“Hindu Tanrılarını Sorgulamaya Başladım” – Sadece Bir Sure Beni İslam’a Götürdü
Yayınlanma tarihi
Bir Hindu olarak büyüdüm. Tanrı'ya ulaşmanın yolu bu putlardan geçiyordu. Bu putlar devasa şeyler, değil mi? Çok renkli, çok canlı tasvirler. Ama beni asıl şok eden şey, kızın oturduğu o eve vardığımda oldu. Bana "Bu senin Tanrın" dediler. Kız, sanırım sekiz, dokuz yaşlarında olmalıydı. Benden daha küçüktü. Sai Baba adında biri vardı, takipçilerini topladığında parmaklarını şöyle bir sallardı ve ellerinden sihirli bir şekilde kül gelirdi. Ağzından altın yumurtalar çıkarırdı. Kız kardeşim bana şöyle dedi: Arkadaşlarım beni bu programa davet etti. İslam hakkında. Oraya vardığımda büyük bir şok yaşadım. Tenim ve kemiklerim... İliklerime kadar ürperdim. Daha önce hiç böyle bir şey duymamıştım.
Sonra tabii ki Kur'an'la tanıştım. O dört ayeti okuduğumda, sanki zihnimde bir ışık yanmış gibi oldu. Ve "Aman Tanrım" dedim. Tabii bu durum ailemi de etkiledi. "Çocuğunun düşman Müslümanlara katılmasına nasıl izin verirsin?" Bunu düşündükçe çok duygulanıyorum. Selamün aleyküm, Salahuddin Patel kardeşim, bize katıldığın için çok teşekkürler. Seni Towards Eternity'de ağırlamaktan çok mutluyuz. Öncelikle şunu sormak istiyorum: Salahuddin Patel kimdir? Bize kısaca hayatından bahseder misin lütfen? Elhamdülillah. Selamün aleyküm. Adım Salahuddin Patel, Birleşik Krallık’ın Londra şehrindenim. Londra’da büyüdüm. Aslen Hindu bir aileden geliyorum.
Yani ailem aslen Hindistanlı, annem Uganda’da büyümüş. Ben de 80'lerde büyüdüm. Şey, çok ilginç bir dönemdi. Zamanla bazı şeylerin mantıklı olmadığını fark ettim ve üniversite yıllarımda İslam’ı benimsedim. İnanç açısından hayatın nasıldı? Neye inanıyordun? Hindu olarak büyüdüm ve çoğu insan gibi, bilirsin, ailenin geleneğini takip edersin, sorgulamazsın. Bunun doğru olduğuna inanırsın. Babam ailece bizi tapınağa götürürdü. Bu putlar çok büyük olurdu. Belki 3-4 metre boyundaydılar, bu yüzden o putlara yukarı doğru bakardın. Çok renkli, çok canlı tasvirler. Bir çocuk olarak ne kadar ürkütücü bulduğumu tahmin edebilirsin, dürüst olayım. Bu putları görürdüm ve çok parlak olurlardı.
Çoğu maviydi ama insanlar bu putun fiziksel bir varlık haline gelebileceğine inanıyorlardı. Tanrı'ya ulaşmanın yolu bu putlardan geçiyordu. Bunu pek sorgulamazdım. Sadece "Bunlar atalarımızın, geçmişimizin gelenekleridir." derdim. İnançlarını sorgulamana neden olan şey neydi? Muhtemelen lise öğrencisiydim, televizyonda "Mahabharata" adlı bir programı izliyordum. Bu fikirleri sorgulamaya başladım. Yani, hiç mantıklı gelmiyorlardı. Çünkü, bilirsin, mantıken, akılcı bir bakış açısıyla, bazı şeyler tutarsız geliyordu. Tıpkı bir Tanrı’nın, doğası gereği sınırlı olan bir insan olması gibi. Tanrı'nın her şeyi bilmemesi gibi.
Tanrı'nın tezahür etmek için başka bir Tanrı'nın yardımına ihtiyaç duyması. Dünyaya gelmesi gereken bir Tanrı fikri, Tanrı'nın hem dünyanın içinde hem de dışında olması. Bir gün evdeydim, erkek kardeşimle birlikteydim ve annemle babam yanımıza gelip şöyle dediler: "Bakın, gidip bu kutsal kişiyi ziyaret edeceğiz." Ama beni asıl şok eden şey o eve vardığımda oldu. Sıradan bir evdi ama her yerde beyazlar giymiş, oturan genç bir kızın resimleri vardı. Evin her yanında bu kızın kocaman resimleri vardı. Her tarafta. Sonra bizi evin içinde özel bir odaya götürdüler. O da orada oturuyordu. Ve hatırlıyorum da, bana "Bu senin Tanrın." dediler. Kız herhalde 8, 9 yaşlarındaydı. Benden daha küçüktü.
Bu genç kız için "Evet, bak, ondan lütuf istemeliyiz, ona dua etmeliyiz" dediler. Ve ailem bunu çok ciddiye alıyordu. Ama büyürken kendi kendime, “Neler oluyor böyle?” diyordum. Neden bu genç kıza dua ediyorum ki? Ama bunu sorgulamazsın çünkü söz konusu olan anne baban. Sana ne yapmanı söylerlerse onu yaparsın, bunu doğru kabul edersin. İşte karşımda genç bir kız var, benden daha küçük, benim gibi bir insan ve bana diyorlar ki bu senin yaratıcın, ondan bereket dilemeliyiz, ona tapınmalıyız, önünde secde etmeliyiz. Ben ise bunun yanlış olduğunu düşünüyordum. Başka bir örnek de, belki bazılarının bildiği, Sai Baba adında biri.
O bir tür Hintli guruydu, Hindistan'da milyonlarca insanın takip ettiği çok ünlü biri oldu. Ve bizde onun bir resmi vardı. Dini kıyafetleri içindeki bir fotoğrafı, boynunda, bilirsin, çiçeklerden bir çelenk olurdu ve bizde dururdu. Hem putu hem de resmi vardı. Ailem ona ibadet ederdi. Yaptığı şeylerden biri de, takipçileri yanındayken, parmaklarını şöyle sallardı ve kendiliğinden küller çıkardı. Sihirli bir şekilde ellerinden dökülürdü. Sonra da bunun bir bereket olduğunu söylerlerdi. Bir de ağzından altın yumurtalar çıkarırdı.
Yani şöyle bir şey olurdu, metal bir tabak düşün, kendince bazı dualar okurdu, mırıldanmalar falan yapardı, seyircileri görürdün, sonra ağzından çıkarıyormuş gibi yapardı, derken birdenbire altın bir yumurta çıkıverirdi. Kül konusuna gelince, parmaklarında küçük kül topları olurdu. Onları parmaklarına gizlerdi. Böyle yaptığında onları ezip dağıtırdı. Yumurta çıkarma numarasında da kolunda mı saklıyordu bilmiyorum ya da burada bir yerdeydi ama kusuyormuş gibi yaptığında, ağzından çıkıyormuş gibi görünürdü, hepsi el çabukluğuydu. İşte böyle, Hinduizm'de görürsün ki insanların kitleleri kandırmak için bu tür teknikleri kullandığı pek çok uygulama vardır.
Sonunda tüm bunların bir anlam ifade etmediğinin farkına vardım ama bir şeyler olmalıydı. Yani ibadet ederken, Tanrı'ya seslendiğimde, her zaman sadece kendi dilimde, İngilizce olarak Tanrı ile konuşurdum. Tanrı'ya, "Şu konuda yardıma ihtiyacım var." derdim. Ya da "Bunu yaptığım için beni affet." derdim. Bunun doğuştan geldiğine, hepimizin içine yerleştirildiğine inanıyorum. Ben de sadece onunla bağ kuruyordum. İslam’a giden yolculuğun nasıl başladı? Arkadaşlarımla birlikte, Müslüman olmadan önce, Cuma namazı için camiye giderdim. Camiye girdiğimi ve sıralar halinde dizilmiş insanları gördüğümü hatırlıyorum. Ama bu ibadet şekli Hinduizm'den çok farklıydı.
Özellikle de secdeye gittiğinizde, temel olarak ellerinizi yere koyuyorsunuz, yüzünüz yerde ve bu, tam bir teslimiyetin işaretidir. Ve bu, hayatımda daha önce hiç yapmadığım bir şeydi. Çünkü kiliselere gitmiştim, tapınaklara gitmiştim, hatta Budist tapınakları bile görmüştüm ve her zaman ya resimler ya da putlar görürdün, burada ise bir camiye giriyorsun, gerçekten hiçbir şey görmüyorsun. Her şey çok basit, sade, ön tarafta İmam'ın durduğu minber var. Çok temiz, bilirsin, sade, yani minimalist ve burada Tanrı’ya dua ediyorsun. Yani evet, hiç put görmemek garipti ama aynı zamanda bu, inandığım şeyin bir teyidi oldu. Huzur dolu bir his, kimse para istemiyor.
Bilirsin, kimse "Tamam, bu ilahlara bir şey ödemelisin" demiyor, ibadetinin kabul olması için herhangi bir yiyecek sunmak zorunda değilsin. Ve işte bu çok güzeldi. Tabii ki bu dini araştırmaya başladım. Başlangıçta bunun Pakistanlıların dini olduğunu sanmıştım. Sonra farklı kökenlerden insanlar gördüm. Araplar, Afrikalılar, Doğulular, Türkler. Büyürken %100 Türk olan arkadaşlarım vardı. Yani Müslümanların, bilirsiniz, çok dost canlısı, çok cömert, çok temiz olduklarını hatırlıyorum, onlara karşı bir yakınlık hissettim. Sonra bunun olması gereken şey olduğunu fark ediyorsun. İslam'da tek ve saf tevhid inancı var. Yaratılışın parçası değil ve ebedi. Hinduizm'de ise çok sayıda tanrı var.
