek istiyorum" dedim. “Nedir?" dedi.
"Ben Müslüman olmaya karar verdim." "Şehadet getirdim ve artık bir Müslümanım." Aniden bana baktı ve yüz ifadesi “Merhaba” dan bir anda “Ne?!”'ye dönüştü. “Ne yaptın sen?” “Müslüman oldum” dedim. O da, “Neden böyle bir şey yaptın…” Sonra birden bağırmaya başladı. “Gerçekten bunu nereden çıkardığını bilmiyorum ama ben asla…” diyerek başladı ve ardından, asla yapmayacağını söylediği şeyleri sıralamaya başladı. Sakin olmasını, sadece benim adıma sevinmesini, ve ne yaptığını umursamadığımı söyledim. Böyle deyince biraz sakinleşti. Sonra helal ve haram kitabını alıp okumaya başladım ve kısa bir süre sonra Müslümanların faizle iş yapmadıklarını öğrendim.
Oysa ben finans diplomasıyla mezun olmuştum. Uzmanlığım faiz oranlarıydı. Yani parayla para kazanmak. Artık Baptist rahibi de olmayacaktım. Peki ya şimdi ne yapacağım diye düşünmeye başladım. Sonra iş bakmaya başladım, ne bulursam artık. Ve bir nakliyat firmasında satış temsilcisi olarak başladım. İş yerlerini arayıp, “Ürünlerinizi bizimle taşıyın” diyordum. Sadece bir gelirim olsun diye başlamıştım. Daha sonra kitabı okumaya devam ettim. Orada “Müslümanlar domuz eti yemez” yazıyordu: Hristiyanlara göre domuz haramdı ama İsa'nın ölümüyle her şey temizlenmişti, yani artık yenebiliyordu. Ben de böyle domuz eti yiyerek büyümüştüm. Ama Müslümanlar yine de yemiyordu.
Eşimle konuştum, ve ona “Yeni bir şey öğrendim.” dedim. “Müslümanlar domuz eti yemezmiş. O yüzden yemek yaparken lütfen bana verme.” “Ne hale geldin sen?” der gibi baktı bana. Yani, yüzünde hem üzgün hem de biraz kırgın bir ifade vardı. Tarikat gibi bir şeye falan bulaştığımı düşünüyordu. Ve sonra “Ben böyle yapamam” dedi. Ve yine yapmayacağı şeyleri sıralamaya başladı. Ben de “Merak etme, sen istediğini yap sadece ben böyle mutlu olacağım.” Kitabın birkaç sayfa sonrasında şunu okudum: Müslüman erkekler altın takmaz. Ama biz altın alyansımızı çoktan seçmiştik. Sonra gidip eşime “Bunu alyans takımını gümüş olanla değiştirebilir miyiz?” dedim.
Nişan yüzüğünü parmağından çıkarıp odanın diğer ucuna fırlattı ve “Bunu asla yapmam!” dedi. Biraz sinirlendi ama sonra sakinleşti. Sadece, “Peki” dedim. Uzun lafın kısası, onu camiye gitmeye ikna ettim ve dini nikah kıydık. Ardından kiliseye gidip daha önceden planladığımız gibi düğünümüzü gerçekleştirdik. Yani iki tören oldu. O bana sadece tahammül ediyordu. Çünkü, beni gerçekten seviyordu, ama yaptıklarım ona çok garip geliyordu. Daha sonra, Omaha’daki Müslüman topluluğuyla tanıştım, beni aralarına davet ettiler. Bana rock yıldızı gibi ilgi gösteriyorlardı: “Seni çok seviyoruz!” dediler.
Camide bir kütüphane olduğunu ve orada karşılaştırmalı olarak dinlerle ilgili kitaplar olduğunu öğrendiğimde çok mutlu oldum. İslam davası ile ilgili videolar, Müslümanlarla Hristiyanlar arasında geçen konuşmalar, yani gerçekten faydalı çok materyal bulunuyordu. Ve bunları ödünç alıp eve götürüp, okuyor sonra da öğrendiklerimi eşime anlatıyordum: O da başta dinliyor, ama 5-10 dakika sonra “Tamam, yeter. Artık duymak istemiyorum. Beni yalnız bırak.” diyordu. Bir gün eve geldim… Artık aylar geçmişti, ve ben sürekli okuyor, videoları falan izliyordum. Heyecan dolu bir Müslümandım ve inancımla yaşıyordum.
Eşim bendeki bu değişimi fark ediyordu, Onu rahatsız edecek bir durum yoktu, sadece gözlemliyordu. Bir gün “Ben başka Müslümanlarla tanışmak istiyorum” dedi. Ben de gülerek, “Ben yetmiyor muyum sana yani?” dedim. Sonra camiye gidip şöyle dedim: “Eşim başka Müslümanlarla tanışmak istediğini söyledi. Ne yapmalıyım?” Onlar da “Kardeşim, biz sohbet düzenliyoruz.” “Cuma akşamları birkaç aile toplanır, bir araya gelir ve Kur'an tefsiri yaparız, biraz sohbet ederiz. Ardından yemek yeriz, namaz kılar ve sonra da evlerimize döneriz.” “Eşini de sohbete getirsene. burada herkesle tanışır, birlikte güzel vakit geçiririz.” Ben de, “Harika fikir” dedim. Ve böylece, ilk sohbetimize gittik.
