Hendek Savaşı: Yahudiler Peygamber (sav)'e İhanet Etti! – Yapay Zekâ Canlandırmalı – Ey Resul | B8
Yayınlanma tarihi
Ufukta yükselen toz bulutları, yaklaşan bir fırtınanın açık işaretiydi. Ebu Süfyan’ın kin dolu komutası altında, Arap Yarımadası’nın dört bir yanından toplanan 10.000 kişilik dev bir ordu Medine’nin dış mahallelerine ulaşmıştı. "10.000 kişilik orduyla, onları doğduğuna pişman edeceğiz!" Müşrikler intikam arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Ama karşılarında gördükleri manzara onları şaşkına çevirdi. Ordunun şehre yaklaşabileceği tek yol, yaklaşık 6 kilometre uzunluğunda bir hendekle kapatılmıştı. Son derece geniş ve derindi, aşılması imkansız bir engel gibiydi. Kolay bir zafer için duydukları güven bir anda korku ve belirsizliğe dönüştü.
Böyle bir savunma taktiğiyle karşılaşan düşman ne yapacağını bilemedi, çünkü hayatlarında daha önce buna benzer bir şey görmemişlerdi. Peki işler nasıl bu noktaya geldi? Ve Müslümanlar bu ezici güce karşı koymak için böyle bir planı nasıl geliştirdiler? Ve en önemlisi, bundan sonra ne olacaktı? İhanetler, gizli planlar ve mucizeler. Hendek Savaşı’nın destansı hikayesine birlikte tanıklık edelim. Bu video serisi, güvenilir İslami kaynaklardan alınmış yüzlerce referansa dayanmaktadır. Tüm yapay zeka görselleri, yetkin Müslüman alimlerle istişare edilerek hazırlanmış ve İslami esaslara uygun şekilde oluşturulmuştur.
Yahudi kabilesi Beni Nadir, ihanetlerinin cezası olarak Medine’den sürgün edilmişti. Bazıları Şam’a giderken, diğerleri Hayber’e yerleşti. Hayber, diğer bölgelerin hepsinden daha büyük bir Yahudi nüfusuna sahipti. Bu yüzden sayılarının verdiği güçle birbirlerini savaşa teşvik ediyorlardı. Bu güven onları, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ve sahabelerine karşı intikam planları yapmaya yöneltti. Ancak bunu tek başlarına yapmaları mümkün değildi. Bu yüzden, Kureyş'i ve diğer Arap kabilelerini Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a karşı savaşmaya ikna etmek için 19 kişilik bir heyet gönderdiler.
Önce Kureyş’i ziyaret edeceklerdi, ardından Gatafân ve Beni Süleym kabilelerini, sonra da birçok başka Arap kabilesini. Bu nedenle bu savaş Ahzâb Savaşı olarak bilinir, yani İttifak Savaşı. Çünkü irili ufaklı pek çok kabile, Müslümanlara karşı bir araya geliyordu. Planlandığı gibi heyetin ilk durağı Mekke oldu. Uhud Savaşı'nın sonunu hatırlıyor musunuz? Ebu Süfyan, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a bir yıl sonra Bedir'de tekrar karşılaşmak üzere meydan okumuştu. Allah Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) bunu kabul etti ve ertesi yıl ordusuyla Bedir’e doğru yürüdü. Fakat oraya vardığında kimseyi bulamadı. Kureyş onunla yüzleşmeye cesaret bile edememişti.
Bedir'de ağır bir yenilgi almışlardı ve o zamandan beri Ebu Süfyan derin bir intikam arzusuyla yanıyordu. "O halde hoş geldiniz. Muhammed’e karşı savaşımızda bize yardım edenler, bizim için en sevgili olanlardır." İslam her geçen gün büyüyordu ve Kureyş artık ona tek başlarına karşı koyamayacaklarını biliyorlardı. Bu yüzden bu teklifi kabul etmekten başka seçenekleri yoktu. Ebu Süfyan, Yahudi heyetinin bu davada gerçekten kararlı olup olmadığını görmek istedi. Bu yüzden onları sınamaya karar verdi ve kendisinden bile daha istekli olduklarını gördü. Dedi ki: "Ey Yahudi topluluğu, bize Muhammed ile olan ihtilafımızdan haber verin.
Kimin dini daha doğru, bizimki mi yoksa onunki mi?" "Allah'ın huzurunda gerçeği söylemek gerekirse, siz hakikate ondan daha yakınsınız." Oysa içten içe gerçeğin tam tersi olduğunu biliyorlardı. Ama yine de intikam arzusu ile hareket ederek yalan söylemekten çekinmediler. Yahudi heyeti Kureyş ile bir anlaşma yaptı ve ilk müttefiklerini elde ettiler. Fakat bu onlar için yeterli değildi. Daha fazla destek almak için Mekke ile Necid arasında yaşayan Gatafân kabilesine gittiler. Onları ikna etmek de çok zaman almadı. Kısa süre sonra Beni Süleym de güçlerini onlarla birleştirmeyi kabul etti. Sadece Yahudi heyeti değil; Kureyşliler de daha fazla kabileyi ikna etmek için durmaksızın çalışıyorlardı.
Sonra Ahabîş kabilesinin ve onlarla ittifak halindeki kabilelerin de desteğini aldılar. Tüm bu grupların birleşmesiyle, kuvvetleri yaklaşık 4.000 kişiye ulaştı. Medine çevresindeki kabilelerin de desteğini alınca, Beni Nadir ve Kureyş 10.000 kişilik devasa bir ordu toplamış oldu. "10.000 kişilik bir orduyla onları doğduğuna pişman edeceğiz!" Tüm bunlar olurken, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a Huzaa kabilesinden bir mesaj geldi. "Geliyor!
Ebu Süfyan büyük bir ordu topladı ve buraya doğru ilerliyor!" -"Kaç kişiler?" -"Binlerce." "Onları bizzat gördün mü?" "Vadideki öncülerini gördüm, hızla ilerliyorlar." Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) hemen sahabelerini topladı ve onlarla istişare etti. Herkes fikirlerini paylaşıyordu. Ta ki her şeyi değiştirecek bir fikir ortaya çıkana kadar. "Ey Allah'ın Resulü, biz İran'dayken, düşman süvarilerinin saldırısından korktuğumuzda, korunmak için şehrimizin etrafına siperler kazardık." Konuşan kişi, İran asıllı bir sahabe olan Selmân-ı Fârisî idi. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ve ashabı daha önce böyle bir taktik duymamışlardı.
Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) bu fikri makul buldu ve onayladı. O kadar geniş ve derin hendekler kazacaklardı ki atlar bile geçemeyecekti. Fakat önce Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) hendeklerin nerede kazılacağına karar vermek için bölgeye gitti. Medine'nin bir tarafında geniş volkanik kaya alanları vardı. Diğer tarafında ise geniş hurma bahçeleri uzanıyordu. Ordular her iki taraftan da geçemezdi. Güneyde ise büyük bir dağ yükseliyordu, bu yönden giriş de imkansız kılıyordu. Bir bakıma Allah, Medine'yi zaten doğal bir koruma altına almıştı. Sadece bir taraf açık kalmıştı. Düşmanın şehre yaklaşmasını tamamen engellemek için tam da buraya uzun bir hendek kazılacaktı.
Ama bunu yapmak için 10 günden az zamanları vardı. Herkes tüm gücüyle kazmaya başladı. Başlarında ise bizzat Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) vardı. Elinde kazma ve kürekle o da sahabeleriyle birlikte omuz omuza çalışıyor, aynı zamanda onları teşvik ediyordu. Sıcağa ve açlığa rağmen bütün gün durmadan kazdılar. Bazen sahabeler şöyle diyordu: "Ya Resulullah, lütfen dinlen. Bizim çalışmamız yeterli. Kendini yormaya gerek yok." Aslında hiç çalışmamayı da seçebilirdi. Nihayetinde o Allah'ın Resulü'ydü ve kimse buna itiraz etmezdi. Ama o şöyle buyurmuştu: "Bir topluluğun lideri, onlara hizmet edendir." Onun için oturup seyretmek, çalışmaktan daha zordu.
Allah'ın bereketinin ve rahmetinin zorluklardan geldiğini biliyordu. Bu yüzden herkesten daha çok çalıştı. O yıl Arabistan, şiddetli bir kuraklık ve kıtlık içindeydi. Birçok Müslüman açlık acısına dayanmak için karınlarına taş bağlamak zorunda kalmıştı. Bunu yaparak, sahte bir tokluk hissiyle acılarını hafifletmeye çalışıyorlardı. Çaresizlik içinde bir grup sahabe Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a geldi ve çektikleri sıkıntıları anlattılar. Ama karşılarındaki manzarayı gördüklerinde kelimeler boğazlarında düğümlendi. Çünkü Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) karnındaki bezi çözdüğünde yere bir değil, iki taş düştü. "Sen de mi karnına taş bağladın?
Açlıktan mı?" O da aynı zorluğa, hatta onlardan daha fazlasına katlanıyordu. Bir gün Cabir bin Abdullah (radıyallahu anh) Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ı o halde görünce dayanamadı. Eve gidip eşine şöyle dedi: "Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ı açlıktan zayıf düşmüş gördüm. Başka biri olsa bu kadar zorluğa dayanamazdı. Evde yiyecek bir şey var mı?" Eşi şöyle cevap verdi: "Allah'a yemin olsun şu küçük keçi ve birkaç avuç arpadan başka hiçbir şeyimiz yok." Cabir keçiyi kesti, eşi de arpayı öğütüp un yaptı. Eti bir tencereye koyup tandırda pişmeye bıraktılar.
Cabir tam Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ı davet etmek için evden çıkmak üzereyken, eşi şöyle dedi: "Lütfen beni Resulullah'ın huzurunda zor durumda bırakma." Çok fazla kişiyi davet etmemesini kastetmişti, çünkü hazırladıkları yemek ancak birkaç kişiye yetecek kadardı. Cabir, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'a gitti ve ona biraz yemek hazırladıklarını söyledi. Sonra da birkaç sahabe ile gelmesini rica etti. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) hiç beklemediği bir cevap verdi. Hendek kazan tüm sahabelere seslenerek şöyle dedi: "Kardeşiniz bizi yemeğe davet ediyor!" Cabir'in eşinin korktuğu şey gerçek olmuştu.
Sadece birkaç kişiye yetecek yemek vardı, fakat şimdi koca bir sahabe ordusu geliyordu. Cabir eve dönüp olanları eşine anlattığında, eşi sordu: "Resulullah sana ne kadar yemeğimiz olduğunu sordu mu?" "Evet." "O halde sorun olmayacaktır." Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın onların bilmediği bir şeyi bildiğine güveniyordu. Cabir ise şaşkına dönmüştü ve ne yapacağını bilemiyordu. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) geldiğinde, et ve ekmeğin üzerine bereket için dua etti. Sonra sahabeleri içeriye on kişi olacak şekilde çağırdı. Ardından ekmekleri kendi elleriyle tandırdan çıkardı, üzerine bir parça et koydu, ve her bir sahabeye bizzat kendisi verdi.
Herkes yavaş yavaş doymaya başladı. Buna rağmen ne et ne de ekmek azaldı. Oldukları gibi duruyorlardı. Cabir ve eşi gördükleri karşısında hayrete düştüler. Cabir o gün hakkında daha sonra şöyle dedi: "Allah'a yemin olsun, bin kişi geldi ve doyana kadar yediler. Yine de tenceremiz hala kaynıyordu, hamurumuzdan da hala ekmek yapılıyordu." Bin kişi bu mucizeye şahit oldu. Ve bu olay defalarca anlatılmasına rağmen, içlerinden bir kişi bile bunu inkar etmedi. Bir düşünün, hayatlarını hakikate adamış bir topluluk, hiç yaşanmamış bir şeyden söz edebilir miydi? Hepsi birden, haşa, aynı yalan üzerinde anlaşabilir miydi? Sahabeler için mucizeler apaçık gerçeklerdi.
Allah, birçok kez bu tür bereketleri Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın eliyle gösterdi. Nitekim Bedir ve Tebük gibi savaşlarda, düğün yemeklerinde ve kıtlık zamanlarında bu mucizelere tekrar tekrar şahit olundu. Bazen 180 kişi, bazen 400 kişi, bazen de 1500 kişi tarafından. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) ve sahabeleri hendeği kazarken, sahabeler büyük ve sert bir kayaya denk geldiler. Ancak ne kadar uğraşsalar da onu kırmayı başaramadılar. Bunun üzerine hemen Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'a haber verdiler. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) geldi ve Selmân-ı Fârisî'nin baltasını aldı. Sonra "Bismillah" diyerek kayaya güçlü bir darbe indirdi.
Bu tek darbe ile kayanın üçte biri parçalandı. Şöyle dedi: "Allahu Ekber! Bana Şam'ın anahtarları verildi. Allah'a yemin olsun ki, şu anda kızıl saraylarını görüyorum." İkinci kez vurdu ve kayanın üçte biri daha parçalandı. Yine şöyle haykırdı: "Allahu Ekber! Bana Fars diyarının anahtarları verildi. Allah'a yemin olsun ki, Medain'in beyaz sarayını görüyorum." Üçüncü kez vurduğunda şöyle haykırdı: "Allahu Ekber! Bana Yemen'in anahtarları verildi. Allah'a yemin ederim ki şu anda Sana'nın kapılarını görüyorum." Bu son darbeyle kaya tamamen parçalandı. Müminler bu müjdeleri işittiklerinde imanları daha da güçlendi. Peki ya münafıklar? Onlar nasıl tepki verdi?
Alaycı bir şekilde şöyle dediler: "Hiçbirimiz hacetini gidermek için bile güvende değilken, o bize nasıl Kisra ve Kayser'in hazinelerini vaat eder?" Etraflarındaki herkesi umutsuzluğa düşürmeye çalışıyorlardı. Bir düşünün. Bu vaatler verildiğinde Medine düşman kabileler tarafından kuşatılmıştı ve hepsi tüm Müslümanları öldürmek için gelmişti. Müminler henüz Kureyş'i bile tamamen mağlup etmemişti. Kendilerini savunmak için hendek kazmak zorundaydılar. Aç, susuz ve bitkindiler. Lakin bu vaatleri veren aslında Allah'tı, göklerin ve yerin Rabbi. Ve Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın söylediği her söz hakikatti. Ve bu vaat edilen fetihler çok kısa bir zaman içinde, Hz. Ömer ve Hz.
Osman (radiyallahu anhuma) hilafetleri döneminde birer birer gerçekleşecekti. Müşrik ordusunu şaşkına çevirecek olan hendek sadece altı günde tamamlandı. Yaklaşık 9 metre genişliğinde, kabaca beş adam boyundaydı. Derinliği ise bunun yaklaşık yarısı kadardı. O kadar genişti ki en yetenekli süvari bile üzerinden atlayamazdı. Yaklaşık 6 kilometrelik hendek boyunca, yalnızca tek bir süvarinin geçebileceği kadar dar olan bir küçük kısım vardı. "Sanırım geliyorlar." Ebu Süfyan'ın komutasındaki 10.000 kişilik müşrik ordusu gelmişti. Daha önce hiç görmedikleri bir savaş taktiğiyle karşılaştılar. Bu onlar için büyük bir hayal kırıklığıydı. "Durun! Atlarınızı durdurun!" "Bu da ne? Ne oluyor?" "Durun!
