Towards Eternity
Bloga dön

Resûlullah’ın En Zor Günü (Taif) - Yapay Zeka Canlandırmalı Siyer Serisi - EY RESUL - Bölüm 4

Yayınlanma tarihi

YouTube'da izle

Öyle bir açlık hayal edin ki akrabalarınızla birlikte kuşatma altındasınız, dışarıdaki insanlar ise rahat içinde yaşıyor. Bebekler açlıktan ağlıyor, anneler ise onları sakinleştiremedikleri için derin bir acı içinde. Ne kendilerini doyuracak bir şey bulabiliyorlar, ne de çocuklarına verecek bir şey. Nereye baksanız, insanlar perişan halde. Hayatta kalmak için günlerdir tek yediğiniz ya ağaç yaprakları ya da yerde bulduğunuz bir parça hayvan derisi. Ne kendi açlığınızı dindirebiliyorsunuz ne de başkalarınınkini. Aynı anda iki dayanılmaz yük. Tüm bu zorluklar ve zulüm, Peygamberliğin yedinci yılında, Mekke’de Şi’b-i Ebî Tâlib (Ebu Talib Vadisi) denilen yerde yaşandı.

Bu video serisi, güvenilir İslami kaynaklardan alınmış yüzlerce referansa dayanmaktadır. Tüm yapay zeka görselleri, yetkin Müslüman alimlerle istişare edilerek hazırlanmış ve İslami esaslara uygun şekilde oluşturulmuştur. O günlerde Mekke, Müslümanların açlıkla imtihanına şahit oluyordu. Peki bu ne kadar sürecekti? İki gün mü? Üç gün mü? Bir hafta mı? Bir ay mı? Hiçbiri. Bu durum tam üç uzun yıl sürecekti. Yıllar boyunca Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı bizim bir gün bile dayanamayacağımız zorluklara göğüs gerdiler. Bu dönem daha sonra boykot yılları olarak anılacaktı. Peki ne olmuştu? Her şey daha iyiye gidiyor gibi görünürken nasıl bu noktaya gelindi?

Bir adım geri gidelim. Peygamberliğin yedinci yılıydı ve Mekkeli müşrikler hala İslam’ın yayılmasını durduracak bir yol bulamamışlardı. Tüm işkence ve baskılara rağmen Müslümanların sayısı artmaya devam ediyordu. Denedikleri her taktik başarısız oluyordu. Üstelik, Habeşistan’a hicret eden Müslümanları da geri getirememişlerdi. Hamza ve Ömer İslam’ı kabul ettiğinde Kureyşlilerin kaygıları iyice arttı. Bu gidişle İslam’ın yakında Mekke’ye hakim olacağını anladılar. Buna bir son vermek için Kureyş liderleri toplandı ve yemin etti: "Gizli ya da aşikar bir şekilde, Muhammed’i kesinlikle öldüreceğiz." "Haklı. Katılıyoruz." Tüm bunlar Ebu Talib’i iyice endişelendirdi.

Bunun üzerine Benî Hâşim ve Benî Muttalib kabilelerini topladı ve Peygamber Efendimiz ﷺ’e destek olmalarını, onu her türlü tehlikeden korumalarını istedi. Benî Muttalib’den bazıları henüz Müslüman olmamıştı, ancak Ebu Talib’in çağrısını duyar duymaz hemen geldiler. Çünkü o dönemde ne olursa olsun, insanlar farklı dinlere mensup olsalar bile aile bağları son derece güçlüydü. Hiç kimse bir yabancının akrabalarına zarar vermesine izin vermezdi. Bu, bütün kabile için bir utanç olurdu. Bu yüzden Benî Hâşim ve Benî Muttalib’in tüm üyeleri Şi’b-i Ebî Tâlib’te (Ebu Talib Vadisi) toplandı ve Allah’ın Resulü ﷺ’i koruma altına aldı.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i bu vadide öldürmenin kolay olmayacağını anlayan Kureyşliler, plan yapmak üzere Dârünnedve’de (Meclis Evi) toplandılar. Ve aldıkları karar bir kez daha gösterdi ki; İslam düşmanlarının kalplerinde hiç merhamet kalmamıştı. Anlaşmalarına göre: "Kimse Benî Hâşim ve Benî Muttalib’in kızlarıyla evlenmeyecek. Kimse onlara kız vermeyecek. Onlara hiçbir şey satılmayacak ve onlardan hiçbir şey satın alınmayacak. Kimse onların evlerine girmeyecek, onlarla oturmayacak, görüşmeyecek, hatta konuşmayacak." Peygamber Efendimiz ﷺ’i öldürülmek üzere teslim etmedikçe hiçbir barış teklifi kabul edilmeyecekti.

Ve onlara kesinlikle hiç merhamet gösterilmeyecekti. Şartlar kağıda döküldü. Anlaşmaya kutsiyet kazandırmak için Kabe’nin içine asıldı. Genç, yaşlı, erkek, kadın ve çocuk, Benî Hâşim’in tamamı Şi’b-i Ebî Tâlib’te boykota maruz bırakıldı. Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam), Hatice, Ebu Talib, Sa’d bin Ebu Vakkas, Hamza, Ali, Benî Hâşim’in her bir ferdi toplumdan tamamen dışlandı. Bir kişi hariç: Ebu Leheb. O da Benî Hâşim’dendi, fakat kendini kendi halkından ayırmayı seçti. Kalbi öylesine kararmıştı ki akrabalarının ölmesini bile istiyordu. Mekke’ye gelen kervanları durdurur ve şöyle bağırırdı: "Ey tüccarlar!

Muhammed’in ailesi için fiyatları öylesine yükseltin ki sizden tek bir şey bile satın alamasınlar. Benim zengin olduğumu ve sözümün eri olduğumu bilirsiniz. Bunu yaparsanız size hiçbir zarar gelmeyeceğini garanti ederim." Tüm zararlarını karşılayacağına söz verdi. Böylece tüccarlar ona güvenip fiyatları kat kat artırdılar. Nihayetinde Benî Hâşim fertleri açlıktan ağlayan çocuklarının yanına elleri boş dönüyordu. Ellerindeki her şey tükenmişti. Yiyecekler iki katı fiyata satılsa bile yine de satın almak zorundaydılar. Maddi imkanı olanlar tüm servetlerini harcamaktan çekinmediler. Peygamber Efendimiz (Aleyhissalatu vesselam), Ebu Talib ve Hatice sahip oldukları her şeyi feda ettiler.

Bir düşünün. Hatice bir zamanlar Mekke’nin en zenginlerinden biriydi. Fakat şimdi tüm parasını hiç tereddüt etmeden dağıtıyordu. Bir yanda Hatice insanları açlıktan kurtarmak, diğer yanda Ebu Leheb onları aç bırakmak için servetlerini harcıyordu. Dışarıdan bakıldığında aynı görünüyordu. İkisi de harcama yapıyordu. Fakat asıl farkı yaratan niyettir. Yaptıkları harcamalarla, biri kendi cennetine tuba ağaçları (cennette bir ağaç) dikerken, diğeri ise cehennemine zakkum ağaçları (cehennemde bir ağaç) dikiyordu. Hz. Ebu Bekir (r.a.) aynı zamanda başarılı bir tüccardı. Ancak o, tüm servetini işkence gören Müslüman köleleri azat etmek için dağıtmıştı.

Ve hayatı boyunca sahip olduğu her şeyi defalarca Allah yolunda feda edecekti. İşte Allah’ın dinine böyle sahip çıktılar. Kimi canıyla, kimi malıyla, kimi sözleriyle, kimi gençliğiyle, kimi de zorluklar karşısındaki sabrı ve mücadelesiyle. Tevbe Suresi’nde Allah şöyle buyurur: "Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır." İşte o insanlar bu müjdeyle şereflenenlerdi. O dönemde Ebu Talib, yeğenini her türlü tehlikeden korumak için daha fazla gayret gösteriyordu. Her gece Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e herkesin görebileceği şekilde kendi yatağına uzanmasını söylerdi.

