İslam vs. Hristiyanlık: Tüm Büyük Sorular – Nihayet Tek Bir Güçlü Videoda Cevaplandı!
Yayınlanma tarihi
İslam, İsa’nın inancıdır, Ve Hristiyanlık, İsa’nın şahsıyla ilgili bir inançtır. Muhammed (asm), Meryem’le hiç karşılaşmamıştır. Meryem ondan 600 yıl önce dünyaya gelmiştir. Peki nasıl olur da Kur’an’da adı geçen tek kadın o olabilir? Sadece adı geçmekle kalmayıp, tüm kadınlar arasında en takvalı olarak gösterilmektedir. Koleksiyonumda, tarihin farklı dönemlerinden, farklı dillerde ve farklı versiyonlarda 300 İncil var. Her biri birbirinden farklı. İslam inancına göre, İsa ikinci kez gelecektir. Yani öldürülmemiştir. Çarmıha gerilmemiştir. İsa (a.s.) tek tanrıya inanmış, hiç alkol içmemiş, hiç domuz eti yememiş, hiç kan almamıştır. Yani kan tüketmemiştir.
Çünkü o bir Müslümandı, bir peygamberdi. Yani eğer İsa’yı seviyorsanız, İsa’nın inancına uyun. İsa’nın inancı İslam’dı. Esselamu aleyküm, Doktor Sabeel Ahmed. Bugün bizimle olduğunuz ve geldiğiniz için teşekkür ederiz. Hristiyanlık hakkında bazı sorular topladık ve bunları size sormak istiyoruz. Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühü. İlk sorudan başlamak gerekirse, Meryem (a.s.)’in İslam’daki konumu hakkında konuştuğunuzda ne gibi tepkiler alıyorsunuz? Ve size İslam ve Hristiyanlık arasındaki benzerlik ve farklılıkları sorsam ne dersiniz? Meryem (a.s.)’e dair tek kelimelik bir cevabım var: O kelime MARY (Meryem). Yani M.A.R.Y.
M harfi, Kur’an’da mevcut olması anlamında, Çünkü Kur’an’da adı geçen tek kadındır. Bir keresinde, Chicago’dan Houston’a giden bir uçaktaydım. Cam kenarında oturuyordum ve yanımda Katolik kökenli iki kadın vardı. Onlarla İslam ve Hristiyanlık’la ilgili bir bilgi yarışması yaptık, uçakta bir davet (çağrı) yarışmasıydı. Onlara şu soruyu sordum: Sevgili hanımefendiler, sizce Kur’an’da adı geçen tek kadın kimdir? Dediler ki, cevabı biliyoruz. İsa’nın annesi Meryem. Harika, dedim. Sonra onlara şu soruyu sordum: Peki, Kur’an’da kaç kez adı geçiyor? Dediler ki, bilmiyoruz. 34 kez, dedim. Sonra onlara tekrar sordum, peki İncil’de adı kaç kez geçiyor? Bunun cevabını da bilmiyoruz, dediler.
18 kez bahsediliyor, dedim. Karşılaştırdığımızda Kur’an’da 34 kez, İncil’de 18 kez geçiyor dedim. Ve dedim ki, görünen o ki biz Müslümanlar onu sizden daha çok seviyoruz. Çok güldüler. Yani M, Kur’an’da mevcut olmayı, bahsedilen tek kadın olmayı temsil eder. M harfi aynı zamanda, Kur’an’da adıyla anılan bir surenin mevcut olduğu anlamına gelir. 19. Sure. Yani, bu da M.A.R.Y.’deki M harfidir. İkinci harf olan A, Allah’a ibadet ve Allah’a adanmışlık anlamına gelir. Onun hayatının merkezinde Allah vardı. İffeti, hayâsı ve Allah’a olan teslimiyetiyle öne çıkar. Kur’an-ı Kerim, bunu defalarca vurgular. R harfi, Allah’ın Meryem (a.s.)’e verdiği yüce rütbeyi temsil eder.
Kur’an’da Âl-i İmrân Suresi 42. ayette şöyle buyrulur: Bir melek Meryem’e gelir ve der ki: “Ey Meryem! Allah seni seçti, seni arındırdı, ve seni âlemlerin kadınlarına üstün kıldı.” Allah’ın Meryem’e verdiği bu onura, bu değere bir bakın. Ben Hristiyan dostlarıma şöyle söylüyorum: Muhammed (asm) Meryem’i hiç görmedi. Meryem ondan 600 yıl önce dünyaya gelmiştir. Peki nasıl olur da Kur’an’da adı geçen tek kadın olabilir? Sadece adı geçmekle kalmayıp, tüm kadınlar arasında en takvalı olarak gösterilmektedir. Bu ayrıcalık ne Peygamber’in annesine, ne eşine, ne de kızına verilmiştir. Bu onur, onun hiç tanımadığı, Sözde “Yahudi bir kadına” verilmiştir.
Hristiyanlara diyorum ki, bu durum Kur’an’ın ilahi olduğuna işarettir. Bu sözler Peygamber’in (asm) zihninden çıkmış olamaz. Kur’an, insanlığın yaratıcısından gelmiştir. Yani M,A,R harflerini tamamladık. Şimdi Y harfi kaldı. Y harfi ise onun İsa’yı doğurduğunda yaşça küçük ve bakire olmasını temsil eder. İşte İslam’da Meryem budur. Peki Hristiyanlıkta nasıl? İslam ve Hristiyanlık arasında farklılıklar var mı? Farklılıklardan bahsedecek olursak, bence en temel fark şudur: Kur’an’da Meryem prestij, onur, saygı ve bereketle anılır. Ancak İncil’de Meryem, sıradan bir kadın gibi, sıradan bir anne gibi ele alınır. Özel bir vurgusu yoktur.
Bazı bölümlerde rastgele geçer, bazen İsa’yla veya havarilerle yüzeysel etkileşimleri anlatılır. Ama İslam’ın Kur’an’da Meryem’e verdiği seviyeye çıkarılmaz. Ancak ortak nokta şudur: Meryem bir bakiredir. Allah İsa mucizesini onun rahmine yerleştirdiğinde, gençti, evlenmemişti ve bakireydi. Peki İncil’de Hz. Muhammed’den (s.a.v.) bahsedilmesine ne demeli? İslam alimlerine göre, Hz. Muhammed (asm), hem Eski Ahit’te hem Yeni Ahit’te yer alır. Hatta Kur’an 7. sure 157. ayette şöyle der: “Peygamber’in ismi onların ellerindeki Tevrat ve İncil’de geçmektedir.” Yani Yahudi ve Hristiyanların kutsal kitaplarında. Eski Ahit’te, Tesniye Kitabı 18:18’de, Hz.
Musa (a.s.) kavmine şöyle diyor: “Benden sonra size benim gibi bir peygamber gönderilecektir.” ve o peygamber bana benzeyecektir. O peygamber kendi sözleriyle konuşmayacaktır, ne işitirse onu söyleyecektir.” İslam alimlerine göre, Musa Peygamber’e çok benzeyen tek peygamber Hz. Muhammed’dir (s.a.v.). Bu birinci maddeydi. İkinci delil ise, İşaya Kitabı 29:12’de şöyle geçer: “Bir melek bu kişiye gelir ve melek ‘Oku’ der, o da ‘Ben okuma bilmem’ der.” Bu da Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Başına gelenle aynıdır. Cebrail (a.s.), Hira mağarasında ilk vahiy geldiğinde, ona “Oku!” dedi. O da “Ben okuyamam.” dedi. Ezgiler Ezgisi 5:16’da “Muhammed” kelimesi geçer, değil mi?
Bu arada, buradaki Muhammed kelimesi İbranice dilindedir. Yani bu Eski Ahit’ten bir alıntı. Yeni Ahit’e baktığımızda, İslam alimleri birçok Peygamberlik kehaneti olduğunu söylerler. Yahudiler bir peygamberin gelmesini bekliyorlardı. Çünkü Musa (a.s.) “Benden sonra bir peygamber gelecek” demişti. “Benim gibi biri olacak” demişti. İsa zamanında da Hristiyanlar o bahsedilen peygamberi bekliyorlardı. Vaftizci Yahya’ya sordular, “Sen o peygamber misin?” Vaftizci Yahya, “Hayır” dedi. Yuhanna İncili, 16:7’de İsa (a.s.) o peygamberle ilgili şöyle söylüyor: “Benim gitmem sizin yararınızadır, öğrencilerim. Çünkü ben gitmezsem, Tesellici gönderilmeyecek.
Ama gidersem, o gönderilecek.” İsa şöyle devam etti, “Size söyleyecek çok şeyim var ama şimdi bunları kaldıramazsınız. O geldiğinde, size bütün gerçeği gösterecek. Kendi başına konuşmayacak, duyduğu ne ise onu söyleyecek.” Burada erkek zamiri olan “he” kullanılıyor, Kutsal Ruh için kullanılan cinsiyetsiz zamir yani “it” değil. Ve İsa diyor ki, “O, size bütün gerçeği getirecek. Dini tamamlayacak, kapsamlı bir rehberlik verecek.” Müslümanlar diyor ki, bu kapsamlı rehberlik Allah tarafından Muhammed’e (s.a.v.) gönderildi. Kısacası, bunlar kehanetlerden bazılarıdır. Peki bu örnekleri Hristiyanlara verdiğinde, sana ne diyorlar? Nasıl tepki veriyorlar?
Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh. Bazıları böyle der, değil mi? Ama bazıları da itiraz eder. İtiraz edenler der ki: “Bakın bahsettiğiniz kehanetler, özellikle Yeni Ahit’tekiler, Kutsal Ruh’la ilgili. Peygamberiniz Muhammed (s.a.v.) ile alakası yok.” Biz onlara şunu diyoruz: İsa “Ben gitmeliyim ki, o varlık gelsin” diyor. Ama Kutsal Ruh İsa zamanında zaten vardı. Yani bu mantıklı değil. Çünkü İsa “Ben gitmeliyim ki, o gelsin” diyor. Ama burada bahsedilen Kutsal Ruh’sa, o zaten var. Bahsedilen Kutsal Ruh olamaz. Hristiyanlara bu konuda ikinci itirazımız şu: “Bu varlık size bütün gerçeği getirecek, Kapsamlı bir rehberlik verecek.” Kutsal Ruh bunu yapmadı.
Söyleyebileceğimiz üçüncü şey ise, bu bölümlerde erkek zamiri olan “o” 7 kez kullanılmış. “O gelecek, o beni yüceltecek, o bütün gerçeği gösterecek” Kutsal Ruh için kullanılan “o” cinsiyetsiz zamiri kullanılmamış. Diğer bir nokta ise, İsa bu pasajda diyor ki, “Kendi başına konuşmayacak, duyduğu ne ise onu söyleyecek.” Hristiyanlara göre, Kutsal Ruh Tanrı’dır. Ama bir Tanrı başkasının ona bir şey söylemesini beklemez, değil mi? Ne söyleyeceğini, ne söylemeyeceğini… Yani bu, Kutsal Ruh’tan farklı bir kişi olmalı. Biz de diyoruz ki, bu tanıma uyan tek kişi, Muhammed’dir (s.a.v.). Hristiyanların İslam’la ilgili en çok merak ettiği şeylerden biri, İsa’nın bu dindeki konumudur.
Çünkü birçoğu Müslümanların da İsa’ya inandığını duyduğunda şaşırıyorlar. Bununla ilgili bir anın var mı? İsa’yı İslam ve Hristiyanlık bağlamında karşılaştırabilir misiniz? Tabii, elhamdülillah. Bir keresinde, Chicago otoyolunda Bir reklam panosu vardı. Panoda, “Kur’an’da İsa’yı bul, İncil’de Muhammed’i (s.a.v.) bul.” Yazıyordu. İnsanlar merak ettiler, “Gerçekten mi?” “Kur’an’da İsa nerede? İncil’de Muhammed (s.a.v.) nerede?” Birçok kişi soru sormak için aradı, birçoğu tartışmak için aradı Ancak çoğu da Kur’an’dan bir nüsha istedi. “İslam’da İsa kimdir?” diye bir soru sorsalar, onlara kısa ve net bir cevap veririm. Bu tek kelimelik cevap, bakın, tek kelimelik cevap diyorum JESUS (İsa)’dır.
J. E. S. U. S. Jesus (İsa) kelimesinin her bir harfi, İslam’daki İsa’nın kim olduğunu Hristiyanlarla paylaşmamız için bir nokta haline geliyor. J harfi, yani “just”, İsa’nın sadece bir peygamber olduğunu ifade eder. Daha anlaşılır oluyor. Yani J, yalnızca bir peygamberdi demek. Kur’an’da 5. sure 75. ayette, İsa’nın yalnızca bir peygamber olduğu, onun öncesinde birçok peygamber olduğu söylenir. Yani, Kur’an’a göre İsa, peygamberler zincirinde bir halka, peygamberdi. Her bir peygamber insanları tek bir Tanrı’ya ibadete davet etmek için geldi. Yani İsa bir peygamberdi. E harfi empowered, mucizeler için Allah’ın ona verdiği yetkiyi temsil eder.
Ölüleri diriltmek, körlerin gözünü açmak, hastaları ve cüzamlıları iyileştirmek gibi. Yani mucizeler gösterdi, mucizelerin yaratıcısı tarafından yetkilendirilmişti. Peki bu nerede yazıyor? Kur’an’ın 3. suresi, 49. ayetinde yazıyor. Hristiyan dostlarımızla paylaşmak istediğimiz ilginç şey şudur: İsa’nın (a.s.) gösterdiği her bir mucize, Tanrı’nın verdiği yetki iledir. Yani bu güç kendisinden değil, yaratıcıdan geliyordu. Bu da E harfiydi. J harfi, E harfi. S harfi (sole), İsa’nın yegane görevinin insanları tek bir Tanrı’ya kulluğa davetini temsil eder. Kur’an’da 3. sure 51.
ayette şöyle geçer: “İnnallâhe rabbî ve rabbikum fa’budûhu, hâzâ sırâtun mustakîm.” Yani Kur’an’da İsa’dan şöyle alıntı yapar: “Doğrusu Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. Yalnızca O’na kulluk edin. Bu dosdoğru yoldur.” Yani S harfi, İsa’nın yegane görevini temsil eder. Böylelikle J, E, S, U, harfleri... İlginç, değil mi? Sizce U neyin kısaltması? U (uplifted), göğe yükseltilmeyi temsil eder. Öldürülmedi, çarmıha gerilmedi. Allah onu göğe yükseltti. Çarmıha gerilmeden göğe yükseltildi. Tamam mı? J, E, S, U. Ve son S harfi de (second) ikinci gelişi temsil eder. Hristiyanlar şaşırıyorlar, “Gerçekten mi? Siz de ikinci gelişe mi inanıyorsunuz?” İslam’ı bu şekilde anlatıyorum.
Hatırlanması kolay, hepsi sırayla gidiyor ve ikinci gelişle bitiyor. İslam’a göre İsa budur. Çarmıha gerilmedi, öldürülmedi. Göğe yükseltildi. Evet, Kur’an’a göre 4. Sure olan Nisa (Kadın) Suresi, 157. ayette şöyle geçer: Yalnızca mealine bakarsak, Allah buyuruyor ki, “Onlar övünerek Meryem oğlu İsa’yı, Mesih’i öldürdüklerini söylediler. Oysa onu ne öldürdüler ne de çarmıha gerdiler. Onlara öyleymiş gibi gösterildi.” Ve sonra Allah, İsa’nın Allah tarafından göğe yükseltildiğini söyler. Çarmıha gerilmedi, öldürülmedi. Farklardan biri budur. Allah’ın İsa hakkında söylediği budur. Peki neden öldürülmedi de göğe yükseltildi? Bu yüzden mi tekrar geri gelecek?
Evet, İslam inancına göre İsa tekrar geri dönecektir. Yani o ne öldürüldü ne de çarmıha gerildi. Çünkü Hristiyan inancına göre, İsa’nın çarmıhta ölmesi, onların kurtuluşu için bir yoldur. Ama biz bir insanın ölmesinin ya da yaşamasının bir kurtuluş yolu olduğuna inanmıyoruz. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyuruyor: O ölmedi. Öldüğünü farz etseniz bile bu bir kurtuluş yolu değildir. Ama Allah, İsa’yı yanına yükseltmiştir. O tekrar gönderilecek ve onun ikinci gelişinden sonra bir dizi olay gerçekleşecek. Peki, o geri geldiğinde neler olacak? Peygamber olarak mı gelecek? İsa geri döndüğünde, ki hiç kimse ne zaman, hangi gün, hangi yıl geleceğini bilemez.
Ama İmam Buharî’nin, İmam Müslim’in koleksiyonunda birçok sahih rivayet vardır. Bunlar geçmişteki Müslümanların topladıkları Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hadisleri, peygamberin sözleridir. Hz. Muhammed’den (s.a.v.) yaklaşık 14 sahih rivayet vardır. Bu rivayetler Hz. İsa’nın ikinci gelişini detaylıca anlatmaktadır. O, Şam şehrine gelecektir. O geliş, sabah namazı vakti olacaktır. Müslümanlar günde beş vakit namaz kılarlar, bu da günün ilk namazıdır. O, gökten iniyor olacak. Şam’ın doğusundaki beyaz caminin minaresine inecektir. İnecek ve o vakit Müslümanların namaz vakti olacaktır. Ve Müslümanlar hayran kalacak, şaşıracaklar ve “Hoş geldin İsa, seni bekliyorduk” diyecekler.