Tanrı'nın yaratılışa dahil olması, bu, İslam'ın öğretisine aykırıdır. Hristiyanlıkta ise Teslis inancı var. Bunun tek tanrıcılık olduğunu söylüyorlar ama ben bunu daha önce görmüştüm. Dediğim gibi, Hinduizm’de Trimurti vardır, bu da onların Teslis biçimiydi. Aynı şekilde hepsinin tek Tanrı'ya ulaştığını söylüyorlardı. Antik Yunan mitolojisine baktığımda şaşırdım. Pers ve Babil mitolojilerinde de Teslis benzeri bir anlayış vardı. Sanki bu fikir çağlar boyunca tekrar kullanılmıştı. Benim için durum şuydu, insanların neye inandığını iddia ettikleri önemli değildi, evrensel bir gerçeklik olmalıydı. Sonra İslam’ın temel teolojisiyle karşılaştım ve şok oldum.
Tek olan bir Allah'ın olduğu, yaratılışın bir parçası olmayan, her şeye gücü yeten bir varlık. Şimdi hayatımda ilk kez, doğru olduğunu anladığım şeyle örtüşen bir dinle karşılaşıyordum. Sonra tabii ki Kur'an'la tanıştım. Ve İhlas Suresi'ni okudum. O dört ayeti okuduğumda, sanki zihnimde bir ışık yanmış gibi oldu. De ki: "O, Allah'tır, bir tektir." diyordu. Ben de, evet, tek Tanrı'ya inanıyorum, dedim. "Allah Samed'dir. (Her şey O'na muhtaçtır, o, hiçbir şeye muhtaç değildir.)" Elbette, bir Tanrı varsa böyle olmalı, yaratılmış bir varlık olamaz. "Ondan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir)." Yani ne anne babası ne de çocuğu vardır.
Ben ise tanrıların ve yarı tanrıların olduğu tanrıların oğulları, tanrıların kızları gibi unsurların bulunduğu bir gelenekten geliyorum. Burada ise Tanrı yaratıcıydı, anne babası ve çocuğu yoktu. Evet. Son ayet ise, "Hiçbir şey O'na denk ve benzer değildir". Yani Tanrı hakkında hayal edebileceğin her şey, Tanrı değildir, çünkü Tanrı yaratılışın içinde değil, dışındadır. Hayal ettiğimiz her şey, çevremizde gördüklerimizden oluşur. Ve ben de "Aman Tanrım!" dedim. Ve bu bir başlangıçtı, "Bu çok mantıklı." dedim. Sonra tabii ki teoloji kitapları okumaya başladım, Kur'an'ı okudum. İlginçtir, bütün bunlar aynı anda gerçekleşiyordu.
Ben onlara yaklaşıyordum, sonra onlar bana İslam hakkında giderek daha fazla şey anlatıyorlardı. Nasıl ibadet ettiklerini, uygulamalarını görüyordum. Tek bir saf halinde namaz kılıyorlardı. Tanrı'ya ibadet ediyorlardı. Mezun olduğumda, artık ne yapacağıma karar vermem gerekiyordu. Öyle bir noktaya geldim ki, "Hayır, bunu yapmazsam hayatımı bir yalan olarak yaşayacağım." dedim. Bunu yapamam. Bu kararı vermek zorundayım. Böylece karar verdim ve arkadaşlarıma söyledim, arkadaşlarıma söylediğimde şok oldular. Hiçbir fikrim yoktu, yani, bilirsin, bunun ne anlama geldiği konusunda, uygulamalar açısından ya da teolojik açıdan ya da temel teoloji açısından. Tek bildiğim, bunun doğru olduğuydu.
Bu adımı atmam gerekiyordu. Bu Tanrı’dır, bu Tanrı’nın dinidir, bu gerçektir, yol budur. Kelime-i Şehadet getirdiğinde nasıl hissettin? Bizi o güne götürebilir misin lütfen? O günü düşündüğümde, çok ama çok gergin olduğumu hatırlıyorum. Ve Şehadet getirdiğimi hatırlıyorum, birçok insanın bunu söylediğini hatırlıyorum, sanki omuzlarından devasa bir yük kaldırılıyormuş gibi hissediyorsun. Kendini hafif hissediyorsun. Bunu söyledim ve tüm arkadaşlarım bana sarıldı, bilirsin, gerçekten çok duygusal bir andı. Kendini temiz, hafif ve Allah'a yakın, huzur içinde hissediyorsun. İslam'ı kabul etmene ailen nasıl tepki verdi? Müslüman olmaya karar verirken, tabii bunu da düşünmem gerekiyordu.
Ama sonra fark ettim ki, bilirsin, bir yalanın içinde yaşayamazdım. Sonra aileme de söylemem gerektiğini anladım. Onlara söylediğimde hiç mutlu olmadılar. Hayal kırıklığına uğradılar. Sanırım annem gerçekten çok kızgındı, babam ise, bilirsin, o da durumu anlamadı. Çünkü artık ailenin yüz karası olarak görülüyorsun. Hindu toplumu gibi küçük bir çevrede haberler hemen yayılıyor. Bu da doğal olarak ailemi etkiledi. "Çocuğunun düşman Müslümanlara katılmasına nasıl izin verirsin?" der gibiydiler. Yani, bilirsin, ben sadece yoluma devam ettim ve fark ettiğim şey şu oldu, yıllar boyunca Şehadet getirmiş olmama ve iyi hissetmeme rağmen, bunun doğru olduğunu anlamama rağmen, yine de bir şey eksikti.
Günde 5 vakit namaz kılmıyordum. Ve evet, bir şey oldu, Allah bana bir işaret gönderdi. İnanılmazdı. Bunu düşününce bile duygulanıyorum. Çünkü, bilirsin, İslam’a yeni gelmiş biri olarak yalnızsın. Üzgünüm, ağlamak istememiştim. Yani 2008-2009 yılları civarında, daha fazla video izlemeye başladım, daha fazla ilim edindim, sonra Allah bu muhteşem işareti gönderdi. Kız kardeşim, benden 10 yaş küçük. O, ibadet eden bir Hinduydu. Sonra bir gün bana dedi ki, Arkadaşlarım beni şu programa davet etti. İslam hakkında. Tamam, gidip bir bakalım dedim. Programı yürütme şekilleri şöyleydi; Cuma günü ücretsiz tanıtım yapıyorlar, ardından programın hafta sonu Cumartesi, Pazar günleri sürüyor.
Genelde lüks bir otelde oluyor. Oraya vardığımda, tamamen şok oldum. Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim. Ve Şeyh'i hatırlıyorum, ayetleri canlı olarak okuyordu. Ve şöyle diyebilirim, tenim ve kemiklerim, iliklerime kadar ürperdim. Daha önce hiç böyle bir şey duymamıştım. Ve ben de dedim ki, bak... Din işte budur. Cuma günü sona erdi ve ben de "Ah, bu çok güzel" dedim. Bilirsin bu inanılmaz, yüzlerce insan, daha önce hiç böyle bir kursa katılmamıştım, bu yüzden tabii ki ben kayıt olmamıştım ama o olmuştu.
Kız kardeşime dedim ki, "Bak.", kendime güvenim tamdı, "Bak, eğer bir sorun olursa Şeyh'e sor, evet, bir şey olursa, bilirsin, endişelenme, her şey yoluna girecek, arkadaşınla birlikte olacaksın" dedim. Çünkü Somalili arkadaşı aslında bir gönüllüydü. İşte bu şekilde kursa davet edildi. O Cumartesi gününü çok net hatırlıyorum. Arkadaşlarımla her zamanki şeyleri yapıyordum, takılıyorduk, bilirsin, insanların Cumartesi günü yaptıkları gibi, değil mi? Ve akşamüstü, kız kardeşim bana bir mesaj attı, şöyle dedi: "Selam, sadece haber vermek istedim, bilirsin, programda sorular soruyordum ve kararımı verip Şehadet getirdim." Birdenbire. Şeyh... Dediğim gibi, olayı anlattı.
Cuma günü geldiğini söyledi ki onunla sonradan tanıştım. Önünde birçok insan görmüş, erkekler ön tarafta, kız kardeşler arka taraftaymış. O da konuşmasına hazırlanıyormuş. Kız kardeşlerin bulunduğu bölümde başörtüsü takmayan bir kadın olduğunu fark etmiş. Sonra soru-cevap bölümü başlamış. Başörtüsü takmayan o kadını fark etmiş. Kadın sorular sormaya başlamış. Onun benim kız kardeşim, yani bir gayrimüslim olduğu açıkça anlaşılıyor. Şeyh de tebliğ etmeye başlamış. Çünkü o bir davetçiydi. Ona sorular sormuş.
Bunu çok akıllıca bir şekilde yaptığı için, kız kardeşime şöyle dediği bir noktaya geliyor: "Peki, tüm bunlar sana mantıklı geldiyse ve başka sorunun yoksa, neden İslam'ı benimsemeyi düşünmüyorsun?" Buna benzer bir şey. Ve kız kardeşim buna verecek bir cevabı olmadığını söyledi. Böylece tüm o kız kardeşlerin önünde Şehadet getirdi. Beni daha da şok eden şey ise, çünkü bilirsin kendisi stajyer bir öğretmen, İslam'ı seçtiğinde tam başörtüsü taktı ve ferace giydi. Okula gittiğini anlattığını hatırlıyorum. Ve sonra tüm çocuklar ona "Öğretmenim, öğretmenim, size ne oldu?" demiş. Çünkü çok değişmişti...