Fakat herkes uykuya daldıktan sonra, yeğenini oradan sessizce alır ve kimse fark etmeden kendi yanına getirirdi. Peygamber’in yerine de başka birini yatırırdı. Bu şekilde ona herhangi bir zarar gelmesini engellemeye çalışıyordu. Ebu Talib amcasıydı, Ebu Leheb de öyle. Ancak biri onu korurken, diğeri ölmesini istiyordu. Biri yeğenini güvende tutmak için canla başla uğraşırken, diğeri ise ona zulmediyordu. Ve bu tezat sonuna kadar böyle devam edecekti. Boykot sırasında, Benî Hâşim sahip oldukları her şeyi feda etti. Fakat bu bile onları açlıktan kurtarmaya yetmedi. Ama tüm zorluklara rağmen hiç vazgeçmediler.

Gelecek nesiller için bir davaya adanmışlığın ve sebatın gerçekte ne anlama geldiğini gösterdiler. Buna karşılık Kureyşlilerin tutumu tam tersiydi. İnkarda, zulümde ve merhametsizlikte ne kadar ileri gidebileceklerini gösterdiler. O zor günlerden birinde, bir adam elindeki kısıtlı imkanla biraz un almayı başardı ve bunu gizlice vadinin girişine getirdi. O adam, Hakim bin Hizam’dı, Hz. Hatice (radıyallahu anha) validemizin yeğeni. Kureyş’in acımasız zulmünden rahatsız olan Hakim, elinden gelen az da olsa yardımı ulaştırmak için yola koyuldu. Hakim gibi bu zulümden rahatsız olan başkaları da vardı fakat çoğu insan, müşriklerin baskısı yüzünden onlara yardım etmeye cesaret edemedi.

Hatta yardım etmek bir yana, vadiye giren herkes, yanlışlıkla bile girse sertçe azarlanıyordu. Hakim gizlice içeri sızmaya çalıştı ama Ebu Cehil onu fark etti ve yiyecekleri içeri sokmasına izin vermedi. "Orada dur!" Hatta yakasına yapıştı. O sırada Kureyş’in ileri gelenlerinden biri, Ebu’l-Bahteri, olan biteni gördü. Ebu Cehil’in yaptıklarına çok öfkelendi. Şöyle dedi: "Halasına ait olan bir yiyeceği ona götürmesine nasıl engel olursun? Yolundan çekil de gitmesi gereken yere gitsin." Ebu Cehil ısrar edince, yerden bir kemik aldı ve Ebu Cehil’in başına vurup yardı. Sonra onu yere devirip defalarca tekmeledi ve oradan uzaklaştı.

Bu şekilde hem müminler hem de müşrikler zaman zaman Şi’b-i Ebî Tâlib’e gizlice yiyecek ulaştırıyordu. Fakat bu hiçbir zaman yeterli olmuyordu. Müşrikler sözde onlara sadece hac mevsiminde alışveriş yapma izni veriyorlardı. Sadece bir aylığına. Sözde diyorum; çünkü o zaman bile Kureyşliler, Müslümanların erzak edinmesini engellemek için çeşitli yollar deniyordu. Tüccarlar ya onlara hiçbir şey satmamaları için tehdit ediliyor... "Onlara hiçbir şey satmayacaksınız, tamam mı?" ... ya da tüm stokları Müslümanlara bir şey kalmayacak şekilde satın alınıyordu. Kimse Benî Hâşim’le ticaret yapmadığı için gelir kaynakları da yoktu. Sahip oldukları her şeyi de halihazırda tüketmişlerdi.

Artık çocuklar açlıktan feryat etmeye başlamıştı. Fakat o zalimler, kararmış kalpleriyle, bu feryatlara kulaklarını tıkıyordu, hatta bazıları bundan zevk alıyor gibiydi. Sa’d bin Ebu Vakkas, bu sıkıntıyı yaşayan Müslümanlardan biriydi. Bir gece açlıktan uyuyamayıp dışarı çıktı. Daha sonra yaşananları şu sözlerle anlattı: "Dikenlerin arasında bir parça deve derisi buldum. Onu aldım, güneşte kuruttum ve günlerce o deri parçasıyla hayatta kaldım." Kimileri hayvan derileri yiyerek, kimileri ise ağaç yaprakları yiyerek hayatta kalmaya çalıştı. Üç uzun yıl süren açlık ve zorluk böyle geçti. Fakat sorun bir türlü çözülemedi. Fakat vicdanını henüz kaybetmemiş bazı insanlar vardı.

Hatta bazıları daha en başından beri bu durumdan rahatsızdı. Anlaşmanın şartlarını yazan kişi Mansur bin İkrime’ydi. Ve rivayete göre o günden sonra, yazdığı eli artık kullanamaz oldu. Bu durum üzerine bazıları şöyle dedi: "Mansur’un başına bu musibet, Hâşimoğulları’na zulmettiğimiz için geldi." Fakat Kureyşlilerden korktukları için sessiz kaldılar. Birinin ilk adımı atmasını bekliyorlardı. Ve o adım nihayet beş kişi tarafından atıldı. Ebu’l-Bahteri, Mut’im bin Adi, Hişam bin Amr, Züheyr bin Ebu Ümeyye ve Zem’a bin Esved. Bu adamlar bir araya gelip bir plan yaptılar.

Ertesi gün, kalabalık olduğunda Kabe’ye gideceklerdi, her biri farklı bir köşede duracak ve birbirlerinden habersizmiş gibi davranacaktı. Aynı şeyi isteyen farklı seslerin yükseldiği izlenimini vererek, bu zalim antlaşmanın yırtılıp atılmasını isteyeceklerdi. Ertesi gün, o beş adam Kabe’ye gitti ve farklı yerlerde kalabalığın arasına karıştı. İlk konuşan Züheyr oldu. "Ey Kureyşliler! Yaptığımız bu şey bir insana yakışır mı? Biz her nimetin tadını çıkarırken, Hâşimoğullarının sefalet içinde bırakılması sizi rahatsız etmiyor mu? Bu antlaşma bozulmalıdır!" Ardından Zem’a bin Esved söz aldı. "Züheyr haklı. O antlaşma ilk yazıldığında bile biz buna razı olmamıştık..

Şimdi bu zulme bir son verme vaktidir!" Tek tek, her biri bulundukları yerden bu adaletsizliğe karşı seslerini yükseltti. Etraflarındaki kalabalık büyüdü, itiraz sesleri daha da yükseldi. Ebu Cehil bunun planlı olduğunu iddia etmeye çalıştıysa da, kimse ona kulak asmadı. Bu olay, antlaşmanın itibarını zedeledi ve boykotun sona ermesine giden yoldaki dönüm noktalarından biri oldu. Fakat boykotu gerçekten sona erdiren asıl olay şuydu: Allah’ın emriyle, Kabe’nin içine asılan o antlaşmaya küçük bir kurt gönderildi. Bu küçük kurt, kağıdın tamamını yedi, "Bismikallahümme" (Allah’ım, senin adınla) kelimeleri hariç.

Cebrail, bunu Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e bildirdi ve o da bu müjdeyi hemen amcası Ebu Talib’le paylaştı. Ebu Talib bunu duyunca, Benî Hâşim’in gençlerini topladı ve Kureyş’in ileri gelenleriyle görüşmeye gitti. Sonra onlara şu teklifi yaptı: "Yeğenimin bana söylediğine göre, Allah, Kabe’ye astığınız kağıdın üzerine bir kurt göndermiş. Allah’ın ismi dışında her şeyi yemiş. Bütün baskı sözlerini, aile bağlarını koparan sözleri ve iftiraları yemiş. Şimdi gidin ve kendiniz görün. Yeğenimin söyledikleri doğruysa, bu haksızlığı ve zulmü hemen bitirin. Fakat eğer yalan söylüyorsa, onu size bizzat ben teslim edeceğim.

İster öldürün ister yaşatın, seçim sizin." Kureyşliler başlangıçta inanmasa da, sözlerinin doğru olabileceğinden korktular. Üstelik Ebu Talib, haberin asılsız çıkması halinde onu teslim edeceğine söz vermişti. Bu yüzden aceleyle Kabe’ye koştular. Her zamanki gibi, kapısı kilitliydi. Kapıyı açtılar, içeri girdiler ve duvarda asılı olan kağıda baktılar. Ve gördüler ki Allah, Resulü’nün haksız çıkmasına bir kez daha izin vermemişti. Ebu Talib’in tarif ettiği şeyi kendi gözleriyle gördüler. Hayretler içinde kalmalarına rağmen, bunu bir mucize olarak kabul etmeyi reddettiler.