Eşimin ilk kez Müslüman kadınları, çocukları ve erkekleri, günlük, doğal bir ortamda görmesiydi. Ve bundan gerçekten keyif almıştı. Bu onun için beklemedik bir şeydi. Ne beklediğini ben de bilmiyorum ama, onun için oldukça olumlu bir tecrübe olmuştu. Birkaç sohbete daha üst üste katıldık. Bir gün giderken dedi ki, “Bu sefer sizinle namaz kılsam olur mu?” “Acaba Müslüman mı olmak istiyor?” diye düşündüm. Ama o, “Hayır, Müslüman olmak istemiyorum” dedi. “Ama her seferinde siz kalkıp namaz kılarken ben oturup izliyorum. İçimden bir ses, benim de katılmamı söylüyor. Ben de o anın bir parçası olmak istiyorum. Güzel bir şey dedim.” Ben de “Tabii, katılabilirsin.” Dedim.
“Sadece safa gir, hareketleri takip et yeter.” Ne diyeceğini bile tam bilmiyordu ama hareketleri taklit ederek namazın bir parçası olmak istiyordu. Birkaç sohbete daha gittik. Bir gün eve geldiğimde, “Sanırım hazırım” dedi. Ben de “Ne için?” dedim. “Müslüman olmak için. Ama...” Sonra bana yapmayacağı şeylerin bir listesini verdi. Ben de içimden, “İşler yolunda gidiyor” dedim. “Tamam, güzel. Müslüman olmak istiyorsun, öyle mi?” Uzun lafın kısası, sonunda eşim Müslüman oldu ve “asla yapmam” dediği ne varsa, şimdi hepsini yapıyor. Şehadet getirirken neler hissettin, anlatır mısın? Şöyle diyim... Şehadet benim için sadece bir formalite gibiydi.
Ama Müslüman olduktan hemen sonra, hayatında daha önce hiç fark etmediğin bir şeyi fark ediyorsun. Yani bu bir huzur, bir iç rahatlığı, bir dinginlik. Allah o sevgiyi kalplerimize koyduğunu söylüyor, adı ne olursa olsun, onu hissediyorsun. İçinde böyle bir şey olduğunu hiç bilmiyormuşsun meğer. Hayatımdaki diğer insanlarla aramda hep bir mesafe vardı, fark etmediğim ama var olan bir sınır. Yani dostlarımdı, arkadaşlarımdı, her şeyi birlikte yapardık ama Müslüman olduktan sonra ise, tanımadığın birine “Selamun aleyküm” dediğinde ya da tanıdığın bir Müslümanla karşılaştığında, o anda içinde doğan his çok farklı oluyor.
Ve fark ediyorsun ki, o hep var olan ama farkına bile varmadığın duvar artık yok. Ve o duvar kalktığında, içinde Müslüman olmadan önce var olmayan bir ruhsal bağ oluşuyor. Ve gerçekten bağımlılık yapan bir his bu. Peki, ailenizin ya da yakın çevrenizin İslam’a geçişinize tepkisi ne oldu? Annem ve babam ilk başta hoşgörüyle karşıladı. yani yüzüme karşı mutlu göründüler. "Bunu bir heves ve geçer," diye düşünüyorlardı. “Şu an da arayış içinde. Genç, biraz cahil... İlerde geçer." dediler. Yani ailede büyük bir gerginlik yaşanmadı. Ama eşimin ailesi biraz daha mesafeliydi. Babası o kadar sinirlendi ki, neredeyse onu evlatlıktan reddetti diyebiliriz. Ama o zaten evliydi ve benimleydi.
Ve babasına başka bir şey için değil de, bir "Baba" olarak ihtiyacı vardı. Bu yüzden on yıl kadar hiç konuşmadılar. Babası annesinden boşanmıştı zaten, o sebeple de ayrı evlerde yaşıyorlardı. Annesi ise şöyle diyordu, "Sen mutluysan, ben de mutluyum." Ama eşim örtünmeye başlayınca annesi onunla dışarı çıkarken biraz rahatsız oluyordu. Eşim kapandıktan sonra annesi, yanımdayken çıkarabilirsin, dimi?" diye soruyordu. Yani başkalarının ne dediği onu endişelendiriyordu. Ama bu çok büyük bir sorun olmadı, bir süre sonra zaten alıştı. Babası zamanla bunu kabullenmekle kalmadı, kızıyla yeniden dost oldu. Hatta yaşlandığında bizimle yaşamaya başladı. Son nefesine kadar ona biz baktık.
Yani aralarındaki bağ en güzel şekilde noktalandı. İlk başta biraz garipti, ama çok daha kötü hikâyeler duymuştum. Biz şanslıydık bu yüzden. Peki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hakkında seni en çok etkileyen şey neydi? Peygamberimiz (asm)’la ilgili en çok sevdiğim şey, karşılaştığımız her meseleyle onun da yüzleşmiş olması. Medya, şiddet, zorbalık, aile içi anlaşmazlık... Hepsini hem ailesi hem toplumuyla yaşamıştı. Amerikan kültüründe süper kahramanlarımız var ya hani? Aklınıza gelebilecek her türlü kahraman var. Aslında bu kahramanları üretmemizin sebebi, birbirimizin sınır ve eksiklerini görüyor olmamız, hiçbirimizin o kahraman özelliklerine sahip olmaması.
O yüzden bir şeyler düzelsin diye bir kahraman gelip her şeyi yoluna koysun isteriz. Ama düşün, çöldeki bir adam, cahilliğin, şiddet ve kargaşanın ortasında bir vahiy alıyor... kargaşanın ortasında bir vahiy alıyor... Ve bu vahiy, tek bir kişiden başlayıp çok kısa sürede tüm dünyaya yayılıyor. Gerçek bir kahraman gibi, değişimin kendinden başlayarak hem beraber birlikte mümkünlüğünü ispatladı. Bu, masalsı ya da kurgusal bir kahramandan çok daha ilham vericiydi. Çünkü bu sefer kahramanların yerini gerçek insanlar alıyor.
