İslam'ı Kabul Eden 10 Kadına Sorduk: Neden İslam?
Yayınlanma tarihi
Sanırım eskiden "Allahu Ekber" kelimelerini duyduğumda korkardım. Çok fazla klişe vardı. Müslüman kadınların baskı altında olduğunu düşünürdüm. “Neden başörtüsü takmak zorundalar?” “Bu doğru değil.” Birçok sorunum vardı. Ben, sokağa çıktığında insanların bakmasını isteyen, ama yanlış kişi bakarsa rahatsız olan o kızdım. Kur’an’ı çok kibirli bir sebeple okumaya başladım. Ve o sebep, bir çelişki bulmak istememdi. İslam, kadınları pek çok şekilde özgürleştiriyor. Aslında kadınları buraya, yukarıya taşıyor. Benim düşünceme göre, kadınlar eziliyordu. Sonra İslam'ı okumaya başladım ve fark ettim ki, "Hayır, kadınları ezen toplumun kendisiymiş." Bulabildiğim tek şey kapsamlı bir yaşam tarzıydı.
Kur’an'da bulabildiğim şeyler hep bilimsel kanıtlardı. Araştırmalarımda bulabildiğim tek şey Kur’an’ın edebi mucizesiydi. Hiçbir çelişki yoktu. Sokakta yürümekten keyif almaya başladım ve gerçekten sadece yürümekten, hiçbir gösteri yapmadan. Hayattan, insanlar benim hakkımda ne düşünüyor diye endişelenmeden ilk kez keyif aldım. Ve İslam bana bunu sundu. Benim adım Lauren Booth. Gazeteciyim, yazarım ve oyuncuyum. 1967 yılında Kuzey Londra, Hampstead’de doğdum. 2010 yılında İslam’ı kabul ettim. Elhamdülillah. Sih olarak büyüdüm. Ailem Hintli. Birleşik Krallık'ta doğup büyüdüm. Sanırım 24-25 yaşlarımda Müslüman oldum. Londra’da doğup büyüdüm. Aslında kendimi ateist olarak tanımlardım.
Doğu Londra’da doğup büyüdüm. Annem İtalyan. Annemle birlikte kiliseye gittiğimi hatırlıyorum. Kiliseye giderdim ve ruhsal ve duygusal olarak çok tatmin olurdum ama sorularım vardı. Mantıksal ve akılcı olarak anlayamıyordum nasıl başka bir insana ibadet edebilirdim? Bu çok küçük yaşta bile içime sinmemişti. Ve bunu sorguladım. Özellikle bir günü hatırlıyorum, kilisenin papazıyla konuşuyordum ve ona bu soruyu sordum. O da, "Sadece iman et" dedi. Büyükanneme duyulan öyle bir saygı vardı ki çok fazla soru soramıyordum. Çocukken ona sorardım, "Neden üç tane?" Ve o sadece, "İnanman gerekiyor," derdi. Bu yüzden bu konu hep bir çıkmaz sokaktı.
Cevabını bilmediğim sorular vardı, ve İsa'nın Tanrı'nın oğlu olması fikriyle gerçekten mücadele ettim. Eğer Tanrı her şeye gücü yeten bir varlıksa, o zaman, neden... neden günahlarımız için İsa'nın ölmesi gerektiği fikri vardı? Neden İsa? Neden biz İsa’ya dua etmeliyiz? Bu fikir bana çok garip geliyordu. Anlayamıyordum. Yani soru sorduğumu hatırlıyorum ve susturulduğumu da hatırlıyorum. Ve aslında bana soru sormamam gerektiği söyleniyordu. Bana kızdıklarını söyleyemem ama bir bakıma geçiştiriliyordum. Eğer İsa Tanrı ise neden ölüyor anlamıyordum. Tanrı ölmez ki. Bu hep anlaması zor bir şeydi. Tanrı neden çocuğuna böyle bir şey yapar?
Eğer o çocuğuysa, neden işkence eder, neden onu kurtarmaz ya da yanına almaz? Çocukken böyle düşünürdüm. Nasıl bir Tanrı çocuğuna bunu yapar, çocuğuna bunların olmasına nasıl izin verir ki? İslam’ı ilk ne zaman duydunuz? Önyargılarınız var mıydı? Vardı. Belki biraz İslamofobiktim. Sanırım o zamanlar çok şey oluyordu, Irak ve benzeri olaylar. Yani, bu gibi şeyler. Sanırım eskiden korkardım "Allahu Ekber" kelimelerini duyduğumda. Bu beni korkuturdu. Müslüman erkeklerin hepsinin çok katı olduğunu düşünürdüm, eşlerini dövdüklerini falan, çok fazla stereotip vardı. Müslüman kadınların baskı altında olduğunu düşünürdüm. “Neden başörtüsü takmak zorundalar?” “Bu doğru değil.” Birçok sorunum vardı.
İslam’da sizi en çok ne etkiledi? Tuhaf bir şekilde, Müslüman kadınlarla ilgili sahip olduğum tüm önyargılara rağmen, İslam’da ilk araştırdığım konu Müslüman kadınlardı. Birçok konuşma dinledim, internetten çok şey okudum. Darussalam Yayınevi’ne ait “İslam’ın Büyük Kadınları” adında bir kitap var, gerçekten muhteşem bir kitap. Benim düşünceme göre, kadınlar eziliyordu. Sonra İslam’ı okumaya başladım ve fark ettim ki, hayır, kadınları ezen toplumun kendisi ve İslam çok ilerici bir din. Hatta o kadar ilerici ki, bence toplum olarak hâlâ onunla aynı seviyeye ulaşmaya çalışıyoruz.
Ve inşAllah, İslam daha güçlü bir şekilde geri dönecek çünkü İslam, şu anda cinsiyet rolleri ve kimliklerle ilgili yaşadığımız tüm sorunların hepsine cevap veriyor. Belki de artık zamanı geldi, çünkü İslam kadınları pek çok yönden özgürleştiriyor. Aslında kadınları buraya, yukarıya taşıyor. Eğer toplum bunu anlarsa, benim gibi fark edecekler ki SubhanAllah, İslam kadınlara oldukça fazla haklar tanıyor. Bu haklar, kadınların bugün bile bu ülkede ve hatta Müslüman ülkelerde dahi daha önce hiç sahip olmadığı haklardı. Hz. Muhammed ﷺ kadınlara nasıl saygı gösterileceğini öğretti. Yani mesela, hani dediğim gibi, mehir de bu haklara bir örnektir. Eskiden kadın erkeğe para verirdi.
Şimdi erkek, kadına mehir veriyor. Bu büyük bir mesele. Eskiden insanlar, bir kız çocukları olduğunda üzülürlerdi, hatta o kadar üzülürlerdi ki o çocuğu öldürürlerdi. Peygamber Efendimiz ﷺ şöyle derdi: Eğer, kız çocuklarını güzelce yetiştirirsen, sana Cennet vadedilir. Cennet’te benimle böyle olacaksın. Ve sonra, en küçük şeylerde bile, bir kadın seninle tartışıyorsa, sana bağırıyorsa, kadının karşısında sessiz kal. Peygamber Efendimiz böyle yapardı. O susardı. Ömer bin Hattab bunu öğrendi. Eskiden kadınlarla tartışırdı fakat sonra öğrendi. Yani sessiz kalmaya başladı. Sorun değil. Bırakın kadınlar duygusal olsunlar, duygularını yaşasınlar. Sizce, SubhanAllah, hangi din bunu öğretiyor?