Bunun yerine şöyle dediler: "Bu da ancak bir sihirdir." Bu olaydan sonra, halka antlaşmanın iptal edildiği ve boykotun kaldırıldığı duyuruldu. Peki boykot bittikten sonra ne oldu? O üç yıl boyunca Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) mesajını ancak Mekke’yi ziyarete gelen yolculara ulaştırabilmişti. İslam’ı sözleriyle geniş bir alana yayamamıştı. Ancak sabrı ve mücadelesiyle pek çok kalbe iman tohumları ekti. Davasındaki samimiyetini gören birçok insan ona geldi ve imanını açıkça ilan etti. Bu noktada, tüm bunlara şahit olan Kureyşlilerin ne düşünmüş olabileceğini anlamaya çalışalım.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bir zamanlar Mekke’nin en saygın insanlarından biri olarak bilinirken, şimdi yalancılıkla ve sihirbazlıkla suçlanıyordu. Her türlü zenginlik ve statü teklifini reddetti ve ağır zulümlere katlandı. Bir insan, bir yalan uğruna bütün bunlara katlanabilir mi? Yalanlar her zaman bir tür kişisel çıkara bağlıdır. Oysa Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hayatında zorluktan başka bir şey yoktu. Yalancılar ifşa olma korkusuyla yaşayıp sürekli rahatlık peşinde koşarken, bu adam fedakarlık ve mücadele dolu bir hayat yaşıyordu. Eğer amacı dünyevi menfaat olsaydı, başka yollarla en yüksek mertebelere kolayca ulaşabilirdi.

Fakat onun asıl gayesi yalnızca Allah’ın dinini yaymak ve insanları ebedi saadete ulaştırmaktı. Bir de meseleye Hz. Hatice’nin gözünden bakalım. Neden bütün bunları yaşamayı seçti? Neden tüm servetini bu dava uğruna harcadı? Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam)’in içinde o hakikati görmemiş olsaydı, tüm bunları bu kadar gönülden kabul eder miydi? Ona en yakın kişiydi. Onu herkesten iyi tanıyordu. Hayatının her ayrıntısını biliyordu. Eğer, haşa, yalan söylüyor olsaydı, bunu ilk fark edecek kişi Hz. Hatice olmaz mıydı? Ve eğer en ufak bir şüphesi olsaydı, bu kadar zorluğa göğüs gerer miydi? Hem sadece Hz. Hatice de değil.

Hayatı boyunca, hem dostları hem düşmanları onun her sözünü ve her hareketini dikkatle izledi. Yine de en ufak bir yalan izine rastlayamadılar. Öyle yakından izlenen bir adamdan söz ediyoruz ki bir bardak suyu kaç yudumda bitirdiği bile kayıt altına alınmıştı. Nasıl ki bir köylünün yıllarca kral taklidi yapması imkansızsa, birinin Allah’ın Resulü (s.a.v.) taklidi yapması da aynı derecede imkansızdı. Ahlakı ve karakteri en yüce olan bir insandan bahsediyoruz. Bir kimse bir yalanla gerçekten en doğru, en dürüst karakterli biri gibi görünebilir mi? Böyle bir rol 23 yıl boyunca hiç açık vermeden, hiç yakalanmadan sürdürülebilir mi? Onda yalancılığın en ufak bir emaresi bile bulunmazdı.

İşte bu yüzden hakikati görenler iman etti, gözlerini kapatanlar ise düşmanlıklarına devam etti. Boykotun sona ermesiyle, Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam) nihayet biraz olsun rahat nefes alabilmişti. Fakat başka bir imtihan başlamak üzereydi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in sevgili amcası Ebu Talib, bir hastalığa yakalanmıştı. Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) amcasının durumunu duyunca, derinden sarsıldı. Ebu Talib ona her zaman destek olmuş, Mekke’nin artan baskı ve tehditleri karşısında asla geri adım atmamıştı. Fakat artık dönüşü olmayan bir yoldaydı. Ve hala İslam’ı kabul etmemişti.

Bu durum, Peygamber Efendimiz (Aleyhissalatu vesselam) için çok üzücüydü, çünkü ebedi mutluluğun tek anahtarının iman olduğunu biliyordu. Bu yüzden ölüm döşeğindeki amcasının yanından ayrılmadı ve çok geç olmadan ona İslam’ı kabul ettirmek için elinden geleni yaptı. Bu sırada Mekkeli müşrikler de endişelenmeye başladılar. Çünkü Ebu Talib vefat ederse, onlarla Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam) arasında arabuluculuk edecek kimse kalmayacaktı. Bu yüzden bu meselenin o ölmeden önce çözülmesini istediler. Ebu Talib’i ziyaret edip, yeğenini bu davadan vazgeçirmesini istemeye devam ettiler.

İsteklerini dinledikten sonra, bir gün Ebu Talib Allah’ın Resulü ﷺ’i çağırdı ve dedi ki: "Ey kardeşimin oğlu, kavmin sana geldi. Senden bir şey istiyorlar, karşılığında sana bir şey vermeye de hazırlar." Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle cevap verdi: "Amcacığım, onlardan istediğim, kabul etmelerini beklediğim şey yalnızca tek bir sözdür. O tek sözle, bütün Araplara ve Acemlere hükmedebilirler." Herkesi merak sardı. O tek söz neydi? Ebu Cehil öne çıktı ve Peygamber Efendimiz (Aleyhissalatu vesselam)’e dedi ki: "Bize o sözü söyle ve o tek söz için sana on katını verelim." Sonra Allah’ın Resulü ﷺ, herkesin beklediği sözü söyledi.

"La ilahe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur) deyin ve O’ndan başka taptığınız putları kendi ellerinizle atın." Fakat az önce "tek bir söz için sana on katını verelim" diye söz vermelerine rağmen, bu söz onlar için çok ağırdı. Duydukları şeyden hiç hoşlanmadılar. "Ey Muhammed! Tüm bu ilahlar yerine tek bir ilaha mı olsun istiyorsun? Söylediğin şeye gerçekten hayret ettik." Ve böylece istediklerini alamadan çekip gittiler. Kureyşliler gittikten sonra Ebu Talib şöyle dedi: "Ey kardeşimin oğlu, vallahi onlardan istediğin şeyde hak ve adalete aykırı bir şey görmüyorum." Bunu duyan Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) amcasının İslam’ı kabul edebileceğine dair ümitlenmeye başladı.

Şöyle dedi: "Ey amcacığım, hiç olmazsa sen, lâ ilâhe illallah de ki, ahirette senin için şefaatçi olabileyim." Ama ne yazık ki, amcası ona kalbini ferahlatacak cevabı vermedi. Bunun yerine şöyle dedi: "Ey kardeşimin oğlu, ben öldükten sonra insanların sana ve atalarımıza hakaret edeceğinden ve Kureyşlilerin benim sadece ölüm korkusuyla şehadet getirdiğimi düşüneceğinden korkmasaydım, benden istediğini söylerdim." Böylece İslam’ın eşiğinde dururken, Ebu Talib insanların tepkisinden korktuğu için geri durdu. Ve ne acıdır ki iman etmedi.

Yine de Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam) ona sürekli şöyle diyordu: “Ey amcacığım, lâ ilâhe illallah de ki ahirette senin için şefaatçi olabileyim." Fakat onu ikna etmeye çalışırken, Ebu Cehil ve Abdullah bin Ümeyye de oradaydı. "Ey Ebu Talib! Abdülmuttalib’in dininden mi döneceksin?" Fakat Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) onu tekrar tekrar imana davet etmeyi sürdürdü. Sonunda Ebu Talib, kendisini kastederek şöyle dedi: "O, Abdülmuttalib’in dinindendir." Ve ardından vefat etti. Seksenli yaşlarındaydı. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) içinde acı bir boşluk hissetti. Ebu Talib’in desteği paha biçilemezdi.

Sekiz yaşından itibaren amcasının himayesinde yaşamıştı. Bütün baskılara rağmen, Ebu Talib daima onun yanında durmuş, ona her zaman şefkat ve merhamet göstermişti. Fakat onun sevgisi ve şefkati, Allah’ın Resulü (s.a.v.)’e değil, yeğeni Muhammed’e yönelikti. Bu yüzden kelime-i şehadet getirmeden vefat etti. Peygamber Efendimiz (Aleyhissalatu vesselam) artık bu ağır kederle baş başa kalmıştı. Bir süre evinde kaldı ve dışarı çıkmadı. Ebu Talib’in vefatından sadece üç gün sonra, Hz. Hatice (r.a.) validemiz de ağır bir hastalığa yakalandı. Amcasının acısı Peygamber Efendimiz ﷺ’in kalbinde henüz tazeyken şimdi de sevgili eşinin, hayattaki en yakın yoldaşının hastalığıyla sarsılıyordu.