Son olarak, şu anda bizi izleyen izleyiciler arasında kalbi İslam’a ısınmaya başlayan ama ailesinin veya çevresindekilerin tepkisinden korkan biri varsa ona ne söylemek istersiniz? Cevabımı okuyabilir miyim? Biraz bu konuda düşündüm ve şöyle ki: İnsanlar, kıyamet günü senin yanında olmayacak. Rabbinin karşısında yalnız başına durduğunda… İnanç herkesin yüzleşmesi gereken kişisel bir tercihtir. Sormalısın: “Neden buradayım? “Nereye gidiyorum? Ne yapmalıyım?” Kimse senin hesabından sorumlu değil, kimse senin başarı yolculuğuna ortak olmayacak. İnancına olan güçlü bir bağlılık her engelin, her tepkinin üstesinden gelebilir.
Aklınla kalbini birleştirdiğin anda, sarsılmaz bir huzur ve bir güç bulacaksın. Bu sebeple başkalarının ne diyeceğinden korkuyorsan, korkma. Samimiyet ve kararlılıkla hareket et. Ve bil ki Allah her adımında seninle birlikte olacak. Şu anda bile öyle.
Sözler Köşkü ailesi olarak, sizleri aramızda görmekten mutluluk duyuyoruz. Öncelikle sormak istiyorum: Khalil Meek kimdir? Kısaca bize hayatınızdan bahsedebilir misiniz? İsmim Khalil Meek. Teksas, Dallaslıyım. Hristiyan bir ailede büyüdüm, ve Baptist vaiz olmak istiyordum. Karşılaştırmalı dinler üzerine çalışırken, 1989 yılında İslam’a kavuştum. Yani 34 yıl önce, İslam’la şereflendim. Ayrıca Amerika’da faaliyet gösteren Müslüman Hukuki Yardım Fonu’nun kurucusuyum. Bu kuruluş, ulusal bir hayır kurumu olup, Müslümanlara, göçmenlik, sivil davalar ve ceza davaları alanlarında destek sağlıyor. İnanç açısından hayatınız nasıldı? Hangi inanca sahiptiniz? Ben Baptist Hristiyandım.
İsa’nın benim kurtarıcım olduğuna ve bu inancın getirdiği her şeye inanıyordum. Yani dindar bir aileden geliyorsunuz. O dönemki inançlarınız nasıldı? Evet, Hristiyan bir ailede büyüdüğüm için annem, kardeşim, ablam ve ben her pazar kiliseye giderdik ve yaz aylarında da Kutsal Kitap Yaz Okulu’na katılırdık. Bir gün, kilisemize bir vaiz, konuk olarak gelmiş ve cehennem üzerine bir sunum yapmıştı. Bu, büyük bir ekranda oynatılan bir video sunumuydu. Videoda insanların yaşadıkları olaylar canlandırılmıştı, yani, ölüm ya da her neyse, ardından meleklerin gelişi ve insanları cennet ya da cehenneme götürdüğü sahneler vardı. Daha sonra da cehennemde neler olduğu gösteriliyordu.
Ben o zamanlar 6 ya da 7 yaşlarındaydım. İkinci ya da üçüncü sınıfa gidiyordum. Bu beni gerçekten çok korkutmuştu. Bu yüzden de o gece Hristiyanlığı kabul ettim. Ardından bütün mahalleyi dolaşmaya başladım ve gördüğüm tüm aileleri ve çocukları ertesi gün bu sunumu izlemeleri için davet ettim. Bu benim için gerçekten çok duygusal bir andı. Büyüdükçe, bu sadece Pazar günleri kiliseye gitmekten ibaret hale geldi. Üniversiteye başladığımda ise, dini hayatıma pek yer vermemeye başladım. Ben bir buçuk yaşındayken, öz annem trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Fakat onun vefatı ile, sigorta şirketi, babama bir tazminat ödemesi yaptı. Ben ve kardeşlerim de bu sigorta ödemesinden payımızı aldık.
18 yaşına gelene kadar o para bir fonda durdu, yani, artarak. Ve sonrasında o para bana tek seferde verildi. Yani 18'ime bastığımda param vardı, özgürlüğüm vardı. Ama üniversitede partilere epey daldım. Eğleniyordum. Ama son sınıfa geldiğimde mezun olacağım o sene, yaptığım her şeyin aslında doğru olmadığını hissetmeye başladım. Oysa ben daha iyi bir şekilde yetiştirilmiştim. Bu yüzden, bir aydınlanma anıyla birlikte, inanç köklerime yeniden dönmeye karar verdim. Aynı zamanda, Baptist vaiz olma kararı aldım. Bu nedenle eğitimimi tamamlayıp plan yapmaya başladım. Peki, İslam’a olan yolculuğunuz nasıl başladı? Bize o günlerden bahsedebilir misiniz?
Benim İslam’a olan yolculuğum, üniversitenin son yılında Baptist bir vaiz olmaya karar verdiğimde başladı. Okulu bırakıp ilahiyat fakültesine gitmek yerine, önce üniversiteyi bitirip sonra ilahiyata gitmeye karar verdim. Mezun olmama 1 yıl kalmıştı. Ve bu heyecanla birlikte, tüm arkadaşlarımı, tanıdıklarımı, kime rastlarsam herkesi dini sohbetlere çekmeye başladım. Böylece insanları nasıl “kurtarabileceğimi” düşünme pratiği yapabilirdim, değil mi? Tüm amacım onları Hristiyan yapmaktı. Yani başka inanca sahip olanlara nasıl yaklaşıp, onları Hristiyanlığa ikna edebilirdim? Benim için bu bir tür kişisel uğraş olmuştu.