Atlarınızı durdurun!" Medine'ye kolayca gireceklerini, sokaklarda kan dökeceklerini ve Müslümanları teker teker avlayacaklarını sanmışlardı. -"Durun! Durun dedim!" -"Ne oluyor?" Ama yine de Ebu Süfyan geri çekilmeyi düşünmüyordu. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra, hendeğin öte tarafından ok yağdırmaya başladılar. Oklar korkutucu ıslık sesleriyle havayı yarıyor ve Müslümanların üzerine yağıyordu. Ama hendek beklediklerinden çok daha büyük bir engel olmuştu. Ne kadar uğraşsalar da bir türlü geçemiyorlardı. Hatırlarsanız, hendeğin bir kısmı diğerleri kadar geniş değildi. Bazıları oradan geçmeye çalıştı, ama karşıya ulaşamadan vuruldular. Fakat Amr bin Abdüvüdd geçmeyi başardı.
O, Arabistan'ın en meşhur ve en korkulan savaşçılarından biriydi. Baştan ayağa zırhla kaplıydı, atının dizginlerini sertçe çekti ve Müslüman ordusunun tam önünde durdu. "Benimle kim savaşacak?" Hz. Ali (radıyallahu anh) ayağa kalktı ve şöyle dedi: "Ya Resulullah, onunla savaşmama izin ver." Hz. Ali'nin kararlılığını görünce Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle dua etti: "Allah'ım, ona yardımını bahşet." Sonra Hz. Ali (radıyallahu anh) meydana doğru bir ilerledi. "Bakın, Ali... Ali gidiyor." "Zülfikar." "Kimsin sen?" "Ben Ebu Talib'in oğlu Ali'yim." "Kanını dökmek istemiyorum. Baban benim arkadaşımdı." "Allah'a yemin ederim ki ben seninkini dökmek istiyorum." Amr öfkelendi.
Kılıcını çekti ve atına bindi. Ama Hz. Ali (radıyallahu anh) şöyle dedi: "Ben yaya, sen ise at üzerindeyken seninle nasıl savaşırım? Aşağı in ve benimle yüzleş!" Bunun üzerine Amr attan indi ve Hz. Ali (radıyallahu anh)'ın karşısına çıktı. "Hadi bakalım! Görelim neler yapabiliyorsun." Hz. Ali ona iki seçenek sundu: "Ya İslam'ı kabul et, ya da geri dön." Ama Amr ikisini de reddetti. Düello, Amr'ın ilk hamlesiyle başladı. Hz. Ali darbeyi kalkanıyla karşıladı. Ama kılıç kalkanı yarıp geçti ve ucuyla başını yaraladı. Yerden bir toz bulutu yükseldi ve ikisini de çevreledi, içerisinde ne olup bittiğini kimse göremiyordu. Bir an için, kimse ne olduğunu anlayamadı.
Ta ki bir ses duyulana kadar: "Allahu Ekber!" Amr'ın başı yere düşmüştü. O ses Hz. Ali (radıyallahu anh)'a aitti. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ve sahabeler tekbiri duyunca Hz. Ali'nin Amr'ı yendiğini anladılar. Ve hepsi bir ağızdan bağırarak eşlik ettiler: "Allahu Ekber!" İki ya da üç kişi daha Hz. Ali'ye saldırmak için hendeği geçti. Fakat ölüm korkusuyla geri döndüler. Düşman, saldırılarından hiçbir sonuç alamadı. Bu yüzden kuşatma mevzilerinde kalmaya karar verdiler. Yapabilecekleri başka bir şey yoktu. Birkaç gün boyunca iki taraf da uzaktan birbirine ok attı. Ancak bu sadece savaşın daha da uzamasına yol açtı. Ve savaş uzadıkça Kureyş için durum daha da kötüleşiyordu.
Çünkü hava her gün daha da çetinleşiyordu. Gündüzleri kavurucu bir sıcak, geceleri ise dondurucu bir soğuk vardı. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) yaklaşık beş yüz sahabeyi Medine'ye gönderdi ve şehri emniyete aldı. Gecenin soğuğunda hendeğin en dar kısmında, bizzat nöbet tuttu, çünkü düşmanın oradan geçmeye çalışabileceğini düşünüyordu. Hz. Aişe (radıyallahu anha) daha sonra, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın eve döndüğünde soğuktan titrediğini söyledi. Şehir etrafındaki mahsuller zaten hasat edildiği için, düşman ordusunun hayvanları yiyecek bulamıyordu. "Yem kalmadı. Çok az getirmişiz." Bu gidişle hayvanları birer birer ölecekti.
Sadece bir iki gün savaşacaklarını ve kolayca kazanacaklarını düşündükleri için yanlarında az miktarda yiyecek getirmişlerdi. Böyle devam ederse uzun süre dayanamayacaklardı. Ebu Süfyan durumun farkındaydı. Bu yüzden adamlarına ok atışlarını yoğunlaştırmalarını emretti. Ok atışı o kadar yoğundu ki Müslümanlar için hareket etmek bile neredeyse imkansız hale geldi. Derken bir grup Kureyş süvarisi Müslümanların karşısındaki bir noktaya ulaştı ve üzerlerine ok yağdırmaya başladı. Saldırıları o kadar yoğun ve kesintisizdi ki Müslümanlar gün batımına kadar aralıksız hendeği savunmak zorunda kaldılar. Bu yüzden Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) ve sahabeler ikindi namazını vaktinde kılamadılar.
Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) o kadar öfkelendi ki müşrik ordusuna şöyle beddua etti: "Bizi ikindi namazından alıkoydukları gibi, Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun." Sonra kaçırdığı namazı kaza etti, sahabeleri de aynısını yaptılar. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) Taif'te kendisini taşlayanlara bile beddua etmemişti. Ama namazın önemi o kadar büyüktü ki namazı engelleyenlere karşı böyle bir dua etmişti. Hendekteki çatışmalar hala çok şiddetliydi. Ancak tek tehdit müşrik ordusu değildi. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın en başından beri korktuğu şey artık gerçekleşmişti. Hicretten sonra yapılan Medine Antlaşması'nı hatırlıyor musunuz?
Bu antlaşmaya göre Medine kabileleri saldırıya uğradığı takdirde şehri birlikte savunacaklarına söz vermişlerdi. Ancak Beni Kurayza bu sözünü tutmadı. Daha da kötüsü, düşmana yardım etmeye karar vererek daha büyük bir ihanete imza attılar. "Beni Kurayza... sözünü tutmadı. Kaleler... iki tehdit." "Bunu biliyorduk. Antlaşmayı bozacakları belliydi." Medine'nin güney kısmındaki güçlü kalelerde yaşıyorlardı. Ve oradan, Müslümanların üzerine yürümeyi planlıyorlardı. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) hemen Sa'd bin Muaz'ı ve yanında birkaç sahabeyi onlarla konuşmaları ve onları bu karardan vazgeçirmeye çalışmaları için gönderdi. Fakat Yahudiler fikirlerini değiştirmeye niyetli değillerdi.
Müslümanları yok etmeye kararlıydılar. Artık sadece dışarıdan oklar gelmiyordu, güneydeki Yahudi kuvvetleri de Müslümanlar üzerinde ağır baskı kuruyordu. Kurayza Yahudileri Medine'nin içinde, şehrin göbeğinde yaşıyordu. Bu da Müslümanların artık iki ateş arasında kalacağı anlamına geliyordu. Ve işleri daha da kötüleştirmek için, münafıklar bir kez daha fitne yayıyor ve şöyle diyorlardı: "Allah ve Resulü bize asılsız vaatlerden başka bir şey vermedi." Allah o günü Ahzâb Suresi'nde anlatır. "Hani onlar size hem üst tarafınızdan hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. Hani gözler kaymış ve yürekler ağızlara gelmişti. Siz de Allah'a karşı çeşitli zanlarda bulunuyordunuz.
İşte orada mü'minler denendiler ve şiddetli bir şekilde sarsıldılar." Her şey Müslümanların aleyhine dönüyor gibiydi. Lakin tam o sırada, Allah onlara bir çıkış kapısı açtı. Savaşın seyrini değiştirebilecek bir fırsat doğdu. Gatafân'dan Eşca kabilesinin lideri Nuaym bin Mesud, İslam'ı kabul etmişti fakat bunu henüz kimseye söylememişti. İmanını ikrar etmek için gizlice Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yanına geldi. Şehadet getirip Müslüman olur olmaz şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü... Yapabileceğim bir şey varsa, emretmen yeter." İmanın tadını yeni almış bir kimse yerinde öylece duramazdı.
Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) onun kararlılığını görünce, bunu bir fırsata çevirdi. Dedi ki: "Düşmanın yanına geri dön ve aralarında ayrılık çıkarmak için elinden geleni yap." Nuaym kendisinden tam olarak ne istendiğini anlamıştı. Nuaym, sanki hiç Müslüman olmamış gibi davranarak gizlice üç düşman grubuna da sızdı. Önce Beni Kurayza'ya giderek kalplerine kuşku tohumları ekti. "Eğer Kureyş ve Gatafân Müslümanları yenemezse, evlerine döner ve sizi yalnız bırakırlar. O zaman Muhammed sizi kolayca cezalandırabilir. Bunun olmasını istemiyorsanız, Kureyş ve Gatafân'dan bazı adamlarını size rehin vermelerini isteyin.
Böylece size ihanet edemezler, çünkü kendi adamlarını kaybetmeyi asla göze alamazlar." Bundan sonra Nuaym, Kureyşlilere giderek şöyle dedi: "Beni Kurayza, Müslümanlara saldırma kararından pişman oldu ve onlarla gizli bir anlaşma yaptılar. Antlaşmayı bozdukları için affedilmeleri karşılığında Müslümanlara, Kureyş'ten 70 adamı yakalayıp idam edilmek üzere teslim edeceklerine söz verdiler. Bu yüzden Yahudiler sizden rehin isterse, böyle bir şeyi sakın kabul etmeyin." Sonra Gatafânlılara gidip onları da aynı şekilde uyardı. Eğer Yahudiler rehin isterse, kimseyi vermemeliydiler. Nuaym zaten Gatafânlı olduğu için kimse ondan şüphelenmedi. Ve onun tavsiyesini hemen kabul ettiler.
Nuaym’ın dediği gibi, Beni Kurayza, güvence sağlamak için Kureyş ve Gatafân'dan rehin istedi. Artık müşrikler, Nuaym'ın doğruyu söylediğine ikna olmuşlardı. Ve tabii ki kimseyi rehin vermeyi kabul etmediler. Daha sonra Ebu Süfyan o gün hakkında şöyle diyecekti: "Benden bir oğlak bile isteselerdi, asla vermezdim." Ve böylece plan işe yaradı. İttifakları güvensizliğe dönüşmüştü. Kuşatma çok uzun sürmüştü ve birlikleri parçalanmaya başlamıştı. Hem Müslümanlar hem de düşman kuvvetleri yorgun düşmüştü. Açlık, susuzluk ve soğuk her iki tarafı da sınırlarına kadar zorlamıştı. Ancak aralarında bir fark vardı. Müslümanlar güçlerini, göklerin ve yerin Rabbi, her şeye kadir olan Allah'tan alıyorlardı.
Diğer taraf ise cansız putlara, hiçbir gücü olmayan taşlara güveniyordu. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm), düşman ordusunun ne yaptığını ve planlarının ne olduğunu öğrenmek istedi. O gece, karargahlarına birini göndermeye karar verdi. Etrafında nöbet tutan küçük bir grup Müslümana sordu: "Kim bana bu kavimden haber getirir de, Allah onu kıyamet gününde bana yoldaş kılar?" Ne büyük bir onur diye düşünebilirsiniz! Kim bunu istemez ki? Fakat gece o kadar çetindi ki hiç kimse cevap vermedi.
O gece orada bulunan Huzeyfe bin Yeman, daha sonra şöyle dedi: "Üzerimize birer parça kumaş sarmış vaziyetteydik, dondurucu soğuktan dolayı olduğumuz yerde kalmaya çalışıyorduk, açlık ve gecenin dehşeti içindeydik. Ömrümde bu kadar karanlık bir gece ve bu kadar şiddetli rüzgar görmemiştim. O kadar karanlıktı ki parmak uçlarımızı bile göremiyorduk. Rüzgar da gök gürültüsü gibi uğulduyordu." Kimse cevap vermeyince, Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) Huzeyfe’ye seslendi. "Git ve düşman hakkında bana bilgi getir." Huzeyfe ne yapacağını bilemedi. O dondurucu soğukta nasıl gidebilirdi? Sonra Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) onun için dua etti.
"Allah'ım, onu önünden, arkasından, sağından, solundan, üstünden ve altından koru." Huzeyfe şöyle dedi: "O anda, içimdeki tüm korku yok oldu. Soğuk da beni terk etti. Sonra Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bana dedi ki: 'Huzeyfe, yanıma dönene kadar onları kuşkulandıracak hiçbir şey yapma. Ok atma, taş atma, mızrak veya kılıçla saldırma.'" Huzeyfe bunun üzerine sessizce Kureyş ordugahına sızdı. Orada Kureyş'in lideri Ebu Süfyan'ı gördü, bir ateşin başında ısınıyordu. Huzeyfe onun tam arkasındaydı. Yayı ve oku hazırdı. Düşmanın lideri tam karşısındaydı. Tek bir atışla onlara büyük bir darbe indirebilirdi.
Fakat Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın ne dediğini hatırladı ve kendisini tuttu. Aslında bunun arkasında ilahi bir hikmet vardı. Allah, daha sonra İslam’a hidayet edeceği kulunu küfür içinde ölmekten koruyordu. Daha sonra Huzeyfe kalabalığa doğru yaklaştı ve aralarına karıştı. Ebu Süfyan önemli bir karar duyurmak üzereydi. Ancak aklına bir şüphe düştü. Kimseyi tanımak mümkün olmayacak kadar karanlık olduğundan bir önlem aldı. "Yanınızdaki adamın kolunu tutun ve ismini sorun." Huzeyfe neredeyse yakalanıyordu. Ancak Allah, kalbine bir fikir ilham etti.
Herkes sadece yanındakini tutarken, o hızla hem sağındaki hem de solundaki adamların kollarını tuttu ve baskın bir tonda sordu: "Siz kimsiniz?" İkisi de isimlerini söyledi ve kimse ondan şüphelenmedi. "Ey kavmim! Bu şiddetli rüzgar elimizde ne varsa mahvetti. Atlarımız ve develerimiz ölmeye başladı. Hemen eşyalarınızı toplayın ve buradan ayrılın! Zira ben gitmeye karar verdim." Huzeyfe bilgiyi aldı ve geri yola koyuldu. Hala soğuğu hissetmiyordu. Fakat Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yanına varır varmaz, soğuk geri geldi. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ı derin bir tevazu ile Rabbine dua ederken buldu.
Ve ondan müjdeli haberi aldığında, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) büyük bir rahatlama hissetti. Nihayet düşman geri çekilmek üzereydi. Sonra bir gece, Allah öyle şiddetli bir rüzgar gönderdi ki çöl kumu havaya savruldu ve müşriklerin çadırları paramparça oldu. Fırtına kumları yüzlerine savurdu, atları ve develeri panik içinde her yöne kaçışmaya başladı. Her şey tamamen kaosa sürüklendi. Düşman ordusu neler olduğunu anlayamadı. Perişanlık ve panik içinde geri çekilmeye başladılar ve arkalarına bile bakmadan kaçtılar. Ahzab Suresi o anı şöyle tarif eder: "Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın.