Uzun yıllar süren boykot onu çok zayıf ve bitkin bırakmıştı. 65 yaşındaydı. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında duruyordu, acısını hafifletmeye çalışıyordu. Onu rahat ettirmek için elinden geleni yapıyordu ama gün geçtikçe durumu daha da kötüleşiyordu. Hastalığın nereye varacağı artık giderek netleşiyordu. Bunlar, 25 yıl boyunca yanında yürüyen hayat arkadaşının son günleriydi. Hz. Hatice, hayatının en güzel zamanlarını Peygamber Efendimiz (Aleyhissalatu vesselam) ile birlikte geçirdi. Bu, tek bir anı bile pişmanlık içermeyen bir evlilikti. En zor zamanlarda, Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’i teselli edip desteklemişti.

Her sevinçte ve her kederde, onu hep yanı başında bulurdu. Hz. Hatice onun güvenli limanıydı, her zaman sığındığı kişiydi. İlk vahiy gecesinde ona, "Üzerimi ört, üzerimi ört." demişti. Şimdi ise, onu örtme sırası Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’deydi. Kadınların en hayırlısı olan Hz. Hatice (radıyallahu anha), 619 yılında, 65 yaşında vefat etti. Daha sonra Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle diyecekti: "Kendi zamanının en hayırlı kadını İsa’nın annesi Meryem’di, bu zamanın en hayırlı kadını ise Hatice’dir." Bu kayıplar Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) için öylesine ağırdı ki o yıla bizzat kendisi "Hüzün Yılı" adını verdi. Sanki her iki kanadı da kırılmıştı.

Ebu Talib’in desteği olmadan, Kureyşliler artık hakaretlerine ve zulümlerine her zamankinden daha özgürce devam etme fırsatı bulmuştu. Baskı günden güne daha da ağırlaşırken, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) artık tebliğ görevini Mekke’de yürütemez hale gelmişti. Allah’ın Resulü (a.s.v)’in 10 yıllık çabasına rağmen, Kureyşlilerde hiçbir değişim görülmemişti. Müslümanlar azınlıkta kaldığı sürece de, tutumlarının değişmesi pek mümkün görünmüyordu. Yeni bir çıkış yolu arıyordu. İslam’ın daha kolay yayılabileceği ve çok daha fazla insana ulaşabileceği yeni bir yurt. O gün gelmişti. Peygamber Efendimiz (Aleyhissalatu vesselam)’in "hayatımın en zor günü" diye anlattığı günler.

Bir hadiste şöyle buyurdu: "İmtihanlarla en şiddetli şekilde sınananlar önce peygamberler, sonra en faziletli olanlar, sonra da dinine bağlılığına göre onlardan sonra gelenlerdir." İnsan, şiddetli bir sağanak yağışa yakalandığını hayal edebilir. Yağmur sel gibi boşalırken. Ama hiç kimse, taş fırtınasına yakalanmayı hayal edemez. Sayısız taşın hedefi olmak, her birinin vücudunuza acıyla çarpması ve sığınacak hiçbir yerin olmaması. Bunu hayal etmek bile ürkütücü değil mi? İşte bu ağır imtihan, Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bizzat başına gelecekti. Eşi benzeri olmayan bir zulümle karşılaşacaktı. Hepsi ümmeti uğrunaydı. Daha önce hiç olmadığı kadar acı çekecekti.

Kana bulanacak ve o karanlık güne "hayatımın en zor günü" diyecekti. Bu acı dolu yolculuk, Taif’e yapılan yolculuktu. İlk vahiyden bu yana on yıl geçmişti. Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) mümkün olan her yolu denemişti. Yine de Müslümanların sayısı ancak 300 civarındaydı. Bazıları Mekke’de, bazıları Habeşistan’da, birkaçı da diğer kabilelerin arasındaydı. Birbirlerinden ayrılmışlardı. Kureyşlilerin düşmanlığı altında, bir arada huzur içinde yaşamaları mümkün görünmüyordu. Mekke nüfusuna kıyasla, onda bir bile değillerdi. Arap Yarımadası’nda ise daha da küçük bir azınlıktılar. Fakat hedef hiçbir zaman o bölgeyle sınırlı değildi. Hedef, bütün dünyaydı.

Allah’ın Resulü (a.s.v)’in 10 yıllık çabasına rağmen, Kureyşlilerde hiçbir değişim görülmemişti. Müslümanlar azınlıkta kaldığı sürece de, bu tutumlarının değişmesi pek mümkün görünmüyordu. Yeni bir çıkış yolu arıyordu. İslam’ın daha kolay yayılabileceği ve çok daha fazla insana ulaşabileceği yeni bir yurt. Bu yeni yurt, Mekke’ye yakın ama aynı zamanda da Kureyşliler ile güçlü bağları olan bir yer olmalıydı. Bu, onların İslam’ı kabul etmesini çok daha kolaylaştırırdı. İşte tam da bu sebeple Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Taif’i seçti. Mekke’ye yaklaşık 120 kilometre uzaklıkta bir şehir. Bağları ve bahçeleriyle meşhurdu. Ve Kureyşliler ile güçlü ticari ilişkileri vardı.

Dolayısıyla Taif İslam’ı kabul ederse, Mekke’de yayılması da daha kolay hale gelirdi. Bu ümitle, Allah’ın Resulü ﷺ, yanına evlatlık oğlu Zeyd’i de aldı ve yürüyerek Taif’e doğru yola çıktı. Taif’te yönetimde söz sahibi üç kardeş vardı: Abdi Yalil, Mesud ve Habib. Allah’ın Resulü (s.a.v.) önce bu üç nüfuzlu isimle görüşmek istedi. Bu yüzden onları ziyarete gitti. Onlara Allah’ın Resulü olduğunu ilan etti. Ardından onları İslam’a davet etti ve bu dinin yayılmasında desteklerini istedi. Onlara büyük bir fırsat sunulmuştu. Çünkü iman ederlerse, bölgedeki birçok insan onlara tabi olabilirdi. Sonrasında Kureyş’in İslam’ı kabul etmesi de daha kolay hâle gelebilirdi.

Kilitli tüm kapıları açacak bir anahtar vazifesi görebilirlerdi. Fakat bu fırsatı geri çevirdiler. Üstelik Allah’ın Resulü (s.a.v.) ile kibirli bir şekilde alay etmeye başladılar. Kureyşlilerin söylediklerinden bile daha ağır sözler söylediler. "Allah seni peygamber seçtiyse, ben de Kabe’nin örtülerini yırtıp atayım." Bu son derece ağır bir ifadeydi. Araplar için bu, hayal edilebilecek en rezil duruma düşmek demekti. "Allah peygamber olarak gönderecek senden başka kimseyi bulamadı mı?" "Allah şahidimdir ki, seninle asla konuşmayacağım; çünkü iddia ettiğin gibi gerçekten Allah’ın gönderdiği bir peygambersen, seni reddederek kendimi büyük bir tehlikeye atmak istemem.

Yok eğer Allah adına yalan söylüyor, ‘Ben Allah’ın Resulü’yüm’ diyorsan, o zaman zaten seninle konuşmaya gerek duymam." Kalpleri kararmıştı. Ve söyledikleri her kelime, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kalbini derinden yaralıyordu. Orada on gün kalmış, ev ev dolaşmış, Taif’in ileri gelenleriyle konuşmuştu. Davasını anlattı ama cevap hep aynıydı. Ve ileri gelenler inanmayı reddedince, halkları da ondan uzak durdu. Hatta öyle bir noktaya geldiler ki, Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’e artık tahammül edemiyorlardı. Gençlerin fikir değiştirmesinden korktular. Bu yüzden şöyle dediler: "Topraklarımızdan defol! Nereye gidersen git." "Bir daha da asla geri dönme.