O yıl neredeyse herkese “Sen neye inanıyorsun ve neden?” diye sorar ve onları dinlerdim. Bir Müslüman arkadaşım vardı. Aslında önceden tanışmıştık ama hiç din üzerine konuşmamıştık. Birgün ona da sordum: “Sen neye inanıyorsun?” O da “Ben Müslümanım” dedi. O zamanlar, yani 80’li yıllarda, üniversitedeyken, bu kelimenin ne anlama geldiğini bile pek bilmiyordum. Bir mezhep mi, din mi?” diye düşünmüştüm. O “Ben Müslümanım” dedi ve neye inandığını anlatmaya başladı. Dakikalar geçmişti ve hala dinliyordum. Ama içimden de şöyle düşünüyordum: “Kafası karışmış bir Hristiyan gibi konuşuyorsun. İslam ya da Müslüman ne demek bilmiyorum ama, Hakikate çok yakınsın.
Neredeyse tam olarak bulmuşsun diyebilirim. aradığın şeye çok çok yakınsın.” Ben de kendi kendime dedim ki, “Neyse, seminere gitmeden önce bir kişiyi daha kurtarayım.” O Müslüman arkadaşımı Hristiyan yapmaya çalıştım. O ise dini sohbetten sadece keyif alıyordu. Hiç sıkılmıyor, yorulmuyordu. Ama hiçbir zaman tartışmadı, karşılaştırma yapmadı. Ben ona İsa’yı anlatmaya çalışırken, o sadece beni dikkatle dinliyor ve benim iyi biri, sohbetinse çok güzel olduğunu düşünüyordu. Her konuşmamızdan sonraki görüşmemizde, bir broşür, kitapçık ya da konuşmuş olduğumuz konuyla alakalı karşılaştırmalı dini konuşmaların olduğu şeyler verirdi. Ve böylece elimde birçok broşür birikti.
Aldığım broşürlerden biri şuydu: “İncil Tanrı’nın Kelamı Mıdır?” Bu kitapçıkta Ahmed Deedat İncil’in tarihsel yapısını inceliyor, ve şu soruyu soruyordu: “Bu kitap Tanrı’nın kelamı mı?” Ve kitap boyunca analizlerini yapıyordu. Ama sorun şuydu ki, ben İncil’in %100 doğru olduğuna inanıyordum. Çocukluğumdan beri onu okur, inceler, kilise etkinliklerine katılırdım. Ama hiç İncil’in tarihsel kökenini araştırmamıştım. Bu kitap bize nasıl ulaştı, sorgulamamıştım. Her bölümün başında bir isim yazıyor, ben de bu kişilerin yazdığını ve bunların bir kitapta bir araya getirildiğini sanıyordum. Yani geçmişte yaşayan insanlar, Tanrı’dan esinlenerek yazdılar gibi düşünüyordum.
Ama kendi kendime dedim ki, bu düşünce bir şeyleri ispatlamak için yeterli değil. Dolayısıyla İncil’in güvenilirliğini ispatlamak için, birine anlatabilmem için onun tarihini öğrenmem gerekiyordu. Artık insanlara “Neye inanıyorsun ve neden?” diye sormak yerine kendimi doğrudan İncil’in tarihine verdim ki başkalarına da bunu anlatabileyim. Bu süreçte, başta %100 bir inançla yola çıkmıştım, sonra İncil’in bize nasıl ulaştığını öğrenmeye başladım. “Musa, İsa veya Peygamber ne dedi, bunu nereden biliyoruz?” derken, yazmalara ve tarihsel belgelere bakmaya başladım. Beni şaşırtan Yeni Ahit olmuştu. İsa döneminde Filistin’in dili olan Aramicede orijinal el yazmaları yoktu.
İsa bir Yahudi’ydi ve mesajlarını İbranice olarak aktarmış olmasına rağmen İbranice yazmalar yoktu. Yani elimizde ne İbranice ne Aramice belgeler var. Sahip olduğumuz yalnızca Yunanca ve Latince metinler. Ve elimizde bu kitapların her birinden 10 binlerce nüsha mevcut. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna. Ama hiçbir iki nüsha birbirinin aynısı değil. Evet, buna inanabilir ve başkalarına açıklayabilirsiniz. Ama bana göre bu çok güçlü bir delil değildi. Bazıları için yeterli olabilir. Ancak siz araştırmaya devam ettikçe şunu fark ediyorsunuz ki en az İncil kadar eski, aynı şekilde özgün görünen başka kitaplar da vardı ve bunlar İncil’e dahil edilmemişti.
Aslında Katolikler ile Protestanların İncil’i bile birbirinden farklı. Yani 2000 yıllık bir Hristiyan inancı var ve buna rağmen İncil’de yer alan bazı yazarların kim olduğu hâlâ bilinmiyor. Ben başkalarını İncil’in güvenilirliğine ikna etmek için İncil’in tarihçesini öğrendikçe, aklımda bazı sorular oluşmaya başladı. Bilmediğim şeyleri öğreniyordum ve öğrendikçe de tam olan inancımdan şüpheye doğru bir yolculuğa girmiştim. Süreç, kendimi işlerin düzelmediğine moralimi bozan bir noktaya gelene kadar devam etti. Ne kadar ilerlersem, her şey o kadar kötüye gidiyordu. Bunun üzerine biraz da tepkiyle, Müslüman arkadaşıma: "Tamam, Kur’an hakkında bana bilgi ver o zaman." dedim.