Hani (düşman) ordular üzerinize gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgar ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir." Kuşatma sona ermiş ve düşman püskürtülmüştü. Ancak Müslümanlara ihanet edenler hala Medine'nin içindeydiler. İhanetleri görmezden gelinemezdi. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) henüz hendekten dönmüştü ve zırhını bile çıkaramamıştı ki aniden Cebrail aleyhisselâm karşısında belirdi. Dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, silahlarınızı bıraktınız mı?" Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) cevap verdi: “Evet, bıraktık.” Bunun üzerine Cebrail aleyhisselâm: "Fakat biz henüz bırakmadık. Onların üzerine yürü." dedi. Savaş henüz bitmemişti.
Sıradaki hedef belliydi: Beni Kurayza. Yahudiler de ihanetlerinin cezasız kalmayacağını biliyorlardı. Dediler ki: "Allah'a yemin olsun, Muhammed şimdi bizim için gelecek." Ve güçlü kalelerine çekildiler. O duvarların arkasında kendilerini güvende hissederek, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a ağır hakaretler savurdular. Teslim olmaya niyetleri yoktu. Onlar, Medine'deki münafıkların kendilerine verdiği söze güveniyorlardı. Münafıklar gizlice şöyle bir mesaj göndermişti: "Medine'yi terk etmeyin. Size her konuda yardım edeceğiz." Ama Yahudilerin unuttuğu bir şey vardı. Münafıklar asla sözlerinde durmaz.
Tam o anda, aralarından iki adam aniden haykırdı, "Bu, İbn Hayyaban'ın bize haber verdiği adamdır. Onunla savaşmayın." Bu adamlar kimdi? Ve sözünü ettikleri İbn Hayyaban kimdi? Neyi önceden haber vermişti? İbn Hayyaban, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın peygamberliğinden önce Medine'ye gelmiş bir Yahudi alimiydi. Şöyle demişti: "Peygamber'in gelişi yakındır. Ve burası onun hicret edeceği yerdir." Peygamberlik görevi başlamadan çok önce, Beni Nadir'e ondan bahsetmişti. Ve sonra orada vefat etmişti. Bu sözleri söylediğinde, Üseyd ve Salebe adında iki kardeş orada bulunuyordu ve onu açıkça duymuşlardı. Ve şimdi, o iki kardeşin çağrısını görmezden geldiler.
Beni Kurayza kalelerinin içinde sıkışıp kalmıştı. Münafıklardan bekledikleri yardım da bir türlü gelmiyordu. Ve sonunda kuşatmanın bitmeyeceğini anladılar. Çaresizlik içinde, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ile müzakere etmek istediler. "Allah'a yemin olsun ki, şartlarımızı kabul edene kadar teslim olmayacağız!" Ancak onun cevabı kesindi. "Hayır. Teslim olup hükmümü kayıtsız şartsız kabul etmekten başka çareniz yok." Başka seçenekleri olmadığını anlayan Yahudiler sonunda teslim oldular. Beni Kurayza birbiri ardına suçlar işlemişti. Önce antlaşmayı bozup düşmanla iş birliği yaptılar.
Üstelik özür dilemek yerine, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a hakaretler yağdırdılar. Tüm bu ihanetlerine rağmen, Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) onlara tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şekilde davrandı. Cezanın öfke veya intikamla değil, sadece Allah rızası için infaz edilmesini emretti. Çünkü İslam hukukunda cezalar kişisel duygular karıştırılarak uygulanamazdı. Şaşırtıcı gelebilir ama infaz edilecekleri sırada onlara yemek, su ve süt verilmesini emretti. O gün hava çok sıcaktı ve onların o sıcakta idam edilmesini istemedi. "Güneşin hararetiyle kılıcın hararetini birleştirmeyin" buyurdu. Sübhanallah. Hendek Savaşı, Müslümanlar için bir dönüm noktasıydı.
Üç Yahudi kabilesi de Medine'den sürülmüştü ve müşrikler artık bir tehdit değildi. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurdu: "Bu savaştan sonra biz onlara saldırmaya gideceğiz, onlar bize saldırmaya gelemeyecekler." Ve aynen öyle oldu. Müşrikler bir daha asla güçlerini toparlayamadılar, Müslümanlar ise Arap Yarımadası'nda her geçen gün daha da güçlenmeye devam ettiler. Hicret'in 5. yılında, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle bir haber aldı: Beni Mustalık kabilesi, Medine'nin artan gücünü bir tehdit olarak görmeye başlamış ve onlara saldırmayı planlıyorlardı. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) bunu duyar duymaz, yaklaşık 700 sahabesini topladı.
Gün doğumundan sonra, Beni Mustalık'ın ordugah kurduğu yere ulaştılar. Kabile tamamen hazırlıksız yakalanmıştı. Sonra Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) ordusunu savaş düzenine soktu ve ani bir saldırıyla bu tehdidi ortadan kaldırdı. Düşman mağlup edilmişti. Fakat ordunun içinde çok daha tehlikeli bir düşman vardı. Medine'ye dönüş yolunda beklenmedik sorunlar ortaya çıkmak üzereydi. Tüm bunların merkezinde ise münafıkların lideri vardı: Abdullah bin Ubey bin Selül. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) seferdeyken Medine'de kalsaydı, karışıklık ve huzursuzluk çıkabilirdi. Bu yüzden Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) onu da sefere dahil etmişti.
Müslümanlarla beraberken Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ı över ve desteklerdi. Lakin yakın dostlarıyla baş başa kaldığında, İslam aleyhinde konuşur ve müminlerle alay ederdi. Allah Kur'an-ı Kerim'de o ve onun gibiler hakkında şöyle buyurmuştur: "İman edenlerle karşılaştıkları zaman, 'İnandık' derler. Fakat şeytanlarıyla (münafık dostlarıyla) yalnız kaldıkları zaman, 'Şüphesiz, biz sizinle beraberiz. Biz ancak onlarla alay ediyoruz.' derler." Her cuma Mescid-i Nebevi'ye gelir ve Müslümanların arasına otururdu. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın hutbesini dinler, hutbe bittiğinde aniden ayağa kalkıp şöyle seslenirdi: "Ey insanlar!
Allah'ın aranıza gönderdiği bu Resul'e yardım edin! Allah onunla sizi şereflendirdi, sizi üstün ve muzaffer kıldı. Öyleyse onu dinleyin, saygı gösterin ve itaat edin." Bunu her cuma yapardı. Ta ki Uhud günü ordudan 300 kişiyi ayırıp götürene kadar. Normalde, askeri bir seferde yer alması istendiğinde gitmezdi. Her zaman geride kalmak için bir bahane bulurdu. Fakat bu sefer katılmaya karar verdi, çünkü gerçek bir tehlike görmüyordu ve aslında savaş ganimetlerinin peşindeydi. Aynı zamanda, her geçen gün daha da güçlenen Müslümanlar arasında karışıklık ve nifak çıkarmak için bir fırsat kolluyordu. Ve bu fırsat eline iki kez geçecekti. Peki, bu olayların ilki neydi?
Sefer dönüşü Müslüman ordusu bir kuyunun başında kamp kurdu. Herkes sırayla su çekiyordu. Lakin küçük bir tartışma, münafıklar için bir fırsata dönüştü. Muhacirlerden Cahcah bin Mesud ve Ensardan Sinan bin Veber aynı kuyudan su çekerken, aralarında bir tartışma çıktı. Ardından olaylar büyüdü ve Cahcah öfkeyle Sinan'a doğru yürüdü. Bunu gören Sinan bağırdı: "Ey Ensar! Neredesiniz? Gelin ve bana yardım edin!" Bir anda, kardeşliğin en güzel örneklerini sergileyen Ensar ve Muhacir, karşı karşıya geldi. Münafıkların başı Abdullah bin Ubey, fitne çıkarmak için mükemmel bir fırsat bulmuştu ve bunu kullanmak için elinden geleni yaptı.
"Ey Ensar, bu Muhacirler sizin sayenizde güç ve şeref kazandılar, şimdi ise size böyle kibir ve saygısızlıkla davranıyorlar. Onları şehrinize kabul ettiniz ve onlara barınacak bir yer verdiniz. Malınızı ve yemeğinizi onlarla paylaştınız. Uğradığınız bu hakaretin tek sorumlusu sizsiniz. Vallahi, Medine'ye dönersek, en aziz olan en zelil olanı oradan çıkaracaktır." O, maazallah, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ı ve Muhacirler'i kastediyordu. Bu kışkırtıcı sözler zaten gergin olan ortamı daha da kötüleştirdi. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) onları duyduğunda derhal ashabının yanına gitti. Öfkeyle, "Nedir bu cahiliye davası?" diye sordu.
Ensar ve Muhacir'in böylesine küçük bir mesele yüzünden tartıştıklarını görünce şöyle dedi: "Bu cahiliye çağrısını bırakın, çünkü o pistir!" Bu ciddi uyarıları yaptı, çünkü tüm bunlara sebep olan şey kabile gururu, ırkçılık ve maddi üstünlük duygusuydu. Ancak İslam'da üstünlük sadece takva iledir; yani Allah'a karşı bilinçli olmak, günahlardan sakınmak ve emirlerine uymakla. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın bu sözleri, sahabelerin kalbine derinden işledi. Ve Sinan, Cahcah'ı affetti. Kendi kavmiyle bu şekilde övünmeye devam edenler için, Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) daha sonra şöyle buyuracaktı: "Kabileciliği savunan bizden değildir.
Kabilecilik uğruna savaşan bizden değildir. Ve kabilecilik uğruna ölen bizden değildir." Bu olaydan sonra Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) alışılmadık bir karar verdi. Günün en sıcak saatlerinde, Müslüman ordusuna Medine'ye doğru yürüyüş emri verdi. O güne kadar böylesine kavurucu bir sıcakta hiç yola çıkmamışlardı. Fakat Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın emrinin arkasında bir hikmet vardı. Sahabelerini, Abdullah bin Ubey'in sözleri hakkında konuşmaktan alıkoymak istiyordu. Öğleden sonra yola çıktılar ve şafak sökene kadar durmadılar. O kadar yorgun ve uykusuzdular ki ayakta durmakta bile zorlanıyorlardı. Oldukları yere yığıldılar ve anında uykuya daldılar.
Bu şekilde, zihinleri başka yöne çekildi ve meselenin büyümesi engellenmiş oldu. Bu hadise vesilesiyle, Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) bize her zaman geçerli bir ders verdi. Bir Müslüman her zaman kendini meşgul tutmalıdır. Asla boş durmamalıdır. Çünkü boş durmak ve tembellik, haram zevklere kapı açar ve sonunda günaha götürür. Peki, münafıkların başı bu hadiseden sonra fitne çıkarmayı bıraktı mı? Tabii ki hayır. Hala fitne yaymak için başka bir fırsat arıyordu. Ve çok geçmeden ikinci fırsatı da buldu. Bu kez bizzat Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın ailesine iftira atmaya cüret edecekti.
Ordu Medine'ye doğru geri dönerken, uzaktan kendilerine yetişmeye çalışan iki kişi fark ettiler. İçlerinden biri deveye binmiş, diğeri ise dizginlerini tutarak yanında yürüyordu. Devedeki kişi Hz. Aişe (radiyallahu anha) annemizdi. Ona rehberlik eden kişi ise Safvan bin Muattal idi. Abdullah bin Ubey bu sahneyi çarpıtacak ve Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın tertemiz ve iffetli eşine karşı korkunç bir iftira atacaktı. "Vallahi, ne o ondan uzak kalıyor, ne de o ondan." Bununla, haşa, aralarında bir şey olduğunu ima ediyordu. Ve bu sözlerle dedikoduyu ve fitneyi başlattı. Bu korkunç suçlama ordu içinde hızla yayıldı. Bir kişiden diğerine aktarıldı.
Peki bunun arkasındaki gerçek neydi? Başlangıca geri dönelim. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) her sefere çıktığında, eşlerinden birini yanına alırdı. Bu kez ona eşlik eden Hz. Aişe (radiyallahu anha) annemizdi. Sahabeler dinlenirken, Hz. Aişe özel bir ihtiyacı için ordudan uzaklaştı. Geri döndüğünde, hareket etmek üzereydiler. Ancak o anda kolyesinin kaybolduğunu fark etti. Ordunun onsuz yola çıkmayacağını düşünerek az önce bulunduğu yere geri dönüp kolyesini aramaya başladı. Ancak kolyesini bulması biraz zaman aldı. O gelene kadar ordu çoktan yola çıkmıştı, onun yokluğunu fark etmemişlerdi.
O zamanlar kadınlar, mahremiyetlerini korumak için Hevdec adı verilen develerin üzerine yerleştirilmiş çadır benzeri kabinlerde seyahat ederlerdi. Hz. Aişe annemiz hafif olduğu için, hevdeci kaldıran sahabeler onun içinde olmadığını fark etmediler. Ve yola koyuldular. Annemiz döndüğünde, ordunun gitmiş olduğunu gördü. Çölde tek başına yolculuk etmek tehlikeli olduğundan, olduğu yerde kalmaya karar verdi. "Yokluğumu fark edip benim için geri dönerler" diye düşündü. Ve bir süre sonra uyuyakaldı. O uyurken, uzaktan birisi yavaşça yaklaştı. Bu, Safvan bin Muattal idi. Safvan, ordunun geride bıraktığı eşyaları toplamakla görevliydi.
Düşürülen veya unutulan şeyleri toplamak ve bir sonraki kampa götürmek için her zaman en geriden gelirdi. O gün de, ordu ayrıldıktan sonra bölgeyi kontrol etmeye gelmişti ve yerde uyuyan birini gördü. Onun Hz. Aişe annemiz olduğunu fark edince şöyle dedi: "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun" “Biz (şüphesiz) her şeyimizle Allah'a aidiz ve şüphesiz O'na döneceğiz.” Onun sesini duyan Hz. Aişe (radiyallahu anha) uyandı. Safvan tek bir kelime bile etmeden devesini çöktürdü ve onun rahatça, mahremiyet içinde binebilmesi için kenara çekildi. Sonra devesinin dizginlerini aldı ve onu ordunun kampına doğru götürmeye başladı. Birkaç saat sonra, nihayet ordunun geri kalanına yetiştiler.
Abdullah bin Ubey bunu görünce, bunu Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a ve davasına zarar vermek için bir fırsat olarak kullanmaya karar verdi. İftira kulaktan kulağa yayıldı. Ve çok geçmeden, Medine şehrinin tamamı bununla sarsıldı. Ne yazık ki, önde gelenlerden üç sahabe bile bu iftiraya inanıp bu konuda konuşmaya başladı. Fitne Medine'nin her yerine yayılırken Hz. Aişe annemiz neler olup bittiğinden habersizdi. Çünkü seferden döner dönmez, şiddetli bir hastalığa yakalandı ve bir süre yatakta kalması gerekti. Ne söylendiğini bilmediği için, suçlamaları inkar edemedi veya kendini savunamadı. Bunun Allah'tan gelen başka bir imtihan olduğu açıktı.