Kendi kavmin ve kabilen söylediklerini kabul etmeyince, bize koşup geldin. Allah’a yemin ederiz ki, biz de gücümüz yettiğince senden uzak duracağız ve bizden istediğin şeyi asla kabul etmeyeceğiz." Bir kabilenin her davranışı bu kadar incitici olabilir mi? Fakat gösterecekleri en büyük zulüm bu değildi. Sokaktaki serserileri ve her yaştan çocuğu topladılar, onları yol boyunca dizdiler. Ellerinde taşlar vardı. O karanlık günde, Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) hiç beklemediği bir manzarayla karşılaştı. Ve çok geçmeden onu acımasızca taşlamaya başladılar. Taşlar, tükürükler, hakaretler ve kahkahalar havada uçuşuyordu. Dehşet verici bir andı.

Peşlerinden koşuyor ve sürekli taş atıyorlardı. O gün Allah’ın Resulü ﷺ’in ne tür sözler işittiğini bilmiyoruz; çünkü bunlar, bir daha asla dile getirilemeyecek kadar acı vericiydi. Zeyd, bedenini siper ederek Allah’ın Resulü ﷺ’i korumaya çalışıyordu. Fakat nafileydi. Her yönden taş yağıyordu. Şöyle haykırdı: "Ey Taif halkı! Taşladığınız kişinin bir peygamber olduğunun farkında mısınız?" Kendisine isabet eden taşları umursamıyordu ama Allah’ın Resulü ﷺ’e isabet eden taşlar onu derinden yaralıyordu. Hem Allah’ın Resulü (s.a.v.) hem de Zeyd kana bulanmıştı. "Ey Allah’ın Resulü!

İyi misin?" Bir süre sonra acı öyle şiddetlendi ki Peygamber Efendimiz (Aleyhissalatu vesselam) oturmak zorunda kaldı. Bir düşünün. 50 yaşında bir adam tüm bunları yaşıyordu. Genç değildi. Yürümeye takati kalmamıştı. Ama o zalimler durmadı. Onu o perişan haliyle yeniden ayağa kaldırdılar ve bir kez daha taş yağmuruna tuttular. Gülüyorlardı ve bundan gerçekten zevk alıyorlardı. Bacakları kanlar içindeydi. Her taş bir acıydı, her adım da başka bir acı. Her düştüğünde, Taifliler onu sırf daha fazla taş atabilmek için ayağa kaldırıyordu. Aynı şey defalarca tekrarlandı. Ve bu durum tam iki buçuk kilometre boyunca sürdü. Yani 3000 adımdan fazla. Hayal edebiliyor musunuz? Zeyd’in başı yarılmıştı.

Yine de o Allah’ın Resulü ﷺ’i düşünerek şöyle diyordu: "Keşke bu taşlar ona değil, bana gelseydi." Nihayet yolun sonunda bir üzüm bağına rastladılar ve hemen içeriye sığındılar. Ancak bu şekilde nihayet kaçmayı başardılar. Bitkin düşmüşlerdi ve kan revan içindeydiler. Zeyd bin Harise’nin kalbi, Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’e her baktığında parçalanıyordu. Nasıl parçalanmasın ki? Peygamberiniz orada kanlar içinde ve siz hiçbir şey yapamıyorsunuz. Bağın kenarında, nihayet bir an nefes alabildiler. Yaralarını yıkadılar ve kendilerini temizlediler. Allah’ın Resulü ﷺ orada başka ne yaptı biliyor musunuz? Gerçek tesellinin ancak Rabbinin huzurunda bulunacağını biliyordu.

Bu yüzden abdest aldı, iki rekat namaz kıldı ve ellerini semaya kaldırdı. Çektiği tüm acıyı ve zulmü Rabbine döktü. "Allah’ım, güçsüzlüğümü, çaresizliğimi ve insanlar nazarında düştüğüm hor ve hakir durumu yalnız Sana arz ediyor, şikayet ediyorum. Allah’ım, Sen merhametlilerin en merhametlisisin. Sen mazlumların Rabbisin. Beni kime teslim ediyorsun? Bana düşmanlıkla davranan bir yabancıya mı, yoksa bana karşı söz hakkı verdiğin yakın bir akrabaya mı? Ya Allah! Sen bana öfkeli olmadıkça ben hiçbir şeyi umursamam. Fakat Senin himayen benim için daha ferahtır." Böylesi bir anda bile, yalnızca mutlak kudret sahibi Allah’ı razı etmeyi düşünüyordu. İsyan etmedi. Aksine, kusuru kendinde arıyordu.

Bu dünya bir imtihan yeriydi. Ve her zorlukta, yalnızca Rabbine sığınıyordu. Allah’a kul olma görevini daima en üst seviyede yerine getirdi. Bakara Suresi’nde şöyle buyrulur: "Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir." İşte Allah’ın Resulü (s.a.v.) de bunu yaptı. Sabır ve namazla Allah’tan yardım diledi. Zira o, büyük yardımların daima sabrın bir neticesi olarak geldiğini biliyordu. Namazı yeni bitirmişlerdi ki, yakında duran bir adam fark ettiler. Sığındıkları bağın sahipleri tarafından gönderilmişti. Peki bağın sahipleri kimdi? Mekke’den iki kardeş: Utbe ve Şeybe.

Yaşananları görmüşler ve Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) için üzülmüşlerdi. Bu yüzden köleleri Addas’ı bir tabak üzümle gönderdiler. "Addas, bu üzümleri onlara götür." O anda Allah’ın Resulü ﷺ’in o üzümlere ne kadar ihtiyacı olduğunu hayal edin. Fakat o halde bile bir şeyi unutmadı: Bağın ve üzümlerin asıl sahibini. "Bismillah" dedi ve yemeye başladı. Addas bu sözü çok şaşırtıcı buldu. Şöyle dedi: "Allah’a yemin ederim ki, buranın insanları böyle sözler bilmez, söylemez." Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) onun merakını fark etti ve adını sordu.

Sonra şöyle sordu: "Ey Addas, nerelisin?" "Ben Ninova’lıyım." Allah’ın Resulü (s.a.v.) dedi ki: "Demek sen, Yunus bin Metta’nın şehrindensin." Addas daha da şaşırdı ve sordu: "Yunus bin Metta’yı nereden tanıyorsun?" Gözlerindeki parıltıyı gören Peygamber Efendimiz (Aleyhissalatu vesselam) şöyle dedi: "Yunus bin Metta bir peygamberdi ve diğer bütün peygamberler gibi o da benim kardeşimdir." Gördükleri ve işittikleri kalbini nurla doldurdu. Allah’ın Resulü ﷺ’in hak dinle geldiğine kesin kanaat getirdi. Şöyle dedi: "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.

(Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed O’nun kulu ve elçisidir.)" Tam o anda, tek bir kişinin kurtuluşu Allah’ın Resulü ﷺ’e yaşadığı bütün acıyı unutturdu. Onuruna yapılan saldırıyı, maruz kaldığı hakaretleri, o uzun yolda çektiği eşi görülmemiş ıstırabı... Yalnızca bir kişinin şehadeti, bütün acısını bir anda hafifletti. Daha sonra, Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam) şöyle dedi: "Allah’a yemin ederim ki, senin sayende bir tek kişinin hidayete ermesi, senin için sürülerce kızıl deveden daha hayırlıdır." Yani, o dönemin en kıymetli servetinden daha değerliydi. Allah’ın Resulü ﷺ ve Zeyd bin Harise Mekke’ye doğru yola koyuldular.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) derin düşüncelere dalmıştı. Mekke’ye döndükten sonra işlerin kolay olmayacağını çok iyi biliyordu. Kureyşlilerin Taif’te olanları duyunca, baskılarını daha da artıracaklarından emindi. Bu düşüncelerle yoluna devam ederken, Cebrail (aleyhisselam) bulutların arasından göründü ve dedi ki: "Şüphesiz Allah, kavminin sana söylediklerini işitti. Sana, dağların görevlisi olan meleği gönderdi. Onlar hakkında ne dilersen ona emredebilirsin." Sonra Dağlar Meleği, eğer Allah’ın Resulü (s.a.v.) isterse Ebu Kubeys ve Kuayka’an dağlarını birleştirerek müşrikleri ezebileceğini söyledi. Fakat Peygamber Efendimiz (Aleyhissalatu vesselam): "Hayır, böyle bir şey istemem.