Size verebileceğim o kadar fazla örnek var ki, ama muhtemelen videonuz sonsuza kadar sürerdi. 2008 yılında, henüz Müslüman değilken, günümüzde hâlâ kuşatma altında olan Gazze halkıyla birlikte Gazze’de mahsur kalmıştım. Euzübillah. O vakit Ramazan ayıydı ve insanların birbirlerine yoksul olmalarına rağmen iyilik yaptıklarını gördüm. Ben de bir gün düşündüm ki, “Bir iyilik yapayım ve Refah mülteci kampındaki bir aileye kuzu eti götüreyim.” Bu yemeği mülteci kampındaki bir Müslüman aileye götürdüm. Anne kapıyı açtı, “Tafaddal (Buyurun), selamun aleyküm.” dedi. Bir hücrede yaşıyordu, yiyecek ve içecek hiçbir şeyi yoktu ancak o kadar nurla doluydu ki…
Sonra ona sordum, “Neden oruç tutuyorsun?” Dedim ki, “Sanırım Tanrın seni sevmiyor.” Üzgünüm bunu söylediğim için. Ama öyle düşünüyordum. “Neden seni Gazzeli yapmış ki? 30 gün boyunca susuz kalıyorsun, 31. günde suyun olacak mı?” Kadın, “Hayır, suyumuz yok.” dedi. Ben de, “Peki o zaman ne fark ediyor?” dedim. 30 gün boyunca Gazze’de aç kalıyorsun, 31. günde buzdolabın dolacak mı? "Hayır, dolu olmayacak," dedi. Ben de dedim ki, "O zaman, Tanrın seni sevmiyor." "Bana neden oruç tuttuğuna dair tek bir iyi neden söyle," dedim.
Ve o, bomboş bir odada dedi ki: "Ramazan'da oruç tutuyorum fakirleri hatırlamak için." Ve o anda düşündüm ki: "Eğer bu İslam ise, Müslüman olayım." Sana hiçbir şey vermemesine rağmen Tanrı'ya inanıp, şükredebileceğin bir inanç varsa… Bir kase yemeğin olmasına rağmen bunu başka bir muhtaç sahibine verdiğin bir inanç varsa… Aman Tanrım. Vay canına. Allah yoluma birini çıkardı. Lisede bir sınıf arkadaşımdı ve o, ibadetlerini yerine getiren bir Müslümandı. Ve ben İslam'ı araştırmaya, makaleler okumaya başladım. O zamanlar kaset dinliyorduk. Daha sonra kibir dolu bir sebeple Kur'an'ı okumaya başladım. İslam dininde bir çelişki bulup o arkadaşımı kurtarmak istedim.
Çünkü ben eskiden başörtüsünün yanlış olduğunu düşünüyordum. Başörtüsünün, arkadaşımın başarılı bir kariyere, başarılı bir hayata sahip olmasına bir engel olacağını düşünüyordum. Benim büyüdüğüm yerde, gördüğüm şey şuydu: erkekler yürürken, yani önden giderken, eşleri onların arkasından yürürdü. İşte bunlar benim aklımdaki klişelerdi. Bu ilginçti çünkü bir yandan, bu inancın arkadaşımı çok hoş bir şekilde huzurlu yaptığını görebiliyordum. Ama diğer yandan bu inanç, bu inanç onu kısıtlayacaktı. Bu inanç onu baskılayacaktı. Bu inanç onu geriye çekecekti. Ben de… Sürekli konuşurduk ve tartışmalar yapardık, Ve zaman geçtikçe ben de İslam’ın hakikat olduğuna ikna olmaya başladım.
O zaman bu beni korkuttu. İkna oldukça, kalbimdekiler ve aklımdakiler değişmeye başladı. Negatif hiçbir şey bulamıyordum. Bulabildiklerim sadece İslam ile kapsamlı bir yaşam biçimi, Kur'an'da yer alan bilimsel deliller ve Kur'an'ın edebi mucizesiydi. Negatif hiçbir şey yoktu. Ve bu beni korkutuyordu çünkü o zamanlar genç olmama rağmen, eğer bir şeyi benimsiyorsam, ona %150 bağlılık gösteririm. Benim değişmeye başlamam ve ikna olmaya başlamam, hayatımı da değiştirmem gerekeceği anlamına geliyordu ve bu beni korkutuyordu. Aklımda sadece İslam vardı. Aklımda sadece yeni keşfettiğim şeyler vardı.
Kur'an’daki bilimsel kanıtlar, peygamberliğin delilleri ve Tanrı’nın varlığıyla ilgili düşünceler beynimi tamamen kuşatmış gibiydi. Düşünce üzerine düşünce şeklindeydi. Biraz hava almak için o zamanlar yaşadığım yerde yürüyüşe çıktım. Düzenli olarak geçtiğim bir yola geldim. Işıklarda durdum ve yeşil yanmasını bekledim. Işık yanmıştı ve insanlar geçiyordu fakat ben geçemedim. Bacaklarım yere çivilenmiş gibi hissettim. Aklımdaki tek düşünce şuydu: Eğer bu yoldan veya herhangi başka bir yoldan geçerken bana bir araba çarparsa ve ben bu bildiğim hakikatler ile ölürsem, bu benim için ne anlama gelirdi? Ve bana aniden dank etti. Kalbime zaten girmiş olana neden şehadet etmiyordum?
İslam’ın hak din olduğuna beni gerçekten ikna eden şeylerden biri Kur’an’ın değiştirilmemiş olması ve milyonlarca insanın onu ezberlemesiydi. İncil’i milyonlarca kişinin ezberlediğini hiç duymadım. Bu benim için bir mucizeydi. Kur’an kısa bir kitap değil, oldukça uzun bir kitap. Bu yüzden dikkatimi çekti. Peygamberimiz ﷺ hakkında sizi en çok etkileyen şey neydi? Karakteri. Hep karakterinden etkilendim. Kesinlikle karakteriydi. Öncelikle, kadınlara karşı davranışıydı. Kızını öpmeyen babayla konuşmak istememesi, kadınlara karşı olan davranışının bir özeti gibiydi.
Eşlerinin duygularını ve hislerini sergilemesine müsaade etmesi ve bu duyguları en iyi şekilde idare etmesi de ayrıca etkileyiciydi. Bir sahabenin yemek davetine gitmemişti, çünkü eşi Hz. Aişe davet edilmemişti. Her hareketi, yumuşak tavırları ve eşlerine karşı olan adaleti. Evet, savaş meydanında oldukça güçlüydü, ancak evde daima yumuşak ve hassas tavırlıydı. Taif’e (Arabistan’da bir sehir) yardım istemeye gittiğinde, başına gelenleri düşünün. Ne kadar savunmasızdı ama ona orada neler neler yapıldı. O ağlayabilen bir adamdı. Şimdi erkekler diyor ki, "Biz ağlayamayız. Biz güçlü olmalıyız." Hayır, o ağlardı. Cinsiyet hakkında konuşuyoruz, erkek nedir, kadın nedir. Hz. Muhammed ﷺ’e bakın.