"Biri seni Müslüman olmaya mı zorladı?" O da "Hayır, hayır, bilirsiniz, Müslüman olmaya karar verdim" dedi. Ve tabii ki Müslümanlar oradaydı ve tabii ki iş arkadaşı hem çok mutluydu hem de çok şaşkındı. Ve benim için cevap buydu. Allah'tan bir işaret istemiştim, cevabı kız kardeşim oldu. O benim en büyük dayanağımdı. Dediğim gibi, kız kardeşler erkek kardeşlerden daha iyidir. Hemen dinini yaşamaya başladı. Bu da doğal olarak bana yardımcı oldu. Bana, şehadet getirip Müslüman olduğumda, bunun onu derinden etkilediğini söyledi. Ben farkında değildim ama belli ki o da bunu düşünüyormuş. Elbette hidayeti veren Allah'tır.
O yıl aralık ayında, tatil döneminde kız kardeşim yanıma gelip, "Şu programa davet edildim. Yeni Müslümanlara yönelikmiş, temel bilgileri öğretiyorlarmış. Ne dersin, gidelim mi?" dedi. "Neden olmasın, gidip bakalım. Zaten yapacak bir şeyimiz yok. Ne kaybederiz ki?" dedim. Yeni Müslümanlara yönelik o kampa gittik ve orada başka yeni Müslümanlarla tanıştım. Aynı süreci yaşayan, Sih kökenli bir kardeşle tanıştım, Hristiyan kökenli bir kardeşle tanıştım, Çinli, Budist kökenli kardeşlerle tanıştım. Sanki Allah bana yol gösteriyordu. Allah plan yapanların en hayırlısıdır. Bilirsin, o dönemde ihtiyacım olan şey buydu. Sonra IERA'daki çalışmalara katılmaya başladım.
Birisi için dua etme şansı verilseydi ve bunun kabul olacağını bilseydin, ne için ve kimin için dua ederdin? Şüphesiz ki, muhtemelen tüm yeni Müslümanlar aynı cevabı verecektir. Ve bu cevap şudur: annen ve baban. Sonradan Müslüman olanlar için en zor şey... bilirsiniz, şunu düşünmek, seni yetiştiren anne babanın hidayete ermemiş olması. Bu yüzden... Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) hakkında seni en çok etkileyen şey neydi? Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), insanlar onun putlarla dolu bir toplumda büyüdüğünü unutuyor. Kabe’de 360 put vardı. Ve o, orayı arındırmak için geldi. Aslında başlangıçta tevhid inancına sahip olan çok tanrılı bir toplumda tevhid mesajı için seçilmişti.
Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yaptıklarıyla güçlü bir bağ kuruyorum. O, tüm o bölgeyi arındırdı, putperestliği ortadan kaldırdı. Buna hayranım. Çünkü bu hikayeyle bağ kurabiliyorum. Hinduizm'in temel inancı nedir? Hinduizm'in temel inançları oldukça farklıdır. Çok tanrılı bir dindir. Yani çok sayıda tanrıya inanırlar. Sonra bazı şeylerin kafa karıştırıcı olduğunu anlamaya başlarsın. Çünkü ben hangi tanrıya dua edeceğim? Ve hani birden fazla ilah varsa, aralarındaki düzen nasıl işliyor? Hayat ve ölüm ideolojisi açısından, Hinduizm'de reenkarnasyon ideolojisi vardır, evet, yani dünyaya geri dönersin, bilirsin, yaşadığın hayata göre yeniden bedenlenirsin.
Eğer iyi şeyler yaptıysan, daha üstün bir yaşam formu olarak dönersin. Örneğin bir sıçansan, diyelim ki, iyi bir sıçansan belki de ayı gibi daha üstün bir canlı olarak yeniden gelirsin. Aynı şekilde, insan olarak kötü bir hayat sürdüysen, suç işleyip başkalarına kötü davrandıysan, o zaman daha aşağı bir yaşam formunda geri gelirsin. Örneğin hamamböceği olarak doğabilirsin. Düşününce pek hoş gelmiyor. Hinduizm'deki yaşam ve ölüm döngüsü budur. Ve bu durum yine insanlar için de geçerlidir. Örneğin, doğuştan engelli bir insan görürseniz, bazı kısıtlamaları veya fiziksel farklılıkları varsa, ne yazık ki insanlar ona kötü davranacaktır.
Çünkü onların teolojik anlayışına göre, bu kişi önceki hayatında kötü biriydi. Bu da baskıya ve adaletsizliğe, insanın toplumda değersiz görülmesine ve dışlanmasına yol açabilir. Ama biz bunun doğru olmadığını biliyoruz. Çünkü bu insanlar masumdur. Zaten aşmaları gereken bir zorlukları vardır. Bir de dediğim gibi kast sisteminde, dokunulmazlar denilen bir grup vardır. Bu insanlar ciddi biçimde toplum dışına itilir. Toplum onlarla ilişki kurmaz ve aynı haklardan yararlanamazlar. Ve şimdi, böyle bir sınıfta doğduğunu düşün. Bundan asla kurtulamazsın. Ama aynı zamanda bir de antropomorfizm, yani insan biçimcilik anlayışı vardır.
Bu putlara baktığında en dikkat çekici şey, görünüşlerinin insana benzemesidir. İnsan biçimcilik, Tanrı'nın yeryüzüne inip insan ya da hayvan biçimine girmesi fikridir. Böylece bir tür adalet sağladığına inanılır. Bunun bir örneği Ganeşa'dır. O, insan bedenine ve fil başına sahip bir tanrıdır. Ve bunun arkasında da bir hikaye vardır. Anlayışın arkasında, bilirsin, bir gün bu iki tanrının evlenmiş olması yatar ve bunlardan biri, baba olanı gidip inzivaya çekilmek zorunda kalmış. Karısının hamile olduğundan haberi yokmuş. Yıllar sonra, yaklaşık on yıl sonra, eve geri dönmüş. Eve girmeye çalıştığında tanımadığı oğlu, evi koruyormuş ve içeri girmeye çalışan bu adamı tanımıyormuş.
O adamın babası olduğundan haberi yokmuş. Aralarında bir mücadele yaşanmış ve ardından o tanrı genç çocuğun başını kesmiş. Bunun üzerine anne dışarı koşmuş. "Ne yaptın? Bu bizim oğlumuz." Tanrı da oğlunu kurtarmak için şöyle bir şey yaptı; en yakındaki hayvanı bulmaya çalıştı ve o da bir fildi ve onu oğlunu diriltmek için onun başını kullandı. Yani benim için yaşadığım sorunlardan biri de buydu. Yani, bilirsiniz, Jake'i gördüğünde bir kıyafet giyiyor ve sonra da... mavi avatarlarla konuşabiliyor. Sanki Tanrı insan biçiminde bir avatar olarak yeryüzüne iniyor. Adaleti sağlamak için aşağıya iniyor. Büyürken bu fikirleri sorgulamaya başladım.
Yani Hinduizmin temelini oluşturan tüm bu ideolojiler, benim için, zamanla hiç mantıklı gelmemeye başladı, kafamda bir türlü oturmadı. Çoklu tanrı fikri gibi, peki yetki kimde, ana Tanrı kim? Bir Tanrı'yı diğerinden daha güçlü ya da bilgili kılan şey nedir? İkinci konu ise antropomorfizm ve avatarlar, bilirsin, Tanrı’nın bir insan olması. Tanrı'nın aynı zamanda yaratılmışların içinde olması fikri. Yine, bilirsin, bunu düşünmeye başlayınca şöyle bir örnek aklıma geldi: Bir marangoz bir mobilya yapar. Örneğin bir masa. Onu tasarlar ve yaratır. Parçalarını birleştirir ama kendisi masaya dönüşemez. Çünkü marangozun doğasıyla masanın doğası ya da sandalyenin doğası farklıdır.
Bu yüzden marangoz bir mobilyaya dönüşemez. Aynı şekilde Tanrı'ya baktığında, Tanrı, yaratılışın dışında olan yaratıcıdır. Her şeyi yaratmıştır ama yaratılışın parçası olmaz. Hindu metinleriyle Kur'an'ı karşılaştırdığında ne gibi farklar görüyorsun? Birincisi, Kur'an söz konusu olduğunda, içinde yer alan mesaj, çok nettir, değil mi? Mesaj çok basit ve net. Yani tek bir İlah vardır, O, yaratılışın bir parçası değildir, O, her şeyin yaratıcısı ve koruyucusudur. İnsanlık tarihi boyunca bizimle iletişim kurmuştur. Peygamberler ve vahiy aracılığıyla.
Bizi doğru yola yönlendirmek, gerçeği göstermek için, bu hayatın bir imtihan olduğunu, geri döneceğimiz Yaratıcı’yla yeniden bağ kurmamızı sağlamak ve iyi bir hayat yaşamamız için. Örneğin bir cep telefonu üreten kişi gibi, onu en iyi şekilde kullanabilmek için bir kullanım kılavuzuna ihtiyaç duyarsın. İnsanlar olarak aynı şekilde, anlamak için Yaratıcımızdan gelen bir kılavuza ihtiyacımız var. İşte ben Kur'an’ı böyle görüyorum, tutarlıdır, açıktır, mantığa tamamen uygundur. Ama bunun da ötesinde, Hindu kutsal metinlerine baktığında, yine, pek çok iyi öğreti içerir, pek çok iyi değer barındırır, Kur'an'ın ise belirli bir zamandan geldiğini biliyoruz, Sevgili Peygamberimiz Hz.
Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)'a indirildiğini biliyoruz. Ve biliyoruz ki 23 yıllık vahiy sürecinde, bunun korunmuş olduğunu biliyoruz. Çünkü bu koruma geleneği öncelikle yazılı metinde değil, bugün hala devam eden sözlü geleneğe dayanır. Milyonlarca insan Kur'an'ın tamamını ezberlemiştir. Bunun somut bir örneğini görebilirsiniz. Yani Kur'an korunmuştur ve Allah bunu Kur'an’da belirtir, "Onu biz koruyacağız," "Onu koruyacak olan biziz." Vedalar ve Upanişadlar söz konusu olduğunda bunu görmeyiz. Birincisi, o metni ezbere bilen tek bir kişi bile tanımıyorum. Bırakın başka bir metni. Bu bir mucizedir. Bunlar delillerdir.