Tek istediğim, Yüce Allah’ın onların soylarından, O’na hiçbir şeyi ortak koşmadan ibadet edecek bir nesil çıkarmasıdır." Şimdi, iki buçuk kilometre boyunca taşlandığınızı, hiçbir şey yapamadığınızı hayal edin. Cebrail (aleyhisselam)’ın söyledikleri bize teklif edilseydi, kaçımız öfkemize yenik düşüp bunu kabul etmezdik? Fakat o, merhamet ve şefkat peygamberiydi. Kendi acısını ve intikam arzusunu bir kenara bıraktı ve Taif halkının bir gün İslam’ı kabul etme ihtimalini düşündü. Bu kesin olmasa bile, sadece ümidi ona yetiyordu.

Ve şu ayet, Peygamber Efendimiz (Aleyhissalatu vesselam)’in o yönünü ne güzel anlatır: "(Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." Ve nitekim Allah onun bu ümidini karşılıksız bırakmayacak ve zamanla Taif halkı İslam’ı kabul edecekti. Peygamberliğin 11. yılı, Recep ayının 27. gecesiydi. Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam) amcasının kızı Ümmü Hani’nin evindeydi. Yaşadığı bütün sıkıntılardan sonra, dinlenmeye ve gücünü toplamaya çalışıyordu. Geride kalan 11 yıl hiç de kolay geçmemişti. Baskılar, hakaretler, her türlü eziyet, yıllar süren boykot, Hüzün Yılı ve Taif. Tek dayanağı Allah’tı. Ve o yalnızlık anında, bunu her zamankinden daha derinden hissetti.

Uyuyordu, neler olacağından habersizdi. Cebrail (aleyhisselam) büyük emri çoktan almıştı ve Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’e doğru yola çıkmıştı. İnsanlık tarihinin en büyük mucizelerinden biri gerçekleşmek üzereydi. Kulu en karanlık anındayken, Allah ona en büyük teselliyi bahşedecekti. O’nun nizamı hep böyle işlemez mi? Her zorluğun ardından bir kolaylık vardır. Bir anda, Cebrail (aleyhisselam) göründü ve Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam)’i uyandırdı. Fakat bu ziyaret, diğerlerinden farklıydı. Allah, en sevgili kulunu huzuruna davet ediyordu.

Çektiği bütün sıkıntılardan sonra, Peygamber Efendimiz (Aleyhissalatu vesselam) kalbine huzur ve ruhuna teselli verecek bir buluşmaya çağrılıyordu. Yolculuk için Cebrail (aleyhisselam), Burak adında bir binek getirmişti. Sonra Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i onun üzerine oturttu. Ve varış noktası, bir zamanlar yüzlerce peygamberin yaşadığı Mescid-i Aksa’ydı. İşte bu eşsiz yolculuk böyle başladı. Mescid-i Haram ile Mescid-i Aksa arasındaki mesafe yaklaşık 1500 kilometreydi. O günlerde, böyle bir yolculuk yaklaşık 30 gün sürerdi. Fakat bu sıradan bir yolculuk değildi. Allah’ın izniyle, Peygamber Efendimiz (Aleyhissalatu vesselam) oraya sadece saniyeler içinde ulaştı.

Çünkü Allah, zamanın ve mekanın sahibidir; onları dilediği gibi bükebilir. Tabiat kanunları bizim için geçerlidir, onları Yaratan ve ayakta tutan için değil. Allah’ın Resulü ﷺ Mescid-i Aksa’ya vardığında, hayret verici bir manzara gördü. Tarih boyunca yaşamış bütün peygamberler tam karşısında duruyordu. Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam) öne çıktı ve bütün peygamberlere namaz kıldırdı. Düşünün, tarih boyunca yaşamış tüm peygamberler ve en önde Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam), cemaatle iki rekat namaz kıldılar. Böylece, o bütün peygamberlerin ümmetlerinin sorumluluğunu üstleniyor ve kıyamet gününe kadar tüm insanlığın rehberi oluyordu.

Cebrail (aleyhisselam)’ın Allah’ın Resulü ﷺ’i uyandırdığı andan buraya kadar olan kısma, İsra yani Gece Yürüyüşü diyoruz. Bununla beraber İsra sona erdi. Bir sonraki aşama başlamak üzereydi. Miraç. Cebrail (aleyhisselam) daha sonra Peygamber Efendimiz (Aleyhissalatu vesselam)’i Hacerü’l-Muallak diye bilinen bir kayanın üzerine çıkardı. Ve oradan, göğe yükseliş başladı. Allah’ın Resulü (a.s.v), yedi kat semadan geçecekti. Her birinde farklı manzaralara şahit olacak, yaratılmış alemin tamamını görecek, Allah’ın isimlerinin muhteşem tecellilerini gözlemleyecekti. Kardeşlerim dediği peygamberlerden bazılarıyla tanışıp konuşacaktı. Sonra, Kâb-ı Kavseyn’e kadar yükselecekti.

Ve sonunda, hiçbir kulun daha önce nail olmadığı bir şerefe nail olacaktı. Başka bir aleme geçecek ve bizzat Allah Azze ve Celle ile görüşecekti. Kaynaklarımızda Miraç’ı okurken kendi kendime şöyle düşündüm: O gece ne olağanüstü olaylar yaşanmıştı. Fakat sonra başka bir düşünce geldi. Allah’ın kudreti karşısında bunların hangisi zor olabilir ki? O, göğü inşa etti ve onu kum tanelerinden daha fazla sayısız yıldızla süsledi. Gezegenleri muazzam hızlarla döndürür. Yine de Dünyayı döndürdüğünde üzerindeki hiçbir şey dağılmaz. Onun başka bir gök cismiyle çarpışmasına izin vermez. Bir yıldızı, bir çiçek kadar kolay yaratır. Bir çiçeği bir gezegen kadar sanatlı nakşeder.

Her bahar, ölü yeryüzünü yeniden diriltir ve milyonlarca türü, hiçbir karışıklık olmadan kusursuz bir düzen içinde yaşatır. Ve tüm bunları yaparken, küçücük bir pirenin bile en ufak ihtiyacını unutmaz. Onun da rızkını verir. Yaptığı hiçbir iş, onu başka bir iş yapmaktan alıkoymaz. Sayısız varlığın sayısız ihtiyacını aynı anda karşılar. Öyleyse, böylesi bir kudret karşısında ne zor olabilir? Resulullah (Aleyhissalatu vesselam)’in mübarek bedenini böylesi bir yolculuğa çıkarmak O’na güç gelir mi? Asla. Haşa. Nihayetinde, Allah’ın Resulü ﷺ kendisine gösterilen her şeye şahit olduktan sonra geri döndü.

Yine yanında Cebrail (aleyhisselam) ile beraber, semalardan Mescid-i Haram’a, oradan da tekrar yatağına indi. Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam) hala İslam için yeni bir yurt bulamamıştı. Peki şimdi ne yapacaktı? Peygamberliğinin 11. yılıydı. Ne o tebliğinden vazgeçti, ne de düşmanları da inatlarından ve baskılarından. Derken, hac mevsimi geldi. O yıl da Arap Yarımadası’nın farklı yerlerinden binlerce insan hac için Mekke’ye geldi. Bu, Allah’ın Resulü ﷺ için bir fırsat olabilirdi. Mekke’ye gelen kabile reisleriyle teker teker görüşecek ve onları İslam’a davet edecekti. Ve Allah, Resulü’nün çabalarını boşa çıkarmayacaktı. Onun karşısına altı dikkat çekici adam çıkaracaktı.

Peki bu altı kişi neye vesile olacaktı? Zamanı gelince göreceğiz. Ama şimdilik bilmeliyiz ki, o altı kişiyi bulmak bile kolay olmayacaktı. Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam) yaklaşık bir ay sürecek olan hac mevsimi boyunca durup dinlenmeden çalışıyordu. Onu aşkın kabile çadırına birbiri ardına giriyor, kendini tanıtıyor ve davasını anlatıyordu. İslam davasını destekleyecek ve hicret için yer gösterecek bir kabile arıyordu. Aynı zamanda insanları açıkça davet etmekten de geri durmuyordu. Şöyle diyordu: "Ey insanlar! Lâ ilâhe illallah deyin ve kurtuluşa erin!" Gittiği her yerde bu sesi duyanlar onu dinlemeye geliyor, etrafında kalabalıklar toplanıyordu.