Ve ona soracaklar, “İsa, neden namazı sen kıldırmıyorsun?” İsa şöyle cevap verecek: “Namazı oradaki imam kıldıracak.” Buradaki nokta, İsa bir peygamber olarak ya da yeni bir peygamber olarak gelmeyecektir. O, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) şeriatına (İslam Hukuku) tabi olan biri olarak inecektir, değil mi? Sonrasında olacaklar hakkında daha fazla açıklama vardır. O, Deccal’e karşı savaşacak olan tüm ordusuna sahip olacaktır. Allah’ın gücüyle Deccal yenilecektir. Sonra İsa bir süre dünyada hüküm sürecektir. O zaman herkes Müslüman olacaktır. Müslüman, yaratıcıya teslim olan herkes demektir. İsa evlenecektir. Hacca, Mekke’ye de gidecektir. Sonra doğal bir ölümle vefat edecektir.
İslam’da ölümden sonraki hayat inancı Hristiyanlıktan nasıl farklıdır? Cennet, cehennem, kıyamet günü, vb. Tamam, çok güzel. Kurtuluş kavramı ve ahiret inancı açısından pek çok benzerlik olduğu gibi, çok sayıda önemli fark da vardır. Bir benzerlik şudur: Hristiyanlara göre bir diriliş günü ve bir yargı günü olacaktır. Ama onlara göre o yargı gününde insanları yargılayan Tanrı değil, İsa olacaktır. İslam’a göre ise, Allah her şeyi bilendir, her şeyi görendir, hikmet sahibidir, bilgi sahibidir. İnsanlığı yargılayabilecek olan tek varlık O’dur, İsa değil. Çünkü İsa’nın bilgisi sınırlıydı, o bir peygamberdi, bir insandı. Her şeyi bilen değildi. İşte bu temel farklardan biridir.
İkinci temel fark, Kur’an’daki cennet tasviri ile İncil’deki cennet tasviridir. Bakın, İncil’de cennetin tasviri hakkında ayrıntılı bir açıklama yoktur. Ama Kur’an’da vardır. Sarayları, ağaçları, giysileri insanların yiyeceklerini, birbirleriyle olan ilişkilerini anlatır. Tüm o güzel ödülleri, eşleri ve aileleri ayrıntılı şekilde tasvir eder. İncil’de sadece, cennette Tanrı ile doğrudan bir bağlantı kurulacağı söylenir. Ama bu bizlere geride pek çok soru bırakır. Bu ebediyette ne anlama gelir? Orada sadece oturacaksınız, Tanrı’da orada olacak, peki sonra ne olacak? Kur’an, insana neler olacağını ve tüm ödülleri ayrıntılı bir şekilde açıklayarak tatmin edici bir cevap verir.
İşte bu bir farktır. İkinci fark ise cehennem kavramıdır. Bazı Hristiyanlar cehennemin ceza ve ıstırap yeri olduğuna, yani kelime anlamıyla gerçek bir cehennem olduğuna inanırlar. Ama çoğu Hristiyan ise cehennemi yaratıcı ile yaratılan arasında bir ayrım yeri olarak görürler. Bu ayrılık insanlara umutsuzluk, çaresizlik ve üzüntü verir. İslam’daki cehennem kavramı ise, Allah’ı reddedenler için bir ceza yeridir. Kendilerine pek çok ayet ve uyarı geldiği halde, yine de Tanrı’yı reddettiler, yanlış şeyler yaptılar, şirk koştular (Allah’a ortak koşmak), değil mi? Yaratıcı dışında şeylere taptılar ya da yaratıcıyla birlikte başka bir şeylere. İşte Kur’an’da tasvir edilen cehennem yeri budur.
Allah hepimizi cehennemden korusun ve ebedi cennete kavuştursun. Peki Hristiyanlar Müslümanların cehenneme gideceğine mi inanıyor? Hristiyanlara göre, tıpkı Müslümanların altı temel inancı ve beş şartı ile diğer yükümlülükleri olduğu gibi, eğer bir kişi İslami inançları kabul etmiyor ve yerine getirmiyorsa, o kişi için ceza söz konusu olabilir. Ya da uyarılara rağmen, tüm bilgilere rağmen, İslam’a inanmayan bir kişi için ceza söz konusudur diyebiliriz. İşte bir kişinin cehheneme gitme ölçütü budur.
Hristiyanlara göre, eğer bir kişi İsa’nın Tanrı, Tanrının Oğlu ya da Teslis’in bir parçası olduğunu kabul etmezse, ya da onun insanlığın kurtuluşu için öldüğüne inanmazsa, İsa’yla ilgili tüm bu görüşlere inanmazsa, o kişi cehennem ateşine gidecektir. Yani İsa’ya ve onun geliş amacına inanılmadığı takdirde, Müslümanların cehenneme gideceği söyleniyor. Evet. İsa’yı Tanrı ve kurtarıcı olarak kabul etmedikçe, Müslümanların cehenneme gideceğini söylerler. Ancak biz İncil’den onlara şunu söyleyebiliriz: Onların söylediği, İsa’nın kurtuluş hakkında söyledikleriyle uyumlu değil. Bence bu en önemli noktalardan biri. İsa’ya göre kurtuluş yolu, doğru inanca sahip olmak ve iyi ameller yapmaktır.
İşte İslam’ın dediği de budur. Kur’an’ın 2. suresinin 25. ayetinin tercümesinde Allah şöyle buyuruyor: “Doğru inanca sahip olan ve iyi amel yapan kişiye Allah sonsuz cenneti garanti eder. İncil’e göre, bir kişi İsa’ya gelmiş ve çok temel bir soru sormuştur: Bu Yeni Ahit’te ilk İncil olan Matta İncili’nde 19:16’dan itibaren geçer. “Bir kişi İsa’ya gelip sordu: ‘Ey iyi öğretmen, cennete gidebilmek için ne yapmalıyım?” Net bir cevap gelmeli, değil mi? “Ve İsa şöyle dedi: ‘Bana neden iyi diyorsun? İyi olan yalnızca Tanrı’dır.’” Dolayısıyla bu bölüme göre İsa Tanrı olamaz çünkü İsa, başka bir varlık olduğunu, onun tümüyle iyilik olduğunu, kendisinin o olmadığını söylüyor.
Sonrasında cevaba geçiyor. İsa diyor ki, “Eğer sonsuz yaşama sahip olmak, cennete gitmek istiyorsan, emirlere itaat et.” İsa şöyle demedi: “Sen birkaç gün, birkaç hafta, birkaç ay bekle, ben öleceğim, beni çarmıha gerecekler, benim öldüğüme inan, sonra dirileceğim ve işte cennete giden yol budur.” Hiç böyle bir şey söylemedi. Bu teoloji sonradan inşa edildi. İsa’nın söylediği ise, “Eğer cennete gitmek istiyorsan, emirlere uy.” “Ne tür emirler?” dedi adam. İsa “Eskinin emirleri” dedi, yani Eski Ahit. On Emir’den bahsediyordu. On Emir, Eski Ahit’te, Mısır’dan Çıkış kitabında, 20:3’te “Yalnızca bir Tanrı’ya tapın ve yalnızca bir Tanrı’ya inanın” der.
Geri kalan dokuz emir iyi amellerden bahseder. Örneğin, Tanrı’nın ismini kötüye kullanma, anne babana saygı göster, komşularına iyi davran, yalan söyleme, hile yapma, öldürme, iyi davranışlar. Yani On Emir’in ilk emri, bir Tanrı’ya inanmak. Geri kalan emirler ise iyi ameller yapmaktan bahseder. Yani İncil’de bile, İsa (a.s.), bir insanın cenneti kazanması için, doğru inançla beraber iyi ameller de yapması gerektiğini söyler. Hristiyanlığa göre, İsa kendini insanlığın günahlarının affı ve kurtuluşu için feda etti. Neden bu inanç yanlış olsun ki? Neden İsa’yı kurtarıcınız olarak kabul etmek, birinin kurtuluşu için yeterli olmasın? Bu, birçok açıdan yanlıştır bu arada.
Mantıksal açıdan yanlıştır, çünkü neden İsa’nın ölümü insanlığa kurtuluş getirsin ki? Ben evimden buraya araba kullandım. Diyelim ki hız sınırını aştım, polisin yakalaması gereken, sonuçlarına, cezasına katlanması gereken kişi ben olmalıyım. Cezayı çeken ne eşim, ne komşum, ne ailem olmamalı. O yüzden mantıksal olarak, bir kişi ölüyor, o kişinin ölümüne inanılıyorsa, bu nasıl kurtuluş sağlar? İslam’a göre, mantıkla da uyumlu olarak, ne ekersen onu biçersin. Yani iyilik yaparsan, ödül senindir. Kötülük yaparsan, tövbe edersen bağışlanma vardır, yoksa sonuçlarına katlanırsın. İslam’ın kurtuluşu akla ve mantığa uygundur.
Biliyorsunuz, dünyadaki her hukuk sistemi İslam’ın şahsi sorumluluk anlayışını uygular. Eğer bir suçlu bir şey yaparsa, o kişi ceza alır, başkası değil. Yani mantık açısından, Hristiyanların kurtuluş anlayışı anlamlı değildir. Daha öncesinde söylediğim gibi, dini açıdan baktığımızda da, İsa, kurtuluş yolunun, cennete gitmenin yolunun doğru inanç ve iyi amellerden geçtiğini söylemektedir. Matta İncili 19:16’dan itibaren bu konu geçer. Yani hangi açıdan bakarsak bakalım, hatta Eski Ahit’e baktığımızda bile, değil mi? Eski Ahit’te bile der ki, “Ne ekersen onu biçersin.” Hezekiel kitabında geçer.
Eski Ahit, İsa (a.s.), Kur’an, mantık ve her hukuk sistemi aynı şeyi söyler: “Kötülük yapan kişi cezalandırılmalıdır, iyilik yapan kişi ise ödüllendirilmelidir.” O yüzden aslî (orijinal) günah kavramı mantıklı değil, öyle değil mi? Aslî günah kavramına göre, Adem ile Havva günah işlediler, Tanrı’ya itaatsizlik edip elmayı yediler ya da ağacın yanına gittiler ve bunun cezası olarak da Adem ile Havva’nın bütün çocukları bu günahı miras alacaklar. Ama mantıksal açıdan baktığımızda, neden ben anne babamın günahları sebebiyle cezalandırılayım ki? Hiçbir hukuk sistemi, çocukların babalarının günahı için cezalandırılmasını kabul etmez. İslam’ın söylediği şudur ki, İslam, aslî günahı kabul etmez.
İslam, aslî iyilikten bahseder. Her çocuk, her bebek, her insan tertemiz bir kalple, tertemiz bir sayfayla doğar, değil mi? Masum, saf, lekesiz olarak doğar. Ergenlik çağına ulaşana kadar masumluk kalır. Sonrasında iyi şeyler yaparsa ödüllendirilir, kötü şeyler yaparsa da sonuçlarına katlanır. Yani İslam anlayışına göre, Adem ile Havva yanlış bir şey yaptıklarında, bir hata işlediklerinde, ikisi de Allah’a tövbe ettiler, “Ey Rabbimiz, bizi affet!” dediler. Ve Allah onları affetti. Hepsi bu. Ve her çocuk yaratılıştan gelen iyilikle doğar.
Bu cevabı birçok kez verdim, özellikle mescit tanıtım günlerinde, Hristiyanlar bu soruyu sorduklarında, her seferinde şöyle derler: “Biliyor musun Sabeel, senin bu İslam’daki kurtuluş anlayışıyla ilgili söylediklerin mantıklı geliyor, evet, anlamlı.” Sonra Hristiyanlar soruyor, “Peki neden Tanrı İncil’i korumadı?” “Allah neden İsa’ya verilen İncil’i, Davud’a verilen Zebur’u, Musa’ya verilen Tevrat’ı, ve İbrahim’e verilen sahÎfeleri neden korumadı? Tanrı dileseydi onları koruyabilirdi, orijinal metinler hala elimizde olabilirdi, değil mi?” Tanrı bunu yapabilir, o kudret sahibidir. O bunu yapma gücüne sahiptir. Ama bunu yapmadı çünkü o vahiyler sadece o insanlar ve o zaman içindi.
Orada sadece sınırlı bir rehberlik vardı. Orada sınırlı bir şeriat vardı. Bu şeriat bütün insanlar ve bütün zamanlar için geçerli olamazdı. Şeriat, rehberlik anlamına gelir. Mesela size basit bir benzetme yapayım. Norveç Anayasası’na bir bakalım. Norveç Anayasası sadece Norveçliler için, yaklaşık 5 milyon kişi için coğrafi olarak, kültürlerine ve geçmişlerine göre yazılmıştır. Norveç Anayasası ABD halkı ya da Hindistan halkı, ya da Afrika halkı için tam kapsayıcı olamaz. ABD Anayasası da diğer ülkeler için geçerli olamaz çünkü belli bir bağlamda yazılmıştır.
Ama bütün dünyaya, bütün kültürlere, bütün ırklara tüm zamanlarda geçerli bir anayasa olduğunu hayal edin: işte bu Kur’an’a karşılık gelen benzetmedir. Bunun yanında İncil, yani Eski ve Yeni Ahit Norveç ve ABD yasaları gibidir. Eğer Allah İncil’i veya İsa’ya verilen vahyi korumuş olsaydı bile bu, günümüz için yeterli olmazdı. Karşılaştığımız tüm sorunlara bir çözüm sunmaya yetmezdi. Yani kapsamı sınırlıydı, sadece o insanlar ve o zaman içindi. Bu sebeple, Allah, hikmetiyle onu koruma taahhüdünü almamıştır. Ama Kur’an, tüm insanlık için, tüm zamanlar için, her türlü problemin çözümü için, her kültür, her ırk için insana rehberdir.
Ve son vahiydir, bu yüzden Allah onu koruma taahhüdünü almıştır. Müslümanlar Kur’an’ın korunduğuna, İncil’in ise değiştirildiğine inanır. Peki sebebi nedir? Bunu kanıtlayabilir misiniz? Bu büyük bir iddia. Bu büyük bir iddia ve büyük iddia büyük kanıt gerektirir, değil mi? Hızlıca Kur’an’a bir göz atalım. Bakın, Allah bunu Kur’an’da 15. sure 9. ayette buyurmuştur: “Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız.” Onu iki farklı şekilde korur: Birincisi, insanların hafızasında korur. Bakın, Muhammed (s.a.v.), vahiy kendisine indiğinde Kur’an’ı ilk ezberleyen kişidir. Takipçileri Kur’an’ı ezberledi ve onu sonraki nesillere öğrettiler, bizim neslimize kadar.
Yani bu hafızada, 1400 yıl boyunca çok sayıda zincir kopmadan devam etti. Her nesilde onlarca, binlerce ve milyonlarca insan Kur’an’ı ezberledi. Bizim çağımızda, 2021 yılında, dünyada Kur’an ezberleyen kişi sayısının yaklaşık 15 milyon olduğunu öğrenenler şaşırıyor. Peki İncil için? Orijinal dilde? Sıfır. Orijinal dili dediğim, Aramice dilinde, ya da Eski Ahit’in antik klasik İbranice dilinde. İncil’i ezberleyen yok ama Kur’an’ı 15 milyon kişi ezberlemiş durumda. Yani bu, Kur’an’ın ezberlenmiş olduğunu söylemenin bir yoludur, değil mi? Şöyle bir deney de yapabiliriz: Kur’an’ı okumayı bilen bir Hristiyan gelir, Kur’ân’ı açabilir ve benim oğlum da Kur’an’ı ezberledi bu arada, maşallah.
Onun da tamamını ezberlemesine çok az kaldı. Yani oğlum da telefon veya herhangi bir cihaz olmadan başka bir yöne bakarak hafızasından okuyabilir. Arapçayı bilen bir Hristiyan da Kur’an’a bakabilir, okuduğu tam olarak benim oğlum Yusuf’un okuyacağı ile aynı olacaktır. Bu basit bir deney, değil mi? Kur’an’ın ikinci korunma yolu ise, Muhammed (s.a.v.) başlangıçtan beri okuma yazma bilmiyordu. Vahiy indiğinde, 55 ile 75 arasında katipleri olurdu. Onlar yanına gelirlerdi, onlardan isterdi, “Şu ayeti yazın, Kur’an’ın şu bölümünü önümde yazın.” Onlar yazardı ve sonra onlardan okumalarını isterdi, “Yazdıklarınızı bana okuyun” yani yazılanlar ile söyledikleri aynı mı kontrol ederdi.
Böylelikle, Bütün Kur’an yazıya geçirilmiş ve ezberlenmiş oldu. Matbaa öncesi dönemde, insanlar el ile yazı yazdıkları için, katipler hata yaptıklarında kopyalarda hata olabilmekteydi. Kur’an’ın yazılı nüshasında hata olursa, Kur’an’ı ezberleyenler (hafızlar), o hatayı yakalayıp, birebir orijinal haline uygun olacak şekilde düzeltmişlerdir. Yani Kur’an’ın başka hiçbir kitapta olmayan iki yönlü kontrol ve denge sistemi vardır. İşte Kur’an’ın korunduğunun delili budur. Ve elimizde Peygamber (s.a.v.) dönemine kadar giden Kur’an el yazmaları vardır. Bunlardan biri Birmingham’daki kütüphanede bulunan Birmingham Kur’an el yazmasıdır. İşte böylece Kur’an’ın korunduğunu gösterebiliriz.
Bu sadece körü körüne bir inanç değil, arkasında delil vardır. Peki ya İncil? İnsanlar şöyle düşünüyor olabilir: “Siz müslümanlar İncil’in değiştirildiğini iddia ediyorsunuz. Tamam, kanıtınız nerede? Kim değiştirdi? Ne zaman değiştirdi? Nereler değişmiş?” İsa (a.s.) rehberlikten, tek bir tanrıdan, kurtuluştan, bahsettiği zamanda bunları hiç kimse yazıya geçirmemişti. Hiçbir İncil tarihçisi, İsa’nın sözlerinin İsa’nın yaşadığı dönemde yazıya geçirildiğini söylemez. Yani İsa gittikten çok uzun yıllar sonra, insanlar İsa’nın söylediklerini hatırlamaya başladı ve yazıya döktü. Yani İsa’nın dünyadan ayrılmasından sonra yaklaşık 30 ila 60 yıllık bir boşluk oldu.