Ve dediğin gibi, Kur'an'daki bazı şeylere baktığında, derinliklerine indiğinizde... Hamza Tzortzis'in dediği gibi, çok katmanlı, çok yönlü anlamlar ve deliller ve yine her şey bir işarettir. Allah, bilirsin, "Tanrı’yı bulmaya çalışıyorum" dediklerinde, Allah etrafımıza deliller koymuştur, sadece bakman gerekir. İşte bu yüzden diyorum ki, dışarı çıkıp İslam'ın mesajını paylaşırken, samimiyetle yapabileceğin en iyi şey birine Kur'an'ın bir nüshası vermektir. O kişi samimi ise, bunun Allah'ın kelamı olduğunu anlayacaktır. İneklere taptıkları ve et yemedikleri doğru mu? Bunun nedeni nedir? Evet, Hinduizm’de inek dini bir sembol olarak görülür.
Bunun nedeni ise ineklerin kutsal olduğuna inanmalarıdır çünkü inekler besin sağlar, süt verir. Kutsal görüldüğü için ineği yemezler, bu yüzden sığır eti de yemezler. Ayrıca, bilirsin, inek dışkısını çeşitli şekillerde kullanırlar, ki bu bir tür gübre ve bunu ev inşa etmek için kullanırlar ve ayrıca yakıt olarak da kullanırlar. Yani ineğin pek çok kullanım alanı olduğunu görürler, bu yüzden inek yüceltilmiştir, hatta inançlarında bile anne inek kavramı vardır. Anne kavramına çok büyük saygı gösterdiklerini anlayabilirsin. Bazı aşırı görüşlerde ise ineğin Tanrı'nın bir tezahürü olduğuna inanırlar. Buna gerçekten rastlanır. Bu yüzden ineklere yönelik dini ritüeller gerçekleştirirler.
İneğe karşı bir şey yaptığında bunu kendilerine ve topluluklarına karşı şiddetli bir saldırı olarak görürler. Hinduların çoğu vejetaryendir. Hinduizm'in katı öğretilerine bakarsan, çoğunun vejetaryen olduğunu görürsün. Ancak bazıları tavuk ve kuzu eti yer. Yani evet, ben sığır eti yemeden büyüdüm. Annem bize tavuk ve kuzu eti alırdı. Ama bir dönem geldi ki biraz daha dindar olmaya karar verdi ve bu yüzden biz... Et yememize hiç izin verilmiyordu. Ama büyürken isyan ettiğimi hatırlıyorum gidip cheeseburger falan yerdik, onlara söylemezdik... Yiyordum, evet, her ne kadar bu geleneğimize aykırı olsa da.
Evde bunu yapmazdım, bu çok büyük bir saygısızlık olurdu, evde sığır eti bulunduramazdın ama genel olarak baktığında, bu hiç mantıklı gelmiyor çünkü günün sonunda inek de diğer mahlukatlar gibi bir hayvandır, bilirsin, Allah'ın yarattığı bir mahluktur. Evet, öyle, pek çok besin sağlar ama bu onun hiçbir şekilde kutsal veya ilahi olduğu anlamına gelmez. Ganj Nehri'nin kutsal sayılması, bunun bir anlamı var mı? Bu konuda söyleyecek bir şeyin var mı? Ganj'ın Hindistan'da kutsanmış bir nehir olduğunu söylerler. İnsanlar kutsanmak için oraya gidip çeşitli dini ritüeller gerçekleştirir.
Ben, bilirsin, anne babamın ve aile üyelerimin Ganj Nehri hakkında konuştuklarını hatırlıyorum, oraya gidip kendilerini yıkarlardı. Nehirde yıkanmanın ruhsal arınma sağladığına inanırlardı. Ayrıca Ölülerinin küllerini de oraya götürürler. Yani, bilirsiniz, Hinduizm’de, birisi öldüğünde, tabii ki reenkarnasyondan bahsetmiştim ama bizim ölüleri gömdüğümüz gibi, onlar kremasyona inanırlar ve kremasyon temelde bedenin yakılmasıdır. Beden kül olana kadar yakılır. Sonra küller alınır ve bir kaba konur. Ardından bu küller Ganj Nehri'ne bırakılır. Esasen inandıkları şey, senin yaratılışın bir parçası olarak geri döneceğin. Bu, Hindular için haftalık bir uygulama mı yoksa günlük mü, haftalık mı?
Çoğunlukla, Hinduların büyük çoğunluğu, inançlarını yaşamaya geldiğinde şöyle bir uygulama yapar: Evlerinde ibadet için özel bir alan bulunur. Buna Puja Ghar (dua evi) denir. Oraya çeşitli putlar yerleştirirler. Her gün tanrılarına saygı gösterirler. Sabahları yiyecekleri kutsamak için onlara kurban olarak yiyecek sunarlar. Biz, bilirsin, İslam’da böyle dua ederiz, Hindularda da muhtemelen bu hareketi görmüşsündür. Bu hem saygı hem de ibadet işaretidir. Putlardan bir şey isterken önlerinde bu hareketi yaparlar. Bu putların Tanrı'nın bir tezahürü ya da temsili olduğuna inanırlar. Bu yüzden bazı insanlar putların gücü olduğuna inanıyor.
Ve yine ilginç olan şu ki İslam’da da gördüğünüz gibi, Allah’ın isimleri ve sıfatları vardır. Ama bunlar tek bir Tanrı’nın isimleri ve sıfatlarıdır. Sanki onlar bu sıfatları ayrı ayrı almış ve her biri için ayrı bir put yaratmışlardır. Hinduizm'i uygularken maneviyatı bulduğunu söyleyen birine "Neden başka bir inanca ihtiyacım olsun ki?" diyen birine ne dersin? Diyelim ki biz bir arkadaşız, evet sen ve ben ve siz izleyenler, çok iyi arkadaş olduk. Ve benim çok zengin bir milyarder olduğumu hayal edin. Ve size yardım etmek istiyorum. Sana diyelim ki 10 milyon sterlinlik bir hediye vermek istiyorum. Sana o 10 milyon sterlinlik hediyeyi verdiğimde ne yaparsın? Ama asıl mesele, teşekkür edersin.
Ne zaman biri sana bir hediye verse. Varoluşumuza gelince, sahip olduğumuz nimetler, görebilme yetisi, konuşabilme yetisi, her bir anı deneyimleyebilme yetisi, kendimizi biz yaratmadık. Tenimizin rengine, cinsiyetimize biz karar vermedik, tüm bunlar bize bir hediye olarak verildi. Ve maneviyat da bunun bir parçasıdır. Şimdi o örneğe geri dönersek, sana o 10 milyon sterlini verdiğimi düşün. Ama bana teşekkür etmek yerine, Lionel Messi’ye teşekkür ettin. Evet, o harika bir futbolcu. Evet ama benim sana o 10 milyon sterlini vermemle onun hiçbir ilgisi yok. Dini de biraz buna benzetiyorum.
Tüm bu dinler var, tüm bu ruhani uygulamalar var, hepimiz bu manevi ihtiyacı karşılamaya çalışıyoruz ama yanlış yöne yönlendiriyoruz. Bir kez araştırıp olaylara teolojik bir bakış açısıyla baktığımızda, evrensel bir gerçeğin olması gerektiğini anlıyoruz. Gerçek hakikate, yani Yaratıcı’ya, tek gerçek Tanrı’ya bağlandığınızda, işte o zaman sahip olduğunuz o manevi boşluğu gerçekten dolduracaksınız. Eğer dünyadaki tüm Hindulara seslenme şansın olsaydı, birkaç dakika içinde onlara ne söylerdin? Hepimiz, bilirsin, insanız ve tıpkı benim gibi, sorgulamadığınız için ailenin geleneklerini takip ediyorsunuz.
Ama biraz daha derine inersek, şunu fark etmeliyiz ki dünyanın dört bir yanında çok farklı gelenekler vardır. Bunlar farklı coğrafyalarda görülür. İyi şeyler öğreten bu dinlerin inanç esaslarına baktığında, hepsinin aynı anda doğru olamayacağını görürsünüz. Aynı anda hem çok sayıda Tanrı hem de tek bir Tanrı olamaz. Yaratılışın dışında ve ebedi olan bir Tanrı varken hem yaratılışın içinde ve dışında olan bir Tanrı olamaz. Bakın, buraya inançlarınızı sorgulamak için gelmedim. Sizi düşünmeye teşvik etmek ve evrensel bir gerçeğin var olması gerektiği konusunda bir anlayışa varmanızı sağlamak için buradayım. Benim anlayışıma göre İslam'ın hakikat olduğuna inanıyorum.
İslam, ebedi olan tek gerçek Tanrı'ya olan imandır. O'nun anne babası ve çocuğu yoktur, hiçbir şeye muhtaç değildir. Yaratılışın içinde değildir, onun dışındadır ve her şeyin dayanağıdır. Hayal edebileceğimiz her şeyin ötesindedir, insan değildir. İşte hak din budur. Kur'an'ı okuyun ve ne söylediğine bakın. İslam’ın temel bilgilerini inceleyin ve bir Müslümanla konuşun. Bunun doğru olduğuna inanırsanız Allah sizi hakikate yönlendirecektir. Siz de İslam'ı yeni kabul ettiniz ama nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz? Ya da belki de hayatınız boyunca Müslümandınız ama temiz bir sayfa açmak ve İslam'ı sıfırdan öğrenmek istiyorsunuz. İşte tam da bu amaçla Step Islam uygulamasını geliştirdik.