Yine de çağrısına tek bir ses bile karşılık vermiyordu. Yalnızca tek bir ses duyuluyordu. Onu gölge gibi takip eden biri. Fakat amacı ne Allah’ın Resulü ﷺ’e destek olmak ne de hakikati aramaktı. Çadır çadır dolaşıp şöyle bağırıyordu: "Muhammed atalarının dinini terk etti! Yalanlar uyduruyor! Ona inanmayın!" Bu ses, amcası Ebu Leheb’e aitti. O vakitler, hayatının gayesi Peygamber Efendimiz (Aleyhissalatu vesselam)’i yalanlamak ve İslam’a karşı savaşmak olmuştu. Yaşlanmıştı ve ölümden sonra artık var olmayacağına inanıyordu. Fakat nefreti onu öyle kör etmişti ki, tüm ömrünü bu yolda harcıyordu.

Onun bu adanmışlığını görünce, insan sormadan edemiyor: O batıl bir dava için bu kadar gayret ediyorsa, ben nihai hakikat olan Allah’ın dini için ne kadar gayret ediyorum? Kabile reislerinden bazıları Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i küçümsedi ve aleyhinde konuştu. Bazıları, atalarının yolundan ayrılmak istemiyordu. Bazıları da diğer kabileleri karşılarına alma ihtimalinden korkuyordu. Girdiği her çadırdan olumsuz bir cevap alıyordu. Fakat ümidini asla kaybetmiyor, sonraki çadıra geçiyordu. Bütün kabileler arasında, en olumlu yanıt Şeyban bin Sa’lebe oğullarından geldi.

Allah’ın Resulü ﷺ onlara Kur’an’dan ayetler okuduğunda, liderlerinden biri etkilenip şöyle dedi: "Allah’a yemin ederim ey Kureyşli kardeş! Beni en yüce ahlaka ve en hayırlı amellere davet ettin. Sana yalancı diyenler sana iftira etmiş ve sana karşı çıkmıştır." Sonra başka bir lider konuştu: "Ey Kureyşli kardeş! Söylediklerini dinledim ve onları tasdik ettim." Bu cevaplar, Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam)’i büyük bir heyecanla doldurdu. Nihayet İslam için yeni bir yurt mu bulunmuştu? Bütün bu sıkıntılar artık bitecek miydi? Fakat sonra bir başka kabile lideri konuştu.

"Bana kalırsa, bizi çağırdığın şeyin sonuçlarını dikkatle düşünmeden kendi dinimizi terk edip seninkine uymak, muhakeme zayıflığı ve bir hatadan, akılsızlıktan ve nihayetinde öngörüsüzlükten başka bir şey olmayacaktır." Bunu söyleyince, diğer liderlerin görüşleri de değişti. Şeyban kabilesi İslam’ın yayılacağı yurt olma fırsatını kaybetti. Bilmedikleri şuydu ki, bu din, kar-zarar hesabı yapanlarla değil, fedakarlık yapmaya hazır olanlarla ilerleyecekti. Ve o günden sonra da bu hep böyle devam edecekti. Dünyada da ahirette de saadete erenler, fedakarlık yapmaya hazır olanlar olacaktı. O yine de sabretmeye devam etti.

Her defasında yeni bir kabileye yöneliyor ve bu mesajı ulaştırmaya çalışıyordu. Bazıları söylediklerini makul buluyor fakat şöyle diyorlardı: "Gelecek yıl geleceğiz ve sana o zaman biat edeceğiz." Kainatın en önemli meselesini erteliyorlardı. Bu dünyaya gönderilmelerinin asıl amacı, Allah’a ve Resulü’ne iman etmekti. Zaman geçtikçe de, ilk farkındalıklarını ve ilgilerini yitirecek ve biat etmekten vazgeçeceklerdi. Bazıları bir sonraki yılı görecek kadar bile yaşamadı. Bu gecikmenin bedelini ağır ödediler. Bazıları için, dönüş yoktu. Günler böyle geçerken, hac mevsimi sona yaklaşıyordu. Fakat Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam) hala umduğunu bulabilmiş değildi.

Ancak her kışın bir baharı, her gecenin bir sabahı vardır. Derken bir gün, Akabe denilen yerde altı gençle karşılaştı. Önce kim olduklarını sordu. Gençler "Biz Hazreç kabilesindeniz." dediler. Bu kabile, o zamanlar Yesrib olarak bilinen Medine’nin iki büyük kabilesinden biriydi. Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam) sordu: "Yahudilerin komşuları ve müttefikleri misiniz?" Gençler "Evet." diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (Aleyhissalatu vesselam) dedi ki: "Sizinle biraz oturup konuşalım mı?" Kabul ettiler ve hep birlikte oturdular. Allah’ın Resulü (s.a.v.) Kur’an’dan ayetler okudu ve onları Allah’ın birliğine iman etmeye ve İslam’ı kabul etmeye davet etti.

Bu mesaj gençlere garip biçimde tanıdık geldi. Yesrib’de Yahudilerle yaşadıkları çatışmaları hatırladılar. Yahudiler sık sık gelecek son peygamberden söz eder, geldiğinde ona tabi olacaklarını ve bu sayede Araplara üstün geleceklerini söylerlerdi. Altı genç, son peygamberin tam karşılarında durduğunu fark ettiler. Kendi aralarında şöyle dediler: "Vallahi, Yahudilerin bize bahsettiği peygamber bu olmalı. Bizden önce ona iman etmelerine asla fırsat vermemeliyiz." Hemen, Allah’ın Resulü (a.s.v.)’in huzurunda şehadet getirdiler. Es’ad bin Zürare. Avf bin Haris. Rafi bin Malik. Kutbe bin Amir. Ukbe bin Amir. Cabir bin Abdullah. Allah hepsinden razı olsun.

Onlarca çadırın ve binlerce insanın arasından, sadece bu altı genç çıktı. Medine’nin ilk Müslümanları oldular. Tıpkı Mekke’de olduğu gibi, Medine’de de bu dava önce gençlerin eliyle yükselecekti. Gençler, Allah’ın Resulü ﷺ’den Yesrib’e, yani Medine’ye dönmek ve halklarını İslam’a davet etmek için izin istediler. Ayrılmadan önce bir yıl sonra tekrar buluşmak üzere sözleştiler ve Yesrib’e doğru yola çıktılar. Şehirlerine geri döndüklerinde müminler artık sadece altı kişi değildi. Altı hane olmuşlardı. Çünkü mesajı duyduktan sonra aileleri de İslam’ı kabul etmişti. Onlar da başkalarının kalbine iman tohumları ekmeye başladılar. Ve gün geçtikçe müminlerin sayısı arttı.

Öyle ki yıl bitmeden birçok evde İslam konuşulur olmuştu. Ve artık buluşma vakti gelmişti. Yesribli gelen gençler sözlerini tuttular ve Mekke’ye döndüler. Fakat bu defa on iki kişiydiler. Peki koca bir yıl boyunca iman edenler bu kadar mıydı? Hayır, başkaları da vardı. Bir gece, Akabe denilen dar bir vadide Allah’ın Resulü ﷺ ile gizlice bir araya geldiler. Peygamberliğinin 12. yılıydı. Bu tarihi görüşmede, Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam) onlardan altı esas üzerine biat aldı. "Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacağız. Hırsızlık yapmayacağız. Zina yapmayacağız. Çocuklarımızı öldürmeyeceğiz. Kimseye iftira atmayacağız.

Ve hayırlı işlerde Allah’ın Resulü ﷺ’e itaat edeceğiz." Bu biattan sonra, Yesrib’e döndüler. Fakat birine ihtiyaçları vardı. Kendilerine yalnızca Kur’an’ı okuyup açıklamayacak, ve aynı zamanda İslam’ın edep ve hükümlerini de öğretecek bir muallime. Allah’ın Resulü (s.a.v.) isteklerini kabul etti ve Yesrib’e gönderilmek üzere Mus’ab bin Umeyr’i seçti. Mus’ab zekası, nazik tavırları, yumuşak huyu ve etkili konuşmasıyla tanınırdı. İslam’a davet görevini mükemmel bir şekilde yürütecekti. Medine’ye vardığında, kısa sürede şehrin İslam merkezi haline gelen Es’ad bin Zürare’nin evinde kaldı. Yumuşak sözleri ve fasih hitabıyla, kendisine gelenlere İslam’ı anlatıyor ve Kur’an’dan ayetler okuyordu.