Tıpkı Uhud Savaşı'nda olduğu gibi. Bir müşrik şöyle bağırdığında çıkan kaosu hatırlayın: "Muhammed'i öldürdüm!" "Muhammed'i öldürdüm! Muhammed'i öldürdüm!" Oysa gerçekte, Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) bir çukura düşmüştü. O zaman sahabeler, savaş meydanında kimin dik duracağı ve kimin yüz çevireceği konusunda imtihan edilmişti. Fakat şimdi imtihan farklıydı. Gözleriyle şahit olmadıkları bir dedikodunun yayılmasına kimin ortak olacağı ve kimin bundan uzak duracağı hakkındaydı. Allah Hz. Aişe (radıyallahu anha)'yı hakkında söylenenlerden tamamen habersiz bırakmıştı.
Zaman geçtikçe, "İspatlanmadıkça bu sadece iftiradır" diyenler ve bunun yayılmasına yardım edenler tek tek ortaya çıktı. Bu çok ağır bir imtihandı, ancak Hz. Aişe (radiyallahu anha) kadar güçlü bir kadının dayanabileceği bir türden. Annemizin hala hiçbir şeyden haberi yoktu. Fakat Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın kendisine karşı davranışlarındaki değişikliği fark etmeye başladı. Artık eskisi gibi sevgi ve ilgi göstermiyordu. Adını bile anmıyordu. Bunun yerine, Hz. Aişe'nin durumunu öğrenmek istediğinde, annesine "Hastanız nasıl?" diye sorardı. Bu mesafeli tavır, Hz. Aişe (radiyallahu anha)'nın kalbine çok ağır geliyordu.
O, Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)'ın ona neden bu şekilde davrandığını anlayamıyordu. Yaklaşık 20 gün sonra, nihayet yataktan kalkacak kadar iyileşti ve Mistah bin Üsase'nin annesiyle birlikte dışarı çıktı. Hz. Aişe (radiyallahu anha) kendisi hakkındaki dedikoduları duyduğunda, öyle büyük bir şoka uğradı ki titredi, yere yığıldı ve bayıldı. Takip eden günlerde o kadar çok ağladı ki durumu daha da ağırlaştı. Ailesinin evine vardığında şöyle dedi: "Anneciğim, insanlar benim hakkımda neler söylüyorlar? Ve bunu bana neden söylemedin?" Sonra gözyaşlarına boğuldu. Annesi onu teselli etmeye çalıştı. O sırada Hz. Ebu Bekir (radiyallahu anh) damda Kur'an okuyordu.
Kızının ağladığını duyunca aşağı indi, yanına oturdu ve onu sakinleştirmeye çalıştı. Kalbi, kızının masumiyetine dair sarsılmaz bir inançla doluydu. Ancak bu korkunç iftira nedeniyle tüm ev derin bir kederle kaplıydı. Bu, bir kadının yaşayabileceği en zorlu imtihanlardan biriydi. Kendini savunmaya çalışsa bile herkes iftirayı çoktan duymuştu. Hatta bazıları buna inanmıştı. Hem de hiçbiri kendi gözleriyle bir şey görmemiş olmasına rağmen. Sadece başkalarının söylediklerini tekrarlayıp durmuşlardı. Dışarıdan bakıldığında sadece birkaç cümle söyleniyordu. Küçük bir şey gibi görünüyordu. Lakin gerçekte bunun ağırlığı, Allah katındaki hesabı çok büyüktü.
Bu olay, dilin ne kadar tehlikeli olabileceğini gösterdi. Ve neden birini zina iftirası atmanın yedi büyük günahtan biri olduğunu. Tek bir kelimeyle, sayısız ailenin huzuru yok edilebilirdi. Hz. Aişe (radiyallahu anha)'nın suçlu olduğuna dair en ufak bir işaret dahi yoktu. Fakat münafıklar konuşmayı bir türlü bırakmıyordu. O günler Hz. Aişe (radiyallahu anha) için şimdiye kadar yaşadığı her şeyden daha zordu. Ne gözyaşım dindi, ne de uyuyabildim. O kadar çok ağladım ki ciğerimin ağlamaktan parçalanacağını sandım. Onu bu halde gören Ensar'dan bir kadın onunla kalıp onunla birlikte ağlamak için izin istedi. Hz. Aişe kabul edince, birlikte ağladılar.
Bu arada, bu iftirayı başlatan ve tüm bu acıya neden olan Abdullah bin Ubey, durumdan memnundu. İstediğini elde etmişti. Korkunç bir yalanla Müslümanları sarsmıştı. Nereye giderse gitsin, bunu konuşmaya devam ediyordu ve bunu daha da yaymak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) sevgili Aişe'sinin böyle bir suçlamadan tamamen masum olduğunu çok iyi biliyordu. Ancak böylesine acımasız ve sinsi bir iftiranın insanlar arasında bu kadar çabuk yayılması kalbine ağır geliyordu. Ve o acı dolu günlerde, elinde bir delil olmadan Hz. Aişe annemizi savunamıyordu. Bunu yapsaydı, münafıklar onu sevgi ve şefkatinden dolayı eşine taraf tutmakla suçlayacaklardı.
Ve bu, bir peygamberin adalet anlayışına uymazdı. Ve o sözde Müslümanların sayısı hiç de az değildi. Bu yüzden Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın beklemekten başka çaresi yoktu. Allah'tan gelecek bir vahiy bekliyordu. Ancak bu ilahi imtihanın bir parçası olarak, o vahiy tam bir ay boyunca gelmeyecekti. Bu uzun bekleyiş onun gerçekten bir Peygamber olduğunu bir kez daha kanıtlamaz mı? Vahyin ona sadece Allah'tan geldiğini? Eğer Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) kendi nefsinden konuşuyor olsaydı, haşa, Kur'an ayetlerini uydurmuş olsaydı, kendini tam bir ay boyunca böyle bir sıkıntıya sokar mıydı? 30 günü bırakın, 30 dakikada bir ayet uydurur ve meseleyi hemen kapatırdı.
Maazallah. Fakat tüm acısına rağmen, vahyin gelmesini sabırla bekledi. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) Hz. Aişe'nin ailesinin evine gitti. Eşine dönerek şöyle dedi: "Ey Aişe, senin hakkında bana şöyle şöyle şeyler anlatıldı. Eğer masumsan, Allah masumiyetini ortaya çıkaracaktır. Yok bir günah işlediysen, Allah'tan af dile ve O'na tövbe et." "Vallahi, insanların ne dediğini duyduğunu biliyorum. Bu zihnine yerleşti ve sen de bunu bir gerçek olarak kabul ettin. Şimdi sana masum olduğumu söylesem, ki Allah biliyor masumum, bana inanmazsın. Lakin işlemediğim bir suçu kabul etsem, ki Allah biliyor masumum, bana inanırsın.
Allah şahidimdir ki, kendim ve senin için Yusuf'un babasından başka bir örnek bulamıyorum. O demişti ki: 'Artık bana düşen güzelce bir sabırdır. Anlattıklarınıza karşı yardımına sığınılacak olan ancak Allah'tır.'" Ve tam da öyle yaptı. Sabretti ve gözlerinde yaşlarla Allah'a yönelip O'ndan yardım istedi. Hz. Aişe (radiyallahu anha) sözlerini henüz bitirmişti ki Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)'ın üzerine aniden farklı bir hal geldi. Mübarek alnından ter damlaları dökülmeye başladı. Bu, uzun süren bekleyiş günlerinin nihayet sona erdiğinin bir işaretiydi. Allah'ın mesajı, vahiy indiriliyordu. Lakin Hz. Aişe annemiz en ufak bir endişe duymuyordu.
Allah'ın adaletini göstereceğinden ve masumiyetinin yakında herkes tarafından açıkça anlaşılacağından emindi. Vahiy hali Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın üzerinden nihayet kalktığında, mübarek yüzünde büyük bir tebessüm belirdi. Sonra Hz. Aişe'ye döndü ve şöyle dedi: "Ey Aişe, Allah senin masumiyetini ilan etti!" Vahiy edilen ayetlerde Allah şöyle buyuruyordu: "O ağır iftirayı uyduranlar, sizin içinizden bir güruhtur. Bu iftirayı kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her biri için, işledikleri günahın cezası vardır.
İçlerinden (elebaşılık ederek) o günahın büyüğünü üstlenen için ise ağır bir azap vardır." Günlerdir evi kaplayan keder nihayet dağıldı. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm), Hz. Aişe, anne babası hep birlikte derin bir nefes aldılar. Tam bir ay süren zorluk ve bekleyişin ardından, ayetler nihayet Aişe'nin masumiyetini tasdik etmişti. Böylece Medine'ye yayılan fitne nihayet son buldu. Gerçek sonunda ortaya çıktı. Eminim Aişe artık mutlu ve huzurludur. Elhamdülillah. Hz. Aişe (radiyallahu anha)'yı iftiradan temize çıkaran ve iftirayı başlatanın cezasından bahseden ayetten sonra başka ayetler de indirildi. Bu sefer, iftirayı yayanlar hakkındaydı.
"Hani o iftirayı dilden dile dolaştırıyor; hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyleri ağzınıza alıp söylüyor ve bunu önemsiz bir iş sanıyordunuz. Halbuki bu, Allah katında büyük bir günahtır." Çünkü iftira bir günahtı, birinin onuruna ve hakkına saldırıydı, bunun cezasıyla yüzleşmeleri gerekiyordu. İnanıp dedikoduyu tekrarlayan ve bu sebeple istemeden de olsa yayılmasına yardım eden üç sahabe, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın huzuruna çağrıldı. "Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) sizi çağırıyor." Kalpleri pişmanlıkla dolu halde yavaşça içeri girdiler. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) onlara ne bir öfke gösterdi ne de bir kin besledi.
Ancak iftira atmanın ve buna katılmanın cezası İslam'da açıktı. Her birine herkesin önünde sopayla 80 kez vuruldu. Bu ceza yalnızca onlar için değil, tüm Medine için de önemli bir ders oldu. Bu cezaya şahit olanlar bir daha asla bilmedikleri bir konu hakkında konuşmayacaklardı. Sadece bu hadise için değil, büyük suçlar için de İslam, insanları suç işlemekten caydıracak net yasalar ve cezalar getirdi. Asıl amaç caydırıcılıktı. Sonuç olarak suç oranları inanılmaz derecede düşük kaldı. Lakin bunun da ötesinde, bu kanunlar ve cezalar aracılığıyla Allah, aslında kullarını çok daha kötü bir şeyden koruyordu. Ahiret azabından. Bu kanunlar uygulanırken, hiç kimseye haksızlık edilmedi. Herkes eşitti.
Güçlünün zayıfa, zenginin fakire, veya özgür olanın köleye bir üstünlüğü yoktu. Örneğin, Medine'de bir hırsızlık hadisesi yaşanmıştı. Beni Mahzum kabilesinden bir grup, hırsızlık yapan bir kadın için aracı olmaya çalıştı ve Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'dan cezayı uygulamamasını istediler. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) bunu duyunca çok üzüldü. Ayağa kalktı ve şu hutbeyi verdi: "Ey insanlar! Sizden öncekiler, içlerinden soylu biri hırsızlık yaptığında onu affettikleri için helak oldular. Ama aralarındaki zayıf insanlardan biri hırsızlık yaptığında onu hemen cezalandırdılar.
Allah'a yemin olsun ki, Muhammed'in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı, onun da elini keserdim." Peki Abdullah bin Ubey'e ne oldu? Tüm bu kaosa neden olan adama. Cezalandırılmadı mı? Yaptıkları sadece bu hadiseyle sınırlı değildi. Uhud Savaşı'nı hatırlıyor musunuz? Aldatıcı sözleriyle, Müslüman ordusundan yaklaşık 300 askerin savaş başlamadan geri dönmesine sebep olmuştu. Müşrikler ve Yahudilerle gizlice iş birliği yapıyor, sürekli Müslümanlara karşı tuzaklar kuruyordu. Müminler arasında fitne yayıyor, aralarındaki kardeşlik bağını koparmaya çalışıyordu. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) elbette bu münafık liderin yaptığı her şeyi biliyordu. Ama sabretmeyi seçti ve sessiz kaldı.
Bir gün Hz. Ömer (radiyallahu anh) artık Abdullah bin Ubey'in çıkardığı fitnelere tahammül edemeyecek noktaya geldi. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yanına gitti ve şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü, izin ver de bu münafığın başını vurayım!" Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın cevabı, sabrının ardındaki hikmeti gösterdi. Buyurdu ki: "Onu bırak. Yoksa insanlar, Muhammed kendi ashabını öldürüyor derler." Hatırlarsanız, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın hicretinden önce, Abdullah bin Ubey Medine'nin kralı olmak üzereydi. Hatta kendisi için bir taç bile yaptırmıştı. Halk arasında bu kadar saygınlığı vardı.
Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) birçok insanın hala İbn Ubey'e güvendiğini biliyordu. Münafıklığını o kadar kurnazca gizliyordu ki çoğu kişi onun samimi bir Müslüman olduğunu, güvenebilecekleri biri olduğunu düşünüyordu. Eğer Resulullah onun idamını emretseydi, "Muhammed ashabını öldürüyor." söylentileri yayılabilirdi. Müslüman olmayı düşünen kabileler korkuya kapılabilir ve istediği zaman bizi de öldürebilir diyebilirlerdi. İşte bunu önlemek için, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) sabrı seçti. Yıllar sonra, iftira olayından dört yıl sonra o karar meyvesini verecekti. Hicret'in 9. yılında, Abdullah bin Ubey hastalandı ve öldü. Oğlu Abdullah ise salih ve samimi bir Müslümandı.
Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yanına gelerek şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü, lütfen bana gömleğini ver, babam için onu kefen olarak kullanayım." Sonra Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'dan cenaze namazını kıldırmasını ve babasının bağışlanması için dua etmesini istedi. Bir evlat için bunun ne kadar zor olduğunu hayal edebiliyor musunuz? Babası, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) Medine'ye ayak bastığı andan itibaren İslam'ın en büyük düşmanlarından biri olmuştu. Ancak asıl dikkat çekici olan, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın onun isteğini geri çevirmemesiydi. Kendi gömleğini Abdullah bin Ubey'e kefen olarak verdi.
Cenaze için her şeyin hazır olduğu kendisine söylendiğinde, gidip cenaze namazını kıldırdı. Hatta defnedilmesi için kabrine kadar yürüdü. Sahabeler merak içindeydi. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) neden tüm hayatını İslam'a komplo kurarak geçirmiş bir adamın cenaze namazını kıldırıyordu? Neden her fırsatta Müslümanlara zarar vermeye çalışan birine böyle büyük bir nezaket gösteriyordu? Bunun bir nedeni olmalıydı, arkasında derin bir hikmet olmalıydı. Ve elbette vardı. "Ey Allah'ın Resulü, üzerindeki gömleği ona neden verdin?" Bu soru sorulduğunda, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle dedi: "Gömleğim ve namazım onu Allah'ın azabından kurtaramaz.
Fakat umuyorum ki bu sayede, kendi kabilesinden bin kişi İslam'ı kabul eder." Ve gerçekten de bu tavır, Abdullah bin Ubey'in çevresindeki insanlar üzerinde derin bir etki bıraktı. Bazı kaynaklarımıza göre, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın o günkü sabrı ve merhameti vesilesiyle, yaklaşık 1000 kişi samimi kalplerle İslam'ı kabul etti. Sübhanallah. Müslümanlar yıllardır Kabe'yi ziyaret etmeyi arzuluyorlardı. Ve şimdi, nihayet o vakit gelmişti. "Nihayet Mekke'ye mi gidiyoruz?" "Evet." Bu, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın gördüğü bir rüya üzerine başlayacak bir yolculuk olacaktı. Fakat bu yolculuk hiç kimsenin beklemediği bir şekilde sonlanacaktı.