Şu anda Yasir Qadhi’nin kaleme aldığı Siyeri okuyorum ve her paragrafta bir şey öğreniyorum. Ne inanılmaz bir kitap. Herkese okumalarını tavsiye ederim. Her şey, ölüm döşeğindeki anında bile, Hz. Aişe (r.a.) kendi baş ağrısından şikayet ediyor ve Hz. Muhammed ﷺ bir şaka yapıyor: "Hayır ama ya benim baş ağrım? Ben ölüyorum." diyor. Düşünebiliyor musunuz? Ve SubhanAllah, başından geçen her şey... Biz daha iyi insanlar olalım ve Cennet'e girelim diye verdiği onca emek… Ailesiyle ve mallarıyla yaptığı tüm fedakarlıklar, geçtiği tüm sınavlar, ne içindi? Bizim için. Şehadetinizi nasıl getirdiniz? Hayatımın en mutlu günüydü, dürüst olmak gerekirse. Çok yoğundu, çok etkileyiciydi.
O hissi tarif bile edemem. Sanki her şey omuzlarından düşüp gidiyor gibiydi. Kendini çok hafif ve adeta yeni bir insan gibi hissediyorsun. Yani hayatımın en mutlu günüydü, gerçekten. Kelime-i Şehadet getirmek için camiye gitmemiştim çünkü anladığım kadarıyla bu tamamen Allah ile benim aramdaydı. New York’ta Empire State binasının tepesine çıkmak ve aşağıdaki insanlara bağırmak istedim: “Kur'an'ı elinize alın ve okuyun! Hiçbir fikriniz yok! Eğer bu kitabı okursanız dünya hakkında bilinmesi gereken her şeyi bileceksiniz!” Cidden. Yani camiye bir sonraki ziyaretim kelime-i şehadet getirdiğim zamandı. Evet, Elhamdülillah. Orada yaklaşık 60-70 kişi vardı.
Ve o zaman bana en yakın olan kişiler şehadetimi görenler hâlâ hayatımdaki en yakın insanlar. Elhamdülillah. Kelime-i şehadet getirmek harikaydı. Çok titrediğimi hatırlıyorum ama çok güzel bir histi. Gerçekten çok güzeldi. Kelime-i şehadet getirdikten sonra yaptığım guslü hatırlıyorum ve gerçekten bu benim için yeni bir hayat gibi hissettirdi. Yeni bir başlangıçtı. Allah’ın Subhanehu ve Teala her şeyi temizlediğini bilmek, ama aynı zamanda yaptığın iyi şeylerin de sevabını vermesi... Gerçekten çok güzel hissettirdi ve Müslüman bir kadın kimliğini taşımaya hazırdım. Ve okumaya başladım, okudum, okudum, okudum. Eve gittim ve sonraki yedi gün boyunca her şey değişti. Namaz kılmak istedim.
Allah’a ağlamak istedim. Müslümanların yaptığı gibi başımı yere koydum ve iki şeyi tekrar tekrar söyledim. Sadece "Teşekkür ederim" ve "Üzgünüm" dedim. "Bu hayatı bana verdiğin için, bana verdiğin tüm sevgi ve mutluluk için teşekkür ederim. Farkına varmadığım her şey için. Bana verdiğin güzel kızlarım. Aşkı tanıdım. Fırsatlarım oldu. İyi bir ailem vardı. Ve seni tanıyorum, teşekkür ederim." Ve sonra "Üzgünüm" dedim. Çok fazla özür. Yaklaşık bir hafta boyunca çok ağladım. Aileniz ve çevrenizdeki insanlar nasıl tepki verdi? Kelime-i şehadet getirdikten sonra Müslüman olduğumu herkesle paylaşmadım. İnsanların öğrenmesinden rahatsız olmadım, bilmeleri benim için sorun değildi.
Ama özellikle hayatımı değiştirdiğim ilk aşamalarda, insanlara Müslüman olduğumu söylemiyordum. Bu yüzden ailemle bunu hiç paylaşmadım. Bunu yapmamamın nedenlerinden biri de, ve bence bazılarımız için bu önemli, önce kendi içimde güç bulmam gerekmesiydi, özellikle yalnızsanız. Böyle konuşmalara girmeden önce, bu dine göre kim olduğunuzu anlamanız ve bildiklerinizi güçlendirmeniz gerekir. Ve şahsen, hiçbir tartışmaya girmek istemedim. İnsanların bana fikirlerini sunmasını ve bunun yanlış olduğunu söylemelerini veya bunu neden yaptığımı sormalarını istemedim. Bu soruları sevgiyle soracaklardı. Biliyorsunuz, muhtemelen beni sevdikleri için soracaklardı, beni önemsiyorlardı. Endişelilerdi.
Bu onlar için çok yeniydi. Ama ben ne yaptığımı biliyordum ve daha önce de söylediğim gibi, bu tamamen benimle Allah’ın arasındaydı, ve aramıza kimsenin girmesini istemedim. Günün sonunda, yaratıcımın huzurunda duracak olan benim ve yaptığım şeylerde ve sonrasında gelecek olan eylemlerimde kimsenin bir rolü olmayacak. Bu yüzden kimseye söylemedim. Belki insanlara söylemeye biraz da korkuyordum. Ama, ailem nasıl öğrendi derseniz, bence onlar hatırlamıyor ama ben hatırlıyorum. Hepimiz yemeğe çıkmıştık, ve bir restoranda oturuyorduk, ve evdeki tek kız çocuğu benim. Yani en büyük ve tek kızım. Babam için ben onun küçük kızıydım. Ve düğünüm hakkında konuşuyorlardı.
Babam, "Alma evlendiğinde bu kilisede onunla birlikte geçitten yürürüz" diyordu ve düğünüm için pek çok planı vardı babamın. Ben ise çok sessizdim ve sadece yemeğimi yiyordum, çok sessizdim, onların konuşmasına izin verdim. Sonra annem döndü ve "Bu olmayacak" dedi. Ve tabii babam hemen tepki verdi ve "Neden olmasın ki?" dedi. Annem de dedi ki, "Çünkü kızın Müslüman." O andan itibaren biraz daha hızlı yemeye başladım. Annem beni namaz kılarken görmüştü. Sanırım odamda namaz kıldığımı gördü ve sonra bağlantıyı kurdu, şehadet getirdiğimi ve Müslüman olduğumu anladı. Ama bence uzun süre bunun bir heves olduğunu düşündüler.
Yine de, belki de yaşım ve o zamanlar kim olduğumdan dolayı, bir şeye tutkuyla bağlıysam ve bu da onlardan biriydi, çok korumacı olurdum. Bu yüzden dinimi savundum. Dinimi kaybetmekten korkmuştum. Daha yeni bulduğum dinimi kaybetmekten korkmuştum. Bu yüzden yaptığım seçimlere çok saygılı davrandılar. Anlamadılar, ama onlar benim ailem. Büyükannem beni bir kenara çekti ve bana mutlu olup olmadığımı sordu. Ben de dedim ki, “Evet, çok mutluyum.” “Tamam,” dedi. “İstediğini yap.” Ve aileme dedi ki, “Onu rahat bırakın. İçki içmiyor, sigara içmiyor, geceleri dışarıda değil. Oğluna bakıyor. Giyinişi düzgün. Sorun yok.” Sonunda beni kabul etti ve tüm aileye yeni inancıma saygı duymalarını söyledi.