Dinleyenlerin çoğu bunlardan etkileniyor ve İslam’ı seçiyordu. Fakat hoşlananlar olduğu gibi, hoşlanmayanlar da vardı. Bir gün Mus’ab ve Es’ad bir kuyunun başında oturuyor, etraflarında toplanan kalabalığa İslam’ı anlatıyorlardı. Kabile liderlerinden biri, gençlerin yüzündeki meraktan rahatsız oldu. Evs, Medine’deki iki Arap kabilesinden biriydi ve kollarından birinin lideri de Sa’d bin Muaz idi. O ve yakın dostu Üseyd bin Hudayr harekete geçmeye karar verdiler. Çok öfkelilerdi. Üseyd mızrağını aldı, sıkıca kavradı ve onların yanına gitti. Yüksek sesle bağırdı: "Neden bizim yanımıza geldiniz? Aramızdaki zayıf ve saf kimseleri kandırıp yoldan çıkarıyorsunuz.

Canınızdan olmak istemiyorsanız, burayı derhal terk edin." Fakat Mus’ab olağanüstü bir sükunet ve vakar gösterdi. Şöyle dedi: "Biraz durun. Oturun ve bizi dinleyin, maksadımızı anlayın. Beğenirseniz kabul edersiniz. Beğenmezseniz bizi durdurursunuz." Üseyd böyle bir cevap beklemiyordu. Savaşçı tavrını bir kenara bıraktı ve: "Pekala." dedi. Sonra oturdu. Mus’ab İslam’ı anlatmaya başladı ve Kur’an’dan bazı ayetler okudu. O gün Üseyd tamamen ikna oldu. Şehadet getirdi ve Müslüman oldu. İmanın tadını alan hiç kimse onu kendine saklamak istemez. Onu başkalarıyla da paylaşmak ister. Bu yüzden Üseyd şöyle dedi: "Bırakın gideyim, size birini göndereyim.

Eğer o da iman ederse, bu topraklarda inanmayan kimse kalmaz." Kur’an öyle bir nur taşıyordu ki, öfkeyle gelenlerin çoğu kalbinde huzurla ayrılıyordu. Üseyd, Sa’d bin Muaz’ın yanına döndü fakat Müslüman olduğunu ona söylemedi. Çünkü "İman ettim." deseydi, Sa’d öfkelenip sert bir tepki gösterebilirdi. Bunun yerine gidip onlarla bizzat konuşmasını söyledi. Bu şekilde Sa’d’ı Mus’ab’a gönderdi. Sa’d, Mus’ab ve Es’ad’ın yanına gelince bağırdı: "Ey Es’ad! Aramızda akrabalık bağı olmasaydı, kabilemize getirdiğin bu utanca asla müsamaha göstermezdim." Mus’ab yine aynı sükunetle, Sa’d’ı dinlemeye ve sözlerini anlamaya davet etti. Sa’d kabul etti, oturdu ve dinlemeye başladı.

Mus’ab İslam’ın ne olduğunu anlattı, Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’in getirdiği bu dinin güzelliklerinden bahsetti ve Zuhruf Suresi’nin ilk ayetlerini okudu. Sa’d Kur’an’ın hakikatlerinden derinden etkilendi. Böyle sözleri daha önce hiç duymamıştı. Şöyle sordu: "Bu dine girmek için ne yapmalıyım?" Mus’ab İslam’ın esaslarını ve adabını anlattı. Evs kabilesinin lideri Sa’d, oracıkta şehadet getirdi ve İslam’ı kabul etti. Ardından doğruca kabilesinin yanına gitti ve hepsini topladı. Şöyle sordu: "Beni nasıl bilirsiniz?" "Sen bizim reisimizsin ve aramızdaki en şereflimizsin." "Öyleyse Allah’ın Resulü ﷺ’e iman edin.

Eğer etmezseniz, sizinle bir daha asla konuşmayacağım." Bu sözler üzerine Benî Abdüleşhel kabilesinin tamamı İslam’ı kabul etti. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlullah. Daha sonra İslam’ı kabul edecek olan tek bir kişi hariç. Bu nüfuzlu isimlerin Müslüman olmasıyla, tebliğ görevi daha da güç kazandı. Yesrib’de artık pek çok evde İslam konuşuluyordu. O yılın sonunda, Mus’ab bin Umeyr yetmiş beş Müslümanla birlikte Mekke’ye geldi. Hem Peygamber Efendimiz (Aleyhissalatu vesselam)’i Medine’deki gelişmelerden haberdar etmek hem de hac ibadetini yerine getirmek için.

Dikkat çekmemek için Mus’ab bin Umeyr önce tek başına Peygamber Efendimiz (Aleyhissalatu vesselam) ile görüşmeye gitti ve Yesrib’de İslam’ın nasıl yayıldığını ona anlattı. Sonra gece Akabe’de buluşmak üzere anlaştılar. Fakat Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam) ona bir talimat verdi. Belirlenen vakitte uyuyan biri olursa uyandırılmayacaktı. Ve geç kalan olursa, kimse onu beklemeyecekti. Çünkü eğer bir kimse bir gecelik uykusundan bile fedakarlık yapamıyorsa, o topluluğun parçası olamazdı. Peki, uyuyan ya da geç kalan var mıydı? Hayır. 75 kişinin tamamı, istisnasız şekilde tam vaktinde oradaydı. Ve Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam) amcası Abbas ile birlikte geldi.

Abbas İslam’ı henüz kabul etmemişti fakat yeğenini tek başına göndermek istememişti. Abbas, Medinelilere hitap ederek şöyle dedi: "Siz ona iman ettiniz ve onun getirdiğini kabul ettiniz. Ağır bir yükün altına girdiğinizin farkındasınızdır. Hem zor hem de büyük sorumluluk taşıyan bir yük. Peki onu düşmanlarından koruyabilecek misiniz? Tek bir yaydan fırlatılmış oklar gibi üzerinize gelecek olan Araplara karşı dimdik duracak gücünüz var mı? Eğer kendinizde bu gücü buluyorsanız, o zaman söyleyecek başka sözüm yok. Ama onu buradan alıp götürdükten sonra zora gelince onu terk edecekseniz, bu biattan şimdiden vazgeçin.

Bırakın yurdunda kalsın, aramızda yaşasın." Medineli Müslümanların lideri Es’ad bin Zürare, Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam)’e olan bağlılıklarını ilan etti. Davet edildikleri din zor olsa da onu kabul ettiklerini ve ne olursa olsun Allah’ın Resulü ﷺ’i koruyacaklarını söyledi. Sonra devam etti: "Ey Allah’ın Resulü, kendin için bizden dilediğin biatı al, Rabbin için de dilediğin şartı koş." Bunun üzerine Allah’ın Resulü (Aleyhissalatu vesselam) bazı ayetler okudu ve sonra şöyle dedi: "Yüce Allah hakkındaki şartım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmadan yalnızca O’na ibadet etmeniz, namaz kılmanız ve zekat vermenizdir.

Kendim için istediğim ise benim Allah’ın Resulü olduğuma şahitlik etmeniz ve kendinizi, çocuklarınızı, kadınlarınızı koruduğunuz gibi beni de korumanızdır." O anda Abdullah bin Revaha sordu: "Ey Allah’ın Resulü ﷺ! Eğer bu dediklerini yaparsak, karşılığında bizim için ne var?" Resulullah (Aleyhissalatu vesselam) şöyle cevap verdi: "Cennet." 60 veya 70 yıllık bir ömrü İslam sınırları içinde geçirmek karşılığında ebedi bir cennet. Bir insanın yapabileceği en büyük ve en karlı alışveriş buydu. Kalpleri sevinç ve cesaretle doldu. Dediler ki: "Öyleyse bu gerçekten en hayırlı ve en karlı alışveriştir." Ve hayatlarının geri kalanı boyunca, verdikleri söze sadık kaldılar.

Allah’ın Resulü ﷺ İslam’ı daha özgürce yaşayabileceği bir şehrin kapılarının açıldığını görebiliyordu. Bu, destansı bir yolculuğun başlangıcıydı. Geriye sadece Mekke’den ayrılmak için ilahi izni beklemek kalmıştı. Ve o izin yakında gelecekti. İslam tarihinde bir dönüm noktası olan o mübarek yolculuk başlayacaktı. Yol boyunca karşılaşılacak zorluklar, cesaretle verilen mücadeleler ve derin bir iman ve tevekkülle göğüs gerilen imtihanlar. Her adımı paha biçilmez dersler taşıyan bir yolculuğa şahit olacağız. Bütün bunlar bir sonraki bölümde. Takipte kalın.