"Nedir onun tarihçesi?" O da bana Peygamber’in hayatını anlatan bir kitap getirdi. Kur’an’ın tarihsel arka planını anlatan gayet sade ve anlaşılır bir eserdi. Ben de kitabı aldım ve İslami kaynakların Kur’an hakkında söylediklerini araştırmaya başladım. Ve çok kısa sürede şu sonuca ulaştım: Kur’an’ın tarihsel süreci tamamen farklıydı. Kur’an Arapçaydı. Peygamber’in konuştuğu dildeydi. Peygamber dönemine kadar da dayanıyordu. Peygamber’in zamanından itibaren hem yazıya geçirilmiş hem de ezberlenmişti. Yani tarihi oldukça netti, dimi? Bu, içeriğin doğru olduğunu kanıtlamasa da, metnin aslının koruduğunu gösterir.
İki kitabın arasındaki fark bu kadar açık olunca, ve Kur’an, İncil’deki sorunlara sahip olmayınca moralim daha da bozuldu. Yani, bu hiç yardımcı olmuyordu. Herkes aynı durumda herhâlde diye düşündüm, Ve böyle ilerleyebileceğimi umdum, ama olmadı. Deedat’ın broşürlerini okumaya devam ettikçe, karşıma “İncil’de Muhammed” başlıklı bir broşür çıktı. Küçük bir broşürdü, “Muhammed İncil’de geçiyor, neden ona inanmıyorsun?” diyordu. Kendi kendime, “Hayatım boyunca kiliseye gittim, insanlarla konuştum, dinledim, ama bu ismi hiç duymadım.” Ne iyi ne kötü, hiçbir şekilde adı anılmamıştı. Yani, İncil’de onun adını hiç görmemiştim. Artık Deedat’ın kitaplarıyla tartışır hale gelmiştim.
Beni zor bir duruma sokmuştu. Yani, eğer bir Hristiyan’dan İsa’nın bahsettikleri kişi olduğunu ispatlamasını isterseniz, Eski Ahit’ten örnek verirler ve derler ki, “İşte bu kısımda ondan bahsediliyor. Şöyle bir peygamber gelecek. Şunu yapacak, bunu yapacak.” Yani İsa bu tanıma tam uyuyor, değil mi? Bahsedilenin o olduğunu nasıl inkar edebilirsiniz? Ancak Eski Ahit’te hiç “İsa” ismi geçmiyor. İsmen direkt hiç bahsedilmiyor. Ve her ikisini karşılaştırdığımda, Deedat’ın açıklamaları bana Hristiyanlarınkinden daha mantıklı geliyordu. Bana göre, İncil’de Yaratılış’tan Vahiyler’e kadar Hz.
Muhammed’den bahsedildiği açıktı, Peygamberin nereden nereye geleceğinden, neyi nasıl yaptığından bahsediyordu ve her şey tutarlıydı. İncil’de yazan Hz. Muhammed’in hayatıydı. Bu benim için hem rahatsız ediciydi, hem de “Belki de kafası karışık bir Müslüman’ım” diye düşündürüyordu. Şu an İncil’den size sayabileceğim, çok açıkça Hz. Muhammed’i işaret eden 50 ila 100 ayet var. Burada bahsedilen Hz. Muhammed olmalı. İbranicedeki “HMD” kökü, Arapçada olduğu gibi, “Ahmed” ismine karşılık gelebilir. Tüm insanlığın Ahmed’i gelecek.” Ve birtakım işler yapacak. “Ve onun evi, öncekinden de yüce olacak” yani Kudüs’ten Mekke’ye geçişten bahsediyor.
Tesniye 32:1-3’te şöyle yazıyor: “Tanrı Sina’dan geldi, Sâir’den doğdu,” burada bahsettiği Filistin oluyor, ve “Paran Dağı’ndan parladı.” Eğer Tanrı Sina’dan geldiyse, bu direkt olarak Musa’ya atıf. Eğer Tanrı Sâir’den doğduysa… bu da İsa’nın Filistin’deki 3 yıllık hizmetine işaret eder. Yani kimden bahsedildiği oldukça açık. Peki ya, Paran’dan parlayan kimdi? 10 bin inananla birlikte geldiği, elinde ateşli bir kanun olduğu yazan kimdi. Peki, Paran Dağı neresi? Bunu sorgulamalısınız. Bu konu hep tartışılır ama İncil’de gayet açık belirtilmiş. İncil’de diyor ki: "İbrahim, Hacer’i ve oğlu İsmail’i aldı ve onları Paran Çölü’ne bıraktı. Sonra orada büyüdü, okçu oldu…" Demek ki Paran neresi?
Mekke. Peygamber nereden geldi? Paran’dan. Yanında 10 bin inananla, elinde bir kanunla mı geldi? Evet. Kuran’da şöyle der: “Onlar Muhammed’i, kendi çocuklarını tanıdıklarından daha iyi tanırlar.” Çünkü indirilen vahiyler o kadar açık, net ve kusursuzdu ki onu reddetmek için gerçekten kör cahil olmak gerekiyordu. Sonra mesele şuna geldi: İsa, Hristiyanlıkta o kadar güçlü bir figür ki… Dinin kendisi İsa. Yani, din tamamen onunla alakalı ve her şey onun üzerinden şekilleniyor. Haliyle bir Hristiyan olarak, “İsa’yı bırakıp başka bir şeye nasıl yönelirim?” diye düşünüyorsunuz. Aklınıza yatmıyor, yapamıyorsunuz.