Müslüman olmak ve başörtüsü takmak özgürlüğünüzü kısıtladı mı? İslam'ı kabul ettiğimde, özgürlüğüme kavuştum çünkü özgürlük, insanların koyduğu zincirleri çıkarmaktır. Yaratıcınla gerçekten bağ kurduğunda ve esas amacını keşfettiğinde, O’nun için yaşarsın, başkaları için değil. Ve işte bu gerçek özgürlüktür. Evet, şimdi başörtüsü takıyorum, ve evet, Rabbim için yerine getirmem gereken bazı sorumluluklar var, ben özgürüm çünkü kararlarım, seçimlerim, nereye gideceğim, ne yapacağım, ne yapmayacağım, beni yaratan ve şekillendiren içindir. Benimle gibi, yolda olan insanlar için değil. Yani evet, özgürüm. Bir özgürlük hissi hissettim. Sanki başörtüsü beni tamamen özgürleştirmişti.
Kimlerin beni görebileceğine ve kimlerin göremeyeceğine karar verme gücüm var. Bana göre alkol reklamı yapan ve yarı çıplak bir kadının olduğu bir sokak reklamı, kadına yapılan gerçek baskıdır. Başörtüsü ise bana göre özgürlüktür. Bu kesinlikle zordu çünkü ben sokakta yürürken insanların bana bakmasını isteyen kızdım. Ben o kızdım, insanların bakmasını istiyordum, ama yanlış kişi bakınca da sinirleniyordum. Ve bunu geride bırakmak zorundaydım, bu gerçekten çok zordu, çünkü kimliğimin büyük bir kısmı insanların bana bakıp bakmadığına bağlıydı. Ve bu gerçekten zor, çünkü Birleşik Krallık’ta sokakta yürürken sanki yokmuşum gibi. Tamamen görünmezim.
Ve bu, oyuncu olmak isteyen biri için, belli bir şekilde giyinen biri için, isteyeceği bir şey değil. Bu yüzden bu kesinlikle benim için büyük bir değişimdi. Ama bu görünmezliğin tadını çıkarmaya başladım. Sokakta yürümeyi, sadece yürümeyi sevmeye başladım. Bir gösteri yapmadan. İlk kez insanların benim hakkımda ne düşündüğünü umursamadan hayattan gerçekten keyif alabildim. İslam bana bunu sundu. Müslüman olmayı düşünüyorsan, öncelikle Allah ile bir bağ kurmaya odaklanman gerekiyor. Yani bu sürecin belirli bir şekilde takip edilmesi gerekiyor. Bu süreç, neden saçını örtüyorsun, neden bedenini örtüyorsun, neden bazı şeylerden kaçınıyorsun sorularını anlamana yardımcı olur.
Bu yüzden, düşünen, arayışta olan insanlara tavsiyem şu olur: “Biliyor musun? Müslüman olmak istiyorum. Allah’a inanıyorum. Peygamber ﷺ’in sünnetine inanıyorum, ama saçımı örtmek istemiyorum ya da şu şeyden vazgeçmek istemiyorum, bu şeyden vazgeçmek istemiyorum.” O değişim zamanla gelecek. O ilişki kurulduğunda değişim de gelir. Yapacağımı asla hayal edemediğim şeyler vardı. Örtünmek bunlardan biriydi. Partilemeyi bırakmak da bir diğeriydi, inan ya da inanma. Ama Allah ile olan ilişkimi geliştirdikçe, dini öğrendikçe, doğal olarak sadece Rabbimi memnun etmek istedim.
Odak noktası Allah ile ilişki kurmak olmalı, Allah’ın merhametini anlamak, Allah’ın sevgisini anlamak, Allah’ın gerçekten kim olduğunu anlamak. Kendine zaman tanı, kime ibadet ettiğini anla, neden ona ibadet ettiğini anla ve diğer şeyler ardından gelir. Herkesin kendine ait bir yolculuğu var ve bunu tanıdığım birçok İslam dinini kabul eden insanda görüyorum. Hatta Hz. Peygamber ﷺ dönemindeki İslam’a girişler de böyleydi. Her şey bir süreçti. Alkol bile hemen yasaklanmadı, değil mi? Zaman aldı. Her şey bir anda olmadı. İnsanlar bana sık sık soruyorlar: “İslam zor değil mi? Yaşaması kolay mı?” diye. Ve hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim ki, Asıl zor olan İslamsız bir hayattır.
En merhametli olan yaratıcımız bize bu dini bir hediye olarak verdi, ama bizi zorlamadı. Dedi ki: “İşte burada. Seçim senin.” Karar senin, sonuç senin. Aklını kullan. İnsanlar sanıyor ki, Müslüman olunca Arap olacaksın, ismini değiştireceksin, kıyafetlerini değiştireceksin, geleneklerini değiştireceksin. Peki aynı anda hem Müslüman olup hem kültürünü korumak mümkün mü? Bence insanların sahip olduğu en büyük yanlış algılardan biri şu: İslam’a girdiğinde Arap oluyorsun gibi düşünmeleri ya da kendi kültürüne ait olmayan bir yapıya bürünüyor olman gibi.
Açık konuşmam gerekirse, İslam’ı ilk kabul ettiğimde, ki bu 20 yıl önceydi, hiç sonradan Müslüman olan birini bulamamıştım, hiç sonradan Müslüman olan, hiç Latin Müslümanlar tanımıyordum o zamanlar. Ve bu benim için çok zordu. Ama şimdi durum çok farklı. Gerçekten çok farklı. Zaman değişti. Bence sosyal medya, farklı platformlar ve gruplarla birlikte İslam’ın yayılması ve tanıtımıyla, Arap olmanız gerekmediğini, Güney Asyalı olmanız gerekmediğini, Rus olmanız gerekmediğini anlıyorsunuz. Olduğunuz kişi olabilirsiniz, nereden geliyor olursanız olun, Müslüman olabilirsiniz. Bu din insanlık için gönderildi ve bu sizi de kapsıyor.
Ne yazık ki çok fazla yanlış algı var, İslam’ı kabul ettiğiniz gün isminizi değiştirmeniz gerektiği gibi. Bu bir yanlış anlamadır. Eğer isminizin kötü bir anlamı yoksa, hiçbir yerde isminizi değiştirmeniz gerektiği yazmaz, Maria, Felipe, Pablo olabilirsiniz, fark etmez. Bu önemlidir çünkü bu sizin kimliğinizdir. Kültürünüzdeki güzellikleri kesinlikle koruyabilirsiniz. Ben şahsen hâlâ mole, taco, flauta yaparım. Kültürümün tadını sonuna kadar çıkarırım. İsa’yı sevmekten ve ona inanmaktan vazgeçmeniz gerekmez ve onun annesi Meryem’in Kur'an’da bir sureye sahip olduğunu ögrendiğinizde, Onların bize yabancı olmadığını anlarsınız.