"O halde, burada esirimiz olarak kalacaksın!" Ve Müslümanlar kendilerini hiç de istemediği bir antlaşmayı kabul ederken bulacaklardı. Bu nasıl bir antlaşmaydı? Ve bu olağanüstü yolculukta neler yaşandı? Hepsini bir sonraki bölümde göreceğiz, inşallah. Takipte kalın.
Böyle bir savunma taktiğiyle karşılaşan düşman ne yapacağını bilemedi, çünkü hayatlarında daha önce buna benzer bir şey görmemişlerdi. Peki işler nasıl bu noktaya geldi? Ve Müslümanlar bu ezici güce karşı koymak için böyle bir planı nasıl geliştirdiler? Ve en önemlisi, bundan sonra ne olacaktı? İhanetler, gizli planlar ve mucizeler. Hendek Savaşı’nın destansı hikayesine birlikte tanıklık edelim. Bu video serisi, güvenilir İslami kaynaklardan alınmış yüzlerce referansa dayanmaktadır. Tüm yapay zeka görselleri, yetkin Müslüman alimlerle istişare edilerek hazırlanmış ve İslami esaslara uygun şekilde oluşturulmuştur.
Yahudi kabilesi Beni Nadir, ihanetlerinin cezası olarak Medine’den sürgün edilmişti. Bazıları Şam’a giderken, diğerleri Hayber’e yerleşti. Hayber, diğer bölgelerin hepsinden daha büyük bir Yahudi nüfusuna sahipti. Bu yüzden sayılarının verdiği güçle birbirlerini savaşa teşvik ediyorlardı. Bu güven onları, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ve sahabelerine karşı intikam planları yapmaya yöneltti. Ancak bunu tek başlarına yapmaları mümkün değildi. Bu yüzden, Kureyş'i ve diğer Arap kabilelerini Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a karşı savaşmaya ikna etmek için 19 kişilik bir heyet gönderdiler.
Önce Kureyş’i ziyaret edeceklerdi, ardından Gatafân ve Beni Süleym kabilelerini, sonra da birçok başka Arap kabilesini. Bu nedenle bu savaş Ahzâb Savaşı olarak bilinir, yani İttifak Savaşı. Çünkü irili ufaklı pek çok kabile, Müslümanlara karşı bir araya geliyordu. Planlandığı gibi heyetin ilk durağı Mekke oldu. Uhud Savaşı'nın sonunu hatırlıyor musunuz? Ebu Süfyan, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a bir yıl sonra Bedir'de tekrar karşılaşmak üzere meydan okumuştu. Allah Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) bunu kabul etti ve ertesi yıl ordusuyla Bedir’e doğru yürüdü. Fakat oraya vardığında kimseyi bulamadı. Kureyş onunla yüzleşmeye cesaret bile edememişti.
Bedir'de ağır bir yenilgi almışlardı ve o zamandan beri Ebu Süfyan derin bir intikam arzusuyla yanıyordu. "O halde hoş geldiniz. Muhammed’e karşı savaşımızda bize yardım edenler, bizim için en sevgili olanlardır." İslam her geçen gün büyüyordu ve Kureyş artık ona tek başlarına karşı koyamayacaklarını biliyorlardı. Bu yüzden bu teklifi kabul etmekten başka seçenekleri yoktu. Ebu Süfyan, Yahudi heyetinin bu davada gerçekten kararlı olup olmadığını görmek istedi. Bu yüzden onları sınamaya karar verdi ve kendisinden bile daha istekli olduklarını gördü. Dedi ki: "Ey Yahudi topluluğu, bize Muhammed ile olan ihtilafımızdan haber verin.
Kimin dini daha doğru, bizimki mi yoksa onunki mi?" "Allah'ın huzurunda gerçeği söylemek gerekirse, siz hakikate ondan daha yakınsınız." Oysa içten içe gerçeğin tam tersi olduğunu biliyorlardı. Ama yine de intikam arzusu ile hareket ederek yalan söylemekten çekinmediler. Yahudi heyeti Kureyş ile bir anlaşma yaptı ve ilk müttefiklerini elde ettiler. Fakat bu onlar için yeterli değildi. Daha fazla destek almak için Mekke ile Necid arasında yaşayan Gatafân kabilesine gittiler. Onları ikna etmek de çok zaman almadı. Kısa süre sonra Beni Süleym de güçlerini onlarla birleştirmeyi kabul etti. Sadece Yahudi heyeti değil; Kureyşliler de daha fazla kabileyi ikna etmek için durmaksızın çalışıyorlardı.
Sonra Ahabîş kabilesinin ve onlarla ittifak halindeki kabilelerin de desteğini aldılar. Tüm bu grupların birleşmesiyle, kuvvetleri yaklaşık 4.000 kişiye ulaştı. Medine çevresindeki kabilelerin de desteğini alınca, Beni Nadir ve Kureyş 10.000 kişilik devasa bir ordu toplamış oldu. "10.000 kişilik bir orduyla onları doğduğuna pişman edeceğiz!" Tüm bunlar olurken, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a Huzaa kabilesinden bir mesaj geldi. "Geliyor!
Ebu Süfyan büyük bir ordu topladı ve buraya doğru ilerliyor!" -"Kaç kişiler?" -"Binlerce." "Onları bizzat gördün mü?" "Vadideki öncülerini gördüm, hızla ilerliyorlar." Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) hemen sahabelerini topladı ve onlarla istişare etti. Herkes fikirlerini paylaşıyordu. Ta ki her şeyi değiştirecek bir fikir ortaya çıkana kadar. "Ey Allah'ın Resulü, biz İran'dayken, düşman süvarilerinin saldırısından korktuğumuzda, korunmak için şehrimizin etrafına siperler kazardık." Konuşan kişi, İran asıllı bir sahabe olan Selmân-ı Fârisî idi. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ve ashabı daha önce böyle bir taktik duymamışlardı.
Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) bu fikri makul buldu ve onayladı. O kadar geniş ve derin hendekler kazacaklardı ki atlar bile geçemeyecekti. Fakat önce Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) hendeklerin nerede kazılacağına karar vermek için bölgeye gitti. Medine'nin bir tarafında geniş volkanik kaya alanları vardı. Diğer tarafında ise geniş hurma bahçeleri uzanıyordu. Ordular her iki taraftan da geçemezdi. Güneyde ise büyük bir dağ yükseliyordu, bu yönden giriş de imkansız kılıyordu. Bir bakıma Allah, Medine'yi zaten doğal bir koruma altına almıştı. Sadece bir taraf açık kalmıştı. Düşmanın şehre yaklaşmasını tamamen engellemek için tam da buraya uzun bir hendek kazılacaktı.
Ama bunu yapmak için 10 günden az zamanları vardı. Herkes tüm gücüyle kazmaya başladı. Başlarında ise bizzat Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) vardı. Elinde kazma ve kürekle o da sahabeleriyle birlikte omuz omuza çalışıyor, aynı zamanda onları teşvik ediyordu. Sıcağa ve açlığa rağmen bütün gün durmadan kazdılar. Bazen sahabeler şöyle diyordu: "Ya Resulullah, lütfen dinlen. Bizim çalışmamız yeterli. Kendini yormaya gerek yok." Aslında hiç çalışmamayı da seçebilirdi. Nihayetinde o Allah'ın Resulü'ydü ve kimse buna itiraz etmezdi. Ama o şöyle buyurmuştu: "Bir topluluğun lideri, onlara hizmet edendir." Onun için oturup seyretmek, çalışmaktan daha zordu.
Allah'ın bereketinin ve rahmetinin zorluklardan geldiğini biliyordu. Bu yüzden herkesten daha çok çalıştı. O yıl Arabistan, şiddetli bir kuraklık ve kıtlık içindeydi. Birçok Müslüman açlık acısına dayanmak için karınlarına taş bağlamak zorunda kalmıştı. Bunu yaparak, sahte bir tokluk hissiyle acılarını hafifletmeye çalışıyorlardı. Çaresizlik içinde bir grup sahabe Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a geldi ve çektikleri sıkıntıları anlattılar. Ama karşılarındaki manzarayı gördüklerinde kelimeler boğazlarında düğümlendi. Çünkü Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) karnındaki bezi çözdüğünde yere bir değil, iki taş düştü. "Sen de mi karnına taş bağladın?
Açlıktan mı?" O da aynı zorluğa, hatta onlardan daha fazlasına katlanıyordu. Bir gün Cabir bin Abdullah (radıyallahu anh) Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ı o halde görünce dayanamadı. Eve gidip eşine şöyle dedi: "Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ı açlıktan zayıf düşmüş gördüm. Başka biri olsa bu kadar zorluğa dayanamazdı. Evde yiyecek bir şey var mı?" Eşi şöyle cevap verdi: "Allah'a yemin olsun şu küçük keçi ve birkaç avuç arpadan başka hiçbir şeyimiz yok." Cabir keçiyi kesti, eşi de arpayı öğütüp un yaptı. Eti bir tencereye koyup tandırda pişmeye bıraktılar.
Cabir tam Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ı davet etmek için evden çıkmak üzereyken, eşi şöyle dedi: "Lütfen beni Resulullah'ın huzurunda zor durumda bırakma." Çok fazla kişiyi davet etmemesini kastetmişti, çünkü hazırladıkları yemek ancak birkaç kişiye yetecek kadardı. Cabir, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'a gitti ve ona biraz yemek hazırladıklarını söyledi. Sonra da birkaç sahabe ile gelmesini rica etti. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) hiç beklemediği bir cevap verdi. Hendek kazan tüm sahabelere seslenerek şöyle dedi: "Kardeşiniz bizi yemeğe davet ediyor!" Cabir'in eşinin korktuğu şey gerçek olmuştu.
Sadece birkaç kişiye yetecek yemek vardı, fakat şimdi koca bir sahabe ordusu geliyordu. Cabir eve dönüp olanları eşine anlattığında, eşi sordu: "Resulullah sana ne kadar yemeğimiz olduğunu sordu mu?" "Evet." "O halde sorun olmayacaktır." Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın onların bilmediği bir şeyi bildiğine güveniyordu. Cabir ise şaşkına dönmüştü ve ne yapacağını bilemiyordu. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) geldiğinde, et ve ekmeğin üzerine bereket için dua etti. Sonra sahabeleri içeriye on kişi olacak şekilde çağırdı. Ardından ekmekleri kendi elleriyle tandırdan çıkardı, üzerine bir parça et koydu, ve her bir sahabeye bizzat kendisi verdi.
Herkes yavaş yavaş doymaya başladı. Buna rağmen ne et ne de ekmek azaldı. Oldukları gibi duruyorlardı. Cabir ve eşi gördükleri karşısında hayrete düştüler. Cabir o gün hakkında daha sonra şöyle dedi: "Allah'a yemin olsun, bin kişi geldi ve doyana kadar yediler. Yine de tenceremiz hala kaynıyordu, hamurumuzdan da hala ekmek yapılıyordu." Bin kişi bu mucizeye şahit oldu. Ve bu olay defalarca anlatılmasına rağmen, içlerinden bir kişi bile bunu inkar etmedi. Bir düşünün, hayatlarını hakikate adamış bir topluluk, hiç yaşanmamış bir şeyden söz edebilir miydi? Hepsi birden, haşa, aynı yalan üzerinde anlaşabilir miydi? Sahabeler için mucizeler apaçık gerçeklerdi.
Allah, birçok kez bu tür bereketleri Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın eliyle gösterdi. Nitekim Bedir ve Tebük gibi savaşlarda, düğün yemeklerinde ve kıtlık zamanlarında bu mucizelere tekrar tekrar şahit olundu. Bazen 180 kişi, bazen 400 kişi, bazen de 1500 kişi tarafından. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) ve sahabeleri hendeği kazarken, sahabeler büyük ve sert bir kayaya denk geldiler. Ancak ne kadar uğraşsalar da onu kırmayı başaramadılar. Bunun üzerine hemen Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'a haber verdiler. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) geldi ve Selmân-ı Fârisî'nin baltasını aldı. Sonra "Bismillah" diyerek kayaya güçlü bir darbe indirdi.
Bu tek darbe ile kayanın üçte biri parçalandı. Şöyle dedi: "Allahu Ekber! Bana Şam'ın anahtarları verildi. Allah'a yemin olsun ki, şu anda kızıl saraylarını görüyorum." İkinci kez vurdu ve kayanın üçte biri daha parçalandı. Yine şöyle haykırdı: "Allahu Ekber! Bana Fars diyarının anahtarları verildi. Allah'a yemin olsun ki, Medain'in beyaz sarayını görüyorum." Üçüncü kez vurduğunda şöyle haykırdı: "Allahu Ekber! Bana Yemen'in anahtarları verildi. Allah'a yemin ederim ki şu anda Sana'nın kapılarını görüyorum." Bu son darbeyle kaya tamamen parçalandı. Müminler bu müjdeleri işittiklerinde imanları daha da güçlendi. Peki ya münafıklar? Onlar nasıl tepki verdi?
Alaycı bir şekilde şöyle dediler: "Hiçbirimiz hacetini gidermek için bile güvende değilken, o bize nasıl Kisra ve Kayser'in hazinelerini vaat eder?" Etraflarındaki herkesi umutsuzluğa düşürmeye çalışıyorlardı. Bir düşünün. Bu vaatler verildiğinde Medine düşman kabileler tarafından kuşatılmıştı ve hepsi tüm Müslümanları öldürmek için gelmişti. Müminler henüz Kureyş'i bile tamamen mağlup etmemişti. Kendilerini savunmak için hendek kazmak zorundaydılar. Aç, susuz ve bitkindiler. Lakin bu vaatleri veren aslında Allah'tı, göklerin ve yerin Rabbi. Ve Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın söylediği her söz hakikatti. Ve bu vaat edilen fetihler çok kısa bir zaman içinde, Hz. Ömer ve Hz.
Osman (radiyallahu anhuma) hilafetleri döneminde birer birer gerçekleşecekti. Müşrik ordusunu şaşkına çevirecek olan hendek sadece altı günde tamamlandı. Yaklaşık 9 metre genişliğinde, kabaca beş adam boyundaydı. Derinliği ise bunun yaklaşık yarısı kadardı. O kadar genişti ki en yetenekli süvari bile üzerinden atlayamazdı. Yaklaşık 6 kilometrelik hendek boyunca, yalnızca tek bir süvarinin geçebileceği kadar dar olan bir küçük kısım vardı. "Sanırım geliyorlar." Ebu Süfyan'ın komutasındaki 10.000 kişilik müşrik ordusu gelmişti. Daha önce hiç görmedikleri bir savaş taktiğiyle karşılaştılar. Bu onlar için büyük bir hayal kırıklığıydı. "Durun! Atlarınızı durdurun!" "Bu da ne? Ne oluyor?" "Durun!
Atlarınızı durdurun!" Medine'ye kolayca gireceklerini, sokaklarda kan dökeceklerini ve Müslümanları teker teker avlayacaklarını sanmışlardı. -"Durun! Durun dedim!" -"Ne oluyor?" Ama yine de Ebu Süfyan geri çekilmeyi düşünmüyordu. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra, hendeğin öte tarafından ok yağdırmaya başladılar. Oklar korkutucu ıslık sesleriyle havayı yarıyor ve Müslümanların üzerine yağıyordu. Ama hendek beklediklerinden çok daha büyük bir engel olmuştu. Ne kadar uğraşsalar da bir türlü geçemiyorlardı. Hatırlarsanız, hendeğin bir kısmı diğerleri kadar geniş değildi. Bazıları oradan geçmeye çalıştı, ama karşıya ulaşamadan vuruldular. Fakat Amr bin Abdüvüdd geçmeyi başardı.