Sonra Deedat’ın yazdığı başka bir kitabını gördüm: “İsa: İslam’ın Peygamberi” “Hayır, İsa bir Hristiyan” dedim kendi kendime. Ama sonra Müslümanların bakış açısını anladığımda… Yaptığı her şeye biz de inanıyoruz, değil mi? Hayatına, mucizelerine, doğumuna… Hepsine. Yalnızca Tanrı değil. Yani mesele aslında şu: O Tanrı mı, değil mi? İşte konu buna geldiğinde her şey artık netleşmişti. Bu iki din neredeyse birebir aynıydı, fark sadece “kurtuluş” taydı. Cennete nasıl gidilir? İsa’nın Tanrı olduğuna ve günahlarımız için öldüğüne mi inanmak gerek? Yani o bedeli ödedi ve biz bu sayede mi cennete gidiyoruz? Yoksa İslam’da olduğu gibi tek Tanrı’ya inanarak ve tevhid inancı ile mi kurtuluyoruz?
Ben de açtım, İsa’nın sözlerine baktım. İncil’de şöyle diyor: “Baba benden yücedir.” “Ben, İsa, kendi başıma hiçbir şey yapamam.” “Beni neden iyi diye adlandırıyorsunuz? İyilik yalnızca Baba’ya mahsustur." Yani İsa’ya baktığımda… Tanrı olduğunu tekrar ve tekrar reddediyor gibiydi. Tanrıysa neden reddetsin ki? Neden böyle olsun? Dini savunucuların düşüncesine göre, henüz kendini ilan etmesinin zamanı değildi. Ama İsa’ya birçok kez sorulmuştu: "Sen kimsin? Burada olma amacın ne?" Ve o da cevapladı: "Ben bir peygamberim" demiş ve hepsi bu kadar! Bizlere dua etmeyi öğreten “Babamız” diyordu. "Tanrım, Tanrım, neden beni terk ettin?" diyordu.
Tüm bunların hepsi “Ben Tanrı değilim” diye haykırmıyor muydu? Hiçbir teolojik savunma olmadan, Açık ve netti. “Hayır, Tanrı değilim.” Oturup düşündüm. Ve sonunda emin oldum ki İncil beni Hz. Muhammed’e uymaya yönlendiriyordu. Daha sonra, okuduğum şehirdeki bir camiye gittim. O sıralar zihnimde büyük bir aydınlanma yaşıyordum. Benim dışımda hiç kimse kafamda olup biteni bilmiyordu. Ama artık Müslüman olmaya karar vermiştim. Bunu arkadaşlarımla bile paylaşmadım. Doğruca camiye gittim. Bir cami buldum ve kapıyı açmaya çalıştım, ancak kilitliydi. Nasıl şehadet getirdin? Evet, camiye geldim ama kapı kapalıydı. Kaldırıma oturup düşünmeye başladım: Ne yapmam gerek acaba?
"Biri gelir diye beklesem mi yoksa geri mi dönsem?" Beş, bilemedin on dakikadan fazla kalmadım orada. Sonra bir araba geldi. Ve "Harika, biri geldi," dedim içimden. Yanıma yaklaştı ve "Yardımcı olabilir miyim?" dedi. Ben de: "Evet, ben Müslüman olmak istiyorum." dedim. Daha sonra kapıyı açtı, namaz vakti gelmişti... Beni içeri davet etti. İçeridekiler heyecanlıydı ve bana, Sorular soruyorlardı. Ben de, "Hayır, bilmiyorum" dedim. İslam’ın şartlarını ya da iman esaslarını bilmiyordum. Bu iki dinle ilgili sadece şunu biliyordum ki, arasında en temel fark, kurtuluş inancıydı: Teslis mi, Tevhid mi? Tevhid’in doğru olduğuna ikna oldum. Bu yüzden de buradayım.
Şehadet getirdikten sonra Müslüman olmak istiyorum. Ardından şehadet getirdim. Sonra bana “Helal ve Haram” isminde bir kitap verdiler. İngilizce bir kitaptı bu. İlginç bir anımdan bahsetmek isterim. Şu anda 34 yıldır evli olduğum eşim ile üniversitede tanışmıştık ve henüz evlenmemiştik. Bunun için mezun olmamı bekliyorduk. Üç yıldır beraberdik. Nişanlandık, düğün tarihinide belirledik. Ben zihnimde tüm bu araştırmaları yaparken, o hâlâ beni bir Baptist vaiz olacağımı düşünüyordu. Oysa ben çoktan Müslüman olmaya karar vermiştim. Ama kimseyle paylaşmıyordum bunu. Hepsini iç dünyamda yaşıyordum. Şehadetten sonra eve döndüğümde, "Sana bir şey söylemek istiyorum" dedim. “Nedir?" dedi.
"Ben Müslüman olmaya karar verdim." "Şehadet getirdim ve artık bir Müslümanım." Aniden bana baktı ve yüz ifadesi “Merhaba” dan bir anda “Ne?!”'ye dönüştü. “Ne yaptın sen?” “Müslüman oldum” dedim. O da, “Neden böyle bir şey yaptın…” Sonra birden bağırmaya başladı. “Gerçekten bunu nereden çıkardığını bilmiyorum ama ben asla…” diyerek başladı ve ardından, asla yapmayacağını söylediği şeyleri sıralamaya başladı. Sakin olmasını, sadece benim adıma sevinmesini, ve ne yaptığını umursamadığımı söyledim. Böyle deyince biraz sakinleşti. Sonra helal ve haram kitabını alıp okumaya başladım ve kısa bir süre sonra Müslümanların faizle iş yapmadıklarını öğrendim.