Onları severiz ve saygı duyarız ve siz de onları sevmeye ve saygı duymaya devam edebilirsiniz. Aksine. İslam hayatımızı birçok yönden zenginleştirir. Yani taco yemeye devam edin, kültürünüzün tüm güzelliklerinin tadını çıkarın ve İslam hakkında öğrenmeye devam edin çünkü İslam bir yaşam biçimidir.
Kur’an'da bulabildiğim şeyler hep bilimsel kanıtlardı. Araştırmalarımda bulabildiğim tek şey Kur’an’ın edebi mucizesiydi. Hiçbir çelişki yoktu. Sokakta yürümekten keyif almaya başladım ve gerçekten sadece yürümekten, hiçbir gösteri yapmadan. Hayattan, insanlar benim hakkımda ne düşünüyor diye endişelenmeden ilk kez keyif aldım. Ve İslam bana bunu sundu. Benim adım Lauren Booth. Gazeteciyim, yazarım ve oyuncuyum. 1967 yılında Kuzey Londra, Hampstead’de doğdum. 2010 yılında İslam’ı kabul ettim. Elhamdülillah. Sih olarak büyüdüm. Ailem Hintli. Birleşik Krallık'ta doğup büyüdüm. Sanırım 24-25 yaşlarımda Müslüman oldum. Londra’da doğup büyüdüm. Aslında kendimi ateist olarak tanımlardım.
Doğu Londra’da doğup büyüdüm. Annem İtalyan. Annemle birlikte kiliseye gittiğimi hatırlıyorum. Kiliseye giderdim ve ruhsal ve duygusal olarak çok tatmin olurdum ama sorularım vardı. Mantıksal ve akılcı olarak anlayamıyordum nasıl başka bir insana ibadet edebilirdim? Bu çok küçük yaşta bile içime sinmemişti. Ve bunu sorguladım. Özellikle bir günü hatırlıyorum, kilisenin papazıyla konuşuyordum ve ona bu soruyu sordum. O da, "Sadece iman et" dedi. Büyükanneme duyulan öyle bir saygı vardı ki çok fazla soru soramıyordum. Çocukken ona sorardım, "Neden üç tane?" Ve o sadece, "İnanman gerekiyor," derdi. Bu yüzden bu konu hep bir çıkmaz sokaktı.
Cevabını bilmediğim sorular vardı, ve İsa'nın Tanrı'nın oğlu olması fikriyle gerçekten mücadele ettim. Eğer Tanrı her şeye gücü yeten bir varlıksa, o zaman, neden... neden günahlarımız için İsa'nın ölmesi gerektiği fikri vardı? Neden İsa? Neden biz İsa’ya dua etmeliyiz? Bu fikir bana çok garip geliyordu. Anlayamıyordum. Yani soru sorduğumu hatırlıyorum ve susturulduğumu da hatırlıyorum. Ve aslında bana soru sormamam gerektiği söyleniyordu. Bana kızdıklarını söyleyemem ama bir bakıma geçiştiriliyordum. Eğer İsa Tanrı ise neden ölüyor anlamıyordum. Tanrı ölmez ki. Bu hep anlaması zor bir şeydi. Tanrı neden çocuğuna böyle bir şey yapar?
Eğer o çocuğuysa, neden işkence eder, neden onu kurtarmaz ya da yanına almaz? Çocukken böyle düşünürdüm. Nasıl bir Tanrı çocuğuna bunu yapar, çocuğuna bunların olmasına nasıl izin verir ki? İslam’ı ilk ne zaman duydunuz? Önyargılarınız var mıydı? Vardı. Belki biraz İslamofobiktim. Sanırım o zamanlar çok şey oluyordu, Irak ve benzeri olaylar. Yani, bu gibi şeyler. Sanırım eskiden korkardım "Allahu Ekber" kelimelerini duyduğumda. Bu beni korkuturdu. Müslüman erkeklerin hepsinin çok katı olduğunu düşünürdüm, eşlerini dövdüklerini falan, çok fazla stereotip vardı. Müslüman kadınların baskı altında olduğunu düşünürdüm. “Neden başörtüsü takmak zorundalar?” “Bu doğru değil.” Birçok sorunum vardı.
İslam’da sizi en çok ne etkiledi? Tuhaf bir şekilde, Müslüman kadınlarla ilgili sahip olduğum tüm önyargılara rağmen, İslam’da ilk araştırdığım konu Müslüman kadınlardı. Birçok konuşma dinledim, internetten çok şey okudum. Darussalam Yayınevi’ne ait “İslam’ın Büyük Kadınları” adında bir kitap var, gerçekten muhteşem bir kitap. Benim düşünceme göre, kadınlar eziliyordu. Sonra İslam’ı okumaya başladım ve fark ettim ki, hayır, kadınları ezen toplumun kendisi ve İslam çok ilerici bir din. Hatta o kadar ilerici ki, bence toplum olarak hâlâ onunla aynı seviyeye ulaşmaya çalışıyoruz.
Ve inşAllah, İslam daha güçlü bir şekilde geri dönecek çünkü İslam, şu anda cinsiyet rolleri ve kimliklerle ilgili yaşadığımız tüm sorunların hepsine cevap veriyor. Belki de artık zamanı geldi, çünkü İslam kadınları pek çok yönden özgürleştiriyor. Aslında kadınları buraya, yukarıya taşıyor. Eğer toplum bunu anlarsa, benim gibi fark edecekler ki SubhanAllah, İslam kadınlara oldukça fazla haklar tanıyor. Bu haklar, kadınların bugün bile bu ülkede ve hatta Müslüman ülkelerde dahi daha önce hiç sahip olmadığı haklardı. Hz. Muhammed ﷺ kadınlara nasıl saygı gösterileceğini öğretti. Yani mesela, hani dediğim gibi, mehir de bu haklara bir örnektir. Eskiden kadın erkeğe para verirdi.
Şimdi erkek, kadına mehir veriyor. Bu büyük bir mesele. Eskiden insanlar, bir kız çocukları olduğunda üzülürlerdi, hatta o kadar üzülürlerdi ki o çocuğu öldürürlerdi. Peygamber Efendimiz ﷺ şöyle derdi: Eğer, kız çocuklarını güzelce yetiştirirsen, sana Cennet vadedilir. Cennet’te benimle böyle olacaksın. Ve sonra, en küçük şeylerde bile, bir kadın seninle tartışıyorsa, sana bağırıyorsa, kadının karşısında sessiz kal. Peygamber Efendimiz böyle yapardı. O susardı. Ömer bin Hattab bunu öğrendi. Eskiden kadınlarla tartışırdı fakat sonra öğrendi. Yani sessiz kalmaya başladı. Sorun değil. Bırakın kadınlar duygusal olsunlar, duygularını yaşasınlar. Sizce, SubhanAllah, hangi din bunu öğretiyor?