Hristiyanlara göre, bu sözleri yazıya geçiren kişiler, dört İncil yazarı, aslında olayın görgü tanığı değiller. Kimliği bilinmeyen yazarlar. Üstelik yazdıklarında da İsa’nın konuştuğu dili bile kullanmadılar. Bakın, Brittanica Ansiklopedisi’ne göre, İsa Aramice konuşuyordu. Ama Yeni Ahit’in orijinal metinleri Yunanca yazılmıştır. İslam’da ise, Kur’an Arapça yazılmış, Arapça ezberlenmiş, Arapça indirilmiştir ve namazlarda da Arapça okunmaktadır. Ancak Hristiyanlıkta bu yoktur. İncil, yani Yeni Ahit Yunanca’dır. Ancak İsa’nın dili Aramicedir, değil mi? Burada çok büyük boşluklar vardır.
İsa’nın zamanında yazılmamış, farklı bir dilde yazılmış, bir mürit ya da görgü tanığı tarafından yazılmamıştır, ve buna ek olarak çok sayıda değişiklik yapılmıştır. Ve bu kadar çok değişikliğin gerçekleşmesinin nedeni şudur: Şöyle düşünün, Elinizde bir İncil nüshası var ve birisi bu nüshayı kopyalamak zorunda. Ancak İncil’i ezberleyen biri yok. Kopyalayan kişi yazarken hata yapabilir. Yanlış hatırlayabilir, yorgun olabilir, ışık az olabilir, değil mi? Yaptıkları kopya orijinali ile aynı olmayacaktır çünkü orada bir hata vardır. Eğer birisi bu kopyadan bir kopya çıkarırsa, bir sonraki kopya da aynı hatayı içerir ve daha fazlası da eklenebilir.
Kopya sayısı arttıkça hatalar da katlanarak çoğalır. Onlara İncil’in değiştiğini göstermenin bir yolu da benim İncil koleksiyoncusu olmam iledir. Evet, koleksiyonumda 300 İncil var. Bir gün arşivime gelin. Koleksiyonumda farklı zamanlardan, farklı dillerde ve farklı versiyonlarda İncil var. Her biri birbirinden farklı. Örnek verelim, değil mi? 1611’de İngiltere Kralı James’in gözetiminde hazırlanan King James versiyonu var. Bu İncil, hatalar içerdiği ve eski el yazmalarından kopyalanmadığı için 1881’den 1885’e kadar yenilenmiştir. 1881’de İngiltere’de yenilediler ama bunda da bazı hatalar vardı, bu sebeple 1901’de Amerikan Standart Versiyonu olarak tekrar yenilendi.
Ancak bunda da hatalar vardı. Çünkü yeni el yazmaları bulunmaya başlanmıştı. Ve bulunan yeni el yazmaları bu İncil’le farklılık gösteriyordu. bu nedenle sürekli güncellenmek zorunda kaldı. Bazı örnekler vereceğim, tamam mı? 1901 Amerikan Standart Versiyonu’nda hatalar vardı, 1952’de tekrar revize edildi. Yine hatalar vardı, 1971’de Yeni Amerikan Standart İncili olarak yenilendi. Yine hatalar bulundu, 1989 yılında tekrar yenilendi, 2020’de tekrar, 2021’de tekrar yenilendi. Belki düşünüyorsunuzdur, Sabeel kardeş, burada ne oluyor? Durum şu ki, tamam diyelim, elinizde tek bir İncil var. Ama yeni el yazmaları bulunduğunda, bu İncil’i güncellemek zorundalar.
Değişimin söz konusu çeviri değil, metnin içeriğidir. Peki insanlar İncil’de hangi kısımları değiştirmiş olabilir? Eğer İncil’in Kral James versiyonunda, Yeni Ahit’in ikinci kitabı, yani Mark İncili’nde 16. bölümde… Umarım hepsini takip edebiliyorsunuzdur. Yeni Ahit’in ikinci İncil kitabı, 16. bölümünde Kral James versiyonunda 20 ayet ayet vardır. Bu bir İncil’dir. Ancak elimdeki İncil’in 1952 versiyonu olan Markos İncili’nin 16. bölümünde sadece 8 ayet var. Diğerinde 20 tane var. Bazı insanlar şöyle düşünebilir: “Müslümanlar çeviri ile versiyonu karıştırıyorlar.” Hayır, biz çeviriyi anlıyoruz. Örneğin çeviri İngilizceden Türkçeye çeviridir, değil mi? Bu bir çeviridir.
Versiyon ise metindeki kelimelerin, cümlelerin değiştirilmesidir. Bu versiyonda daha fazla ayet var, bu versiyonda ise daha az. Bu bir örnek, değil mi? Basit bir örnek. Başka bir örnek ise Yuhanna İncili, dördüncü İncil, 7:53’tedir, Bir hayat kadınının etrafında toplanan insanlar onu taşlamak isterler. İsa gelir ve, “Günahsız olanınız ilk taşı atsın” der. Belki bu hikayeyi duymuşsunuzdur. Ama bu hikaye eski el yazmalarında yoktur. Kral James versiyonunda ise var. İncil’in RSV versiyonunda, “Bu hikaye sonradan eklenmiştir, eski el yazmalarında bu hikaye yoktur” der. Yani biri bu hikayeyi sonradan eklemiştir. Başka hızlı bir örnek: Yuhanna’nın birinci mektubu, 5:7’dir.
Kral James versiyonu der ki, “Gökte tanıklık eden üçtür: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh.” Kral James versiyonu bunu içerir. İncil’in yeni versiyonlarında ise bu çıkarılmıştır. Çünkü bunun sonradan eklendiği fark edilmiştir. Yani demek istediğim, yüzyıllar boyunca Yunan el yazmalarına eklemeler ve çıkarmalar yapılmıştır. İşte bu sebeple diyoruz ki İncil değişmiştir. Hristiyanlar için şöyle bir ikilem vardır: Orijinal İncil yoktur, İncil hafızları, ezberleyenleri yoktur. Ellerinde sadece bu el yazmaları vardır ve her biri de birbirinden farklıdır. Bu yüzden akıllarına göre, oy çokluğuna göre karar vererek, bu bölüm şuraya gelsin, bu bölüm şuraya gitsin diyorlar. İncilleri bu şekilde oluşturuyorlar.
Müslümanlar olarak “İncil değiştirildi, Kur’an ise korundu” dediğimizde, bu görüşümüzü destekleyen bol miktarda sağlam ve güvenilir delilimiz var. Peki yalnızca dört İncil mi yazıldı yoksa İsa’nın zamanında başka İnciller de var mıydı? Şöyle oldu: İsa göğe yükseltildikten sonra, yaklaşık miladi 33 yılında, onun öğretileriyle ilgili hiçbir yazı yazılmadı. Onlarca yıl sonra insanlar birçok farklı İncil yazmaya başladılar. İncil’in tanımı şudur: Hz. İsa’nın (a.s.) hayatını anlatan biyografik metinlerdir. Birçok kişi Hz. İsa’nın biyografisini yazdı. Yalnızca Matta, Markos, Luka ve Yuhanna değil, çok sayıda İncil yazılmıştı. Kimileri 77 tane diyor, kimileri 100, kimileri ise 200 diyor.
İsa’nın ilk müritleri ve onların soyundan gelenler İsa’nın tebliğ ettiği tevhit inancını öğretmek için dünyanın farklı yerlerine gittiler. Yani bu Hristiyanlar ya da bu ilk müritler, Roma İmparatorluğu’na, Pers’e Mısır’a Hindistan’ın alt kıtasına ya da Çin’e gittiklerinde, o bölgelerde, o kültürlerde, Teslis inancı ya da Teslis’in farklı formları yaygındı. Ne yazık ki, İsa’nın tevhid ehli takipçileri tevhidi sulandırdılar ve Teslis inancını içine kattılar. O dönem Roma İmparatorluğu’nda şöyle bir durum vardı: İki grup Hristiyan vardı. Teslisçi Hristiyanlar ve tevhid ehli Hristiyanlar, ya da bugün “Üniteryan Hristiyanlar” dediğimiz grup. Yani Teslisçiler ve Üniteryanlar vardı.
Aralarında sürekli tartışma ve çatışma yaşanıyordu. İşte o zaman Roma İmparatoru Konstantin devreye girdi, kendisi pagan bir imparatordu. Dedi ki: “Artık barış olmalı, uyum sağlanmalı, gelin herkesi bir araya getirelim Böylece bütün Hristiyan piskoposları topladı. Ve İznik Konsili olarak bilinen bir konsey düzenlendi. Orada, İsa’nın Baba’yla eşit olduğu kararı alındı. Bu arada, bundan öncesinde böyle bir inanç yoktu, değil mi? Böylelikle bu, resmi inanç haline geldi. Bu kararlar alınırken ellerinde birçok İncil vardı ve Hristiyanlar hangisi doğru, hangisi yanlış karar veremiyorlardı. Ama artık Teslis inancı resmi inanç haline gelmişti.
Ve 367 yılında, yani İncil’in ne olacağına karar verileceği zaman… Bakın bu İsa’dan ne kadar sonra oluyor! 367 yılında Teslis inancı dahil edildi ve sadece Teslis inancına uygun olan İnciller seçildi. 367 yılında, İsa’dan 300 yıl sonra. Yani Teslis’e uyan İnciller Kutsal Kitap’a eklendi. Bu inanca uymayanlar ise çıkartıldı. Tomas İncili gibi birçok başka İncil vardı; ya da Barnabas İncili gibi başka İnciller de vardı. Bu İncillerde İsa’nın yalnızca bir peygamber olduğu, yalnızca bir Tanrı olduğu, İsa’nın ölmediği yazıyordu. İslam’ın anlattığı kurtuluş inancı yazıyordu.
Bu İncillerin hepsi ortadan kaldırıldı, kara listeye alındı, yasaklandı ve yalnızca Teslis inancıyla örtüşen İnciller kabul edildi. Peki o zaman bu Teslis inancı nasıl ortaya çıktı? Hristiyan olmadan önce mensubu oldukları başka dinlerden mi alındı bu inançlar? Aslında Teslis inancı, çeşitli kültürlerde oldukça yaygındı. Yalnızca Teslis değil bu arada, değil mi? Çünkü bazı kültürlerde Tanrı inancı öyle derecede bozulmuştu ki, insanlar putlara, insanlara, hayvanlara, Teslis benzeri kavramlara tapmaya başladılar. Mesela Hindularda hâlâ bir Teslis inancı var. Yaratıcı Brahma, koruyucu Vishnu ve yok edici olan Şiva’dan oluşan üçlü sistem var.
Mısır kültüründe de benzer bir Teslis vardı, Roma İmparatorluğunda da, İran’da da. Tevhid inancı bozulmuştu. Mesela Hindistan’da, ben Hindistanlıyım bu arada. Hindistan’da doğup büyüdüm. Bazı Müslümanların bile ölülerin mezarlarının etrafında döndüğünü gördüm. Bunlar Müslümandı. Ve bu ölü kişilere secde ediyorlardı. Evet, ölülere secde ediyorlardı ve kendilerini Müslüman olarak görüyorlardı ama ilimden yoksunlardı, bidat yapıyorlardı. Aynı şekilde, İsa’nın ilk müritleri de başka kültürlerle karşılaşınca bir şekilde o kültürlerden, onların hayat tarzlarından, inanç sistemlerinden etkilendiler ve tevhid inancını sulandırdılar. Teslis anlayışlarını içeriye kattılar.
Başlangıçta, bazı kültürlerde, hatta Yahudi kültüründe bile, dindar, iyi olan insanlar “Tanrı’nın oğlu” olarak adlandırılırdı. Gerçek anlamda değil, mecaz anlamda. Ama sonra İsa’nın takipçileri meydana çıktı ve dediler ki, “Bakın, başka kültürlerde Tanrı’nın oğlu, oğulları var.” Bu yüzden onlar da “Belki İsa da Tanrı’nın oğludur” dediler. Yani mecazi olması gereken bir ifadeye gerçek anlam yüklediler. Sonra, “Tanrı’nın bir oğlu varsa, onun da Tanrı’nın sıfatlarına sahip olması gerekir” dediler. Yani oğul da Tanrı olmalı, dediler. Sonra Kutsal Ruh adında bir varlık daha eklediler. Bilirsiniz, Tanrı’nın Ruhu metaforik bir ifadedir, Tanrı’nın Ruhu Tanrı’nın kendisidir.
Ama onlar bu ruhu ayrı bir kişi yaptılar ve ona ilahî nitelikler yüklediler. Sonra da dediler ki, “Eğer Baba Tanrı’ysa, Oğul da Tanrı’nın sıfatlarına sahipse, ve Kutsal Ruh da Tanrı’nın sıfatlarına sahipse… Belki tıpkı diğer kültürlerdeki gibi, Tanrı da üç kişilikten oluşuyordur.” İşte böylece, İsa’dan yüzyıllar sonra Teslis inancı, Hristiyan inancının resmî parçası haline geldi. Yani bunlar gerçekten mantıklı argümanlar, ama birçok Hristiyan şöyle diyor: “Ben Hristiyanlıkta maneviyat buldum ve Tanrı’yla bir bağ hissediyorum. O zaman neden inancımı değiştirmem gerekiyor? Bir kişinin Hristiyanlıktan İslam’a geçmesi için üç sebep var. Üç basit sebep, hızlıca.
Her şeyden önce, bir kişi bir inanç hakkında kendini iyi, manevi ya da huzurlu hissediyorsa, bu o inancın doğru olduğunun ölçütü değildir. Bir Hindu da tapınağa gittiğinde “Maneviyat hissediyorum” diyebilir, değil mi? “Kendimi iyi hissediyorum, bu doğru inanç” diyebilir. İnsanların söylediği duygular hakikat değildir. Bir Budist de aynı şeyi söyleyebilir, bir Yahudi de söyleyebilir. Müslümanlar da aynı şeyi söyler. Ama bir şeyi söylüyoruz diye o şey doğru olmaz. Duygular… Hepimizin duyguları var. Buna öznel argüman denir. Özneldir, değil mi? Yani duygularla hareket edemeyiz, hakikatlerle hareket etmeliyiz. Şimdi gerçeklere gelelim, iki şey.
Birincisi, bizim için doğru inancın ölçütlerinden biri şudur: O inanç, doğru bir Tanrı anlayışına sahip olmalıdır. Eğer Tanrı anlayışı doğruysa, geri kalan her şey yerli yerine oturur. Eğer Tanrı anlayışı yanlışsa, diğer her şey önemsiz kalır. İslam’ın anlattığı Tanrı anlayışı mutlak tevhiddir. Yalnızca tek bir yaratıcı vardır, yüce sıfatlara sahiptir, hiçbir ortağı yoktur, Teslis yoktur, mutlak birlik vardır. Bu her peygamberin, her elçinin öğrettiği bir Tanrı anlayışıdır, İncil’de bile. Ben Hristiyan ve Yahudi dostlarıma şöyle derim: Eski Ahit’te İbrahim’e (a.s.) bakarsanız, o tevhid inancına sahipti. Teslis’i savunmuyordu.
Musa da Teslis’i savunmuyordu, tevhidi öğretiyordu, diğer peygamberler de öyle. İsa bile tevhidi öğretiyordu. İsa Teslis’i savunmuyordu. İşte bu, bir Hristiyanın İslam’a yönelmesi için ikinci sebeptir. Çünkü İslam, İsa’nın ve diğer tüm peygamberlerin öğrettiği tevhid inancını yeniden canlandırdı. Ve üçüncü önemli sebep şu: Seküler bir bakış açısından yaklaşırsam, karşımda İslam, Hristiyanlık, Yahudilik, Hinduizm varsa, bir inancı seçeceksem, şu ölçüt geçerli olur: İnsanlık pek çok sorunla boğuşuyor. Irkçılık, aile yapısının çöküşü, ahlaki değerlerin kaybı, c*nayet, int*har, kumar… Sorunların listesi uzayıp gidiyor… Peki çözüm nedir?
Yani, doğru inancın ölçütlerinden biri de şu olmalı: Eğer o inanç Tanrı’dan geliyorsa, tüm bu sorunlara uygulanabilir, faydalı ve işe yarar çözümler sunmalıdır. Yeni Ahit’e bakarsanız, orada ekonomik sistemle ilgili siyasi sistemle ilgili, yargı sistemiyle ilgili kapsamlı çözümlerden bahsetmez. Aile yapısı ve evlilik sistemi konuları da yoktur. Çözümlere ihtiyacımız var, ama Yeni Ahit’te bunlar yok. Eski Ahit’te bir dereceye kadar var, ama onlar yalnızca Yahudiler içindir. Sınırlıdır, zamana bağlıdır, kişilere bağlıdır, sadece belirli kişiler içindir. İhtiyacımız var ama onlarda yok. Hindu Vedalarda yok. Budist yazıtlarında da yok, değil mi?
İnsanlık, 8 milyar insan, çözümlere ve rehberliğe ihtiyaç duyuyor. Mantık açısından bakıldığında, bu çözümlere sahip değiller. Uygulanabilir çözümler yok. Sadece “komşunu sev” deniyor, tamam da “sevmek” ne demek? Detaylı çözümler olması gerekiyor. İslam bu çözümlere sahiptir. Allah’ın insanlığa sözü olan Kur’an’da ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) uygulamaları olan Sünnet’te bu çözümler mevcuttur. İnsanlık bu çözümlere muhtaçtır, diğerlerinde yoktur, İslam’da vardır. İşte bu üç sebeple, mantıklı ve akılcı bakış açısıyla, İslam doğru inançtır. Yani siz önceki peygamberlerin, Eski Ahit’teki peygamberlerin tek bir Tanrı’ya inanma ve O’na kulluk etme öğretisini getirdiklerini söylüyorsunuz.