Oysa ben finans diplomasıyla mezun olmuştum. Uzmanlığım faiz oranlarıydı. Yani parayla para kazanmak. Artık Baptist rahibi de olmayacaktım. Peki ya şimdi ne yapacağım diye düşünmeye başladım. Sonra iş bakmaya başladım, ne bulursam artık. Ve bir nakliyat firmasında satış temsilcisi olarak başladım. İş yerlerini arayıp, “Ürünlerinizi bizimle taşıyın” diyordum. Sadece bir gelirim olsun diye başlamıştım. Daha sonra kitabı okumaya devam ettim. Orada “Müslümanlar domuz eti yemez” yazıyordu: Hristiyanlara göre domuz haramdı ama İsa'nın ölümüyle her şey temizlenmişti, yani artık yenebiliyordu. Ben de böyle domuz eti yiyerek büyümüştüm. Ama Müslümanlar yine de yemiyordu.
Eşimle konuştum, ve ona “Yeni bir şey öğrendim.” dedim. “Müslümanlar domuz eti yemezmiş. O yüzden yemek yaparken lütfen bana verme.” “Ne hale geldin sen?” der gibi baktı bana. Yani, yüzünde hem üzgün hem de biraz kırgın bir ifade vardı. Tarikat gibi bir şeye falan bulaştığımı düşünüyordu. Ve sonra “Ben böyle yapamam” dedi. Ve yine yapmayacağı şeyleri sıralamaya başladı. Ben de “Merak etme, sen istediğini yap sadece ben böyle mutlu olacağım.” Kitabın birkaç sayfa sonrasında şunu okudum: Müslüman erkekler altın takmaz. Ama biz altın alyansımızı çoktan seçmiştik. Sonra gidip eşime “Bunu alyans takımını gümüş olanla değiştirebilir miyiz?” dedim.
Nişan yüzüğünü parmağından çıkarıp odanın diğer ucuna fırlattı ve “Bunu asla yapmam!” dedi. Biraz sinirlendi ama sonra sakinleşti. Sadece, “Peki” dedim. Uzun lafın kısası, onu camiye gitmeye ikna ettim ve dini nikah kıydık. Ardından kiliseye gidip daha önceden planladığımız gibi düğünümüzü gerçekleştirdik. Yani iki tören oldu. O bana sadece tahammül ediyordu. Çünkü, beni gerçekten seviyordu, ama yaptıklarım ona çok garip geliyordu. Daha sonra, Omaha’daki Müslüman topluluğuyla tanıştım, beni aralarına davet ettiler. Bana rock yıldızı gibi ilgi gösteriyorlardı: “Seni çok seviyoruz!” dediler.
Camide bir kütüphane olduğunu ve orada karşılaştırmalı olarak dinlerle ilgili kitaplar olduğunu öğrendiğimde çok mutlu oldum. İslam davası ile ilgili videolar, Müslümanlarla Hristiyanlar arasında geçen konuşmalar, yani gerçekten faydalı çok materyal bulunuyordu. Ve bunları ödünç alıp eve götürüp, okuyor sonra da öğrendiklerimi eşime anlatıyordum: O da başta dinliyor, ama 5-10 dakika sonra “Tamam, yeter. Artık duymak istemiyorum. Beni yalnız bırak.” diyordu. Bir gün eve geldim… Artık aylar geçmişti, ve ben sürekli okuyor, videoları falan izliyordum. Heyecan dolu bir Müslümandım ve inancımla yaşıyordum.
Eşim bendeki bu değişimi fark ediyordu, Onu rahatsız edecek bir durum yoktu, sadece gözlemliyordu. Bir gün “Ben başka Müslümanlarla tanışmak istiyorum” dedi. Ben de gülerek, “Ben yetmiyor muyum sana yani?” dedim. Sonra camiye gidip şöyle dedim: “Eşim başka Müslümanlarla tanışmak istediğini söyledi. Ne yapmalıyım?” Onlar da “Kardeşim, biz sohbet düzenliyoruz.” “Cuma akşamları birkaç aile toplanır, bir araya gelir ve Kur'an tefsiri yaparız, biraz sohbet ederiz. Ardından yemek yeriz, namaz kılar ve sonra da evlerimize döneriz.” “Eşini de sohbete getirsene. burada herkesle tanışır, birlikte güzel vakit geçiririz.” Ben de, “Harika fikir” dedim. Ve böylece, ilk sohbetimize gittik.
Eşimin ilk kez Müslüman kadınları, çocukları ve erkekleri, günlük, doğal bir ortamda görmesiydi. Ve bundan gerçekten keyif almıştı. Bu onun için beklemedik bir şeydi. Ne beklediğini ben de bilmiyorum ama, onun için oldukça olumlu bir tecrübe olmuştu. Birkaç sohbete daha üst üste katıldık. Bir gün giderken dedi ki, “Bu sefer sizinle namaz kılsam olur mu?” “Acaba Müslüman mı olmak istiyor?” diye düşündüm. Ama o, “Hayır, Müslüman olmak istemiyorum” dedi. “Ama her seferinde siz kalkıp namaz kılarken ben oturup izliyorum. İçimden bir ses, benim de katılmamı söylüyor. Ben de o anın bir parçası olmak istiyorum. Güzel bir şey dedim.” Ben de “Tabii, katılabilirsin.” Dedim.
“Sadece safa gir, hareketleri takip et yeter.” Ne diyeceğini bile tam bilmiyordu ama hareketleri taklit ederek namazın bir parçası olmak istiyordu. Birkaç sohbete daha gittik. Bir gün eve geldiğimde, “Sanırım hazırım” dedi. Ben de “Ne için?” dedim. “Müslüman olmak için. Ama...” Sonra bana yapmayacağı şeylerin bir listesini verdi. Ben de içimden, “İşler yolunda gidiyor” dedim. “Tamam, güzel. Müslüman olmak istiyorsun, öyle mi?” Uzun lafın kısası, sonunda eşim Müslüman oldu ve “asla yapmam” dediği ne varsa, şimdi hepsini yapıyor. Şehadet getirirken neler hissettin, anlatır mısın? Şöyle diyim... Şehadet benim için sadece bir formalite gibiydi.