İslam'ı anlaşılır ve sistemli bir şekilde öğrenmenizi sağlayan, tamamen ücretsiz ve reklamsız bir uygulama. İmanın temel esaslarını, Kur'an'daki temel kavramları kolayca öğrenecek ve ömür boyu sürecek alışkanlıklar kazandıran pratik görevleri dilediğiniz şekilde tamamlayabileceksiniz. Şeytan'ın bunu ertelemenize sebep olmasına izin vermeyin. Aşağıdaki bağlantıya tıklayın, Step Islam’ı indirin ve ebedi mutluluğa giden yolda ilk adımı bugün atın.
Sonra tabii ki Kur'an'la tanıştım. O dört ayeti okuduğumda, sanki zihnimde bir ışık yanmış gibi oldu. Ve "Aman Tanrım" dedim. Tabii bu durum ailemi de etkiledi. "Çocuğunun düşman Müslümanlara katılmasına nasıl izin verirsin?" Bunu düşündükçe çok duygulanıyorum. Selamün aleyküm, Salahuddin Patel kardeşim, bize katıldığın için çok teşekkürler. Seni Towards Eternity'de ağırlamaktan çok mutluyuz. Öncelikle şunu sormak istiyorum: Salahuddin Patel kimdir? Bize kısaca hayatından bahseder misin lütfen? Elhamdülillah. Selamün aleyküm. Adım Salahuddin Patel, Birleşik Krallık’ın Londra şehrindenim. Londra’da büyüdüm. Aslen Hindu bir aileden geliyorum.
Yani ailem aslen Hindistanlı, annem Uganda’da büyümüş. Ben de 80'lerde büyüdüm. Şey, çok ilginç bir dönemdi. Zamanla bazı şeylerin mantıklı olmadığını fark ettim ve üniversite yıllarımda İslam’ı benimsedim. İnanç açısından hayatın nasıldı? Neye inanıyordun? Hindu olarak büyüdüm ve çoğu insan gibi, bilirsin, ailenin geleneğini takip edersin, sorgulamazsın. Bunun doğru olduğuna inanırsın. Babam ailece bizi tapınağa götürürdü. Bu putlar çok büyük olurdu. Belki 3-4 metre boyundaydılar, bu yüzden o putlara yukarı doğru bakardın. Çok renkli, çok canlı tasvirler. Bir çocuk olarak ne kadar ürkütücü bulduğumu tahmin edebilirsin, dürüst olayım. Bu putları görürdüm ve çok parlak olurlardı.
Çoğu maviydi ama insanlar bu putun fiziksel bir varlık haline gelebileceğine inanıyorlardı. Tanrı'ya ulaşmanın yolu bu putlardan geçiyordu. Bunu pek sorgulamazdım. Sadece "Bunlar atalarımızın, geçmişimizin gelenekleridir." derdim. İnançlarını sorgulamana neden olan şey neydi? Muhtemelen lise öğrencisiydim, televizyonda "Mahabharata" adlı bir programı izliyordum. Bu fikirleri sorgulamaya başladım. Yani, hiç mantıklı gelmiyorlardı. Çünkü, bilirsin, mantıken, akılcı bir bakış açısıyla, bazı şeyler tutarsız geliyordu. Tıpkı bir Tanrı’nın, doğası gereği sınırlı olan bir insan olması gibi. Tanrı'nın her şeyi bilmemesi gibi.
Tanrı'nın tezahür etmek için başka bir Tanrı'nın yardımına ihtiyaç duyması. Dünyaya gelmesi gereken bir Tanrı fikri, Tanrı'nın hem dünyanın içinde hem de dışında olması. Bir gün evdeydim, erkek kardeşimle birlikteydim ve annemle babam yanımıza gelip şöyle dediler: "Bakın, gidip bu kutsal kişiyi ziyaret edeceğiz." Ama beni asıl şok eden şey o eve vardığımda oldu. Sıradan bir evdi ama her yerde beyazlar giymiş, oturan genç bir kızın resimleri vardı. Evin her yanında bu kızın kocaman resimleri vardı. Her tarafta. Sonra bizi evin içinde özel bir odaya götürdüler. O da orada oturuyordu. Ve hatırlıyorum da, bana "Bu senin Tanrın." dediler. Kız herhalde 8, 9 yaşlarındaydı. Benden daha küçüktü.
Bu genç kız için "Evet, bak, ondan lütuf istemeliyiz, ona dua etmeliyiz" dediler. Ve ailem bunu çok ciddiye alıyordu. Ama büyürken kendi kendime, “Neler oluyor böyle?” diyordum. Neden bu genç kıza dua ediyorum ki? Ama bunu sorgulamazsın çünkü söz konusu olan anne baban. Sana ne yapmanı söylerlerse onu yaparsın, bunu doğru kabul edersin. İşte karşımda genç bir kız var, benden daha küçük, benim gibi bir insan ve bana diyorlar ki bu senin yaratıcın, ondan bereket dilemeliyiz, ona tapınmalıyız, önünde secde etmeliyiz. Ben ise bunun yanlış olduğunu düşünüyordum. Başka bir örnek de, belki bazılarının bildiği, Sai Baba adında biri.
O bir tür Hintli guruydu, Hindistan'da milyonlarca insanın takip ettiği çok ünlü biri oldu. Ve bizde onun bir resmi vardı. Dini kıyafetleri içindeki bir fotoğrafı, boynunda, bilirsin, çiçeklerden bir çelenk olurdu ve bizde dururdu. Hem putu hem de resmi vardı. Ailem ona ibadet ederdi. Yaptığı şeylerden biri de, takipçileri yanındayken, parmaklarını şöyle sallardı ve kendiliğinden küller çıkardı. Sihirli bir şekilde ellerinden dökülürdü. Sonra da bunun bir bereket olduğunu söylerlerdi. Bir de ağzından altın yumurtalar çıkarırdı.
Yani şöyle bir şey olurdu, metal bir tabak düşün, kendince bazı dualar okurdu, mırıldanmalar falan yapardı, seyircileri görürdün, sonra ağzından çıkarıyormuş gibi yapardı, derken birdenbire altın bir yumurta çıkıverirdi. Kül konusuna gelince, parmaklarında küçük kül topları olurdu. Onları parmaklarına gizlerdi. Böyle yaptığında onları ezip dağıtırdı. Yumurta çıkarma numarasında da kolunda mı saklıyordu bilmiyorum ya da burada bir yerdeydi ama kusuyormuş gibi yaptığında, ağzından çıkıyormuş gibi görünürdü, hepsi el çabukluğuydu. İşte böyle, Hinduizm'de görürsün ki insanların kitleleri kandırmak için bu tür teknikleri kullandığı pek çok uygulama vardır.
Sonunda tüm bunların bir anlam ifade etmediğinin farkına vardım ama bir şeyler olmalıydı. Yani ibadet ederken, Tanrı'ya seslendiğimde, her zaman sadece kendi dilimde, İngilizce olarak Tanrı ile konuşurdum. Tanrı'ya, "Şu konuda yardıma ihtiyacım var." derdim. Ya da "Bunu yaptığım için beni affet." derdim. Bunun doğuştan geldiğine, hepimizin içine yerleştirildiğine inanıyorum. Ben de sadece onunla bağ kuruyordum. İslam’a giden yolculuğun nasıl başladı? Arkadaşlarımla birlikte, Müslüman olmadan önce, Cuma namazı için camiye giderdim. Camiye girdiğimi ve sıralar halinde dizilmiş insanları gördüğümü hatırlıyorum. Ama bu ibadet şekli Hinduizm'den çok farklıydı.
Özellikle de secdeye gittiğinizde, temel olarak ellerinizi yere koyuyorsunuz, yüzünüz yerde ve bu, tam bir teslimiyetin işaretidir. Ve bu, hayatımda daha önce hiç yapmadığım bir şeydi. Çünkü kiliselere gitmiştim, tapınaklara gitmiştim, hatta Budist tapınakları bile görmüştüm ve her zaman ya resimler ya da putlar görürdün, burada ise bir camiye giriyorsun, gerçekten hiçbir şey görmüyorsun. Her şey çok basit, sade, ön tarafta İmam'ın durduğu minber var. Çok temiz, bilirsin, sade, yani minimalist ve burada Tanrı’ya dua ediyorsun. Yani evet, hiç put görmemek garipti ama aynı zamanda bu, inandığım şeyin bir teyidi oldu. Huzur dolu bir his, kimse para istemiyor.
Bilirsin, kimse "Tamam, bu ilahlara bir şey ödemelisin" demiyor, ibadetinin kabul olması için herhangi bir yiyecek sunmak zorunda değilsin. Ve işte bu çok güzeldi. Tabii ki bu dini araştırmaya başladım. Başlangıçta bunun Pakistanlıların dini olduğunu sanmıştım. Sonra farklı kökenlerden insanlar gördüm. Araplar, Afrikalılar, Doğulular, Türkler. Büyürken %100 Türk olan arkadaşlarım vardı. Yani Müslümanların, bilirsiniz, çok dost canlısı, çok cömert, çok temiz olduklarını hatırlıyorum, onlara karşı bir yakınlık hissettim. Sonra bunun olması gereken şey olduğunu fark ediyorsun. İslam'da tek ve saf tevhid inancı var. Yaratılışın parçası değil ve ebedi. Hinduizm'de ise çok sayıda tanrı var.
Tanrı'nın yaratılışa dahil olması, bu, İslam'ın öğretisine aykırıdır. Hristiyanlıkta ise Teslis inancı var. Bunun tek tanrıcılık olduğunu söylüyorlar ama ben bunu daha önce görmüştüm. Dediğim gibi, Hinduizm’de Trimurti vardır, bu da onların Teslis biçimiydi. Aynı şekilde hepsinin tek Tanrı'ya ulaştığını söylüyorlardı. Antik Yunan mitolojisine baktığımda şaşırdım. Pers ve Babil mitolojilerinde de Teslis benzeri bir anlayış vardı. Sanki bu fikir çağlar boyunca tekrar kullanılmıştı. Benim için durum şuydu, insanların neye inandığını iddia ettikleri önemli değildi, evrensel bir gerçeklik olmalıydı. Sonra İslam’ın temel teolojisiyle karşılaştım ve şok oldum.