Ayrıca İsa’nın da aynı şeyleri söylediğini belirttiniz. Peki Hristiyanlara göre, bu peygamberlere ne olacak? Çünkü onlar İsa’ya inanmadılar. Çünkü İsa onlardan sonra geldi. Yani bu peygamberlerin durumu ne olacak? İsa’dan (a.s.) önce yaşamış olan insanların kurtuluş yolu neydi? Onların kurtuluş anlayışı da aynıydı: doğru inanca sahip olmak ve salih amel işlemek. Bir eksiklik olduğunda, bağışlanma için Allah’a tövbe etmek. Ve bu mantıklıdır çünkü, örneğin Musa (a.s.) zamanındaki insanlar, yani Musa’nın ilk takipçileri bizlere göre Müslümandır. Tanrı’ya itaat etmişlerdi. Yani Arapçada onlara verdiğimiz isim “Müslüman”dır.
Yani Musa’yı peygamber olarak kabul eden, ve Allah’ın verdiği Tevrat’a inanan ve ona uymaya çalışan, hataları için Allah’a tövbe eden her kişi için biz deriz ki: Allah’ın rahmetiyle cennete gideceklerdir. Musa, İbrahim, Süleyman, Davud, İshak zamanındaki insanlar da dahil, değil mi? Tüm peygamberler. Ve çok önemli bir şey, İsa’nın yaşadığı dönemde bile, biz deriz ki, İsa’yı peygamber olarak kabul eden, tek bir Tanrıya iman eden, O’na teslim olan ve Allah’ın İsa’ya ve müritlere gönderdiği İncil’e tabi olan kimseler için biz deriz ki: O kişi Mesih’in bir takipçisidir ve Müslümandır.
Ve onların kurtuluş yolu şudur: “Tanrı’ya inanmak, İsa’yı peygamber olarak kabul etmek, ve Tevrat ya da İncil’e tabi olmaktır. İncil’de hayret verici bir ifade vardır, değil mi? Neden buna hayret ediyorum? Bir kişinin Müslüman olması için, diyelim ki biri mescide gelip “Kur’an’ı okudum, Müslüman olmak istiyorum” derse, Şehadet getirmesi gerekir: “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.” Yani şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed (s.a.v.) O’nun elçisidir. İsa zamanında aynı ifade geçerli değil miydi? İsa Allah’ın elçisidir, öyle değil mi? Allah’tan başka ilah yoktur ve İsa O’nun elçisidir? Bunu İncil’de de görebilirsiniz.
İsa şöyle diyor: “Eğer ebedi yaşama gitmek istiyorlarsa, cennete gitmek istiyorlarsa, insanların senin (Tanrı’yı işaret ederek) tek gerçek Tanrı olduğunu ve İsa’nın Tanrı’nın elçisi olduğunu bilmeleri gerekir. Vay canına. Şehadet, İncil’de de geçiyor. Ve İsa diyor ki cennete gitmenin yolu bunu bilmek ve bu şehadeti söylemektir. Peki Hz. Muhammed (s.a.v.) Tevrat ve İncil’i kopyalayıp Kur’an’ı yazmış olamaz mıydı? Kur’an’ın İncil’den kopyalanması birçok kişinin öne sürdüğü bir iddia. Bu iddiayı gidermenin ve çürütmenin birçok yolu var. İlk olarak Kur’an’ın İncil’den kopyalanmadığını söyleyebiliriz, çünkü Hz. Muhammed (s.a.v.) okuma yazma bilmiyordu.
Yazmak isteseydi bile, İncil’i okuyup kopyalaması mümkün olmazdı. Bu birinci nokta. Kur’an 7. sure 157. ayette onun ümmi bir peygamber olduğu, okuma yazma bilmediğini belirtir. Söyleyebileceğimiz ikinci şey, o dönemde bakıp kopyalayabileceği Arapçaya çevrilmiş eksiksiz bir İncil yoktu. Eski Ahit’in ilk çevirisi Sadiya Gaon adlı bir Yahudi âlim tarafından yaklaşık 900 yılında tamamlandı. Yani 7. yüzyılda, Muhammed (s.a.v.) zamanında, Eski Ahit Arapçaya çevrilmemişti. Yeni Ahit ise 1600’lere kadar tamamen Arapçaya çevrilmemiştir. Dolayısıyla, Hz. Peygamber’in kopyalayabileceği Arapça dilinde bir İncil mevcut değildi, değil mi? Arapça çevirisi mevcut değildi.
Üçüncü olarak da şunu söyleyebiliriz: Kur’an’da olup İncil’de olmayan bölümler de var ve bunun tam tersi de geçerli. Bununla neyi kastediyorum? Mesela Kur’an’da firavun kıssasından bahseder. İncil’de Firavun anlatır, ama Kur’an bu hikayeyi tamamlar. Örnek olarak, Mısır’dan Çıkış kitabının üçüncü bölümünde geçen hikayede, Firavun ve ordusu Musa’nın peşine düşüyor ve ardından boğuluyorlar. Kur’an da aynı hikayeyi anlatır ama Kur’an şunu da ekler: Firavun boğulduktan sonra cesedi, kendinden sonrakilere ibret olması için korunacaktır, der. Günümüzde Firavun’un cesedi bulundu, otopsisi yapıldı ve dediler ki: “Bu Musa’nın zamanındaki Firavun’dur.” Yani Kur’an ekstra bilgi sunuyor.
Eğer Peygamber İncil’den kopyalıyor olsaydı, bu ilave, doğru bilgileri kim verdi o zaman? Bilim insanlarının ancak bizim çağımızda keşfettiği bilgileri kim verdi? İkinci olarak, Kur’an başka nelerden bahseder? Nuh’tan. Nuh ve tufan olayından. İncil de tufandan bahseder, Kur’an da tufandan bahseder. İncil’e göre tufan küreseldir. Yaratılış Kitabı 7:21’de şöyle yazar: “Tüm dünya sular altında kaldı. Gemidekiler hariç herkes yok oldu.” Eski Ahit’in Yaratılış Kitabı 7:21’de bunu söyler. Kur’an tufandan bahseder, ancak yerel biz tufandan söz eder. Yalnızca Nuh’a (a.s.) karşı çıkanlar, öğretisiyle alay edenler ve Allah’tan yüz çevirenler Allah tarafından cezalandırılmıştır.
Bu olay yerel bir tufandı. Şimdi elimizde iki anlatı var, biri Kur’an’da, biri İncil’de. Ama arkeologlar bugün Kur’an’daki anlatıyı destekliyor. Bilim Kur’an’daki anlatıyı destekliyor, değil mi? Üçüncüsü, bu ek bilgi Peygamber’e (s.a.v.) kimden geldi? Üçüncü olarak söyleyebileceğimiz şeyse, Kur’an’da bilimsel gerçeklerin olmasıdır. 500’den fazla bilimsel gerçek ve sıfır hata. Bu İncil’de yok ama Kur’an’da var. Tekrar söylüyorum, Kur’an İncil’den kopyalansaydı, bu ekstra bilimsel gerçekleri kim Kur’an’a koydu? Bu da başka bir gerekçe, değil mi? Basit bir benzetme yapayım: Diyelim ki iki öğrenci var. Birinci öğrenci, hadi buna Mahmut diyelim, 50 alıyor, Ferhat ise 80 alıyor, tamam mı?
Basit, değil mi? Son sınavda Mahmut Ferhat’ın yanına oturuyor, ve Ferhat’ın tüm cevaplarını kopyalıyor. Ferhat 80 alıyor diyelim, sizce Mahmut kaç alır? Aynı cevapları kopyalıyor. 80 alır değil mi? Çünkü Mahmut sadece doğru cevapları değil, yanlış olanları da kopyalıyor. Yani eğer Kur’an İncil’den kopyalansaydı, Kur’an İncil’deki hataları, İncil’deki yanlışları, İncil’deki tutarsızlıkları da içerirdi. Ama içermiyor. Kur’an’da sıfır hata varken, İncil’de pek çok hata var. Peki yalnızca doğru olanları kim seçip çıkardı, doğru olanları kim ekledi? Bilim bunu ispatlıyor.
Bu nedenle bilimsel açıdan, arkeolojik açıdan, kutsal kitap açısından, tarihsel açıdan Kur’an’ın bağımsız olarak geldiğini ve İncil’den kopyalanmadığını söyleyebiliyoruz. Ama bazı insanlar şöyle söyleyebilir: “Kur’an ile İncil arasında benzerlikler var.” Bu yüzden onun kopyalandığını söylüyorlar. Onlara söylediğim şu: İncil de Kur’an gibi aynı kaynaktan, Allah’tan geldi. Ancak İncil zamanla değiştirildi, bazı orijinal kalıntılar hala mevcut. Sonra Allah son vahyi gönderdi ve bu vahyin içinde İncil ile bazı benzerlikler yer aldı. Yani bir kitap diğerinden kopyalanmadı. ikisi de aynı kaynaktan geldi. Şimdi bunu mantıksal bir sonuca bağlayalım.
Eğer insanlar Kur’an’ın İncil’den kopyalandığını söylüyorsa, o zaman Yeni Ahit’in Eski Ahit ile benzerlikleri olduğunu kabul edelim. Peki Hristiyanlar, Hristiyan yazarlar Yahudi yazarlardan kopya mı çekti, bunu kabul ediyorlar mı? Yahudi yazarlardan intihal mi ettiler? Neden oraya gelince duruyoruz? Eski Ahit ile Hindu Veda’ları arasında benzerlikler var. Peki şunu diyebilir miyiz: Eski Ahit yazarları Hindu metinlerinden mi kopyaladı? Neden oraya gelince duruyoruz? Hindu Vedaları da Babil yazıtları ile benzerlik gösteriyor. Yani nereye kadar gideceğiz?
Söyleyebileceğimiz tek şey, Kur’an’ın bağımsız olarak aynı kaynaktan, Allah’tan geldiği ve İncil’in de aynı kaynaktan, Allah’tan gelen kalıntılara sahip olduğudur. Kaynak aynı olduğu için benzerlikler vardır, yoksa biri diğerinden kopya çektiği için değil. Yüzyıllardır Yahudiler Mesih’i, İsa’yı bekliyorlardı. Ama İsa geldiğinde onu inkâr ettiler. Kutsal kitapları da Hz. Muhammed’in gelişinden bahsediyordu, kendi kitapları. Ancak Hristiyanlar onu inkar ettiğinde, Hz. Muhammed’i inkar ettiğinde, o Yahudiler gibi davranmış olmuyor mu? Evet, bazı benzerlikler olabilir. Hristiyanlar neden Muhammed’i (a.s.) inkar ediyor? ve neden Yahudiler sadece İsa’yı değil, Muhammed’i (s.a.v.) de inkar etti?
Yahudi alimler Mesih’te belli özellikler arıyorlardı. Mesih, Davud gibi bir kral olmalıydı. Mesih, askeri bir lider olmalıydı. Mesih, orduyla hükmetmeli, değil mi? Büyük bir imparatorluğu olmalıydı. Ama İsa’da ne gördüler? “Zayıf” biri, insanlar onunla alay ediyor, reddediyor, ordusu yok, gücü yok. Akıllarınca dediler ki, “Bu Mesih olamaz.” Çünkü kendi kitaplarına göre Mesih’in belirli özellikleri vardı. Ve bu sebeple, İsa’yı (a.s.) reddettiler. Yahudiler aynı zamanda Muhammed’i (s.a.v.) de reddettiler. Bazen buna sebep olan kibirleri oldu. Şöyle düşünüyor olabilirlerdi: “Tüm peygamberler İshak’ın soyundan geldi. Biz seçilmiş insanlarız. Kitaplar bize geldi, peygamberler bize verildi.
Biz en üstün milletiz.” Ancak Muhammed’i (s.a.v.) gördüklerinde, İsmail’in (a.s.) soyundan, yani Araplardan geldiğini görünce, ne yazık ki kibirlerinden dolayı onu reddettiler. Kendi kitaplarındaki işaretleri görmelerine rağmen. Bazı Yahudiler Müslüman oldu bu arada, ama çoğu reddetti ve inkar ettiler, tıpkı İsa’yı (a.s.) inkar ettikleri gibi. Şimdi, Hristiyanlar Muhammed’i (s.a.v.) inkar ediyorlar, çünkü onlara göre İncil tamamlanmış, eksiksiz bir kitaptır. Kurtuluş da onlara göre gayet düzgün bir şekilde yer almaktadır. İsa geldi, öldü ve hikaye orada bitti. Artık yeni bir kişinin, yeni bir rehberin gelip İncil’e bir şey eklemesi gerekmez.
Bu sebeple derler ki, İncil yeterlidir, İsa yeterlidir, rehberlik yeterlidir, yeni bir elçiye ya da yeni bir peygambere ihtiyaç yoktur. Bu sebeple Hz. Muhammed’i (s.a.v.) inkar ederler. Fakat daha önce söylediğimiz gibi, Tecrat’ta ve İncil’de Muhammed (s.a.v.) hakkında çok sayıda kehanet ve işaretler bulunmaktadır. Eğer samimi bir Yahudi ya da samimi bir Hristiyan bu kehanetlere bakarsa, Muhammed’in (s.a.v.) kendisinde bu harika işaretleri bulacaktır ve Allah’ın onun aracılığıyla verdiği rehberliği, tevhid inancını görecektir. İnşallah, eğer gerçekten samimiler ise onu da bir peygamber olarak kabul edeceklerdir ve Allah tarafından gönderilen İslam dinine tabi olacaklardır.
Son olarak, diyelim ki bir Hristiyan sizi izliyor ve şöyle diyor: “İslam mantıklı geliyor ama ben İsa’yı bırakmak istemiyorum. İsa’yı çok seviyorum, onu terk etmek istemiyorum. Eğer Müslüman olursam İsa’yla olan bağım, ilişkim ne olacak?” Eğer bir Hristiyan bunu söylüyorsa, “İslam güzel, cazip geliyor ama İsa’dan vazgeçmem mi gerekiyor?” diyorsa “İsa’yı seviyorum.” diyorsa, ona derim ki, sahip olduğun İsa’yı da getir, ama üzerine daha fazlasını ekle. Yani İsa’dan vazgeçmen gerekmiyor. Şimdi, İsa’yı olduğu gibi kabul etmiş oluyorsun. O büyük bir peygamberdi. İncil onun büyük bir peygamber olduğunu birçok kez söylüyor, değil mi? Matta 13:57, Yuhanna 4:44, Markos 6:4, Luka 13:33.
Eğer İsa’yı seviyorsan, onun söylediklerine uy. O, tevhid inancına sahipti, bunu da yanında getireceksin. Ve İsa’nın bir peygamber olduğunu da getireceksin. Kur’an da aynısını söylüyor. Ayrıca İsa’nın giyinme tarzını da beraberinde getireceksin. Sakalı vardı, mütevazı kıyafetler giyerdi. Bunları da yanında getireceksin. İsa, müritlerine “Selam üzerinize olsun” derdi. Müslümanlar da aynısını söylüyor, bunu da getireceksin. Ayrıca İsa’nın 40 gün 40 gece, Müslümanların oruç tutmasına benzer şekilde oruç tuttuğu gerçeğini de getireceksin. Ve getirebileceğin en güzel İsa’nın ibadet etme şekli. Secdeye giderdi ve Allah’a dua ederdi. O, Allah’a bağlıydı.
Bunu da beraberinde getireceksin çünkü zaten Müslümanlar da aynı şeyi yapıyor. Yani İsa’yı kaybetmiş olmuyorsun, İsa’yı getiriyorsun ama üzerine daha fazlasını ekliyorsun, yaratıcının vermiş olduğu daha güzel şeyleri. İsa (a.s.) hiç alkol içmemiş, domuz eti yememiş, hiç kan almamıştır, yani kan tüketmemiştir. Çünkü o uygulayan biriydi, çünkü o bir Müslüman, bir peygamberdi. Ona verilen emirleri uygulardı, Allah’ın Hz. Musa’ya verdiği rehberliği uygular, yaşardı. Eski Ahit’te “Domuz eti yemeyin.” der. Levililer Kitabı’nda, Eski Ahit’te kan tüketmeyin gibi birçok emir vardır.
Ve İsa, Allah’ın elçisi olarak şöyle demiştir: Yeni Ahit’te, ilk İncil’de demiştir ki: Matta İncili 5:17’den itibaren: “Ben yasayı da peygamberleri de ortadan kaldırmaya gelmedim, tamamlamaya geldim. Eski Ahit’teki yasalardan herhangi birini kaldıran kişi gökteki krallıkta en küçük olacaktır. Ama yasaları yerine getiren ise, en yüce mertebede olacaktır.” Ve o yasalardan bazıları, domuz eti yememek, kan tüketmemek, değil mi? Ve bunlar bizim Şeriat olarak bildiğimiz yasalardır, helal kurallarıdır. Eğer İsa’yı seviyorsan, bunları terk edersin. Çünkü Müslümanlar da bunları terk etmiştir. Eğer İsa’yı seviyorsan, onun inancını takip et. İsa’nın inancı İslam’dı.