Size verebileceğim o kadar fazla örnek var ki, ama muhtemelen videonuz sonsuza kadar sürerdi. 2008 yılında, henüz Müslüman değilken, günümüzde hâlâ kuşatma altında olan Gazze halkıyla birlikte Gazze’de mahsur kalmıştım. Euzübillah. O vakit Ramazan ayıydı ve insanların birbirlerine yoksul olmalarına rağmen iyilik yaptıklarını gördüm. Ben de bir gün düşündüm ki, “Bir iyilik yapayım ve Refah mülteci kampındaki bir aileye kuzu eti götüreyim.” Bu yemeği mülteci kampındaki bir Müslüman aileye götürdüm. Anne kapıyı açtı, “Tafaddal (Buyurun), selamun aleyküm.” dedi. Bir hücrede yaşıyordu, yiyecek ve içecek hiçbir şeyi yoktu ancak o kadar nurla doluydu ki…
Sonra ona sordum, “Neden oruç tutuyorsun?” Dedim ki, “Sanırım Tanrın seni sevmiyor.” Üzgünüm bunu söylediğim için. Ama öyle düşünüyordum. “Neden seni Gazzeli yapmış ki? 30 gün boyunca susuz kalıyorsun, 31. günde suyun olacak mı?” Kadın, “Hayır, suyumuz yok.” dedi. Ben de, “Peki o zaman ne fark ediyor?” dedim. 30 gün boyunca Gazze’de aç kalıyorsun, 31. günde buzdolabın dolacak mı? "Hayır, dolu olmayacak," dedi. Ben de dedim ki, "O zaman, Tanrın seni sevmiyor." "Bana neden oruç tuttuğuna dair tek bir iyi neden söyle," dedim.
Ve o, bomboş bir odada dedi ki: "Ramazan'da oruç tutuyorum fakirleri hatırlamak için." Ve o anda düşündüm ki: "Eğer bu İslam ise, Müslüman olayım." Sana hiçbir şey vermemesine rağmen Tanrı'ya inanıp, şükredebileceğin bir inanç varsa… Bir kase yemeğin olmasına rağmen bunu başka bir muhtaç sahibine verdiğin bir inanç varsa… Aman Tanrım. Vay canına. Allah yoluma birini çıkardı. Lisede bir sınıf arkadaşımdı ve o, ibadetlerini yerine getiren bir Müslümandı. Ve ben İslam'ı araştırmaya, makaleler okumaya başladım. O zamanlar kaset dinliyorduk. Daha sonra kibir dolu bir sebeple Kur'an'ı okumaya başladım. İslam dininde bir çelişki bulup o arkadaşımı kurtarmak istedim.
Çünkü ben eskiden başörtüsünün yanlış olduğunu düşünüyordum. Başörtüsünün, arkadaşımın başarılı bir kariyere, başarılı bir hayata sahip olmasına bir engel olacağını düşünüyordum. Benim büyüdüğüm yerde, gördüğüm şey şuydu: erkekler yürürken, yani önden giderken, eşleri onların arkasından yürürdü. İşte bunlar benim aklımdaki klişelerdi. Bu ilginçti çünkü bir yandan, bu inancın arkadaşımı çok hoş bir şekilde huzurlu yaptığını görebiliyordum. Ama diğer yandan bu inanç, bu inanç onu kısıtlayacaktı. Bu inanç onu baskılayacaktı. Bu inanç onu geriye çekecekti. Ben de… Sürekli konuşurduk ve tartışmalar yapardık, Ve zaman geçtikçe ben de İslam’ın hakikat olduğuna ikna olmaya başladım.
O zaman bu beni korkuttu. İkna oldukça, kalbimdekiler ve aklımdakiler değişmeye başladı. Negatif hiçbir şey bulamıyordum. Bulabildiklerim sadece İslam ile kapsamlı bir yaşam biçimi, Kur'an'da yer alan bilimsel deliller ve Kur'an'ın edebi mucizesiydi. Negatif hiçbir şey yoktu. Ve bu beni korkutuyordu çünkü o zamanlar genç olmama rağmen, eğer bir şeyi benimsiyorsam, ona %150 bağlılık gösteririm. Benim değişmeye başlamam ve ikna olmaya başlamam, hayatımı da değiştirmem gerekeceği anlamına geliyordu ve bu beni korkutuyordu. Aklımda sadece İslam vardı. Aklımda sadece yeni keşfettiğim şeyler vardı.
Kur'an’daki bilimsel kanıtlar, peygamberliğin delilleri ve Tanrı’nın varlığıyla ilgili düşünceler beynimi tamamen kuşatmış gibiydi. Düşünce üzerine düşünce şeklindeydi. Biraz hava almak için o zamanlar yaşadığım yerde yürüyüşe çıktım. Düzenli olarak geçtiğim bir yola geldim. Işıklarda durdum ve yeşil yanmasını bekledim. Işık yanmıştı ve insanlar geçiyordu fakat ben geçemedim. Bacaklarım yere çivilenmiş gibi hissettim. Aklımdaki tek düşünce şuydu: Eğer bu yoldan veya herhangi başka bir yoldan geçerken bana bir araba çarparsa ve ben bu bildiğim hakikatler ile ölürsem, bu benim için ne anlama gelirdi? Ve bana aniden dank etti. Kalbime zaten girmiş olana neden şehadet etmiyordum?
İslam’ın hak din olduğuna beni gerçekten ikna eden şeylerden biri Kur’an’ın değiştirilmemiş olması ve milyonlarca insanın onu ezberlemesiydi. İncil’i milyonlarca kişinin ezberlediğini hiç duymadım. Bu benim için bir mucizeydi. Kur’an kısa bir kitap değil, oldukça uzun bir kitap. Bu yüzden dikkatimi çekti. Peygamberimiz ﷺ hakkında sizi en çok etkileyen şey neydi? Karakteri. Hep karakterinden etkilendim. Kesinlikle karakteriydi. Öncelikle, kadınlara karşı davranışıydı. Kızını öpmeyen babayla konuşmak istememesi, kadınlara karşı olan davranışının bir özeti gibiydi.
Eşlerinin duygularını ve hislerini sergilemesine müsaade etmesi ve bu duyguları en iyi şekilde idare etmesi de ayrıca etkileyiciydi. Bir sahabenin yemek davetine gitmemişti, çünkü eşi Hz. Aişe davet edilmemişti. Her hareketi, yumuşak tavırları ve eşlerine karşı olan adaleti. Evet, savaş meydanında oldukça güçlüydü, ancak evde daima yumuşak ve hassas tavırlıydı. Taif’e (Arabistan’da bir sehir) yardım istemeye gittiğinde, başına gelenleri düşünün. Ne kadar savunmasızdı ama ona orada neler neler yapıldı. O ağlayabilen bir adamdı. Şimdi erkekler diyor ki, "Biz ağlayamayız. Biz güçlü olmalıyız." Hayır, o ağlardı. Cinsiyet hakkında konuşuyoruz, erkek nedir, kadın nedir. Hz. Muhammed ﷺ’e bakın.