Tek olan bir Allah'ın olduğu, yaratılışın bir parçası olmayan, her şeye gücü yeten bir varlık. Şimdi hayatımda ilk kez, doğru olduğunu anladığım şeyle örtüşen bir dinle karşılaşıyordum. Sonra tabii ki Kur'an'la tanıştım. Ve İhlas Suresi'ni okudum. O dört ayeti okuduğumda, sanki zihnimde bir ışık yanmış gibi oldu. De ki: "O, Allah'tır, bir tektir." diyordu. Ben de, evet, tek Tanrı'ya inanıyorum, dedim. "Allah Samed'dir. (Her şey O'na muhtaçtır, o, hiçbir şeye muhtaç değildir.)" Elbette, bir Tanrı varsa böyle olmalı, yaratılmış bir varlık olamaz. "Ondan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir)." Yani ne anne babası ne de çocuğu vardır.
Ben ise tanrıların ve yarı tanrıların olduğu tanrıların oğulları, tanrıların kızları gibi unsurların bulunduğu bir gelenekten geliyorum. Burada ise Tanrı yaratıcıydı, anne babası ve çocuğu yoktu. Evet. Son ayet ise, "Hiçbir şey O'na denk ve benzer değildir". Yani Tanrı hakkında hayal edebileceğin her şey, Tanrı değildir, çünkü Tanrı yaratılışın içinde değil, dışındadır. Hayal ettiğimiz her şey, çevremizde gördüklerimizden oluşur. Ve ben de "Aman Tanrım!" dedim. Ve bu bir başlangıçtı, "Bu çok mantıklı." dedim. Sonra tabii ki teoloji kitapları okumaya başladım, Kur'an'ı okudum. İlginçtir, bütün bunlar aynı anda gerçekleşiyordu.
Ben onlara yaklaşıyordum, sonra onlar bana İslam hakkında giderek daha fazla şey anlatıyorlardı. Nasıl ibadet ettiklerini, uygulamalarını görüyordum. Tek bir saf halinde namaz kılıyorlardı. Tanrı'ya ibadet ediyorlardı. Mezun olduğumda, artık ne yapacağıma karar vermem gerekiyordu. Öyle bir noktaya geldim ki, "Hayır, bunu yapmazsam hayatımı bir yalan olarak yaşayacağım." dedim. Bunu yapamam. Bu kararı vermek zorundayım. Böylece karar verdim ve arkadaşlarıma söyledim, arkadaşlarıma söylediğimde şok oldular. Hiçbir fikrim yoktu, yani, bilirsin, bunun ne anlama geldiği konusunda, uygulamalar açısından ya da teolojik açıdan ya da temel teoloji açısından. Tek bildiğim, bunun doğru olduğuydu.
Bu adımı atmam gerekiyordu. Bu Tanrı’dır, bu Tanrı’nın dinidir, bu gerçektir, yol budur. Kelime-i Şehadet getirdiğinde nasıl hissettin? Bizi o güne götürebilir misin lütfen? O günü düşündüğümde, çok ama çok gergin olduğumu hatırlıyorum. Ve Şehadet getirdiğimi hatırlıyorum, birçok insanın bunu söylediğini hatırlıyorum, sanki omuzlarından devasa bir yük kaldırılıyormuş gibi hissediyorsun. Kendini hafif hissediyorsun. Bunu söyledim ve tüm arkadaşlarım bana sarıldı, bilirsin, gerçekten çok duygusal bir andı. Kendini temiz, hafif ve Allah'a yakın, huzur içinde hissediyorsun. İslam'ı kabul etmene ailen nasıl tepki verdi? Müslüman olmaya karar verirken, tabii bunu da düşünmem gerekiyordu.
Ama sonra fark ettim ki, bilirsin, bir yalanın içinde yaşayamazdım. Sonra aileme de söylemem gerektiğini anladım. Onlara söylediğimde hiç mutlu olmadılar. Hayal kırıklığına uğradılar. Sanırım annem gerçekten çok kızgındı, babam ise, bilirsin, o da durumu anlamadı. Çünkü artık ailenin yüz karası olarak görülüyorsun. Hindu toplumu gibi küçük bir çevrede haberler hemen yayılıyor. Bu da doğal olarak ailemi etkiledi. "Çocuğunun düşman Müslümanlara katılmasına nasıl izin verirsin?" der gibiydiler. Yani, bilirsin, ben sadece yoluma devam ettim ve fark ettiğim şey şu oldu, yıllar boyunca Şehadet getirmiş olmama ve iyi hissetmeme rağmen, bunun doğru olduğunu anlamama rağmen, yine de bir şey eksikti.
Günde 5 vakit namaz kılmıyordum. Ve evet, bir şey oldu, Allah bana bir işaret gönderdi. İnanılmazdı. Bunu düşününce bile duygulanıyorum. Çünkü, bilirsin, İslam’a yeni gelmiş biri olarak yalnızsın. Üzgünüm, ağlamak istememiştim. Yani 2008-2009 yılları civarında, daha fazla video izlemeye başladım, daha fazla ilim edindim, sonra Allah bu muhteşem işareti gönderdi. Kız kardeşim, benden 10 yaş küçük. O, ibadet eden bir Hinduydu. Sonra bir gün bana dedi ki, Arkadaşlarım beni şu programa davet etti. İslam hakkında. Tamam, gidip bir bakalım dedim. Programı yürütme şekilleri şöyleydi; Cuma günü ücretsiz tanıtım yapıyorlar, ardından programın hafta sonu Cumartesi, Pazar günleri sürüyor.
Genelde lüks bir otelde oluyor. Oraya vardığımda, tamamen şok oldum. Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim. Ve Şeyh'i hatırlıyorum, ayetleri canlı olarak okuyordu. Ve şöyle diyebilirim, tenim ve kemiklerim, iliklerime kadar ürperdim. Daha önce hiç böyle bir şey duymamıştım. Ve ben de dedim ki, bak... Din işte budur. Cuma günü sona erdi ve ben de "Ah, bu çok güzel" dedim. Bilirsin bu inanılmaz, yüzlerce insan, daha önce hiç böyle bir kursa katılmamıştım, bu yüzden tabii ki ben kayıt olmamıştım ama o olmuştu.
Kız kardeşime dedim ki, "Bak.", kendime güvenim tamdı, "Bak, eğer bir sorun olursa Şeyh'e sor, evet, bir şey olursa, bilirsin, endişelenme, her şey yoluna girecek, arkadaşınla birlikte olacaksın" dedim. Çünkü Somalili arkadaşı aslında bir gönüllüydü. İşte bu şekilde kursa davet edildi. O Cumartesi gününü çok net hatırlıyorum. Arkadaşlarımla her zamanki şeyleri yapıyordum, takılıyorduk, bilirsin, insanların Cumartesi günü yaptıkları gibi, değil mi? Ve akşamüstü, kız kardeşim bana bir mesaj attı, şöyle dedi: "Selam, sadece haber vermek istedim, bilirsin, programda sorular soruyordum ve kararımı verip Şehadet getirdim." Birdenbire. Şeyh... Dediğim gibi, olayı anlattı.
Cuma günü geldiğini söyledi ki onunla sonradan tanıştım. Önünde birçok insan görmüş, erkekler ön tarafta, kız kardeşler arka taraftaymış. O da konuşmasına hazırlanıyormuş. Kız kardeşlerin bulunduğu bölümde başörtüsü takmayan bir kadın olduğunu fark etmiş. Sonra soru-cevap bölümü başlamış. Başörtüsü takmayan o kadını fark etmiş. Kadın sorular sormaya başlamış. Onun benim kız kardeşim, yani bir gayrimüslim olduğu açıkça anlaşılıyor. Şeyh de tebliğ etmeye başlamış. Çünkü o bir davetçiydi. Ona sorular sormuş.
Bunu çok akıllıca bir şekilde yaptığı için, kız kardeşime şöyle dediği bir noktaya geliyor: "Peki, tüm bunlar sana mantıklı geldiyse ve başka sorunun yoksa, neden İslam'ı benimsemeyi düşünmüyorsun?" Buna benzer bir şey. Ve kız kardeşim buna verecek bir cevabı olmadığını söyledi. Böylece tüm o kız kardeşlerin önünde Şehadet getirdi. Beni daha da şok eden şey ise, çünkü bilirsin kendisi stajyer bir öğretmen, İslam'ı seçtiğinde tam başörtüsü taktı ve ferace giydi. Okula gittiğini anlattığını hatırlıyorum. Ve sonra tüm çocuklar ona "Öğretmenim, öğretmenim, size ne oldu?" demiş. Çünkü çok değişmişti...
"Biri seni Müslüman olmaya mı zorladı?" O da "Hayır, hayır, bilirsiniz, Müslüman olmaya karar verdim" dedi. Ve tabii ki Müslümanlar oradaydı ve tabii ki iş arkadaşı hem çok mutluydu hem de çok şaşkındı. Ve benim için cevap buydu. Allah'tan bir işaret istemiştim, cevabı kız kardeşim oldu. O benim en büyük dayanağımdı. Dediğim gibi, kız kardeşler erkek kardeşlerden daha iyidir. Hemen dinini yaşamaya başladı. Bu da doğal olarak bana yardımcı oldu. Bana, şehadet getirip Müslüman olduğumda, bunun onu derinden etkilediğini söyledi. Ben farkında değildim ama belli ki o da bunu düşünüyormuş. Elbette hidayeti veren Allah'tır.