Ve seni de, tüm insanlıkla birlikte İslam inancına davet ediyoruz. Onda kurtuluş vardır, senin için fayda ondadır. Cezâkallahu Hayran (Allah seni iyilikle ödüllendirsin.) Cevapların için teşekkür ederiz, Sabeel Ahmed kardeşim. Peki İslam’da kadınlar, şeriat, cihat konuları gibi Hristiyanların İslam hakkında çok fazla sorduğu birçok soru daha var. Bu sorular ikinci videoda olacak inşâAllah (Allah izin verirse). Bakalım Dr. Sabeel Ahmed yine bu kadar kolay cevaplayabilecek mi? O zamana kadar takipte kalın ve abone olmayı unutmayın. Esselamu aleyküm (Allah’ın selamı üzerinize olsun.)
Çünkü o bir Müslümandı, bir peygamberdi. Yani eğer İsa’yı seviyorsanız, İsa’nın inancına uyun. İsa’nın inancı İslam’dı. Esselamu aleyküm, Doktor Sabeel Ahmed. Bugün bizimle olduğunuz ve geldiğiniz için teşekkür ederiz. Hristiyanlık hakkında bazı sorular topladık ve bunları size sormak istiyoruz. Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühü. İlk sorudan başlamak gerekirse, Meryem (a.s.)’in İslam’daki konumu hakkında konuştuğunuzda ne gibi tepkiler alıyorsunuz? Ve size İslam ve Hristiyanlık arasındaki benzerlik ve farklılıkları sorsam ne dersiniz? Meryem (a.s.)’e dair tek kelimelik bir cevabım var: O kelime MARY (Meryem). Yani M.A.R.Y.
M harfi, Kur’an’da mevcut olması anlamında, Çünkü Kur’an’da adı geçen tek kadındır. Bir keresinde, Chicago’dan Houston’a giden bir uçaktaydım. Cam kenarında oturuyordum ve yanımda Katolik kökenli iki kadın vardı. Onlarla İslam ve Hristiyanlık’la ilgili bir bilgi yarışması yaptık, uçakta bir davet (çağrı) yarışmasıydı. Onlara şu soruyu sordum: Sevgili hanımefendiler, sizce Kur’an’da adı geçen tek kadın kimdir? Dediler ki, cevabı biliyoruz. İsa’nın annesi Meryem. Harika, dedim. Sonra onlara şu soruyu sordum: Peki, Kur’an’da kaç kez adı geçiyor? Dediler ki, bilmiyoruz. 34 kez, dedim. Sonra onlara tekrar sordum, peki İncil’de adı kaç kez geçiyor? Bunun cevabını da bilmiyoruz, dediler.
18 kez bahsediliyor, dedim. Karşılaştırdığımızda Kur’an’da 34 kez, İncil’de 18 kez geçiyor dedim. Ve dedim ki, görünen o ki biz Müslümanlar onu sizden daha çok seviyoruz. Çok güldüler. Yani M, Kur’an’da mevcut olmayı, bahsedilen tek kadın olmayı temsil eder. M harfi aynı zamanda, Kur’an’da adıyla anılan bir surenin mevcut olduğu anlamına gelir. 19. Sure. Yani, bu da M.A.R.Y.’deki M harfidir. İkinci harf olan A, Allah’a ibadet ve Allah’a adanmışlık anlamına gelir. Onun hayatının merkezinde Allah vardı. İffeti, hayâsı ve Allah’a olan teslimiyetiyle öne çıkar. Kur’an-ı Kerim, bunu defalarca vurgular. R harfi, Allah’ın Meryem (a.s.)’e verdiği yüce rütbeyi temsil eder.
Kur’an’da Âl-i İmrân Suresi 42. ayette şöyle buyrulur: Bir melek Meryem’e gelir ve der ki: “Ey Meryem! Allah seni seçti, seni arındırdı, ve seni âlemlerin kadınlarına üstün kıldı.” Allah’ın Meryem’e verdiği bu onura, bu değere bir bakın. Ben Hristiyan dostlarıma şöyle söylüyorum: Muhammed (asm) Meryem’i hiç görmedi. Meryem ondan 600 yıl önce dünyaya gelmiştir. Peki nasıl olur da Kur’an’da adı geçen tek kadın olabilir? Sadece adı geçmekle kalmayıp, tüm kadınlar arasında en takvalı olarak gösterilmektedir. Bu ayrıcalık ne Peygamber’in annesine, ne eşine, ne de kızına verilmiştir. Bu onur, onun hiç tanımadığı, Sözde “Yahudi bir kadına” verilmiştir.
Hristiyanlara diyorum ki, bu durum Kur’an’ın ilahi olduğuna işarettir. Bu sözler Peygamber’in (asm) zihninden çıkmış olamaz. Kur’an, insanlığın yaratıcısından gelmiştir. Yani M,A,R harflerini tamamladık. Şimdi Y harfi kaldı. Y harfi ise onun İsa’yı doğurduğunda yaşça küçük ve bakire olmasını temsil eder. İşte İslam’da Meryem budur. Peki Hristiyanlıkta nasıl? İslam ve Hristiyanlık arasında farklılıklar var mı? Farklılıklardan bahsedecek olursak, bence en temel fark şudur: Kur’an’da Meryem prestij, onur, saygı ve bereketle anılır. Ancak İncil’de Meryem, sıradan bir kadın gibi, sıradan bir anne gibi ele alınır. Özel bir vurgusu yoktur.
Bazı bölümlerde rastgele geçer, bazen İsa’yla veya havarilerle yüzeysel etkileşimleri anlatılır. Ama İslam’ın Kur’an’da Meryem’e verdiği seviyeye çıkarılmaz. Ancak ortak nokta şudur: Meryem bir bakiredir. Allah İsa mucizesini onun rahmine yerleştirdiğinde, gençti, evlenmemişti ve bakireydi. Peki İncil’de Hz. Muhammed’den (s.a.v.) bahsedilmesine ne demeli? İslam alimlerine göre, Hz. Muhammed (asm), hem Eski Ahit’te hem Yeni Ahit’te yer alır. Hatta Kur’an 7. sure 157. ayette şöyle der: “Peygamber’in ismi onların ellerindeki Tevrat ve İncil’de geçmektedir.” Yani Yahudi ve Hristiyanların kutsal kitaplarında. Eski Ahit’te, Tesniye Kitabı 18:18’de, Hz.
Musa (a.s.) kavmine şöyle diyor: “Benden sonra size benim gibi bir peygamber gönderilecektir.” ve o peygamber bana benzeyecektir. O peygamber kendi sözleriyle konuşmayacaktır, ne işitirse onu söyleyecektir.” İslam alimlerine göre, Musa Peygamber’e çok benzeyen tek peygamber Hz. Muhammed’dir (s.a.v.). Bu birinci maddeydi. İkinci delil ise, İşaya Kitabı 29:12’de şöyle geçer: “Bir melek bu kişiye gelir ve melek ‘Oku’ der, o da ‘Ben okuma bilmem’ der.” Bu da Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Başına gelenle aynıdır. Cebrail (a.s.), Hira mağarasında ilk vahiy geldiğinde, ona “Oku!” dedi. O da “Ben okuyamam.” dedi. Ezgiler Ezgisi 5:16’da “Muhammed” kelimesi geçer, değil mi?
Bu arada, buradaki Muhammed kelimesi İbranice dilindedir. Yani bu Eski Ahit’ten bir alıntı. Yeni Ahit’e baktığımızda, İslam alimleri birçok Peygamberlik kehaneti olduğunu söylerler. Yahudiler bir peygamberin gelmesini bekliyorlardı. Çünkü Musa (a.s.) “Benden sonra bir peygamber gelecek” demişti. “Benim gibi biri olacak” demişti. İsa zamanında da Hristiyanlar o bahsedilen peygamberi bekliyorlardı. Vaftizci Yahya’ya sordular, “Sen o peygamber misin?” Vaftizci Yahya, “Hayır” dedi. Yuhanna İncili, 16:7’de İsa (a.s.) o peygamberle ilgili şöyle söylüyor: “Benim gitmem sizin yararınızadır, öğrencilerim. Çünkü ben gitmezsem, Tesellici gönderilmeyecek.
Ama gidersem, o gönderilecek.” İsa şöyle devam etti, “Size söyleyecek çok şeyim var ama şimdi bunları kaldıramazsınız. O geldiğinde, size bütün gerçeği gösterecek. Kendi başına konuşmayacak, duyduğu ne ise onu söyleyecek.” Burada erkek zamiri olan “he” kullanılıyor, Kutsal Ruh için kullanılan cinsiyetsiz zamir yani “it” değil. Ve İsa diyor ki, “O, size bütün gerçeği getirecek. Dini tamamlayacak, kapsamlı bir rehberlik verecek.” Müslümanlar diyor ki, bu kapsamlı rehberlik Allah tarafından Muhammed’e (s.a.v.) gönderildi. Kısacası, bunlar kehanetlerden bazılarıdır. Peki bu örnekleri Hristiyanlara verdiğinde, sana ne diyorlar? Nasıl tepki veriyorlar?
Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh. Bazıları böyle der, değil mi? Ama bazıları da itiraz eder. İtiraz edenler der ki: “Bakın bahsettiğiniz kehanetler, özellikle Yeni Ahit’tekiler, Kutsal Ruh’la ilgili. Peygamberiniz Muhammed (s.a.v.) ile alakası yok.” Biz onlara şunu diyoruz: İsa “Ben gitmeliyim ki, o varlık gelsin” diyor. Ama Kutsal Ruh İsa zamanında zaten vardı. Yani bu mantıklı değil. Çünkü İsa “Ben gitmeliyim ki, o gelsin” diyor. Ama burada bahsedilen Kutsal Ruh’sa, o zaten var. Bahsedilen Kutsal Ruh olamaz. Hristiyanlara bu konuda ikinci itirazımız şu: “Bu varlık size bütün gerçeği getirecek, Kapsamlı bir rehberlik verecek.” Kutsal Ruh bunu yapmadı.
Söyleyebileceğimiz üçüncü şey ise, bu bölümlerde erkek zamiri olan “o” 7 kez kullanılmış. “O gelecek, o beni yüceltecek, o bütün gerçeği gösterecek” Kutsal Ruh için kullanılan “o” cinsiyetsiz zamiri kullanılmamış. Diğer bir nokta ise, İsa bu pasajda diyor ki, “Kendi başına konuşmayacak, duyduğu ne ise onu söyleyecek.” Hristiyanlara göre, Kutsal Ruh Tanrı’dır. Ama bir Tanrı başkasının ona bir şey söylemesini beklemez, değil mi? Ne söyleyeceğini, ne söylemeyeceğini… Yani bu, Kutsal Ruh’tan farklı bir kişi olmalı. Biz de diyoruz ki, bu tanıma uyan tek kişi, Muhammed’dir (s.a.v.). Hristiyanların İslam’la ilgili en çok merak ettiği şeylerden biri, İsa’nın bu dindeki konumudur.
Çünkü birçoğu Müslümanların da İsa’ya inandığını duyduğunda şaşırıyorlar. Bununla ilgili bir anın var mı? İsa’yı İslam ve Hristiyanlık bağlamında karşılaştırabilir misiniz? Tabii, elhamdülillah. Bir keresinde, Chicago otoyolunda Bir reklam panosu vardı. Panoda, “Kur’an’da İsa’yı bul, İncil’de Muhammed’i (s.a.v.) bul.” Yazıyordu. İnsanlar merak ettiler, “Gerçekten mi?” “Kur’an’da İsa nerede? İncil’de Muhammed (s.a.v.) nerede?” Birçok kişi soru sormak için aradı, birçoğu tartışmak için aradı Ancak çoğu da Kur’an’dan bir nüsha istedi. “İslam’da İsa kimdir?” diye bir soru sorsalar, onlara kısa ve net bir cevap veririm. Bu tek kelimelik cevap, bakın, tek kelimelik cevap diyorum JESUS (İsa)’dır.
J. E. S. U. S. Jesus (İsa) kelimesinin her bir harfi, İslam’daki İsa’nın kim olduğunu Hristiyanlarla paylaşmamız için bir nokta haline geliyor. J harfi, yani “just”, İsa’nın sadece bir peygamber olduğunu ifade eder. Daha anlaşılır oluyor. Yani J, yalnızca bir peygamberdi demek. Kur’an’da 5. sure 75. ayette, İsa’nın yalnızca bir peygamber olduğu, onun öncesinde birçok peygamber olduğu söylenir. Yani, Kur’an’a göre İsa, peygamberler zincirinde bir halka, peygamberdi. Her bir peygamber insanları tek bir Tanrı’ya ibadete davet etmek için geldi. Yani İsa bir peygamberdi. E harfi empowered, mucizeler için Allah’ın ona verdiği yetkiyi temsil eder.
Ölüleri diriltmek, körlerin gözünü açmak, hastaları ve cüzamlıları iyileştirmek gibi. Yani mucizeler gösterdi, mucizelerin yaratıcısı tarafından yetkilendirilmişti. Peki bu nerede yazıyor? Kur’an’ın 3. suresi, 49. ayetinde yazıyor. Hristiyan dostlarımızla paylaşmak istediğimiz ilginç şey şudur: İsa’nın (a.s.) gösterdiği her bir mucize, Tanrı’nın verdiği yetki iledir. Yani bu güç kendisinden değil, yaratıcıdan geliyordu. Bu da E harfiydi. J harfi, E harfi. S harfi (sole), İsa’nın yegane görevinin insanları tek bir Tanrı’ya kulluğa davetini temsil eder. Kur’an’da 3. sure 51.
ayette şöyle geçer: “İnnallâhe rabbî ve rabbikum fa’budûhu, hâzâ sırâtun mustakîm.” Yani Kur’an’da İsa’dan şöyle alıntı yapar: “Doğrusu Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. Yalnızca O’na kulluk edin. Bu dosdoğru yoldur.” Yani S harfi, İsa’nın yegane görevini temsil eder. Böylelikle J, E, S, U, harfleri... İlginç, değil mi? Sizce U neyin kısaltması? U (uplifted), göğe yükseltilmeyi temsil eder. Öldürülmedi, çarmıha gerilmedi. Allah onu göğe yükseltti. Çarmıha gerilmeden göğe yükseltildi. Tamam mı? J, E, S, U. Ve son S harfi de (second) ikinci gelişi temsil eder. Hristiyanlar şaşırıyorlar, “Gerçekten mi? Siz de ikinci gelişe mi inanıyorsunuz?” İslam’ı bu şekilde anlatıyorum.
Hatırlanması kolay, hepsi sırayla gidiyor ve ikinci gelişle bitiyor. İslam’a göre İsa budur. Çarmıha gerilmedi, öldürülmedi. Göğe yükseltildi. Evet, Kur’an’a göre 4. Sure olan Nisa (Kadın) Suresi, 157. ayette şöyle geçer: Yalnızca mealine bakarsak, Allah buyuruyor ki, “Onlar övünerek Meryem oğlu İsa’yı, Mesih’i öldürdüklerini söylediler. Oysa onu ne öldürdüler ne de çarmıha gerdiler. Onlara öyleymiş gibi gösterildi.” Ve sonra Allah, İsa’nın Allah tarafından göğe yükseltildiğini söyler. Çarmıha gerilmedi, öldürülmedi. Farklardan biri budur. Allah’ın İsa hakkında söylediği budur. Peki neden öldürülmedi de göğe yükseltildi? Bu yüzden mi tekrar geri gelecek?
Evet, İslam inancına göre İsa tekrar geri dönecektir. Yani o ne öldürüldü ne de çarmıha gerildi. Çünkü Hristiyan inancına göre, İsa’nın çarmıhta ölmesi, onların kurtuluşu için bir yoldur. Ama biz bir insanın ölmesinin ya da yaşamasının bir kurtuluş yolu olduğuna inanmıyoruz. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyuruyor: O ölmedi. Öldüğünü farz etseniz bile bu bir kurtuluş yolu değildir. Ama Allah, İsa’yı yanına yükseltmiştir. O tekrar gönderilecek ve onun ikinci gelişinden sonra bir dizi olay gerçekleşecek. Peki, o geri geldiğinde neler olacak? Peygamber olarak mı gelecek? İsa geri döndüğünde, ki hiç kimse ne zaman, hangi gün, hangi yıl geleceğini bilemez.
Ama İmam Buharî’nin, İmam Müslim’in koleksiyonunda birçok sahih rivayet vardır. Bunlar geçmişteki Müslümanların topladıkları Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hadisleri, peygamberin sözleridir. Hz. Muhammed’den (s.a.v.) yaklaşık 14 sahih rivayet vardır. Bu rivayetler Hz. İsa’nın ikinci gelişini detaylıca anlatmaktadır. O, Şam şehrine gelecektir. O geliş, sabah namazı vakti olacaktır. Müslümanlar günde beş vakit namaz kılarlar, bu da günün ilk namazıdır. O, gökten iniyor olacak. Şam’ın doğusundaki beyaz caminin minaresine inecektir. İnecek ve o vakit Müslümanların namaz vakti olacaktır. Ve Müslümanlar hayran kalacak, şaşıracaklar ve “Hoş geldin İsa, seni bekliyorduk” diyecekler.
Ve ona soracaklar, “İsa, neden namazı sen kıldırmıyorsun?” İsa şöyle cevap verecek: “Namazı oradaki imam kıldıracak.” Buradaki nokta, İsa bir peygamber olarak ya da yeni bir peygamber olarak gelmeyecektir. O, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) şeriatına (İslam Hukuku) tabi olan biri olarak inecektir, değil mi? Sonrasında olacaklar hakkında daha fazla açıklama vardır. O, Deccal’e karşı savaşacak olan tüm ordusuna sahip olacaktır. Allah’ın gücüyle Deccal yenilecektir. Sonra İsa bir süre dünyada hüküm sürecektir. O zaman herkes Müslüman olacaktır. Müslüman, yaratıcıya teslim olan herkes demektir. İsa evlenecektir. Hacca, Mekke’ye de gidecektir. Sonra doğal bir ölümle vefat edecektir.