Şu anda Yasir Qadhi’nin kaleme aldığı Siyeri okuyorum ve her paragrafta bir şey öğreniyorum. Ne inanılmaz bir kitap. Herkese okumalarını tavsiye ederim. Her şey, ölüm döşeğindeki anında bile, Hz. Aişe (r.a.) kendi baş ağrısından şikayet ediyor ve Hz. Muhammed ﷺ bir şaka yapıyor: "Hayır ama ya benim baş ağrım? Ben ölüyorum." diyor. Düşünebiliyor musunuz? Ve SubhanAllah, başından geçen her şey... Biz daha iyi insanlar olalım ve Cennet'e girelim diye verdiği onca emek… Ailesiyle ve mallarıyla yaptığı tüm fedakarlıklar, geçtiği tüm sınavlar, ne içindi? Bizim için. Şehadetinizi nasıl getirdiniz? Hayatımın en mutlu günüydü, dürüst olmak gerekirse. Çok yoğundu, çok etkileyiciydi.
O hissi tarif bile edemem. Sanki her şey omuzlarından düşüp gidiyor gibiydi. Kendini çok hafif ve adeta yeni bir insan gibi hissediyorsun. Yani hayatımın en mutlu günüydü, gerçekten. Kelime-i Şehadet getirmek için camiye gitmemiştim çünkü anladığım kadarıyla bu tamamen Allah ile benim aramdaydı. New York’ta Empire State binasının tepesine çıkmak ve aşağıdaki insanlara bağırmak istedim: “Kur'an'ı elinize alın ve okuyun! Hiçbir fikriniz yok! Eğer bu kitabı okursanız dünya hakkında bilinmesi gereken her şeyi bileceksiniz!” Cidden. Yani camiye bir sonraki ziyaretim kelime-i şehadet getirdiğim zamandı. Evet, Elhamdülillah. Orada yaklaşık 60-70 kişi vardı.
Ve o zaman bana en yakın olan kişiler şehadetimi görenler hâlâ hayatımdaki en yakın insanlar. Elhamdülillah. Kelime-i şehadet getirmek harikaydı. Çok titrediğimi hatırlıyorum ama çok güzel bir histi. Gerçekten çok güzeldi. Kelime-i şehadet getirdikten sonra yaptığım guslü hatırlıyorum ve gerçekten bu benim için yeni bir hayat gibi hissettirdi. Yeni bir başlangıçtı. Allah’ın Subhanehu ve Teala her şeyi temizlediğini bilmek, ama aynı zamanda yaptığın iyi şeylerin de sevabını vermesi... Gerçekten çok güzel hissettirdi ve Müslüman bir kadın kimliğini taşımaya hazırdım. Ve okumaya başladım, okudum, okudum, okudum. Eve gittim ve sonraki yedi gün boyunca her şey değişti. Namaz kılmak istedim.
Allah’a ağlamak istedim. Müslümanların yaptığı gibi başımı yere koydum ve iki şeyi tekrar tekrar söyledim. Sadece "Teşekkür ederim" ve "Üzgünüm" dedim. "Bu hayatı bana verdiğin için, bana verdiğin tüm sevgi ve mutluluk için teşekkür ederim. Farkına varmadığım her şey için. Bana verdiğin güzel kızlarım. Aşkı tanıdım. Fırsatlarım oldu. İyi bir ailem vardı. Ve seni tanıyorum, teşekkür ederim." Ve sonra "Üzgünüm" dedim. Çok fazla özür. Yaklaşık bir hafta boyunca çok ağladım. Aileniz ve çevrenizdeki insanlar nasıl tepki verdi? Kelime-i şehadet getirdikten sonra Müslüman olduğumu herkesle paylaşmadım. İnsanların öğrenmesinden rahatsız olmadım, bilmeleri benim için sorun değildi.
Ama özellikle hayatımı değiştirdiğim ilk aşamalarda, insanlara Müslüman olduğumu söylemiyordum. Bu yüzden ailemle bunu hiç paylaşmadım. Bunu yapmamamın nedenlerinden biri de, ve bence bazılarımız için bu önemli, önce kendi içimde güç bulmam gerekmesiydi, özellikle yalnızsanız. Böyle konuşmalara girmeden önce, bu dine göre kim olduğunuzu anlamanız ve bildiklerinizi güçlendirmeniz gerekir. Ve şahsen, hiçbir tartışmaya girmek istemedim. İnsanların bana fikirlerini sunmasını ve bunun yanlış olduğunu söylemelerini veya bunu neden yaptığımı sormalarını istemedim. Bu soruları sevgiyle soracaklardı. Biliyorsunuz, muhtemelen beni sevdikleri için soracaklardı, beni önemsiyorlardı. Endişelilerdi.
Bu onlar için çok yeniydi. Ama ben ne yaptığımı biliyordum ve daha önce de söylediğim gibi, bu tamamen benimle Allah’ın arasındaydı, ve aramıza kimsenin girmesini istemedim. Günün sonunda, yaratıcımın huzurunda duracak olan benim ve yaptığım şeylerde ve sonrasında gelecek olan eylemlerimde kimsenin bir rolü olmayacak. Bu yüzden kimseye söylemedim. Belki insanlara söylemeye biraz da korkuyordum. Ama, ailem nasıl öğrendi derseniz, bence onlar hatırlamıyor ama ben hatırlıyorum. Hepimiz yemeğe çıkmıştık, ve bir restoranda oturuyorduk, ve evdeki tek kız çocuğu benim. Yani en büyük ve tek kızım. Babam için ben onun küçük kızıydım. Ve düğünüm hakkında konuşuyorlardı.
Babam, "Alma evlendiğinde bu kilisede onunla birlikte geçitten yürürüz" diyordu ve düğünüm için pek çok planı vardı babamın. Ben ise çok sessizdim ve sadece yemeğimi yiyordum, çok sessizdim, onların konuşmasına izin verdim. Sonra annem döndü ve "Bu olmayacak" dedi. Ve tabii babam hemen tepki verdi ve "Neden olmasın ki?" dedi. Annem de dedi ki, "Çünkü kızın Müslüman." O andan itibaren biraz daha hızlı yemeye başladım. Annem beni namaz kılarken görmüştü. Sanırım odamda namaz kıldığımı gördü ve sonra bağlantıyı kurdu, şehadet getirdiğimi ve Müslüman olduğumu anladı. Ama bence uzun süre bunun bir heves olduğunu düşündüler.
Yine de, belki de yaşım ve o zamanlar kim olduğumdan dolayı, bir şeye tutkuyla bağlıysam ve bu da onlardan biriydi, çok korumacı olurdum. Bu yüzden dinimi savundum. Dinimi kaybetmekten korkmuştum. Daha yeni bulduğum dinimi kaybetmekten korkmuştum. Bu yüzden yaptığım seçimlere çok saygılı davrandılar. Anlamadılar, ama onlar benim ailem. Büyükannem beni bir kenara çekti ve bana mutlu olup olmadığımı sordu. Ben de dedim ki, “Evet, çok mutluyum.” “Tamam,” dedi. “İstediğini yap.” Ve aileme dedi ki, “Onu rahat bırakın. İçki içmiyor, sigara içmiyor, geceleri dışarıda değil. Oğluna bakıyor. Giyinişi düzgün. Sorun yok.” Sonunda beni kabul etti ve tüm aileye yeni inancıma saygı duymalarını söyledi.