O yıl aralık ayında, tatil döneminde kız kardeşim yanıma gelip, "Şu programa davet edildim. Yeni Müslümanlara yönelikmiş, temel bilgileri öğretiyorlarmış. Ne dersin, gidelim mi?" dedi. "Neden olmasın, gidip bakalım. Zaten yapacak bir şeyimiz yok. Ne kaybederiz ki?" dedim. Yeni Müslümanlara yönelik o kampa gittik ve orada başka yeni Müslümanlarla tanıştım. Aynı süreci yaşayan, Sih kökenli bir kardeşle tanıştım, Hristiyan kökenli bir kardeşle tanıştım, Çinli, Budist kökenli kardeşlerle tanıştım. Sanki Allah bana yol gösteriyordu. Allah plan yapanların en hayırlısıdır. Bilirsin, o dönemde ihtiyacım olan şey buydu. Sonra IERA'daki çalışmalara katılmaya başladım.
Birisi için dua etme şansı verilseydi ve bunun kabul olacağını bilseydin, ne için ve kimin için dua ederdin? Şüphesiz ki, muhtemelen tüm yeni Müslümanlar aynı cevabı verecektir. Ve bu cevap şudur: annen ve baban. Sonradan Müslüman olanlar için en zor şey... bilirsiniz, şunu düşünmek, seni yetiştiren anne babanın hidayete ermemiş olması. Bu yüzden... Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) hakkında seni en çok etkileyen şey neydi? Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), insanlar onun putlarla dolu bir toplumda büyüdüğünü unutuyor. Kabe’de 360 put vardı. Ve o, orayı arındırmak için geldi. Aslında başlangıçta tevhid inancına sahip olan çok tanrılı bir toplumda tevhid mesajı için seçilmişti.
Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yaptıklarıyla güçlü bir bağ kuruyorum. O, tüm o bölgeyi arındırdı, putperestliği ortadan kaldırdı. Buna hayranım. Çünkü bu hikayeyle bağ kurabiliyorum. Hinduizm'in temel inancı nedir? Hinduizm'in temel inançları oldukça farklıdır. Çok tanrılı bir dindir. Yani çok sayıda tanrıya inanırlar. Sonra bazı şeylerin kafa karıştırıcı olduğunu anlamaya başlarsın. Çünkü ben hangi tanrıya dua edeceğim? Ve hani birden fazla ilah varsa, aralarındaki düzen nasıl işliyor? Hayat ve ölüm ideolojisi açısından, Hinduizm'de reenkarnasyon ideolojisi vardır, evet, yani dünyaya geri dönersin, bilirsin, yaşadığın hayata göre yeniden bedenlenirsin.
Eğer iyi şeyler yaptıysan, daha üstün bir yaşam formu olarak dönersin. Örneğin bir sıçansan, diyelim ki, iyi bir sıçansan belki de ayı gibi daha üstün bir canlı olarak yeniden gelirsin. Aynı şekilde, insan olarak kötü bir hayat sürdüysen, suç işleyip başkalarına kötü davrandıysan, o zaman daha aşağı bir yaşam formunda geri gelirsin. Örneğin hamamböceği olarak doğabilirsin. Düşününce pek hoş gelmiyor. Hinduizm'deki yaşam ve ölüm döngüsü budur. Ve bu durum yine insanlar için de geçerlidir. Örneğin, doğuştan engelli bir insan görürseniz, bazı kısıtlamaları veya fiziksel farklılıkları varsa, ne yazık ki insanlar ona kötü davranacaktır.
Çünkü onların teolojik anlayışına göre, bu kişi önceki hayatında kötü biriydi. Bu da baskıya ve adaletsizliğe, insanın toplumda değersiz görülmesine ve dışlanmasına yol açabilir. Ama biz bunun doğru olmadığını biliyoruz. Çünkü bu insanlar masumdur. Zaten aşmaları gereken bir zorlukları vardır. Bir de dediğim gibi kast sisteminde, dokunulmazlar denilen bir grup vardır. Bu insanlar ciddi biçimde toplum dışına itilir. Toplum onlarla ilişki kurmaz ve aynı haklardan yararlanamazlar. Ve şimdi, böyle bir sınıfta doğduğunu düşün. Bundan asla kurtulamazsın. Ama aynı zamanda bir de antropomorfizm, yani insan biçimcilik anlayışı vardır.
Bu putlara baktığında en dikkat çekici şey, görünüşlerinin insana benzemesidir. İnsan biçimcilik, Tanrı'nın yeryüzüne inip insan ya da hayvan biçimine girmesi fikridir. Böylece bir tür adalet sağladığına inanılır. Bunun bir örneği Ganeşa'dır. O, insan bedenine ve fil başına sahip bir tanrıdır. Ve bunun arkasında da bir hikaye vardır. Anlayışın arkasında, bilirsin, bir gün bu iki tanrının evlenmiş olması yatar ve bunlardan biri, baba olanı gidip inzivaya çekilmek zorunda kalmış. Karısının hamile olduğundan haberi yokmuş. Yıllar sonra, yaklaşık on yıl sonra, eve geri dönmüş. Eve girmeye çalıştığında tanımadığı oğlu, evi koruyormuş ve içeri girmeye çalışan bu adamı tanımıyormuş.
O adamın babası olduğundan haberi yokmuş. Aralarında bir mücadele yaşanmış ve ardından o tanrı genç çocuğun başını kesmiş. Bunun üzerine anne dışarı koşmuş. "Ne yaptın? Bu bizim oğlumuz." Tanrı da oğlunu kurtarmak için şöyle bir şey yaptı; en yakındaki hayvanı bulmaya çalıştı ve o da bir fildi ve onu oğlunu diriltmek için onun başını kullandı. Yani benim için yaşadığım sorunlardan biri de buydu. Yani, bilirsiniz, Jake'i gördüğünde bir kıyafet giyiyor ve sonra da... mavi avatarlarla konuşabiliyor. Sanki Tanrı insan biçiminde bir avatar olarak yeryüzüne iniyor. Adaleti sağlamak için aşağıya iniyor. Büyürken bu fikirleri sorgulamaya başladım.
Yani Hinduizmin temelini oluşturan tüm bu ideolojiler, benim için, zamanla hiç mantıklı gelmemeye başladı, kafamda bir türlü oturmadı. Çoklu tanrı fikri gibi, peki yetki kimde, ana Tanrı kim? Bir Tanrı'yı diğerinden daha güçlü ya da bilgili kılan şey nedir? İkinci konu ise antropomorfizm ve avatarlar, bilirsin, Tanrı’nın bir insan olması. Tanrı'nın aynı zamanda yaratılmışların içinde olması fikri. Yine, bilirsin, bunu düşünmeye başlayınca şöyle bir örnek aklıma geldi: Bir marangoz bir mobilya yapar. Örneğin bir masa. Onu tasarlar ve yaratır. Parçalarını birleştirir ama kendisi masaya dönüşemez. Çünkü marangozun doğasıyla masanın doğası ya da sandalyenin doğası farklıdır.
Bu yüzden marangoz bir mobilyaya dönüşemez. Aynı şekilde Tanrı'ya baktığında, Tanrı, yaratılışın dışında olan yaratıcıdır. Her şeyi yaratmıştır ama yaratılışın parçası olmaz. Hindu metinleriyle Kur'an'ı karşılaştırdığında ne gibi farklar görüyorsun? Birincisi, Kur'an söz konusu olduğunda, içinde yer alan mesaj, çok nettir, değil mi? Mesaj çok basit ve net. Yani tek bir İlah vardır, O, yaratılışın bir parçası değildir, O, her şeyin yaratıcısı ve koruyucusudur. İnsanlık tarihi boyunca bizimle iletişim kurmuştur. Peygamberler ve vahiy aracılığıyla.
Bizi doğru yola yönlendirmek, gerçeği göstermek için, bu hayatın bir imtihan olduğunu, geri döneceğimiz Yaratıcı’yla yeniden bağ kurmamızı sağlamak ve iyi bir hayat yaşamamız için. Örneğin bir cep telefonu üreten kişi gibi, onu en iyi şekilde kullanabilmek için bir kullanım kılavuzuna ihtiyaç duyarsın. İnsanlar olarak aynı şekilde, anlamak için Yaratıcımızdan gelen bir kılavuza ihtiyacımız var. İşte ben Kur'an’ı böyle görüyorum, tutarlıdır, açıktır, mantığa tamamen uygundur. Ama bunun da ötesinde, Hindu kutsal metinlerine baktığında, yine, pek çok iyi öğreti içerir, pek çok iyi değer barındırır, Kur'an'ın ise belirli bir zamandan geldiğini biliyoruz, Sevgili Peygamberimiz Hz.
Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)'a indirildiğini biliyoruz. Ve biliyoruz ki 23 yıllık vahiy sürecinde, bunun korunmuş olduğunu biliyoruz. Çünkü bu koruma geleneği öncelikle yazılı metinde değil, bugün hala devam eden sözlü geleneğe dayanır. Milyonlarca insan Kur'an'ın tamamını ezberlemiştir. Bunun somut bir örneğini görebilirsiniz. Yani Kur'an korunmuştur ve Allah bunu Kur'an’da belirtir, "Onu biz koruyacağız," "Onu koruyacak olan biziz." Vedalar ve Upanişadlar söz konusu olduğunda bunu görmeyiz. Birincisi, o metni ezbere bilen tek bir kişi bile tanımıyorum. Bırakın başka bir metni. Bu bir mucizedir. Bunlar delillerdir.