İslam’da ölümden sonraki hayat inancı Hristiyanlıktan nasıl farklıdır? Cennet, cehennem, kıyamet günü, vb. Tamam, çok güzel. Kurtuluş kavramı ve ahiret inancı açısından pek çok benzerlik olduğu gibi, çok sayıda önemli fark da vardır. Bir benzerlik şudur: Hristiyanlara göre bir diriliş günü ve bir yargı günü olacaktır. Ama onlara göre o yargı gününde insanları yargılayan Tanrı değil, İsa olacaktır. İslam’a göre ise, Allah her şeyi bilendir, her şeyi görendir, hikmet sahibidir, bilgi sahibidir. İnsanlığı yargılayabilecek olan tek varlık O’dur, İsa değil. Çünkü İsa’nın bilgisi sınırlıydı, o bir peygamberdi, bir insandı. Her şeyi bilen değildi. İşte bu temel farklardan biridir.
İkinci temel fark, Kur’an’daki cennet tasviri ile İncil’deki cennet tasviridir. Bakın, İncil’de cennetin tasviri hakkında ayrıntılı bir açıklama yoktur. Ama Kur’an’da vardır. Sarayları, ağaçları, giysileri insanların yiyeceklerini, birbirleriyle olan ilişkilerini anlatır. Tüm o güzel ödülleri, eşleri ve aileleri ayrıntılı şekilde tasvir eder. İncil’de sadece, cennette Tanrı ile doğrudan bir bağlantı kurulacağı söylenir. Ama bu bizlere geride pek çok soru bırakır. Bu ebediyette ne anlama gelir? Orada sadece oturacaksınız, Tanrı’da orada olacak, peki sonra ne olacak? Kur’an, insana neler olacağını ve tüm ödülleri ayrıntılı bir şekilde açıklayarak tatmin edici bir cevap verir.
İşte bu bir farktır. İkinci fark ise cehennem kavramıdır. Bazı Hristiyanlar cehennemin ceza ve ıstırap yeri olduğuna, yani kelime anlamıyla gerçek bir cehennem olduğuna inanırlar. Ama çoğu Hristiyan ise cehennemi yaratıcı ile yaratılan arasında bir ayrım yeri olarak görürler. Bu ayrılık insanlara umutsuzluk, çaresizlik ve üzüntü verir. İslam’daki cehennem kavramı ise, Allah’ı reddedenler için bir ceza yeridir. Kendilerine pek çok ayet ve uyarı geldiği halde, yine de Tanrı’yı reddettiler, yanlış şeyler yaptılar, şirk koştular (Allah’a ortak koşmak), değil mi? Yaratıcı dışında şeylere taptılar ya da yaratıcıyla birlikte başka bir şeylere. İşte Kur’an’da tasvir edilen cehennem yeri budur.
Allah hepimizi cehennemden korusun ve ebedi cennete kavuştursun. Peki Hristiyanlar Müslümanların cehenneme gideceğine mi inanıyor? Hristiyanlara göre, tıpkı Müslümanların altı temel inancı ve beş şartı ile diğer yükümlülükleri olduğu gibi, eğer bir kişi İslami inançları kabul etmiyor ve yerine getirmiyorsa, o kişi için ceza söz konusu olabilir. Ya da uyarılara rağmen, tüm bilgilere rağmen, İslam’a inanmayan bir kişi için ceza söz konusudur diyebiliriz. İşte bir kişinin cehheneme gitme ölçütü budur.
Hristiyanlara göre, eğer bir kişi İsa’nın Tanrı, Tanrının Oğlu ya da Teslis’in bir parçası olduğunu kabul etmezse, ya da onun insanlığın kurtuluşu için öldüğüne inanmazsa, İsa’yla ilgili tüm bu görüşlere inanmazsa, o kişi cehennem ateşine gidecektir. Yani İsa’ya ve onun geliş amacına inanılmadığı takdirde, Müslümanların cehenneme gideceği söyleniyor. Evet. İsa’yı Tanrı ve kurtarıcı olarak kabul etmedikçe, Müslümanların cehenneme gideceğini söylerler. Ancak biz İncil’den onlara şunu söyleyebiliriz: Onların söylediği, İsa’nın kurtuluş hakkında söyledikleriyle uyumlu değil. Bence bu en önemli noktalardan biri. İsa’ya göre kurtuluş yolu, doğru inanca sahip olmak ve iyi ameller yapmaktır.
İşte İslam’ın dediği de budur. Kur’an’ın 2. suresinin 25. ayetinin tercümesinde Allah şöyle buyuruyor: “Doğru inanca sahip olan ve iyi amel yapan kişiye Allah sonsuz cenneti garanti eder. İncil’e göre, bir kişi İsa’ya gelmiş ve çok temel bir soru sormuştur: Bu Yeni Ahit’te ilk İncil olan Matta İncili’nde 19:16’dan itibaren geçer. “Bir kişi İsa’ya gelip sordu: ‘Ey iyi öğretmen, cennete gidebilmek için ne yapmalıyım?” Net bir cevap gelmeli, değil mi? “Ve İsa şöyle dedi: ‘Bana neden iyi diyorsun? İyi olan yalnızca Tanrı’dır.’” Dolayısıyla bu bölüme göre İsa Tanrı olamaz çünkü İsa, başka bir varlık olduğunu, onun tümüyle iyilik olduğunu, kendisinin o olmadığını söylüyor.
Sonrasında cevaba geçiyor. İsa diyor ki, “Eğer sonsuz yaşama sahip olmak, cennete gitmek istiyorsan, emirlere itaat et.” İsa şöyle demedi: “Sen birkaç gün, birkaç hafta, birkaç ay bekle, ben öleceğim, beni çarmıha gerecekler, benim öldüğüme inan, sonra dirileceğim ve işte cennete giden yol budur.” Hiç böyle bir şey söylemedi. Bu teoloji sonradan inşa edildi. İsa’nın söylediği ise, “Eğer cennete gitmek istiyorsan, emirlere uy.” “Ne tür emirler?” dedi adam. İsa “Eskinin emirleri” dedi, yani Eski Ahit. On Emir’den bahsediyordu. On Emir, Eski Ahit’te, Mısır’dan Çıkış kitabında, 20:3’te “Yalnızca bir Tanrı’ya tapın ve yalnızca bir Tanrı’ya inanın” der.
Geri kalan dokuz emir iyi amellerden bahseder. Örneğin, Tanrı’nın ismini kötüye kullanma, anne babana saygı göster, komşularına iyi davran, yalan söyleme, hile yapma, öldürme, iyi davranışlar. Yani On Emir’in ilk emri, bir Tanrı’ya inanmak. Geri kalan emirler ise iyi ameller yapmaktan bahseder. Yani İncil’de bile, İsa (a.s.), bir insanın cenneti kazanması için, doğru inançla beraber iyi ameller de yapması gerektiğini söyler. Hristiyanlığa göre, İsa kendini insanlığın günahlarının affı ve kurtuluşu için feda etti. Neden bu inanç yanlış olsun ki? Neden İsa’yı kurtarıcınız olarak kabul etmek, birinin kurtuluşu için yeterli olmasın? Bu, birçok açıdan yanlıştır bu arada.
Mantıksal açıdan yanlıştır, çünkü neden İsa’nın ölümü insanlığa kurtuluş getirsin ki? Ben evimden buraya araba kullandım. Diyelim ki hız sınırını aştım, polisin yakalaması gereken, sonuçlarına, cezasına katlanması gereken kişi ben olmalıyım. Cezayı çeken ne eşim, ne komşum, ne ailem olmamalı. O yüzden mantıksal olarak, bir kişi ölüyor, o kişinin ölümüne inanılıyorsa, bu nasıl kurtuluş sağlar? İslam’a göre, mantıkla da uyumlu olarak, ne ekersen onu biçersin. Yani iyilik yaparsan, ödül senindir. Kötülük yaparsan, tövbe edersen bağışlanma vardır, yoksa sonuçlarına katlanırsın. İslam’ın kurtuluşu akla ve mantığa uygundur.
Biliyorsunuz, dünyadaki her hukuk sistemi İslam’ın şahsi sorumluluk anlayışını uygular. Eğer bir suçlu bir şey yaparsa, o kişi ceza alır, başkası değil. Yani mantık açısından, Hristiyanların kurtuluş anlayışı anlamlı değildir. Daha öncesinde söylediğim gibi, dini açıdan baktığımızda da, İsa, kurtuluş yolunun, cennete gitmenin yolunun doğru inanç ve iyi amellerden geçtiğini söylemektedir. Matta İncili 19:16’dan itibaren bu konu geçer. Yani hangi açıdan bakarsak bakalım, hatta Eski Ahit’e baktığımızda bile, değil mi? Eski Ahit’te bile der ki, “Ne ekersen onu biçersin.” Hezekiel kitabında geçer.
Eski Ahit, İsa (a.s.), Kur’an, mantık ve her hukuk sistemi aynı şeyi söyler: “Kötülük yapan kişi cezalandırılmalıdır, iyilik yapan kişi ise ödüllendirilmelidir.” O yüzden aslî (orijinal) günah kavramı mantıklı değil, öyle değil mi? Aslî günah kavramına göre, Adem ile Havva günah işlediler, Tanrı’ya itaatsizlik edip elmayı yediler ya da ağacın yanına gittiler ve bunun cezası olarak da Adem ile Havva’nın bütün çocukları bu günahı miras alacaklar. Ama mantıksal açıdan baktığımızda, neden ben anne babamın günahları sebebiyle cezalandırılayım ki? Hiçbir hukuk sistemi, çocukların babalarının günahı için cezalandırılmasını kabul etmez. İslam’ın söylediği şudur ki, İslam, aslî günahı kabul etmez.
İslam, aslî iyilikten bahseder. Her çocuk, her bebek, her insan tertemiz bir kalple, tertemiz bir sayfayla doğar, değil mi? Masum, saf, lekesiz olarak doğar. Ergenlik çağına ulaşana kadar masumluk kalır. Sonrasında iyi şeyler yaparsa ödüllendirilir, kötü şeyler yaparsa da sonuçlarına katlanır. Yani İslam anlayışına göre, Adem ile Havva yanlış bir şey yaptıklarında, bir hata işlediklerinde, ikisi de Allah’a tövbe ettiler, “Ey Rabbimiz, bizi affet!” dediler. Ve Allah onları affetti. Hepsi bu. Ve her çocuk yaratılıştan gelen iyilikle doğar.
Bu cevabı birçok kez verdim, özellikle mescit tanıtım günlerinde, Hristiyanlar bu soruyu sorduklarında, her seferinde şöyle derler: “Biliyor musun Sabeel, senin bu İslam’daki kurtuluş anlayışıyla ilgili söylediklerin mantıklı geliyor, evet, anlamlı.” Sonra Hristiyanlar soruyor, “Peki neden Tanrı İncil’i korumadı?” “Allah neden İsa’ya verilen İncil’i, Davud’a verilen Zebur’u, Musa’ya verilen Tevrat’ı, ve İbrahim’e verilen sahÎfeleri neden korumadı? Tanrı dileseydi onları koruyabilirdi, orijinal metinler hala elimizde olabilirdi, değil mi?” Tanrı bunu yapabilir, o kudret sahibidir. O bunu yapma gücüne sahiptir. Ama bunu yapmadı çünkü o vahiyler sadece o insanlar ve o zaman içindi.
Orada sadece sınırlı bir rehberlik vardı. Orada sınırlı bir şeriat vardı. Bu şeriat bütün insanlar ve bütün zamanlar için geçerli olamazdı. Şeriat, rehberlik anlamına gelir. Mesela size basit bir benzetme yapayım. Norveç Anayasası’na bir bakalım. Norveç Anayasası sadece Norveçliler için, yaklaşık 5 milyon kişi için coğrafi olarak, kültürlerine ve geçmişlerine göre yazılmıştır. Norveç Anayasası ABD halkı ya da Hindistan halkı, ya da Afrika halkı için tam kapsayıcı olamaz. ABD Anayasası da diğer ülkeler için geçerli olamaz çünkü belli bir bağlamda yazılmıştır.
Ama bütün dünyaya, bütün kültürlere, bütün ırklara tüm zamanlarda geçerli bir anayasa olduğunu hayal edin: işte bu Kur’an’a karşılık gelen benzetmedir. Bunun yanında İncil, yani Eski ve Yeni Ahit Norveç ve ABD yasaları gibidir. Eğer Allah İncil’i veya İsa’ya verilen vahyi korumuş olsaydı bile bu, günümüz için yeterli olmazdı. Karşılaştığımız tüm sorunlara bir çözüm sunmaya yetmezdi. Yani kapsamı sınırlıydı, sadece o insanlar ve o zaman içindi. Bu sebeple, Allah, hikmetiyle onu koruma taahhüdünü almamıştır. Ama Kur’an, tüm insanlık için, tüm zamanlar için, her türlü problemin çözümü için, her kültür, her ırk için insana rehberdir.
Ve son vahiydir, bu yüzden Allah onu koruma taahhüdünü almıştır. Müslümanlar Kur’an’ın korunduğuna, İncil’in ise değiştirildiğine inanır. Peki sebebi nedir? Bunu kanıtlayabilir misiniz? Bu büyük bir iddia. Bu büyük bir iddia ve büyük iddia büyük kanıt gerektirir, değil mi? Hızlıca Kur’an’a bir göz atalım. Bakın, Allah bunu Kur’an’da 15. sure 9. ayette buyurmuştur: “Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız.” Onu iki farklı şekilde korur: Birincisi, insanların hafızasında korur. Bakın, Muhammed (s.a.v.), vahiy kendisine indiğinde Kur’an’ı ilk ezberleyen kişidir. Takipçileri Kur’an’ı ezberledi ve onu sonraki nesillere öğrettiler, bizim neslimize kadar.
Yani bu hafızada, 1400 yıl boyunca çok sayıda zincir kopmadan devam etti. Her nesilde onlarca, binlerce ve milyonlarca insan Kur’an’ı ezberledi. Bizim çağımızda, 2021 yılında, dünyada Kur’an ezberleyen kişi sayısının yaklaşık 15 milyon olduğunu öğrenenler şaşırıyor. Peki İncil için? Orijinal dilde? Sıfır. Orijinal dili dediğim, Aramice dilinde, ya da Eski Ahit’in antik klasik İbranice dilinde. İncil’i ezberleyen yok ama Kur’an’ı 15 milyon kişi ezberlemiş durumda. Yani bu, Kur’an’ın ezberlenmiş olduğunu söylemenin bir yoludur, değil mi? Şöyle bir deney de yapabiliriz: Kur’an’ı okumayı bilen bir Hristiyan gelir, Kur’ân’ı açabilir ve benim oğlum da Kur’an’ı ezberledi bu arada, maşallah.
Onun da tamamını ezberlemesine çok az kaldı. Yani oğlum da telefon veya herhangi bir cihaz olmadan başka bir yöne bakarak hafızasından okuyabilir. Arapçayı bilen bir Hristiyan da Kur’an’a bakabilir, okuduğu tam olarak benim oğlum Yusuf’un okuyacağı ile aynı olacaktır. Bu basit bir deney, değil mi? Kur’an’ın ikinci korunma yolu ise, Muhammed (s.a.v.) başlangıçtan beri okuma yazma bilmiyordu. Vahiy indiğinde, 55 ile 75 arasında katipleri olurdu. Onlar yanına gelirlerdi, onlardan isterdi, “Şu ayeti yazın, Kur’an’ın şu bölümünü önümde yazın.” Onlar yazardı ve sonra onlardan okumalarını isterdi, “Yazdıklarınızı bana okuyun” yani yazılanlar ile söyledikleri aynı mı kontrol ederdi.
Böylelikle, Bütün Kur’an yazıya geçirilmiş ve ezberlenmiş oldu. Matbaa öncesi dönemde, insanlar el ile yazı yazdıkları için, katipler hata yaptıklarında kopyalarda hata olabilmekteydi. Kur’an’ın yazılı nüshasında hata olursa, Kur’an’ı ezberleyenler (hafızlar), o hatayı yakalayıp, birebir orijinal haline uygun olacak şekilde düzeltmişlerdir. Yani Kur’an’ın başka hiçbir kitapta olmayan iki yönlü kontrol ve denge sistemi vardır. İşte Kur’an’ın korunduğunun delili budur. Ve elimizde Peygamber (s.a.v.) dönemine kadar giden Kur’an el yazmaları vardır. Bunlardan biri Birmingham’daki kütüphanede bulunan Birmingham Kur’an el yazmasıdır. İşte böylece Kur’an’ın korunduğunu gösterebiliriz.
Bu sadece körü körüne bir inanç değil, arkasında delil vardır. Peki ya İncil? İnsanlar şöyle düşünüyor olabilir: “Siz müslümanlar İncil’in değiştirildiğini iddia ediyorsunuz. Tamam, kanıtınız nerede? Kim değiştirdi? Ne zaman değiştirdi? Nereler değişmiş?” İsa (a.s.) rehberlikten, tek bir tanrıdan, kurtuluştan, bahsettiği zamanda bunları hiç kimse yazıya geçirmemişti. Hiçbir İncil tarihçisi, İsa’nın sözlerinin İsa’nın yaşadığı dönemde yazıya geçirildiğini söylemez. Yani İsa gittikten çok uzun yıllar sonra, insanlar İsa’nın söylediklerini hatırlamaya başladı ve yazıya döktü. Yani İsa’nın dünyadan ayrılmasından sonra yaklaşık 30 ila 60 yıllık bir boşluk oldu.