Müslüman olmak ve başörtüsü takmak özgürlüğünüzü kısıtladı mı? İslam'ı kabul ettiğimde, özgürlüğüme kavuştum çünkü özgürlük, insanların koyduğu zincirleri çıkarmaktır. Yaratıcınla gerçekten bağ kurduğunda ve esas amacını keşfettiğinde, O’nun için yaşarsın, başkaları için değil. Ve işte bu gerçek özgürlüktür. Evet, şimdi başörtüsü takıyorum, ve evet, Rabbim için yerine getirmem gereken bazı sorumluluklar var, ben özgürüm çünkü kararlarım, seçimlerim, nereye gideceğim, ne yapacağım, ne yapmayacağım, beni yaratan ve şekillendiren içindir. Benimle gibi, yolda olan insanlar için değil. Yani evet, özgürüm. Bir özgürlük hissi hissettim. Sanki başörtüsü beni tamamen özgürleştirmişti.
Kimlerin beni görebileceğine ve kimlerin göremeyeceğine karar verme gücüm var. Bana göre alkol reklamı yapan ve yarı çıplak bir kadının olduğu bir sokak reklamı, kadına yapılan gerçek baskıdır. Başörtüsü ise bana göre özgürlüktür. Bu kesinlikle zordu çünkü ben sokakta yürürken insanların bana bakmasını isteyen kızdım. Ben o kızdım, insanların bakmasını istiyordum, ama yanlış kişi bakınca da sinirleniyordum. Ve bunu geride bırakmak zorundaydım, bu gerçekten çok zordu, çünkü kimliğimin büyük bir kısmı insanların bana bakıp bakmadığına bağlıydı. Ve bu gerçekten zor, çünkü Birleşik Krallık’ta sokakta yürürken sanki yokmuşum gibi. Tamamen görünmezim.
Ve bu, oyuncu olmak isteyen biri için, belli bir şekilde giyinen biri için, isteyeceği bir şey değil. Bu yüzden bu kesinlikle benim için büyük bir değişimdi. Ama bu görünmezliğin tadını çıkarmaya başladım. Sokakta yürümeyi, sadece yürümeyi sevmeye başladım. Bir gösteri yapmadan. İlk kez insanların benim hakkımda ne düşündüğünü umursamadan hayattan gerçekten keyif alabildim. İslam bana bunu sundu. Müslüman olmayı düşünüyorsan, öncelikle Allah ile bir bağ kurmaya odaklanman gerekiyor. Yani bu sürecin belirli bir şekilde takip edilmesi gerekiyor. Bu süreç, neden saçını örtüyorsun, neden bedenini örtüyorsun, neden bazı şeylerden kaçınıyorsun sorularını anlamana yardımcı olur.
Bu yüzden, düşünen, arayışta olan insanlara tavsiyem şu olur: “Biliyor musun? Müslüman olmak istiyorum. Allah’a inanıyorum. Peygamber ﷺ’in sünnetine inanıyorum, ama saçımı örtmek istemiyorum ya da şu şeyden vazgeçmek istemiyorum, bu şeyden vazgeçmek istemiyorum.” O değişim zamanla gelecek. O ilişki kurulduğunda değişim de gelir. Yapacağımı asla hayal edemediğim şeyler vardı. Örtünmek bunlardan biriydi. Partilemeyi bırakmak da bir diğeriydi, inan ya da inanma. Ama Allah ile olan ilişkimi geliştirdikçe, dini öğrendikçe, doğal olarak sadece Rabbimi memnun etmek istedim.
Odak noktası Allah ile ilişki kurmak olmalı, Allah’ın merhametini anlamak, Allah’ın sevgisini anlamak, Allah’ın gerçekten kim olduğunu anlamak. Kendine zaman tanı, kime ibadet ettiğini anla, neden ona ibadet ettiğini anla ve diğer şeyler ardından gelir. Herkesin kendine ait bir yolculuğu var ve bunu tanıdığım birçok İslam dinini kabul eden insanda görüyorum. Hatta Hz. Peygamber ﷺ dönemindeki İslam’a girişler de böyleydi. Her şey bir süreçti. Alkol bile hemen yasaklanmadı, değil mi? Zaman aldı. Her şey bir anda olmadı. İnsanlar bana sık sık soruyorlar: “İslam zor değil mi? Yaşaması kolay mı?” diye. Ve hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim ki, Asıl zor olan İslamsız bir hayattır.
En merhametli olan yaratıcımız bize bu dini bir hediye olarak verdi, ama bizi zorlamadı. Dedi ki: “İşte burada. Seçim senin.” Karar senin, sonuç senin. Aklını kullan. İnsanlar sanıyor ki, Müslüman olunca Arap olacaksın, ismini değiştireceksin, kıyafetlerini değiştireceksin, geleneklerini değiştireceksin. Peki aynı anda hem Müslüman olup hem kültürünü korumak mümkün mü? Bence insanların sahip olduğu en büyük yanlış algılardan biri şu: İslam’a girdiğinde Arap oluyorsun gibi düşünmeleri ya da kendi kültürüne ait olmayan bir yapıya bürünüyor olman gibi.
Açık konuşmam gerekirse, İslam’ı ilk kabul ettiğimde, ki bu 20 yıl önceydi, hiç sonradan Müslüman olan birini bulamamıştım, hiç sonradan Müslüman olan, hiç Latin Müslümanlar tanımıyordum o zamanlar. Ve bu benim için çok zordu. Ama şimdi durum çok farklı. Gerçekten çok farklı. Zaman değişti. Bence sosyal medya, farklı platformlar ve gruplarla birlikte İslam’ın yayılması ve tanıtımıyla, Arap olmanız gerekmediğini, Güney Asyalı olmanız gerekmediğini, Rus olmanız gerekmediğini anlıyorsunuz. Olduğunuz kişi olabilirsiniz, nereden geliyor olursanız olun, Müslüman olabilirsiniz. Bu din insanlık için gönderildi ve bu sizi de kapsıyor.
Ne yazık ki çok fazla yanlış algı var, İslam’ı kabul ettiğiniz gün isminizi değiştirmeniz gerektiği gibi. Bu bir yanlış anlamadır. Eğer isminizin kötü bir anlamı yoksa, hiçbir yerde isminizi değiştirmeniz gerektiği yazmaz, Maria, Felipe, Pablo olabilirsiniz, fark etmez. Bu önemlidir çünkü bu sizin kimliğinizdir. Kültürünüzdeki güzellikleri kesinlikle koruyabilirsiniz. Ben şahsen hâlâ mole, taco, flauta yaparım. Kültürümün tadını sonuna kadar çıkarırım. İsa’yı sevmekten ve ona inanmaktan vazgeçmeniz gerekmez ve onun annesi Meryem’in Kur'an’da bir sureye sahip olduğunu ögrendiğinizde, Onların bize yabancı olmadığını anlarsınız.
Onları severiz ve saygı duyarız ve siz de onları sevmeye ve saygı duymaya devam edebilirsiniz. Aksine. İslam hayatımızı birçok yönden zenginleştirir. Yani taco yemeye devam edin, kültürünüzün tüm güzelliklerinin tadını çıkarın ve İslam hakkında öğrenmeye devam edin çünkü İslam bir yaşam biçimidir.