Ama Müslüman olduktan hemen sonra, hayatında daha önce hiç fark etmediğin bir şeyi fark ediyorsun. Yani bu bir huzur, bir iç rahatlığı, bir dinginlik. Allah o sevgiyi kalplerimize koyduğunu söylüyor, adı ne olursa olsun, onu hissediyorsun. İçinde böyle bir şey olduğunu hiç bilmiyormuşsun meğer. Hayatımdaki diğer insanlarla aramda hep bir mesafe vardı, fark etmediğim ama var olan bir sınır. Yani dostlarımdı, arkadaşlarımdı, her şeyi birlikte yapardık ama Müslüman olduktan sonra ise, tanımadığın birine “Selamun aleyküm” dediğinde ya da tanıdığın bir Müslümanla karşılaştığında, o anda içinde doğan his çok farklı oluyor.
Ve fark ediyorsun ki, o hep var olan ama farkına bile varmadığın duvar artık yok. Ve o duvar kalktığında, içinde Müslüman olmadan önce var olmayan bir ruhsal bağ oluşuyor. Ve gerçekten bağımlılık yapan bir his bu. Peki, ailenizin ya da yakın çevrenizin İslam’a geçişinize tepkisi ne oldu? Annem ve babam ilk başta hoşgörüyle karşıladı. yani yüzüme karşı mutlu göründüler. "Bunu bir heves ve geçer," diye düşünüyorlardı. “Şu an da arayış içinde. Genç, biraz cahil... İlerde geçer." dediler. Yani ailede büyük bir gerginlik yaşanmadı. Ama eşimin ailesi biraz daha mesafeliydi. Babası o kadar sinirlendi ki, neredeyse onu evlatlıktan reddetti diyebiliriz. Ama o zaten evliydi ve benimleydi.
Ve babasına başka bir şey için değil de, bir "Baba" olarak ihtiyacı vardı. Bu yüzden on yıl kadar hiç konuşmadılar. Babası annesinden boşanmıştı zaten, o sebeple de ayrı evlerde yaşıyorlardı. Annesi ise şöyle diyordu, "Sen mutluysan, ben de mutluyum." Ama eşim örtünmeye başlayınca annesi onunla dışarı çıkarken biraz rahatsız oluyordu. Eşim kapandıktan sonra annesi, yanımdayken çıkarabilirsin, dimi?" diye soruyordu. Yani başkalarının ne dediği onu endişelendiriyordu. Ama bu çok büyük bir sorun olmadı, bir süre sonra zaten alıştı. Babası zamanla bunu kabullenmekle kalmadı, kızıyla yeniden dost oldu. Hatta yaşlandığında bizimle yaşamaya başladı. Son nefesine kadar ona biz baktık.
Yani aralarındaki bağ en güzel şekilde noktalandı. İlk başta biraz garipti, ama çok daha kötü hikâyeler duymuştum. Biz şanslıydık bu yüzden. Peki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hakkında seni en çok etkileyen şey neydi? Peygamberimiz (asm)’la ilgili en çok sevdiğim şey, karşılaştığımız her meseleyle onun da yüzleşmiş olması. Medya, şiddet, zorbalık, aile içi anlaşmazlık... Hepsini hem ailesi hem toplumuyla yaşamıştı. Amerikan kültüründe süper kahramanlarımız var ya hani? Aklınıza gelebilecek her türlü kahraman var. Aslında bu kahramanları üretmemizin sebebi, birbirimizin sınır ve eksiklerini görüyor olmamız, hiçbirimizin o kahraman özelliklerine sahip olmaması.
O yüzden bir şeyler düzelsin diye bir kahraman gelip her şeyi yoluna koysun isteriz. Ama düşün, çöldeki bir adam, cahilliğin, şiddet ve kargaşanın ortasında bir vahiy alıyor... kargaşanın ortasında bir vahiy alıyor... Ve bu vahiy, tek bir kişiden başlayıp çok kısa sürede tüm dünyaya yayılıyor. Gerçek bir kahraman gibi, değişimin kendinden başlayarak hem beraber birlikte mümkünlüğünü ispatladı. Bu, masalsı ya da kurgusal bir kahramandan çok daha ilham vericiydi. Çünkü bu sefer kahramanların yerini gerçek insanlar alıyor.
Son olarak, şu anda bizi izleyen izleyiciler arasında kalbi İslam’a ısınmaya başlayan ama ailesinin veya çevresindekilerin tepkisinden korkan biri varsa ona ne söylemek istersiniz? Cevabımı okuyabilir miyim? Biraz bu konuda düşündüm ve şöyle ki: İnsanlar, kıyamet günü senin yanında olmayacak. Rabbinin karşısında yalnız başına durduğunda… İnanç herkesin yüzleşmesi gereken kişisel bir tercihtir. Sormalısın: “Neden buradayım? “Nereye gidiyorum? Ne yapmalıyım?” Kimse senin hesabından sorumlu değil, kimse senin başarı yolculuğuna ortak olmayacak. İnancına olan güçlü bir bağlılık her engelin, her tepkinin üstesinden gelebilir.
Aklınla kalbini birleştirdiğin anda, sarsılmaz bir huzur ve bir güç bulacaksın. Bu sebeple başkalarının ne diyeceğinden korkuyorsan, korkma. Samimiyet ve kararlılıkla hareket et. Ve bil ki Allah her adımında seninle birlikte olacak. Şu anda bile öyle.