Hristiyanlara göre, bu sözleri yazıya geçiren kişiler, dört İncil yazarı, aslında olayın görgü tanığı değiller. Kimliği bilinmeyen yazarlar. Üstelik yazdıklarında da İsa’nın konuştuğu dili bile kullanmadılar. Bakın, Brittanica Ansiklopedisi’ne göre, İsa Aramice konuşuyordu. Ama Yeni Ahit’in orijinal metinleri Yunanca yazılmıştır. İslam’da ise, Kur’an Arapça yazılmış, Arapça ezberlenmiş, Arapça indirilmiştir ve namazlarda da Arapça okunmaktadır. Ancak Hristiyanlıkta bu yoktur. İncil, yani Yeni Ahit Yunanca’dır. Ancak İsa’nın dili Aramicedir, değil mi? Burada çok büyük boşluklar vardır.
İsa’nın zamanında yazılmamış, farklı bir dilde yazılmış, bir mürit ya da görgü tanığı tarafından yazılmamıştır, ve buna ek olarak çok sayıda değişiklik yapılmıştır. Ve bu kadar çok değişikliğin gerçekleşmesinin nedeni şudur: Şöyle düşünün, Elinizde bir İncil nüshası var ve birisi bu nüshayı kopyalamak zorunda. Ancak İncil’i ezberleyen biri yok. Kopyalayan kişi yazarken hata yapabilir. Yanlış hatırlayabilir, yorgun olabilir, ışık az olabilir, değil mi? Yaptıkları kopya orijinali ile aynı olmayacaktır çünkü orada bir hata vardır. Eğer birisi bu kopyadan bir kopya çıkarırsa, bir sonraki kopya da aynı hatayı içerir ve daha fazlası da eklenebilir.
Kopya sayısı arttıkça hatalar da katlanarak çoğalır. Onlara İncil’in değiştiğini göstermenin bir yolu da benim İncil koleksiyoncusu olmam iledir. Evet, koleksiyonumda 300 İncil var. Bir gün arşivime gelin. Koleksiyonumda farklı zamanlardan, farklı dillerde ve farklı versiyonlarda İncil var. Her biri birbirinden farklı. Örnek verelim, değil mi? 1611’de İngiltere Kralı James’in gözetiminde hazırlanan King James versiyonu var. Bu İncil, hatalar içerdiği ve eski el yazmalarından kopyalanmadığı için 1881’den 1885’e kadar yenilenmiştir. 1881’de İngiltere’de yenilediler ama bunda da bazı hatalar vardı, bu sebeple 1901’de Amerikan Standart Versiyonu olarak tekrar yenilendi.
Ancak bunda da hatalar vardı. Çünkü yeni el yazmaları bulunmaya başlanmıştı. Ve bulunan yeni el yazmaları bu İncil’le farklılık gösteriyordu. bu nedenle sürekli güncellenmek zorunda kaldı. Bazı örnekler vereceğim, tamam mı? 1901 Amerikan Standart Versiyonu’nda hatalar vardı, 1952’de tekrar revize edildi. Yine hatalar vardı, 1971’de Yeni Amerikan Standart İncili olarak yenilendi. Yine hatalar bulundu, 1989 yılında tekrar yenilendi, 2020’de tekrar, 2021’de tekrar yenilendi. Belki düşünüyorsunuzdur, Sabeel kardeş, burada ne oluyor? Durum şu ki, tamam diyelim, elinizde tek bir İncil var. Ama yeni el yazmaları bulunduğunda, bu İncil’i güncellemek zorundalar.
Değişimin söz konusu çeviri değil, metnin içeriğidir. Peki insanlar İncil’de hangi kısımları değiştirmiş olabilir? Eğer İncil’in Kral James versiyonunda, Yeni Ahit’in ikinci kitabı, yani Mark İncili’nde 16. bölümde… Umarım hepsini takip edebiliyorsunuzdur. Yeni Ahit’in ikinci İncil kitabı, 16. bölümünde Kral James versiyonunda 20 ayet ayet vardır. Bu bir İncil’dir. Ancak elimdeki İncil’in 1952 versiyonu olan Markos İncili’nin 16. bölümünde sadece 8 ayet var. Diğerinde 20 tane var. Bazı insanlar şöyle düşünebilir: “Müslümanlar çeviri ile versiyonu karıştırıyorlar.” Hayır, biz çeviriyi anlıyoruz. Örneğin çeviri İngilizceden Türkçeye çeviridir, değil mi? Bu bir çeviridir.
Versiyon ise metindeki kelimelerin, cümlelerin değiştirilmesidir. Bu versiyonda daha fazla ayet var, bu versiyonda ise daha az. Bu bir örnek, değil mi? Basit bir örnek. Başka bir örnek ise Yuhanna İncili, dördüncü İncil, 7:53’tedir, Bir hayat kadınının etrafında toplanan insanlar onu taşlamak isterler. İsa gelir ve, “Günahsız olanınız ilk taşı atsın” der. Belki bu hikayeyi duymuşsunuzdur. Ama bu hikaye eski el yazmalarında yoktur. Kral James versiyonunda ise var. İncil’in RSV versiyonunda, “Bu hikaye sonradan eklenmiştir, eski el yazmalarında bu hikaye yoktur” der. Yani biri bu hikayeyi sonradan eklemiştir. Başka hızlı bir örnek: Yuhanna’nın birinci mektubu, 5:7’dir.
Kral James versiyonu der ki, “Gökte tanıklık eden üçtür: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh.” Kral James versiyonu bunu içerir. İncil’in yeni versiyonlarında ise bu çıkarılmıştır. Çünkü bunun sonradan eklendiği fark edilmiştir. Yani demek istediğim, yüzyıllar boyunca Yunan el yazmalarına eklemeler ve çıkarmalar yapılmıştır. İşte bu sebeple diyoruz ki İncil değişmiştir. Hristiyanlar için şöyle bir ikilem vardır: Orijinal İncil yoktur, İncil hafızları, ezberleyenleri yoktur. Ellerinde sadece bu el yazmaları vardır ve her biri de birbirinden farklıdır. Bu yüzden akıllarına göre, oy çokluğuna göre karar vererek, bu bölüm şuraya gelsin, bu bölüm şuraya gitsin diyorlar. İncilleri bu şekilde oluşturuyorlar.
Müslümanlar olarak “İncil değiştirildi, Kur’an ise korundu” dediğimizde, bu görüşümüzü destekleyen bol miktarda sağlam ve güvenilir delilimiz var. Peki yalnızca dört İncil mi yazıldı yoksa İsa’nın zamanında başka İnciller de var mıydı? Şöyle oldu: İsa göğe yükseltildikten sonra, yaklaşık miladi 33 yılında, onun öğretileriyle ilgili hiçbir yazı yazılmadı. Onlarca yıl sonra insanlar birçok farklı İncil yazmaya başladılar. İncil’in tanımı şudur: Hz. İsa’nın (a.s.) hayatını anlatan biyografik metinlerdir. Birçok kişi Hz. İsa’nın biyografisini yazdı. Yalnızca Matta, Markos, Luka ve Yuhanna değil, çok sayıda İncil yazılmıştı. Kimileri 77 tane diyor, kimileri 100, kimileri ise 200 diyor.
İsa’nın ilk müritleri ve onların soyundan gelenler İsa’nın tebliğ ettiği tevhit inancını öğretmek için dünyanın farklı yerlerine gittiler. Yani bu Hristiyanlar ya da bu ilk müritler, Roma İmparatorluğu’na, Pers’e Mısır’a Hindistan’ın alt kıtasına ya da Çin’e gittiklerinde, o bölgelerde, o kültürlerde, Teslis inancı ya da Teslis’in farklı formları yaygındı. Ne yazık ki, İsa’nın tevhid ehli takipçileri tevhidi sulandırdılar ve Teslis inancını içine kattılar. O dönem Roma İmparatorluğu’nda şöyle bir durum vardı: İki grup Hristiyan vardı. Teslisçi Hristiyanlar ve tevhid ehli Hristiyanlar, ya da bugün “Üniteryan Hristiyanlar” dediğimiz grup. Yani Teslisçiler ve Üniteryanlar vardı.
Aralarında sürekli tartışma ve çatışma yaşanıyordu. İşte o zaman Roma İmparatoru Konstantin devreye girdi, kendisi pagan bir imparatordu. Dedi ki: “Artık barış olmalı, uyum sağlanmalı, gelin herkesi bir araya getirelim Böylece bütün Hristiyan piskoposları topladı. Ve İznik Konsili olarak bilinen bir konsey düzenlendi. Orada, İsa’nın Baba’yla eşit olduğu kararı alındı. Bu arada, bundan öncesinde böyle bir inanç yoktu, değil mi? Böylelikle bu, resmi inanç haline geldi. Bu kararlar alınırken ellerinde birçok İncil vardı ve Hristiyanlar hangisi doğru, hangisi yanlış karar veremiyorlardı. Ama artık Teslis inancı resmi inanç haline gelmişti.
Ve 367 yılında, yani İncil’in ne olacağına karar verileceği zaman… Bakın bu İsa’dan ne kadar sonra oluyor! 367 yılında Teslis inancı dahil edildi ve sadece Teslis inancına uygun olan İnciller seçildi. 367 yılında, İsa’dan 300 yıl sonra. Yani Teslis’e uyan İnciller Kutsal Kitap’a eklendi. Bu inanca uymayanlar ise çıkartıldı. Tomas İncili gibi birçok başka İncil vardı; ya da Barnabas İncili gibi başka İnciller de vardı. Bu İncillerde İsa’nın yalnızca bir peygamber olduğu, yalnızca bir Tanrı olduğu, İsa’nın ölmediği yazıyordu. İslam’ın anlattığı kurtuluş inancı yazıyordu.
Bu İncillerin hepsi ortadan kaldırıldı, kara listeye alındı, yasaklandı ve yalnızca Teslis inancıyla örtüşen İnciller kabul edildi. Peki o zaman bu Teslis inancı nasıl ortaya çıktı? Hristiyan olmadan önce mensubu oldukları başka dinlerden mi alındı bu inançlar? Aslında Teslis inancı, çeşitli kültürlerde oldukça yaygındı. Yalnızca Teslis değil bu arada, değil mi? Çünkü bazı kültürlerde Tanrı inancı öyle derecede bozulmuştu ki, insanlar putlara, insanlara, hayvanlara, Teslis benzeri kavramlara tapmaya başladılar. Mesela Hindularda hâlâ bir Teslis inancı var. Yaratıcı Brahma, koruyucu Vishnu ve yok edici olan Şiva’dan oluşan üçlü sistem var.
Mısır kültüründe de benzer bir Teslis vardı, Roma İmparatorluğunda da, İran’da da. Tevhid inancı bozulmuştu. Mesela Hindistan’da, ben Hindistanlıyım bu arada. Hindistan’da doğup büyüdüm. Bazı Müslümanların bile ölülerin mezarlarının etrafında döndüğünü gördüm. Bunlar Müslümandı. Ve bu ölü kişilere secde ediyorlardı. Evet, ölülere secde ediyorlardı ve kendilerini Müslüman olarak görüyorlardı ama ilimden yoksunlardı, bidat yapıyorlardı. Aynı şekilde, İsa’nın ilk müritleri de başka kültürlerle karşılaşınca bir şekilde o kültürlerden, onların hayat tarzlarından, inanç sistemlerinden etkilendiler ve tevhid inancını sulandırdılar. Teslis anlayışlarını içeriye kattılar.
Başlangıçta, bazı kültürlerde, hatta Yahudi kültüründe bile, dindar, iyi olan insanlar “Tanrı’nın oğlu” olarak adlandırılırdı. Gerçek anlamda değil, mecaz anlamda. Ama sonra İsa’nın takipçileri meydana çıktı ve dediler ki, “Bakın, başka kültürlerde Tanrı’nın oğlu, oğulları var.” Bu yüzden onlar da “Belki İsa da Tanrı’nın oğludur” dediler. Yani mecazi olması gereken bir ifadeye gerçek anlam yüklediler. Sonra, “Tanrı’nın bir oğlu varsa, onun da Tanrı’nın sıfatlarına sahip olması gerekir” dediler. Yani oğul da Tanrı olmalı, dediler. Sonra Kutsal Ruh adında bir varlık daha eklediler. Bilirsiniz, Tanrı’nın Ruhu metaforik bir ifadedir, Tanrı’nın Ruhu Tanrı’nın kendisidir.
Ama onlar bu ruhu ayrı bir kişi yaptılar ve ona ilahî nitelikler yüklediler. Sonra da dediler ki, “Eğer Baba Tanrı’ysa, Oğul da Tanrı’nın sıfatlarına sahipse, ve Kutsal Ruh da Tanrı’nın sıfatlarına sahipse… Belki tıpkı diğer kültürlerdeki gibi, Tanrı da üç kişilikten oluşuyordur.” İşte böylece, İsa’dan yüzyıllar sonra Teslis inancı, Hristiyan inancının resmî parçası haline geldi. Yani bunlar gerçekten mantıklı argümanlar, ama birçok Hristiyan şöyle diyor: “Ben Hristiyanlıkta maneviyat buldum ve Tanrı’yla bir bağ hissediyorum. O zaman neden inancımı değiştirmem gerekiyor? Bir kişinin Hristiyanlıktan İslam’a geçmesi için üç sebep var. Üç basit sebep, hızlıca.
Her şeyden önce, bir kişi bir inanç hakkında kendini iyi, manevi ya da huzurlu hissediyorsa, bu o inancın doğru olduğunun ölçütü değildir. Bir Hindu da tapınağa gittiğinde “Maneviyat hissediyorum” diyebilir, değil mi? “Kendimi iyi hissediyorum, bu doğru inanç” diyebilir. İnsanların söylediği duygular hakikat değildir. Bir Budist de aynı şeyi söyleyebilir, bir Yahudi de söyleyebilir. Müslümanlar da aynı şeyi söyler. Ama bir şeyi söylüyoruz diye o şey doğru olmaz. Duygular… Hepimizin duyguları var. Buna öznel argüman denir. Özneldir, değil mi? Yani duygularla hareket edemeyiz, hakikatlerle hareket etmeliyiz. Şimdi gerçeklere gelelim, iki şey.
Birincisi, bizim için doğru inancın ölçütlerinden biri şudur: O inanç, doğru bir Tanrı anlayışına sahip olmalıdır. Eğer Tanrı anlayışı doğruysa, geri kalan her şey yerli yerine oturur. Eğer Tanrı anlayışı yanlışsa, diğer her şey önemsiz kalır. İslam’ın anlattığı Tanrı anlayışı mutlak tevhiddir. Yalnızca tek bir yaratıcı vardır, yüce sıfatlara sahiptir, hiçbir ortağı yoktur, Teslis yoktur, mutlak birlik vardır. Bu her peygamberin, her elçinin öğrettiği bir Tanrı anlayışıdır, İncil’de bile. Ben Hristiyan ve Yahudi dostlarıma şöyle derim: Eski Ahit’te İbrahim’e (a.s.) bakarsanız, o tevhid inancına sahipti. Teslis’i savunmuyordu.
Musa da Teslis’i savunmuyordu, tevhidi öğretiyordu, diğer peygamberler de öyle. İsa bile tevhidi öğretiyordu. İsa Teslis’i savunmuyordu. İşte bu, bir Hristiyanın İslam’a yönelmesi için ikinci sebeptir. Çünkü İslam, İsa’nın ve diğer tüm peygamberlerin öğrettiği tevhid inancını yeniden canlandırdı. Ve üçüncü önemli sebep şu: Seküler bir bakış açısından yaklaşırsam, karşımda İslam, Hristiyanlık, Yahudilik, Hinduizm varsa, bir inancı seçeceksem, şu ölçüt geçerli olur: İnsanlık pek çok sorunla boğuşuyor. Irkçılık, aile yapısının çöküşü, ahlaki değerlerin kaybı, c*nayet, int*har, kumar… Sorunların listesi uzayıp gidiyor… Peki çözüm nedir?
Yani, doğru inancın ölçütlerinden biri de şu olmalı: Eğer o inanç Tanrı’dan geliyorsa, tüm bu sorunlara uygulanabilir, faydalı ve işe yarar çözümler sunmalıdır. Yeni Ahit’e bakarsanız, orada ekonomik sistemle ilgili siyasi sistemle ilgili, yargı sistemiyle ilgili kapsamlı çözümlerden bahsetmez. Aile yapısı ve evlilik sistemi konuları da yoktur. Çözümlere ihtiyacımız var, ama Yeni Ahit’te bunlar yok. Eski Ahit’te bir dereceye kadar var, ama onlar yalnızca Yahudiler içindir. Sınırlıdır, zamana bağlıdır, kişilere bağlıdır, sadece belirli kişiler içindir. İhtiyacımız var ama onlarda yok. Hindu Vedalarda yok. Budist yazıtlarında da yok, değil mi?
İnsanlık, 8 milyar insan, çözümlere ve rehberliğe ihtiyaç duyuyor. Mantık açısından bakıldığında, bu çözümlere sahip değiller. Uygulanabilir çözümler yok. Sadece “komşunu sev” deniyor, tamam da “sevmek” ne demek? Detaylı çözümler olması gerekiyor. İslam bu çözümlere sahiptir. Allah’ın insanlığa sözü olan Kur’an’da ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) uygulamaları olan Sünnet’te bu çözümler mevcuttur. İnsanlık bu çözümlere muhtaçtır, diğerlerinde yoktur, İslam’da vardır. İşte bu üç sebeple, mantıklı ve akılcı bakış açısıyla, İslam doğru inançtır. Yani siz önceki peygamberlerin, Eski Ahit’teki peygamberlerin tek bir Tanrı’ya inanma ve O’na kulluk etme öğretisini getirdiklerini söylüyorsunuz.