O, Arabistan'ın en meşhur ve en korkulan savaşçılarından biriydi. Baştan ayağa zırhla kaplıydı, atının dizginlerini sertçe çekti ve Müslüman ordusunun tam önünde durdu. "Benimle kim savaşacak?" Hz. Ali (radıyallahu anh) ayağa kalktı ve şöyle dedi: "Ya Resulullah, onunla savaşmama izin ver." Hz. Ali'nin kararlılığını görünce Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle dua etti: "Allah'ım, ona yardımını bahşet." Sonra Hz. Ali (radıyallahu anh) meydana doğru bir ilerledi. "Bakın, Ali... Ali gidiyor." "Zülfikar." "Kimsin sen?" "Ben Ebu Talib'in oğlu Ali'yim." "Kanını dökmek istemiyorum. Baban benim arkadaşımdı." "Allah'a yemin ederim ki ben seninkini dökmek istiyorum." Amr öfkelendi.
Kılıcını çekti ve atına bindi. Ama Hz. Ali (radıyallahu anh) şöyle dedi: "Ben yaya, sen ise at üzerindeyken seninle nasıl savaşırım? Aşağı in ve benimle yüzleş!" Bunun üzerine Amr attan indi ve Hz. Ali (radıyallahu anh)'ın karşısına çıktı. "Hadi bakalım! Görelim neler yapabiliyorsun." Hz. Ali ona iki seçenek sundu: "Ya İslam'ı kabul et, ya da geri dön." Ama Amr ikisini de reddetti. Düello, Amr'ın ilk hamlesiyle başladı. Hz. Ali darbeyi kalkanıyla karşıladı. Ama kılıç kalkanı yarıp geçti ve ucuyla başını yaraladı. Yerden bir toz bulutu yükseldi ve ikisini de çevreledi, içerisinde ne olup bittiğini kimse göremiyordu. Bir an için, kimse ne olduğunu anlayamadı.
Ta ki bir ses duyulana kadar: "Allahu Ekber!" Amr'ın başı yere düşmüştü. O ses Hz. Ali (radıyallahu anh)'a aitti. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ve sahabeler tekbiri duyunca Hz. Ali'nin Amr'ı yendiğini anladılar. Ve hepsi bir ağızdan bağırarak eşlik ettiler: "Allahu Ekber!" İki ya da üç kişi daha Hz. Ali'ye saldırmak için hendeği geçti. Fakat ölüm korkusuyla geri döndüler. Düşman, saldırılarından hiçbir sonuç alamadı. Bu yüzden kuşatma mevzilerinde kalmaya karar verdiler. Yapabilecekleri başka bir şey yoktu. Birkaç gün boyunca iki taraf da uzaktan birbirine ok attı. Ancak bu sadece savaşın daha da uzamasına yol açtı. Ve savaş uzadıkça Kureyş için durum daha da kötüleşiyordu.
Çünkü hava her gün daha da çetinleşiyordu. Gündüzleri kavurucu bir sıcak, geceleri ise dondurucu bir soğuk vardı. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) yaklaşık beş yüz sahabeyi Medine'ye gönderdi ve şehri emniyete aldı. Gecenin soğuğunda hendeğin en dar kısmında, bizzat nöbet tuttu, çünkü düşmanın oradan geçmeye çalışabileceğini düşünüyordu. Hz. Aişe (radıyallahu anha) daha sonra, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın eve döndüğünde soğuktan titrediğini söyledi. Şehir etrafındaki mahsuller zaten hasat edildiği için, düşman ordusunun hayvanları yiyecek bulamıyordu. "Yem kalmadı. Çok az getirmişiz." Bu gidişle hayvanları birer birer ölecekti.
Sadece bir iki gün savaşacaklarını ve kolayca kazanacaklarını düşündükleri için yanlarında az miktarda yiyecek getirmişlerdi. Böyle devam ederse uzun süre dayanamayacaklardı. Ebu Süfyan durumun farkındaydı. Bu yüzden adamlarına ok atışlarını yoğunlaştırmalarını emretti. Ok atışı o kadar yoğundu ki Müslümanlar için hareket etmek bile neredeyse imkansız hale geldi. Derken bir grup Kureyş süvarisi Müslümanların karşısındaki bir noktaya ulaştı ve üzerlerine ok yağdırmaya başladı. Saldırıları o kadar yoğun ve kesintisizdi ki Müslümanlar gün batımına kadar aralıksız hendeği savunmak zorunda kaldılar. Bu yüzden Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) ve sahabeler ikindi namazını vaktinde kılamadılar.
Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) o kadar öfkelendi ki müşrik ordusuna şöyle beddua etti: "Bizi ikindi namazından alıkoydukları gibi, Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun." Sonra kaçırdığı namazı kaza etti, sahabeleri de aynısını yaptılar. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) Taif'te kendisini taşlayanlara bile beddua etmemişti. Ama namazın önemi o kadar büyüktü ki namazı engelleyenlere karşı böyle bir dua etmişti. Hendekteki çatışmalar hala çok şiddetliydi. Ancak tek tehdit müşrik ordusu değildi. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın en başından beri korktuğu şey artık gerçekleşmişti. Hicretten sonra yapılan Medine Antlaşması'nı hatırlıyor musunuz?
Bu antlaşmaya göre Medine kabileleri saldırıya uğradığı takdirde şehri birlikte savunacaklarına söz vermişlerdi. Ancak Beni Kurayza bu sözünü tutmadı. Daha da kötüsü, düşmana yardım etmeye karar vererek daha büyük bir ihanete imza attılar. "Beni Kurayza... sözünü tutmadı. Kaleler... iki tehdit." "Bunu biliyorduk. Antlaşmayı bozacakları belliydi." Medine'nin güney kısmındaki güçlü kalelerde yaşıyorlardı. Ve oradan, Müslümanların üzerine yürümeyi planlıyorlardı. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) hemen Sa'd bin Muaz'ı ve yanında birkaç sahabeyi onlarla konuşmaları ve onları bu karardan vazgeçirmeye çalışmaları için gönderdi. Fakat Yahudiler fikirlerini değiştirmeye niyetli değillerdi.
Müslümanları yok etmeye kararlıydılar. Artık sadece dışarıdan oklar gelmiyordu, güneydeki Yahudi kuvvetleri de Müslümanlar üzerinde ağır baskı kuruyordu. Kurayza Yahudileri Medine'nin içinde, şehrin göbeğinde yaşıyordu. Bu da Müslümanların artık iki ateş arasında kalacağı anlamına geliyordu. Ve işleri daha da kötüleştirmek için, münafıklar bir kez daha fitne yayıyor ve şöyle diyorlardı: "Allah ve Resulü bize asılsız vaatlerden başka bir şey vermedi." Allah o günü Ahzâb Suresi'nde anlatır. "Hani onlar size hem üst tarafınızdan hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. Hani gözler kaymış ve yürekler ağızlara gelmişti. Siz de Allah'a karşı çeşitli zanlarda bulunuyordunuz.
İşte orada mü'minler denendiler ve şiddetli bir şekilde sarsıldılar." Her şey Müslümanların aleyhine dönüyor gibiydi. Lakin tam o sırada, Allah onlara bir çıkış kapısı açtı. Savaşın seyrini değiştirebilecek bir fırsat doğdu. Gatafân'dan Eşca kabilesinin lideri Nuaym bin Mesud, İslam'ı kabul etmişti fakat bunu henüz kimseye söylememişti. İmanını ikrar etmek için gizlice Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yanına geldi. Şehadet getirip Müslüman olur olmaz şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü... Yapabileceğim bir şey varsa, emretmen yeter." İmanın tadını yeni almış bir kimse yerinde öylece duramazdı.
Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) onun kararlılığını görünce, bunu bir fırsata çevirdi. Dedi ki: "Düşmanın yanına geri dön ve aralarında ayrılık çıkarmak için elinden geleni yap." Nuaym kendisinden tam olarak ne istendiğini anlamıştı. Nuaym, sanki hiç Müslüman olmamış gibi davranarak gizlice üç düşman grubuna da sızdı. Önce Beni Kurayza'ya giderek kalplerine kuşku tohumları ekti. "Eğer Kureyş ve Gatafân Müslümanları yenemezse, evlerine döner ve sizi yalnız bırakırlar. O zaman Muhammed sizi kolayca cezalandırabilir. Bunun olmasını istemiyorsanız, Kureyş ve Gatafân'dan bazı adamlarını size rehin vermelerini isteyin.
Böylece size ihanet edemezler, çünkü kendi adamlarını kaybetmeyi asla göze alamazlar." Bundan sonra Nuaym, Kureyşlilere giderek şöyle dedi: "Beni Kurayza, Müslümanlara saldırma kararından pişman oldu ve onlarla gizli bir anlaşma yaptılar. Antlaşmayı bozdukları için affedilmeleri karşılığında Müslümanlara, Kureyş'ten 70 adamı yakalayıp idam edilmek üzere teslim edeceklerine söz verdiler. Bu yüzden Yahudiler sizden rehin isterse, böyle bir şeyi sakın kabul etmeyin." Sonra Gatafânlılara gidip onları da aynı şekilde uyardı. Eğer Yahudiler rehin isterse, kimseyi vermemeliydiler. Nuaym zaten Gatafânlı olduğu için kimse ondan şüphelenmedi. Ve onun tavsiyesini hemen kabul ettiler.
Nuaym’ın dediği gibi, Beni Kurayza, güvence sağlamak için Kureyş ve Gatafân'dan rehin istedi. Artık müşrikler, Nuaym'ın doğruyu söylediğine ikna olmuşlardı. Ve tabii ki kimseyi rehin vermeyi kabul etmediler. Daha sonra Ebu Süfyan o gün hakkında şöyle diyecekti: "Benden bir oğlak bile isteselerdi, asla vermezdim." Ve böylece plan işe yaradı. İttifakları güvensizliğe dönüşmüştü. Kuşatma çok uzun sürmüştü ve birlikleri parçalanmaya başlamıştı. Hem Müslümanlar hem de düşman kuvvetleri yorgun düşmüştü. Açlık, susuzluk ve soğuk her iki tarafı da sınırlarına kadar zorlamıştı. Ancak aralarında bir fark vardı. Müslümanlar güçlerini, göklerin ve yerin Rabbi, her şeye kadir olan Allah'tan alıyorlardı.
Diğer taraf ise cansız putlara, hiçbir gücü olmayan taşlara güveniyordu. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm), düşman ordusunun ne yaptığını ve planlarının ne olduğunu öğrenmek istedi. O gece, karargahlarına birini göndermeye karar verdi. Etrafında nöbet tutan küçük bir grup Müslümana sordu: "Kim bana bu kavimden haber getirir de, Allah onu kıyamet gününde bana yoldaş kılar?" Ne büyük bir onur diye düşünebilirsiniz! Kim bunu istemez ki? Fakat gece o kadar çetindi ki hiç kimse cevap vermedi.
O gece orada bulunan Huzeyfe bin Yeman, daha sonra şöyle dedi: "Üzerimize birer parça kumaş sarmış vaziyetteydik, dondurucu soğuktan dolayı olduğumuz yerde kalmaya çalışıyorduk, açlık ve gecenin dehşeti içindeydik. Ömrümde bu kadar karanlık bir gece ve bu kadar şiddetli rüzgar görmemiştim. O kadar karanlıktı ki parmak uçlarımızı bile göremiyorduk. Rüzgar da gök gürültüsü gibi uğulduyordu." Kimse cevap vermeyince, Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) Huzeyfe’ye seslendi. "Git ve düşman hakkında bana bilgi getir." Huzeyfe ne yapacağını bilemedi. O dondurucu soğukta nasıl gidebilirdi? Sonra Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) onun için dua etti.
"Allah'ım, onu önünden, arkasından, sağından, solundan, üstünden ve altından koru." Huzeyfe şöyle dedi: "O anda, içimdeki tüm korku yok oldu. Soğuk da beni terk etti. Sonra Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bana dedi ki: 'Huzeyfe, yanıma dönene kadar onları kuşkulandıracak hiçbir şey yapma. Ok atma, taş atma, mızrak veya kılıçla saldırma.'" Huzeyfe bunun üzerine sessizce Kureyş ordugahına sızdı. Orada Kureyş'in lideri Ebu Süfyan'ı gördü, bir ateşin başında ısınıyordu. Huzeyfe onun tam arkasındaydı. Yayı ve oku hazırdı. Düşmanın lideri tam karşısındaydı. Tek bir atışla onlara büyük bir darbe indirebilirdi.
Fakat Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın ne dediğini hatırladı ve kendisini tuttu. Aslında bunun arkasında ilahi bir hikmet vardı. Allah, daha sonra İslam’a hidayet edeceği kulunu küfür içinde ölmekten koruyordu. Daha sonra Huzeyfe kalabalığa doğru yaklaştı ve aralarına karıştı. Ebu Süfyan önemli bir karar duyurmak üzereydi. Ancak aklına bir şüphe düştü. Kimseyi tanımak mümkün olmayacak kadar karanlık olduğundan bir önlem aldı. "Yanınızdaki adamın kolunu tutun ve ismini sorun." Huzeyfe neredeyse yakalanıyordu. Ancak Allah, kalbine bir fikir ilham etti.
Herkes sadece yanındakini tutarken, o hızla hem sağındaki hem de solundaki adamların kollarını tuttu ve baskın bir tonda sordu: "Siz kimsiniz?" İkisi de isimlerini söyledi ve kimse ondan şüphelenmedi. "Ey kavmim! Bu şiddetli rüzgar elimizde ne varsa mahvetti. Atlarımız ve develerimiz ölmeye başladı. Hemen eşyalarınızı toplayın ve buradan ayrılın! Zira ben gitmeye karar verdim." Huzeyfe bilgiyi aldı ve geri yola koyuldu. Hala soğuğu hissetmiyordu. Fakat Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yanına varır varmaz, soğuk geri geldi. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ı derin bir tevazu ile Rabbine dua ederken buldu.
Ve ondan müjdeli haberi aldığında, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) büyük bir rahatlama hissetti. Nihayet düşman geri çekilmek üzereydi. Sonra bir gece, Allah öyle şiddetli bir rüzgar gönderdi ki çöl kumu havaya savruldu ve müşriklerin çadırları paramparça oldu. Fırtına kumları yüzlerine savurdu, atları ve develeri panik içinde her yöne kaçışmaya başladı. Her şey tamamen kaosa sürüklendi. Düşman ordusu neler olduğunu anlayamadı. Perişanlık ve panik içinde geri çekilmeye başladılar ve arkalarına bile bakmadan kaçtılar. Ahzab Suresi o anı şöyle tarif eder: "Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın.
Hani (düşman) ordular üzerinize gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgar ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir." Kuşatma sona ermiş ve düşman püskürtülmüştü. Ancak Müslümanlara ihanet edenler hala Medine'nin içindeydiler. İhanetleri görmezden gelinemezdi. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) henüz hendekten dönmüştü ve zırhını bile çıkaramamıştı ki aniden Cebrail aleyhisselâm karşısında belirdi. Dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, silahlarınızı bıraktınız mı?" Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) cevap verdi: “Evet, bıraktık.” Bunun üzerine Cebrail aleyhisselâm: "Fakat biz henüz bırakmadık. Onların üzerine yürü." dedi. Savaş henüz bitmemişti.