Ve dediğin gibi, Kur'an'daki bazı şeylere baktığında, derinliklerine indiğinizde... Hamza Tzortzis'in dediği gibi, çok katmanlı, çok yönlü anlamlar ve deliller ve yine her şey bir işarettir. Allah, bilirsin, "Tanrı’yı bulmaya çalışıyorum" dediklerinde, Allah etrafımıza deliller koymuştur, sadece bakman gerekir. İşte bu yüzden diyorum ki, dışarı çıkıp İslam'ın mesajını paylaşırken, samimiyetle yapabileceğin en iyi şey birine Kur'an'ın bir nüshası vermektir. O kişi samimi ise, bunun Allah'ın kelamı olduğunu anlayacaktır. İneklere taptıkları ve et yemedikleri doğru mu? Bunun nedeni nedir? Evet, Hinduizm’de inek dini bir sembol olarak görülür.
Bunun nedeni ise ineklerin kutsal olduğuna inanmalarıdır çünkü inekler besin sağlar, süt verir. Kutsal görüldüğü için ineği yemezler, bu yüzden sığır eti de yemezler. Ayrıca, bilirsin, inek dışkısını çeşitli şekillerde kullanırlar, ki bu bir tür gübre ve bunu ev inşa etmek için kullanırlar ve ayrıca yakıt olarak da kullanırlar. Yani ineğin pek çok kullanım alanı olduğunu görürler, bu yüzden inek yüceltilmiştir, hatta inançlarında bile anne inek kavramı vardır. Anne kavramına çok büyük saygı gösterdiklerini anlayabilirsin. Bazı aşırı görüşlerde ise ineğin Tanrı'nın bir tezahürü olduğuna inanırlar. Buna gerçekten rastlanır. Bu yüzden ineklere yönelik dini ritüeller gerçekleştirirler.
İneğe karşı bir şey yaptığında bunu kendilerine ve topluluklarına karşı şiddetli bir saldırı olarak görürler. Hinduların çoğu vejetaryendir. Hinduizm'in katı öğretilerine bakarsan, çoğunun vejetaryen olduğunu görürsün. Ancak bazıları tavuk ve kuzu eti yer. Yani evet, ben sığır eti yemeden büyüdüm. Annem bize tavuk ve kuzu eti alırdı. Ama bir dönem geldi ki biraz daha dindar olmaya karar verdi ve bu yüzden biz... Et yememize hiç izin verilmiyordu. Ama büyürken isyan ettiğimi hatırlıyorum gidip cheeseburger falan yerdik, onlara söylemezdik... Yiyordum, evet, her ne kadar bu geleneğimize aykırı olsa da.
Evde bunu yapmazdım, bu çok büyük bir saygısızlık olurdu, evde sığır eti bulunduramazdın ama genel olarak baktığında, bu hiç mantıklı gelmiyor çünkü günün sonunda inek de diğer mahlukatlar gibi bir hayvandır, bilirsin, Allah'ın yarattığı bir mahluktur. Evet, öyle, pek çok besin sağlar ama bu onun hiçbir şekilde kutsal veya ilahi olduğu anlamına gelmez. Ganj Nehri'nin kutsal sayılması, bunun bir anlamı var mı? Bu konuda söyleyecek bir şeyin var mı? Ganj'ın Hindistan'da kutsanmış bir nehir olduğunu söylerler. İnsanlar kutsanmak için oraya gidip çeşitli dini ritüeller gerçekleştirir.
Ben, bilirsin, anne babamın ve aile üyelerimin Ganj Nehri hakkında konuştuklarını hatırlıyorum, oraya gidip kendilerini yıkarlardı. Nehirde yıkanmanın ruhsal arınma sağladığına inanırlardı. Ayrıca Ölülerinin küllerini de oraya götürürler. Yani, bilirsiniz, Hinduizm’de, birisi öldüğünde, tabii ki reenkarnasyondan bahsetmiştim ama bizim ölüleri gömdüğümüz gibi, onlar kremasyona inanırlar ve kremasyon temelde bedenin yakılmasıdır. Beden kül olana kadar yakılır. Sonra küller alınır ve bir kaba konur. Ardından bu küller Ganj Nehri'ne bırakılır. Esasen inandıkları şey, senin yaratılışın bir parçası olarak geri döneceğin. Bu, Hindular için haftalık bir uygulama mı yoksa günlük mü, haftalık mı?
Çoğunlukla, Hinduların büyük çoğunluğu, inançlarını yaşamaya geldiğinde şöyle bir uygulama yapar: Evlerinde ibadet için özel bir alan bulunur. Buna Puja Ghar (dua evi) denir. Oraya çeşitli putlar yerleştirirler. Her gün tanrılarına saygı gösterirler. Sabahları yiyecekleri kutsamak için onlara kurban olarak yiyecek sunarlar. Biz, bilirsin, İslam’da böyle dua ederiz, Hindularda da muhtemelen bu hareketi görmüşsündür. Bu hem saygı hem de ibadet işaretidir. Putlardan bir şey isterken önlerinde bu hareketi yaparlar. Bu putların Tanrı'nın bir tezahürü ya da temsili olduğuna inanırlar. Bu yüzden bazı insanlar putların gücü olduğuna inanıyor.
Ve yine ilginç olan şu ki İslam’da da gördüğünüz gibi, Allah’ın isimleri ve sıfatları vardır. Ama bunlar tek bir Tanrı’nın isimleri ve sıfatlarıdır. Sanki onlar bu sıfatları ayrı ayrı almış ve her biri için ayrı bir put yaratmışlardır. Hinduizm'i uygularken maneviyatı bulduğunu söyleyen birine "Neden başka bir inanca ihtiyacım olsun ki?" diyen birine ne dersin? Diyelim ki biz bir arkadaşız, evet sen ve ben ve siz izleyenler, çok iyi arkadaş olduk. Ve benim çok zengin bir milyarder olduğumu hayal edin. Ve size yardım etmek istiyorum. Sana diyelim ki 10 milyon sterlinlik bir hediye vermek istiyorum. Sana o 10 milyon sterlinlik hediyeyi verdiğimde ne yaparsın? Ama asıl mesele, teşekkür edersin.
Ne zaman biri sana bir hediye verse. Varoluşumuza gelince, sahip olduğumuz nimetler, görebilme yetisi, konuşabilme yetisi, her bir anı deneyimleyebilme yetisi, kendimizi biz yaratmadık. Tenimizin rengine, cinsiyetimize biz karar vermedik, tüm bunlar bize bir hediye olarak verildi. Ve maneviyat da bunun bir parçasıdır. Şimdi o örneğe geri dönersek, sana o 10 milyon sterlini verdiğimi düşün. Ama bana teşekkür etmek yerine, Lionel Messi’ye teşekkür ettin. Evet, o harika bir futbolcu. Evet ama benim sana o 10 milyon sterlini vermemle onun hiçbir ilgisi yok. Dini de biraz buna benzetiyorum.
Tüm bu dinler var, tüm bu ruhani uygulamalar var, hepimiz bu manevi ihtiyacı karşılamaya çalışıyoruz ama yanlış yöne yönlendiriyoruz. Bir kez araştırıp olaylara teolojik bir bakış açısıyla baktığımızda, evrensel bir gerçeğin olması gerektiğini anlıyoruz. Gerçek hakikate, yani Yaratıcı’ya, tek gerçek Tanrı’ya bağlandığınızda, işte o zaman sahip olduğunuz o manevi boşluğu gerçekten dolduracaksınız. Eğer dünyadaki tüm Hindulara seslenme şansın olsaydı, birkaç dakika içinde onlara ne söylerdin? Hepimiz, bilirsin, insanız ve tıpkı benim gibi, sorgulamadığınız için ailenin geleneklerini takip ediyorsunuz.
Ama biraz daha derine inersek, şunu fark etmeliyiz ki dünyanın dört bir yanında çok farklı gelenekler vardır. Bunlar farklı coğrafyalarda görülür. İyi şeyler öğreten bu dinlerin inanç esaslarına baktığında, hepsinin aynı anda doğru olamayacağını görürsünüz. Aynı anda hem çok sayıda Tanrı hem de tek bir Tanrı olamaz. Yaratılışın dışında ve ebedi olan bir Tanrı varken hem yaratılışın içinde ve dışında olan bir Tanrı olamaz. Bakın, buraya inançlarınızı sorgulamak için gelmedim. Sizi düşünmeye teşvik etmek ve evrensel bir gerçeğin var olması gerektiği konusunda bir anlayışa varmanızı sağlamak için buradayım. Benim anlayışıma göre İslam'ın hakikat olduğuna inanıyorum.
İslam, ebedi olan tek gerçek Tanrı'ya olan imandır. O'nun anne babası ve çocuğu yoktur, hiçbir şeye muhtaç değildir. Yaratılışın içinde değildir, onun dışındadır ve her şeyin dayanağıdır. Hayal edebileceğimiz her şeyin ötesindedir, insan değildir. İşte hak din budur. Kur'an'ı okuyun ve ne söylediğine bakın. İslam’ın temel bilgilerini inceleyin ve bir Müslümanla konuşun. Bunun doğru olduğuna inanırsanız Allah sizi hakikate yönlendirecektir. Siz de İslam'ı yeni kabul ettiniz ama nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz? Ya da belki de hayatınız boyunca Müslümandınız ama temiz bir sayfa açmak ve İslam'ı sıfırdan öğrenmek istiyorsunuz. İşte tam da bu amaçla Step Islam uygulamasını geliştirdik.
İslam'ı anlaşılır ve sistemli bir şekilde öğrenmenizi sağlayan, tamamen ücretsiz ve reklamsız bir uygulama. İmanın temel esaslarını, Kur'an'daki temel kavramları kolayca öğrenecek ve ömür boyu sürecek alışkanlıklar kazandıran pratik görevleri dilediğiniz şekilde tamamlayabileceksiniz. Şeytan'ın bunu ertelemenize sebep olmasına izin vermeyin. Aşağıdaki bağlantıya tıklayın, Step Islam’ı indirin ve ebedi mutluluğa giden yolda ilk adımı bugün atın.