Ayrıca İsa’nın da aynı şeyleri söylediğini belirttiniz. Peki Hristiyanlara göre, bu peygamberlere ne olacak? Çünkü onlar İsa’ya inanmadılar. Çünkü İsa onlardan sonra geldi. Yani bu peygamberlerin durumu ne olacak? İsa’dan (a.s.) önce yaşamış olan insanların kurtuluş yolu neydi? Onların kurtuluş anlayışı da aynıydı: doğru inanca sahip olmak ve salih amel işlemek. Bir eksiklik olduğunda, bağışlanma için Allah’a tövbe etmek. Ve bu mantıklıdır çünkü, örneğin Musa (a.s.) zamanındaki insanlar, yani Musa’nın ilk takipçileri bizlere göre Müslümandır. Tanrı’ya itaat etmişlerdi. Yani Arapçada onlara verdiğimiz isim “Müslüman”dır.
Yani Musa’yı peygamber olarak kabul eden, ve Allah’ın verdiği Tevrat’a inanan ve ona uymaya çalışan, hataları için Allah’a tövbe eden her kişi için biz deriz ki: Allah’ın rahmetiyle cennete gideceklerdir. Musa, İbrahim, Süleyman, Davud, İshak zamanındaki insanlar da dahil, değil mi? Tüm peygamberler. Ve çok önemli bir şey, İsa’nın yaşadığı dönemde bile, biz deriz ki, İsa’yı peygamber olarak kabul eden, tek bir Tanrıya iman eden, O’na teslim olan ve Allah’ın İsa’ya ve müritlere gönderdiği İncil’e tabi olan kimseler için biz deriz ki: O kişi Mesih’in bir takipçisidir ve Müslümandır.
Ve onların kurtuluş yolu şudur: “Tanrı’ya inanmak, İsa’yı peygamber olarak kabul etmek, ve Tevrat ya da İncil’e tabi olmaktır. İncil’de hayret verici bir ifade vardır, değil mi? Neden buna hayret ediyorum? Bir kişinin Müslüman olması için, diyelim ki biri mescide gelip “Kur’an’ı okudum, Müslüman olmak istiyorum” derse, Şehadet getirmesi gerekir: “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.” Yani şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed (s.a.v.) O’nun elçisidir. İsa zamanında aynı ifade geçerli değil miydi? İsa Allah’ın elçisidir, öyle değil mi? Allah’tan başka ilah yoktur ve İsa O’nun elçisidir? Bunu İncil’de de görebilirsiniz.
İsa şöyle diyor: “Eğer ebedi yaşama gitmek istiyorlarsa, cennete gitmek istiyorlarsa, insanların senin (Tanrı’yı işaret ederek) tek gerçek Tanrı olduğunu ve İsa’nın Tanrı’nın elçisi olduğunu bilmeleri gerekir. Vay canına. Şehadet, İncil’de de geçiyor. Ve İsa diyor ki cennete gitmenin yolu bunu bilmek ve bu şehadeti söylemektir. Peki Hz. Muhammed (s.a.v.) Tevrat ve İncil’i kopyalayıp Kur’an’ı yazmış olamaz mıydı? Kur’an’ın İncil’den kopyalanması birçok kişinin öne sürdüğü bir iddia. Bu iddiayı gidermenin ve çürütmenin birçok yolu var. İlk olarak Kur’an’ın İncil’den kopyalanmadığını söyleyebiliriz, çünkü Hz. Muhammed (s.a.v.) okuma yazma bilmiyordu.
Yazmak isteseydi bile, İncil’i okuyup kopyalaması mümkün olmazdı. Bu birinci nokta. Kur’an 7. sure 157. ayette onun ümmi bir peygamber olduğu, okuma yazma bilmediğini belirtir. Söyleyebileceğimiz ikinci şey, o dönemde bakıp kopyalayabileceği Arapçaya çevrilmiş eksiksiz bir İncil yoktu. Eski Ahit’in ilk çevirisi Sadiya Gaon adlı bir Yahudi âlim tarafından yaklaşık 900 yılında tamamlandı. Yani 7. yüzyılda, Muhammed (s.a.v.) zamanında, Eski Ahit Arapçaya çevrilmemişti. Yeni Ahit ise 1600’lere kadar tamamen Arapçaya çevrilmemiştir. Dolayısıyla, Hz. Peygamber’in kopyalayabileceği Arapça dilinde bir İncil mevcut değildi, değil mi? Arapça çevirisi mevcut değildi.
Üçüncü olarak da şunu söyleyebiliriz: Kur’an’da olup İncil’de olmayan bölümler de var ve bunun tam tersi de geçerli. Bununla neyi kastediyorum? Mesela Kur’an’da firavun kıssasından bahseder. İncil’de Firavun anlatır, ama Kur’an bu hikayeyi tamamlar. Örnek olarak, Mısır’dan Çıkış kitabının üçüncü bölümünde geçen hikayede, Firavun ve ordusu Musa’nın peşine düşüyor ve ardından boğuluyorlar. Kur’an da aynı hikayeyi anlatır ama Kur’an şunu da ekler: Firavun boğulduktan sonra cesedi, kendinden sonrakilere ibret olması için korunacaktır, der. Günümüzde Firavun’un cesedi bulundu, otopsisi yapıldı ve dediler ki: “Bu Musa’nın zamanındaki Firavun’dur.” Yani Kur’an ekstra bilgi sunuyor.
Eğer Peygamber İncil’den kopyalıyor olsaydı, bu ilave, doğru bilgileri kim verdi o zaman? Bilim insanlarının ancak bizim çağımızda keşfettiği bilgileri kim verdi? İkinci olarak, Kur’an başka nelerden bahseder? Nuh’tan. Nuh ve tufan olayından. İncil de tufandan bahseder, Kur’an da tufandan bahseder. İncil’e göre tufan küreseldir. Yaratılış Kitabı 7:21’de şöyle yazar: “Tüm dünya sular altında kaldı. Gemidekiler hariç herkes yok oldu.” Eski Ahit’in Yaratılış Kitabı 7:21’de bunu söyler. Kur’an tufandan bahseder, ancak yerel biz tufandan söz eder. Yalnızca Nuh’a (a.s.) karşı çıkanlar, öğretisiyle alay edenler ve Allah’tan yüz çevirenler Allah tarafından cezalandırılmıştır.
Bu olay yerel bir tufandı. Şimdi elimizde iki anlatı var, biri Kur’an’da, biri İncil’de. Ama arkeologlar bugün Kur’an’daki anlatıyı destekliyor. Bilim Kur’an’daki anlatıyı destekliyor, değil mi? Üçüncüsü, bu ek bilgi Peygamber’e (s.a.v.) kimden geldi? Üçüncü olarak söyleyebileceğimiz şeyse, Kur’an’da bilimsel gerçeklerin olmasıdır. 500’den fazla bilimsel gerçek ve sıfır hata. Bu İncil’de yok ama Kur’an’da var. Tekrar söylüyorum, Kur’an İncil’den kopyalansaydı, bu ekstra bilimsel gerçekleri kim Kur’an’a koydu? Bu da başka bir gerekçe, değil mi? Basit bir benzetme yapayım: Diyelim ki iki öğrenci var. Birinci öğrenci, hadi buna Mahmut diyelim, 50 alıyor, Ferhat ise 80 alıyor, tamam mı?
Basit, değil mi? Son sınavda Mahmut Ferhat’ın yanına oturuyor, ve Ferhat’ın tüm cevaplarını kopyalıyor. Ferhat 80 alıyor diyelim, sizce Mahmut kaç alır? Aynı cevapları kopyalıyor. 80 alır değil mi? Çünkü Mahmut sadece doğru cevapları değil, yanlış olanları da kopyalıyor. Yani eğer Kur’an İncil’den kopyalansaydı, Kur’an İncil’deki hataları, İncil’deki yanlışları, İncil’deki tutarsızlıkları da içerirdi. Ama içermiyor. Kur’an’da sıfır hata varken, İncil’de pek çok hata var. Peki yalnızca doğru olanları kim seçip çıkardı, doğru olanları kim ekledi? Bilim bunu ispatlıyor.
Bu nedenle bilimsel açıdan, arkeolojik açıdan, kutsal kitap açısından, tarihsel açıdan Kur’an’ın bağımsız olarak geldiğini ve İncil’den kopyalanmadığını söyleyebiliyoruz. Ama bazı insanlar şöyle söyleyebilir: “Kur’an ile İncil arasında benzerlikler var.” Bu yüzden onun kopyalandığını söylüyorlar. Onlara söylediğim şu: İncil de Kur’an gibi aynı kaynaktan, Allah’tan geldi. Ancak İncil zamanla değiştirildi, bazı orijinal kalıntılar hala mevcut. Sonra Allah son vahyi gönderdi ve bu vahyin içinde İncil ile bazı benzerlikler yer aldı. Yani bir kitap diğerinden kopyalanmadı. ikisi de aynı kaynaktan geldi. Şimdi bunu mantıksal bir sonuca bağlayalım.
Eğer insanlar Kur’an’ın İncil’den kopyalandığını söylüyorsa, o zaman Yeni Ahit’in Eski Ahit ile benzerlikleri olduğunu kabul edelim. Peki Hristiyanlar, Hristiyan yazarlar Yahudi yazarlardan kopya mı çekti, bunu kabul ediyorlar mı? Yahudi yazarlardan intihal mi ettiler? Neden oraya gelince duruyoruz? Eski Ahit ile Hindu Veda’ları arasında benzerlikler var. Peki şunu diyebilir miyiz: Eski Ahit yazarları Hindu metinlerinden mi kopyaladı? Neden oraya gelince duruyoruz? Hindu Vedaları da Babil yazıtları ile benzerlik gösteriyor. Yani nereye kadar gideceğiz?
Söyleyebileceğimiz tek şey, Kur’an’ın bağımsız olarak aynı kaynaktan, Allah’tan geldiği ve İncil’in de aynı kaynaktan, Allah’tan gelen kalıntılara sahip olduğudur. Kaynak aynı olduğu için benzerlikler vardır, yoksa biri diğerinden kopya çektiği için değil. Yüzyıllardır Yahudiler Mesih’i, İsa’yı bekliyorlardı. Ama İsa geldiğinde onu inkâr ettiler. Kutsal kitapları da Hz. Muhammed’in gelişinden bahsediyordu, kendi kitapları. Ancak Hristiyanlar onu inkar ettiğinde, Hz. Muhammed’i inkar ettiğinde, o Yahudiler gibi davranmış olmuyor mu? Evet, bazı benzerlikler olabilir. Hristiyanlar neden Muhammed’i (a.s.) inkar ediyor? ve neden Yahudiler sadece İsa’yı değil, Muhammed’i (s.a.v.) de inkar etti?
Yahudi alimler Mesih’te belli özellikler arıyorlardı. Mesih, Davud gibi bir kral olmalıydı. Mesih, askeri bir lider olmalıydı. Mesih, orduyla hükmetmeli, değil mi? Büyük bir imparatorluğu olmalıydı. Ama İsa’da ne gördüler? “Zayıf” biri, insanlar onunla alay ediyor, reddediyor, ordusu yok, gücü yok. Akıllarınca dediler ki, “Bu Mesih olamaz.” Çünkü kendi kitaplarına göre Mesih’in belirli özellikleri vardı. Ve bu sebeple, İsa’yı (a.s.) reddettiler. Yahudiler aynı zamanda Muhammed’i (s.a.v.) de reddettiler. Bazen buna sebep olan kibirleri oldu. Şöyle düşünüyor olabilirlerdi: “Tüm peygamberler İshak’ın soyundan geldi. Biz seçilmiş insanlarız. Kitaplar bize geldi, peygamberler bize verildi.
Biz en üstün milletiz.” Ancak Muhammed’i (s.a.v.) gördüklerinde, İsmail’in (a.s.) soyundan, yani Araplardan geldiğini görünce, ne yazık ki kibirlerinden dolayı onu reddettiler. Kendi kitaplarındaki işaretleri görmelerine rağmen. Bazı Yahudiler Müslüman oldu bu arada, ama çoğu reddetti ve inkar ettiler, tıpkı İsa’yı (a.s.) inkar ettikleri gibi. Şimdi, Hristiyanlar Muhammed’i (s.a.v.) inkar ediyorlar, çünkü onlara göre İncil tamamlanmış, eksiksiz bir kitaptır. Kurtuluş da onlara göre gayet düzgün bir şekilde yer almaktadır. İsa geldi, öldü ve hikaye orada bitti. Artık yeni bir kişinin, yeni bir rehberin gelip İncil’e bir şey eklemesi gerekmez.
Bu sebeple derler ki, İncil yeterlidir, İsa yeterlidir, rehberlik yeterlidir, yeni bir elçiye ya da yeni bir peygambere ihtiyaç yoktur. Bu sebeple Hz. Muhammed’i (s.a.v.) inkar ederler. Fakat daha önce söylediğimiz gibi, Tecrat’ta ve İncil’de Muhammed (s.a.v.) hakkında çok sayıda kehanet ve işaretler bulunmaktadır. Eğer samimi bir Yahudi ya da samimi bir Hristiyan bu kehanetlere bakarsa, Muhammed’in (s.a.v.) kendisinde bu harika işaretleri bulacaktır ve Allah’ın onun aracılığıyla verdiği rehberliği, tevhid inancını görecektir. İnşallah, eğer gerçekten samimiler ise onu da bir peygamber olarak kabul edeceklerdir ve Allah tarafından gönderilen İslam dinine tabi olacaklardır.
Son olarak, diyelim ki bir Hristiyan sizi izliyor ve şöyle diyor: “İslam mantıklı geliyor ama ben İsa’yı bırakmak istemiyorum. İsa’yı çok seviyorum, onu terk etmek istemiyorum. Eğer Müslüman olursam İsa’yla olan bağım, ilişkim ne olacak?” Eğer bir Hristiyan bunu söylüyorsa, “İslam güzel, cazip geliyor ama İsa’dan vazgeçmem mi gerekiyor?” diyorsa “İsa’yı seviyorum.” diyorsa, ona derim ki, sahip olduğun İsa’yı da getir, ama üzerine daha fazlasını ekle. Yani İsa’dan vazgeçmen gerekmiyor. Şimdi, İsa’yı olduğu gibi kabul etmiş oluyorsun. O büyük bir peygamberdi. İncil onun büyük bir peygamber olduğunu birçok kez söylüyor, değil mi? Matta 13:57, Yuhanna 4:44, Markos 6:4, Luka 13:33.
Eğer İsa’yı seviyorsan, onun söylediklerine uy. O, tevhid inancına sahipti, bunu da yanında getireceksin. Ve İsa’nın bir peygamber olduğunu da getireceksin. Kur’an da aynısını söylüyor. Ayrıca İsa’nın giyinme tarzını da beraberinde getireceksin. Sakalı vardı, mütevazı kıyafetler giyerdi. Bunları da yanında getireceksin. İsa, müritlerine “Selam üzerinize olsun” derdi. Müslümanlar da aynısını söylüyor, bunu da getireceksin. Ayrıca İsa’nın 40 gün 40 gece, Müslümanların oruç tutmasına benzer şekilde oruç tuttuğu gerçeğini de getireceksin. Ve getirebileceğin en güzel İsa’nın ibadet etme şekli. Secdeye giderdi ve Allah’a dua ederdi. O, Allah’a bağlıydı.
Bunu da beraberinde getireceksin çünkü zaten Müslümanlar da aynı şeyi yapıyor. Yani İsa’yı kaybetmiş olmuyorsun, İsa’yı getiriyorsun ama üzerine daha fazlasını ekliyorsun, yaratıcının vermiş olduğu daha güzel şeyleri. İsa (a.s.) hiç alkol içmemiş, domuz eti yememiş, hiç kan almamıştır, yani kan tüketmemiştir. Çünkü o uygulayan biriydi, çünkü o bir Müslüman, bir peygamberdi. Ona verilen emirleri uygulardı, Allah’ın Hz. Musa’ya verdiği rehberliği uygular, yaşardı. Eski Ahit’te “Domuz eti yemeyin.” der. Levililer Kitabı’nda, Eski Ahit’te kan tüketmeyin gibi birçok emir vardır.
Ve İsa, Allah’ın elçisi olarak şöyle demiştir: Yeni Ahit’te, ilk İncil’de demiştir ki: Matta İncili 5:17’den itibaren: “Ben yasayı da peygamberleri de ortadan kaldırmaya gelmedim, tamamlamaya geldim. Eski Ahit’teki yasalardan herhangi birini kaldıran kişi gökteki krallıkta en küçük olacaktır. Ama yasaları yerine getiren ise, en yüce mertebede olacaktır.” Ve o yasalardan bazıları, domuz eti yememek, kan tüketmemek, değil mi? Ve bunlar bizim Şeriat olarak bildiğimiz yasalardır, helal kurallarıdır. Eğer İsa’yı seviyorsan, bunları terk edersin. Çünkü Müslümanlar da bunları terk etmiştir. Eğer İsa’yı seviyorsan, onun inancını takip et. İsa’nın inancı İslam’dı.
Ve seni de, tüm insanlıkla birlikte İslam inancına davet ediyoruz. Onda kurtuluş vardır, senin için fayda ondadır. Cezâkallahu Hayran (Allah seni iyilikle ödüllendirsin.) Cevapların için teşekkür ederiz, Sabeel Ahmed kardeşim. Peki İslam’da kadınlar, şeriat, cihat konuları gibi Hristiyanların İslam hakkında çok fazla sorduğu birçok soru daha var. Bu sorular ikinci videoda olacak inşâAllah (Allah izin verirse). Bakalım Dr. Sabeel Ahmed yine bu kadar kolay cevaplayabilecek mi? O zamana kadar takipte kalın ve abone olmayı unutmayın. Esselamu aleyküm (Allah’ın selamı üzerinize olsun.)