Sıradaki hedef belliydi: Beni Kurayza. Yahudiler de ihanetlerinin cezasız kalmayacağını biliyorlardı. Dediler ki: "Allah'a yemin olsun, Muhammed şimdi bizim için gelecek." Ve güçlü kalelerine çekildiler. O duvarların arkasında kendilerini güvende hissederek, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a ağır hakaretler savurdular. Teslim olmaya niyetleri yoktu. Onlar, Medine'deki münafıkların kendilerine verdiği söze güveniyorlardı. Münafıklar gizlice şöyle bir mesaj göndermişti: "Medine'yi terk etmeyin. Size her konuda yardım edeceğiz." Ama Yahudilerin unuttuğu bir şey vardı. Münafıklar asla sözlerinde durmaz.
Tam o anda, aralarından iki adam aniden haykırdı, "Bu, İbn Hayyaban'ın bize haber verdiği adamdır. Onunla savaşmayın." Bu adamlar kimdi? Ve sözünü ettikleri İbn Hayyaban kimdi? Neyi önceden haber vermişti? İbn Hayyaban, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın peygamberliğinden önce Medine'ye gelmiş bir Yahudi alimiydi. Şöyle demişti: "Peygamber'in gelişi yakındır. Ve burası onun hicret edeceği yerdir." Peygamberlik görevi başlamadan çok önce, Beni Nadir'e ondan bahsetmişti. Ve sonra orada vefat etmişti. Bu sözleri söylediğinde, Üseyd ve Salebe adında iki kardeş orada bulunuyordu ve onu açıkça duymuşlardı. Ve şimdi, o iki kardeşin çağrısını görmezden geldiler.
Beni Kurayza kalelerinin içinde sıkışıp kalmıştı. Münafıklardan bekledikleri yardım da bir türlü gelmiyordu. Ve sonunda kuşatmanın bitmeyeceğini anladılar. Çaresizlik içinde, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ile müzakere etmek istediler. "Allah'a yemin olsun ki, şartlarımızı kabul edene kadar teslim olmayacağız!" Ancak onun cevabı kesindi. "Hayır. Teslim olup hükmümü kayıtsız şartsız kabul etmekten başka çareniz yok." Başka seçenekleri olmadığını anlayan Yahudiler sonunda teslim oldular. Beni Kurayza birbiri ardına suçlar işlemişti. Önce antlaşmayı bozup düşmanla iş birliği yaptılar.
Üstelik özür dilemek yerine, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a hakaretler yağdırdılar. Tüm bu ihanetlerine rağmen, Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) onlara tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şekilde davrandı. Cezanın öfke veya intikamla değil, sadece Allah rızası için infaz edilmesini emretti. Çünkü İslam hukukunda cezalar kişisel duygular karıştırılarak uygulanamazdı. Şaşırtıcı gelebilir ama infaz edilecekleri sırada onlara yemek, su ve süt verilmesini emretti. O gün hava çok sıcaktı ve onların o sıcakta idam edilmesini istemedi. "Güneşin hararetiyle kılıcın hararetini birleştirmeyin" buyurdu. Sübhanallah. Hendek Savaşı, Müslümanlar için bir dönüm noktasıydı.
Üç Yahudi kabilesi de Medine'den sürülmüştü ve müşrikler artık bir tehdit değildi. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurdu: "Bu savaştan sonra biz onlara saldırmaya gideceğiz, onlar bize saldırmaya gelemeyecekler." Ve aynen öyle oldu. Müşrikler bir daha asla güçlerini toparlayamadılar, Müslümanlar ise Arap Yarımadası'nda her geçen gün daha da güçlenmeye devam ettiler. Hicret'in 5. yılında, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle bir haber aldı: Beni Mustalık kabilesi, Medine'nin artan gücünü bir tehdit olarak görmeye başlamış ve onlara saldırmayı planlıyorlardı. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) bunu duyar duymaz, yaklaşık 700 sahabesini topladı.
Gün doğumundan sonra, Beni Mustalık'ın ordugah kurduğu yere ulaştılar. Kabile tamamen hazırlıksız yakalanmıştı. Sonra Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) ordusunu savaş düzenine soktu ve ani bir saldırıyla bu tehdidi ortadan kaldırdı. Düşman mağlup edilmişti. Fakat ordunun içinde çok daha tehlikeli bir düşman vardı. Medine'ye dönüş yolunda beklenmedik sorunlar ortaya çıkmak üzereydi. Tüm bunların merkezinde ise münafıkların lideri vardı: Abdullah bin Ubey bin Selül. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) seferdeyken Medine'de kalsaydı, karışıklık ve huzursuzluk çıkabilirdi. Bu yüzden Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) onu da sefere dahil etmişti.
Müslümanlarla beraberken Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ı över ve desteklerdi. Lakin yakın dostlarıyla baş başa kaldığında, İslam aleyhinde konuşur ve müminlerle alay ederdi. Allah Kur'an-ı Kerim'de o ve onun gibiler hakkında şöyle buyurmuştur: "İman edenlerle karşılaştıkları zaman, 'İnandık' derler. Fakat şeytanlarıyla (münafık dostlarıyla) yalnız kaldıkları zaman, 'Şüphesiz, biz sizinle beraberiz. Biz ancak onlarla alay ediyoruz.' derler." Her cuma Mescid-i Nebevi'ye gelir ve Müslümanların arasına otururdu. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın hutbesini dinler, hutbe bittiğinde aniden ayağa kalkıp şöyle seslenirdi: "Ey insanlar!
Allah'ın aranıza gönderdiği bu Resul'e yardım edin! Allah onunla sizi şereflendirdi, sizi üstün ve muzaffer kıldı. Öyleyse onu dinleyin, saygı gösterin ve itaat edin." Bunu her cuma yapardı. Ta ki Uhud günü ordudan 300 kişiyi ayırıp götürene kadar. Normalde, askeri bir seferde yer alması istendiğinde gitmezdi. Her zaman geride kalmak için bir bahane bulurdu. Fakat bu sefer katılmaya karar verdi, çünkü gerçek bir tehlike görmüyordu ve aslında savaş ganimetlerinin peşindeydi. Aynı zamanda, her geçen gün daha da güçlenen Müslümanlar arasında karışıklık ve nifak çıkarmak için bir fırsat kolluyordu. Ve bu fırsat eline iki kez geçecekti. Peki, bu olayların ilki neydi?
Sefer dönüşü Müslüman ordusu bir kuyunun başında kamp kurdu. Herkes sırayla su çekiyordu. Lakin küçük bir tartışma, münafıklar için bir fırsata dönüştü. Muhacirlerden Cahcah bin Mesud ve Ensardan Sinan bin Veber aynı kuyudan su çekerken, aralarında bir tartışma çıktı. Ardından olaylar büyüdü ve Cahcah öfkeyle Sinan'a doğru yürüdü. Bunu gören Sinan bağırdı: "Ey Ensar! Neredesiniz? Gelin ve bana yardım edin!" Bir anda, kardeşliğin en güzel örneklerini sergileyen Ensar ve Muhacir, karşı karşıya geldi. Münafıkların başı Abdullah bin Ubey, fitne çıkarmak için mükemmel bir fırsat bulmuştu ve bunu kullanmak için elinden geleni yaptı.
"Ey Ensar, bu Muhacirler sizin sayenizde güç ve şeref kazandılar, şimdi ise size böyle kibir ve saygısızlıkla davranıyorlar. Onları şehrinize kabul ettiniz ve onlara barınacak bir yer verdiniz. Malınızı ve yemeğinizi onlarla paylaştınız. Uğradığınız bu hakaretin tek sorumlusu sizsiniz. Vallahi, Medine'ye dönersek, en aziz olan en zelil olanı oradan çıkaracaktır." O, maazallah, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ı ve Muhacirler'i kastediyordu. Bu kışkırtıcı sözler zaten gergin olan ortamı daha da kötüleştirdi. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) onları duyduğunda derhal ashabının yanına gitti. Öfkeyle, "Nedir bu cahiliye davası?" diye sordu.
Ensar ve Muhacir'in böylesine küçük bir mesele yüzünden tartıştıklarını görünce şöyle dedi: "Bu cahiliye çağrısını bırakın, çünkü o pistir!" Bu ciddi uyarıları yaptı, çünkü tüm bunlara sebep olan şey kabile gururu, ırkçılık ve maddi üstünlük duygusuydu. Ancak İslam'da üstünlük sadece takva iledir; yani Allah'a karşı bilinçli olmak, günahlardan sakınmak ve emirlerine uymakla. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın bu sözleri, sahabelerin kalbine derinden işledi. Ve Sinan, Cahcah'ı affetti. Kendi kavmiyle bu şekilde övünmeye devam edenler için, Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) daha sonra şöyle buyuracaktı: "Kabileciliği savunan bizden değildir.
Kabilecilik uğruna savaşan bizden değildir. Ve kabilecilik uğruna ölen bizden değildir." Bu olaydan sonra Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) alışılmadık bir karar verdi. Günün en sıcak saatlerinde, Müslüman ordusuna Medine'ye doğru yürüyüş emri verdi. O güne kadar böylesine kavurucu bir sıcakta hiç yola çıkmamışlardı. Fakat Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın emrinin arkasında bir hikmet vardı. Sahabelerini, Abdullah bin Ubey'in sözleri hakkında konuşmaktan alıkoymak istiyordu. Öğleden sonra yola çıktılar ve şafak sökene kadar durmadılar. O kadar yorgun ve uykusuzdular ki ayakta durmakta bile zorlanıyorlardı. Oldukları yere yığıldılar ve anında uykuya daldılar.
Bu şekilde, zihinleri başka yöne çekildi ve meselenin büyümesi engellenmiş oldu. Bu hadise vesilesiyle, Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) bize her zaman geçerli bir ders verdi. Bir Müslüman her zaman kendini meşgul tutmalıdır. Asla boş durmamalıdır. Çünkü boş durmak ve tembellik, haram zevklere kapı açar ve sonunda günaha götürür. Peki, münafıkların başı bu hadiseden sonra fitne çıkarmayı bıraktı mı? Tabii ki hayır. Hala fitne yaymak için başka bir fırsat arıyordu. Ve çok geçmeden ikinci fırsatı da buldu. Bu kez bizzat Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın ailesine iftira atmaya cüret edecekti.
Ordu Medine'ye doğru geri dönerken, uzaktan kendilerine yetişmeye çalışan iki kişi fark ettiler. İçlerinden biri deveye binmiş, diğeri ise dizginlerini tutarak yanında yürüyordu. Devedeki kişi Hz. Aişe (radiyallahu anha) annemizdi. Ona rehberlik eden kişi ise Safvan bin Muattal idi. Abdullah bin Ubey bu sahneyi çarpıtacak ve Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın tertemiz ve iffetli eşine karşı korkunç bir iftira atacaktı. "Vallahi, ne o ondan uzak kalıyor, ne de o ondan." Bununla, haşa, aralarında bir şey olduğunu ima ediyordu. Ve bu sözlerle dedikoduyu ve fitneyi başlattı. Bu korkunç suçlama ordu içinde hızla yayıldı. Bir kişiden diğerine aktarıldı.
Peki bunun arkasındaki gerçek neydi? Başlangıca geri dönelim. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) her sefere çıktığında, eşlerinden birini yanına alırdı. Bu kez ona eşlik eden Hz. Aişe (radiyallahu anha) annemizdi. Sahabeler dinlenirken, Hz. Aişe özel bir ihtiyacı için ordudan uzaklaştı. Geri döndüğünde, hareket etmek üzereydiler. Ancak o anda kolyesinin kaybolduğunu fark etti. Ordunun onsuz yola çıkmayacağını düşünerek az önce bulunduğu yere geri dönüp kolyesini aramaya başladı. Ancak kolyesini bulması biraz zaman aldı. O gelene kadar ordu çoktan yola çıkmıştı, onun yokluğunu fark etmemişlerdi.
O zamanlar kadınlar, mahremiyetlerini korumak için Hevdec adı verilen develerin üzerine yerleştirilmiş çadır benzeri kabinlerde seyahat ederlerdi. Hz. Aişe annemiz hafif olduğu için, hevdeci kaldıran sahabeler onun içinde olmadığını fark etmediler. Ve yola koyuldular. Annemiz döndüğünde, ordunun gitmiş olduğunu gördü. Çölde tek başına yolculuk etmek tehlikeli olduğundan, olduğu yerde kalmaya karar verdi. "Yokluğumu fark edip benim için geri dönerler" diye düşündü. Ve bir süre sonra uyuyakaldı. O uyurken, uzaktan birisi yavaşça yaklaştı. Bu, Safvan bin Muattal idi. Safvan, ordunun geride bıraktığı eşyaları toplamakla görevliydi.
Düşürülen veya unutulan şeyleri toplamak ve bir sonraki kampa götürmek için her zaman en geriden gelirdi. O gün de, ordu ayrıldıktan sonra bölgeyi kontrol etmeye gelmişti ve yerde uyuyan birini gördü. Onun Hz. Aişe annemiz olduğunu fark edince şöyle dedi: "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun" “Biz (şüphesiz) her şeyimizle Allah'a aidiz ve şüphesiz O'na döneceğiz.” Onun sesini duyan Hz. Aişe (radiyallahu anha) uyandı. Safvan tek bir kelime bile etmeden devesini çöktürdü ve onun rahatça, mahremiyet içinde binebilmesi için kenara çekildi. Sonra devesinin dizginlerini aldı ve onu ordunun kampına doğru götürmeye başladı. Birkaç saat sonra, nihayet ordunun geri kalanına yetiştiler.
Abdullah bin Ubey bunu görünce, bunu Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'a ve davasına zarar vermek için bir fırsat olarak kullanmaya karar verdi. İftira kulaktan kulağa yayıldı. Ve çok geçmeden, Medine şehrinin tamamı bununla sarsıldı. Ne yazık ki, önde gelenlerden üç sahabe bile bu iftiraya inanıp bu konuda konuşmaya başladı. Fitne Medine'nin her yerine yayılırken Hz. Aişe annemiz neler olup bittiğinden habersizdi. Çünkü seferden döner dönmez, şiddetli bir hastalığa yakalandı ve bir süre yatakta kalması gerekti. Ne söylendiğini bilmediği için, suçlamaları inkar edemedi veya kendini savunamadı. Bunun Allah'tan gelen başka bir imtihan olduğu açıktı.
Tıpkı Uhud Savaşı'nda olduğu gibi. Bir müşrik şöyle bağırdığında çıkan kaosu hatırlayın: "Muhammed'i öldürdüm!" "Muhammed'i öldürdüm! Muhammed'i öldürdüm!" Oysa gerçekte, Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) bir çukura düşmüştü. O zaman sahabeler, savaş meydanında kimin dik duracağı ve kimin yüz çevireceği konusunda imtihan edilmişti. Fakat şimdi imtihan farklıydı. Gözleriyle şahit olmadıkları bir dedikodunun yayılmasına kimin ortak olacağı ve kimin bundan uzak duracağı hakkındaydı. Allah Hz. Aişe (radıyallahu anha)'yı hakkında söylenenlerden tamamen habersiz bırakmıştı.
Zaman geçtikçe, "İspatlanmadıkça bu sadece iftiradır" diyenler ve bunun yayılmasına yardım edenler tek tek ortaya çıktı. Bu çok ağır bir imtihandı, ancak Hz. Aişe (radiyallahu anha) kadar güçlü bir kadının dayanabileceği bir türden. Annemizin hala hiçbir şeyden haberi yoktu. Fakat Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın kendisine karşı davranışlarındaki değişikliği fark etmeye başladı. Artık eskisi gibi sevgi ve ilgi göstermiyordu. Adını bile anmıyordu. Bunun yerine, Hz. Aişe'nin durumunu öğrenmek istediğinde, annesine "Hastanız nasıl?" diye sorardı. Bu mesafeli tavır, Hz. Aişe (radiyallahu anha)'nın kalbine çok ağır geliyordu.
O, Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)'ın ona neden bu şekilde davrandığını anlayamıyordu. Yaklaşık 20 gün sonra, nihayet yataktan kalkacak kadar iyileşti ve Mistah bin Üsase'nin annesiyle birlikte dışarı çıktı. Hz. Aişe (radiyallahu anha) kendisi hakkındaki dedikoduları duyduğunda, öyle büyük bir şoka uğradı ki titredi, yere yığıldı ve bayıldı. Takip eden günlerde o kadar çok ağladı ki durumu daha da ağırlaştı. Ailesinin evine vardığında şöyle dedi: "Anneciğim, insanlar benim hakkımda neler söylüyorlar? Ve bunu bana neden söylemedin?" Sonra gözyaşlarına boğuldu. Annesi onu teselli etmeye çalıştı. O sırada Hz. Ebu Bekir (radiyallahu anh) damda Kur'an okuyordu.
Kızının ağladığını duyunca aşağı indi, yanına oturdu ve onu sakinleştirmeye çalıştı. Kalbi, kızının masumiyetine dair sarsılmaz bir inançla doluydu. Ancak bu korkunç iftira nedeniyle tüm ev derin bir kederle kaplıydı. Bu, bir kadının yaşayabileceği en zorlu imtihanlardan biriydi. Kendini savunmaya çalışsa bile herkes iftirayı çoktan duymuştu. Hatta bazıları buna inanmıştı. Hem de hiçbiri kendi gözleriyle bir şey görmemiş olmasına rağmen. Sadece başkalarının söylediklerini tekrarlayıp durmuşlardı. Dışarıdan bakıldığında sadece birkaç cümle söyleniyordu. Küçük bir şey gibi görünüyordu. Lakin gerçekte bunun ağırlığı, Allah katındaki hesabı çok büyüktü.
Bu olay, dilin ne kadar tehlikeli olabileceğini gösterdi. Ve neden birini zina iftirası atmanın yedi büyük günahtan biri olduğunu. Tek bir kelimeyle, sayısız ailenin huzuru yok edilebilirdi. Hz. Aişe (radiyallahu anha)'nın suçlu olduğuna dair en ufak bir işaret dahi yoktu. Fakat münafıklar konuşmayı bir türlü bırakmıyordu. O günler Hz. Aişe (radiyallahu anha) için şimdiye kadar yaşadığı her şeyden daha zordu. Ne gözyaşım dindi, ne de uyuyabildim. O kadar çok ağladım ki ciğerimin ağlamaktan parçalanacağını sandım. Onu bu halde gören Ensar'dan bir kadın onunla kalıp onunla birlikte ağlamak için izin istedi. Hz. Aişe kabul edince, birlikte ağladılar.
Bu arada, bu iftirayı başlatan ve tüm bu acıya neden olan Abdullah bin Ubey, durumdan memnundu. İstediğini elde etmişti. Korkunç bir yalanla Müslümanları sarsmıştı. Nereye giderse gitsin, bunu konuşmaya devam ediyordu ve bunu daha da yaymak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) sevgili Aişe'sinin böyle bir suçlamadan tamamen masum olduğunu çok iyi biliyordu. Ancak böylesine acımasız ve sinsi bir iftiranın insanlar arasında bu kadar çabuk yayılması kalbine ağır geliyordu. Ve o acı dolu günlerde, elinde bir delil olmadan Hz. Aişe annemizi savunamıyordu. Bunu yapsaydı, münafıklar onu sevgi ve şefkatinden dolayı eşine taraf tutmakla suçlayacaklardı.
Ve bu, bir peygamberin adalet anlayışına uymazdı. Ve o sözde Müslümanların sayısı hiç de az değildi. Bu yüzden Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın beklemekten başka çaresi yoktu. Allah'tan gelecek bir vahiy bekliyordu. Ancak bu ilahi imtihanın bir parçası olarak, o vahiy tam bir ay boyunca gelmeyecekti. Bu uzun bekleyiş onun gerçekten bir Peygamber olduğunu bir kez daha kanıtlamaz mı? Vahyin ona sadece Allah'tan geldiğini? Eğer Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) kendi nefsinden konuşuyor olsaydı, haşa, Kur'an ayetlerini uydurmuş olsaydı, kendini tam bir ay boyunca böyle bir sıkıntıya sokar mıydı? 30 günü bırakın, 30 dakikada bir ayet uydurur ve meseleyi hemen kapatırdı.
Maazallah. Fakat tüm acısına rağmen, vahyin gelmesini sabırla bekledi. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) Hz. Aişe'nin ailesinin evine gitti. Eşine dönerek şöyle dedi: "Ey Aişe, senin hakkında bana şöyle şöyle şeyler anlatıldı. Eğer masumsan, Allah masumiyetini ortaya çıkaracaktır. Yok bir günah işlediysen, Allah'tan af dile ve O'na tövbe et." "Vallahi, insanların ne dediğini duyduğunu biliyorum. Bu zihnine yerleşti ve sen de bunu bir gerçek olarak kabul ettin. Şimdi sana masum olduğumu söylesem, ki Allah biliyor masumum, bana inanmazsın. Lakin işlemediğim bir suçu kabul etsem, ki Allah biliyor masumum, bana inanırsın.
Allah şahidimdir ki, kendim ve senin için Yusuf'un babasından başka bir örnek bulamıyorum. O demişti ki: 'Artık bana düşen güzelce bir sabırdır. Anlattıklarınıza karşı yardımına sığınılacak olan ancak Allah'tır.'" Ve tam da öyle yaptı. Sabretti ve gözlerinde yaşlarla Allah'a yönelip O'ndan yardım istedi. Hz. Aişe (radiyallahu anha) sözlerini henüz bitirmişti ki Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm)'ın üzerine aniden farklı bir hal geldi. Mübarek alnından ter damlaları dökülmeye başladı. Bu, uzun süren bekleyiş günlerinin nihayet sona erdiğinin bir işaretiydi. Allah'ın mesajı, vahiy indiriliyordu. Lakin Hz. Aişe annemiz en ufak bir endişe duymuyordu.
Allah'ın adaletini göstereceğinden ve masumiyetinin yakında herkes tarafından açıkça anlaşılacağından emindi. Vahiy hali Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın üzerinden nihayet kalktığında, mübarek yüzünde büyük bir tebessüm belirdi. Sonra Hz. Aişe'ye döndü ve şöyle dedi: "Ey Aişe, Allah senin masumiyetini ilan etti!" Vahiy edilen ayetlerde Allah şöyle buyuruyordu: "O ağır iftirayı uyduranlar, sizin içinizden bir güruhtur. Bu iftirayı kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her biri için, işledikleri günahın cezası vardır.
İçlerinden (elebaşılık ederek) o günahın büyüğünü üstlenen için ise ağır bir azap vardır." Günlerdir evi kaplayan keder nihayet dağıldı. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm), Hz. Aişe, anne babası hep birlikte derin bir nefes aldılar. Tam bir ay süren zorluk ve bekleyişin ardından, ayetler nihayet Aişe'nin masumiyetini tasdik etmişti. Böylece Medine'ye yayılan fitne nihayet son buldu. Gerçek sonunda ortaya çıktı. Eminim Aişe artık mutlu ve huzurludur. Elhamdülillah. Hz. Aişe (radiyallahu anha)'yı iftiradan temize çıkaran ve iftirayı başlatanın cezasından bahseden ayetten sonra başka ayetler de indirildi. Bu sefer, iftirayı yayanlar hakkındaydı.
"Hani o iftirayı dilden dile dolaştırıyor; hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyleri ağzınıza alıp söylüyor ve bunu önemsiz bir iş sanıyordunuz. Halbuki bu, Allah katında büyük bir günahtır." Çünkü iftira bir günahtı, birinin onuruna ve hakkına saldırıydı, bunun cezasıyla yüzleşmeleri gerekiyordu. İnanıp dedikoduyu tekrarlayan ve bu sebeple istemeden de olsa yayılmasına yardım eden üç sahabe, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın huzuruna çağrıldı. "Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) sizi çağırıyor." Kalpleri pişmanlıkla dolu halde yavaşça içeri girdiler. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) onlara ne bir öfke gösterdi ne de bir kin besledi.
Ancak iftira atmanın ve buna katılmanın cezası İslam'da açıktı. Her birine herkesin önünde sopayla 80 kez vuruldu. Bu ceza yalnızca onlar için değil, tüm Medine için de önemli bir ders oldu. Bu cezaya şahit olanlar bir daha asla bilmedikleri bir konu hakkında konuşmayacaklardı. Sadece bu hadise için değil, büyük suçlar için de İslam, insanları suç işlemekten caydıracak net yasalar ve cezalar getirdi. Asıl amaç caydırıcılıktı. Sonuç olarak suç oranları inanılmaz derecede düşük kaldı. Lakin bunun da ötesinde, bu kanunlar ve cezalar aracılığıyla Allah, aslında kullarını çok daha kötü bir şeyden koruyordu. Ahiret azabından. Bu kanunlar uygulanırken, hiç kimseye haksızlık edilmedi. Herkes eşitti.
Güçlünün zayıfa, zenginin fakire, veya özgür olanın köleye bir üstünlüğü yoktu. Örneğin, Medine'de bir hırsızlık hadisesi yaşanmıştı. Beni Mahzum kabilesinden bir grup, hırsızlık yapan bir kadın için aracı olmaya çalıştı ve Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'dan cezayı uygulamamasını istediler. Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) bunu duyunca çok üzüldü. Ayağa kalktı ve şu hutbeyi verdi: "Ey insanlar! Sizden öncekiler, içlerinden soylu biri hırsızlık yaptığında onu affettikleri için helak oldular. Ama aralarındaki zayıf insanlardan biri hırsızlık yaptığında onu hemen cezalandırdılar.
Allah'a yemin olsun ki, Muhammed'in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı, onun da elini keserdim." Peki Abdullah bin Ubey'e ne oldu? Tüm bu kaosa neden olan adama. Cezalandırılmadı mı? Yaptıkları sadece bu hadiseyle sınırlı değildi. Uhud Savaşı'nı hatırlıyor musunuz? Aldatıcı sözleriyle, Müslüman ordusundan yaklaşık 300 askerin savaş başlamadan geri dönmesine sebep olmuştu. Müşrikler ve Yahudilerle gizlice iş birliği yapıyor, sürekli Müslümanlara karşı tuzaklar kuruyordu. Müminler arasında fitne yayıyor, aralarındaki kardeşlik bağını koparmaya çalışıyordu. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) elbette bu münafık liderin yaptığı her şeyi biliyordu. Ama sabretmeyi seçti ve sessiz kaldı.
Bir gün Hz. Ömer (radiyallahu anh) artık Abdullah bin Ubey'in çıkardığı fitnelere tahammül edemeyecek noktaya geldi. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yanına gitti ve şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü, izin ver de bu münafığın başını vurayım!" Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın cevabı, sabrının ardındaki hikmeti gösterdi. Buyurdu ki: "Onu bırak. Yoksa insanlar, Muhammed kendi ashabını öldürüyor derler." Hatırlarsanız, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın hicretinden önce, Abdullah bin Ubey Medine'nin kralı olmak üzereydi. Hatta kendisi için bir taç bile yaptırmıştı. Halk arasında bu kadar saygınlığı vardı.
Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) birçok insanın hala İbn Ubey'e güvendiğini biliyordu. Münafıklığını o kadar kurnazca gizliyordu ki çoğu kişi onun samimi bir Müslüman olduğunu, güvenebilecekleri biri olduğunu düşünüyordu. Eğer Resulullah onun idamını emretseydi, "Muhammed ashabını öldürüyor." söylentileri yayılabilirdi. Müslüman olmayı düşünen kabileler korkuya kapılabilir ve istediği zaman bizi de öldürebilir diyebilirlerdi. İşte bunu önlemek için, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) sabrı seçti. Yıllar sonra, iftira olayından dört yıl sonra o karar meyvesini verecekti. Hicret'in 9. yılında, Abdullah bin Ubey hastalandı ve öldü. Oğlu Abdullah ise salih ve samimi bir Müslümandı.
Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yanına gelerek şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü, lütfen bana gömleğini ver, babam için onu kefen olarak kullanayım." Sonra Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'dan cenaze namazını kıldırmasını ve babasının bağışlanması için dua etmesini istedi. Bir evlat için bunun ne kadar zor olduğunu hayal edebiliyor musunuz? Babası, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) Medine'ye ayak bastığı andan itibaren İslam'ın en büyük düşmanlarından biri olmuştu. Ancak asıl dikkat çekici olan, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın onun isteğini geri çevirmemesiydi. Kendi gömleğini Abdullah bin Ubey'e kefen olarak verdi.
Cenaze için her şeyin hazır olduğu kendisine söylendiğinde, gidip cenaze namazını kıldırdı. Hatta defnedilmesi için kabrine kadar yürüdü. Sahabeler merak içindeydi. Allah'ın Resulü (aleyhissalâtü vesselâm) neden tüm hayatını İslam'a komplo kurarak geçirmiş bir adamın cenaze namazını kıldırıyordu? Neden her fırsatta Müslümanlara zarar vermeye çalışan birine böyle büyük bir nezaket gösteriyordu? Bunun bir nedeni olmalıydı, arkasında derin bir hikmet olmalıydı. Ve elbette vardı. "Ey Allah'ın Resulü, üzerindeki gömleği ona neden verdin?" Bu soru sorulduğunda, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle dedi: "Gömleğim ve namazım onu Allah'ın azabından kurtaramaz.
Fakat umuyorum ki bu sayede, kendi kabilesinden bin kişi İslam'ı kabul eder." Ve gerçekten de bu tavır, Abdullah bin Ubey'in çevresindeki insanlar üzerinde derin bir etki bıraktı. Bazı kaynaklarımıza göre, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın o günkü sabrı ve merhameti vesilesiyle, yaklaşık 1000 kişi samimi kalplerle İslam'ı kabul etti. Sübhanallah. Müslümanlar yıllardır Kabe'yi ziyaret etmeyi arzuluyorlardı. Ve şimdi, nihayet o vakit gelmişti. "Nihayet Mekke'ye mi gidiyoruz?" "Evet." Bu, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın gördüğü bir rüya üzerine başlayacak bir yolculuk olacaktı. Fakat bu yolculuk hiç kimsenin beklemediği bir şekilde sonlanacaktı.
"O halde, burada esirimiz olarak kalacaksın!" Ve Müslümanlar kendilerini hiç de istemediği bir antlaşmayı kabul ederken bulacaklardı. Bu nasıl bir antlaşmaydı? Ve bu olağanüstü yolculukta neler yaşandı? Hepsini bir sonraki bölümde göreceğiz, inşallah. Takipte kalın.