Towards Eternity
Bloga dön

Düşmanlıktan İmana – Herkesi Şaşırtan 10 İslam’a Geçiş Hikâyesi

Yayınlanma tarihi

YouTube'da izle

İslam'dı bu, saldırgan ve tehlikeli din. Gerçek bu olamaz. Lütfen Tanrım, Her şey olur ama İslam değil. Ben ateisttim. Dinin anlamını göremiyordum. Özgürlüğü kontrol etmenin bir yoluydu. Ve böylece, dinden kurtulduğunuzda, bir nevi Tanrı'dan da kurtulmuş oluyorsunuz. Eğer Tanrı'nın bir dini olsaydı, bunun kanıtı olurdu diye düşünüyordum. Somut, fiziksel, görünür kanıtlar olurdu. Üç yıl boyunca yaptığım şey buydu. Bombayı ürettim. Memleketimde bir İslam merkezi vardı. Ramazan ayında, Cuma öğleden sonra. Hepsi orada olacaktı. Ve önceki gece, gece yarısı bombayı oraya koymaya karar verdim. Ve bu kolaydı çünkü herkes Müslümanlardan nefret eder.

İslam hakkındaki izlenimlerimi edindiğim kişiler kötü örneklerdi. O İslam değil. Bu İslam'a daha çok benziyor. Ben de okumaya devam ettim. Kötü hislerim yavaş yavaş yok olmaya başladı. Bir anda kayboldular. İslam'a kolay ikna oldum ama İslam'ın kötü imajı yüzünden tereddüt ettim. Kur'an okudum, okudum, okudum... Ve böylece üçüncü gün, Kur'an'a gerçekten daldım. Yani, kendimi saatlerce okumaya adamıştım. Ve sonra hücre arkadaşım şöyle dedi: "Kahvaltıdan beri o kitabı okuyorsun. Yemek yiyecek misin, yemeyecek misin?" Ve ben sadece düşündüm ki, "Bu kitaba gerçekten kapıldım. Neden?" Neden? Neden? Neden? İslam'dan önceki hayatın nasıldı? Neye inanıyordun?

Pek çok Amerikalı çocuk gibi ben de Hıristiyan öğretileriyle büyüdüm. Bu öğretileri biliyordum, ama dürüst olmam gerekirse, ben milliyetçi bir ideoloji benimsemiştim. Din bunun bir parçası değildi. Din bana çok mitolojik, çok, bilirsin, hokus pokus gibi geliyordu. Ama ben ülkeme inanıyordum. Daha iyi bir örnek bulamadığım için insanlara bayrağımın benim haçım olduğunu söylüyordum. Bunu en iyi bu şekilde açıklayabilirim. Ben güneyli bir Baptist Hristiyanıydım. Bible Belt isminde bir yerde büyüdüm. Ki bu bölgede McDonald's'tan çok kilise mevcuttu. İncil üzerinde çalıştım ve gençlik vaizliği yaptım. Bir misyonerdim. Guatemala'da da görev aldım.

Hristiyanlıktan çıktığım zaman Güney Baptist Kilisesi'nde gençlere vaizlik yapıyordum. Bir süreliğine, evet. Ateisttim. Dinin bir anlamı olduğunu düşünmüyordum. Bunun, insanların mutlu olmalarını ve istedikleri her şeyi yapmalarını engellemenin bir yolu olduğunu düşünüyordum. Din, özgürlüğü kontrol etmenin bir yoluydu. Ve böylece, dinden kurtulduğunuzda, bir nevi Tanrı'dan da kurtulmuş oluyorsunuz. Benim İslam’a olan yolculuğum, üniversitenin son yılında Baptist bir vaiz olmaya karar verdiğimde başladı. Okulu bırakıp ilahiyat fakültesine gitmek yerine, önce üniversiteyi bitirip sonra ilahiyata gitmeye karar verdim. Mezun olmama 1 yıl kalmıştı.

Ve bu heyecanla birlikte, tüm arkadaşlarımı, tanıdıklarımı, kime rastlarsam herkesi dini sohbetlere çekmeye başladım. Böylece insanları nasıl “kurtarabileceğimi” düşünme pratiği yapabilirdim, değil mi? Tüm amacım onları Hristiyan yapmaktı. Kendimi bildim bileli hep Tanrı’ya inandım Hayatımda hiçbir zaman, "Hmm, ya eğer Tanrı yoksa?" dediğim bir an olmadı. Kalbimde hiç böyle bir sorun oluşmadı. İncil’de Yakup ile ilgili özel bir ayet okuyordum. Okuduğum ilk ayette Yakup diyordu ki, "Hiçbir insan Tanrı’yı görüp sonra yaşayamaz." Beni düşündürmüştü çünkü insanlar İsa'ya Tanrı diyordu ama hepsi İsa’yı görmüşlerdi. Ve hiç kimse İsa’ya baktığı için ölmemişti.

Ama ayet diyor ki, "Hiçbir insan Tanrı’yı görüp sonra yaşayamaz." Sayfayı Yakup ile ilgili başka bir kısma çevirdim. Yakup sadece Tanrı’yı görmekle kalmıyor, Tanrı’yla güreşiyordu. O güreş mücadelesinde Tanrı’yı uyluğundan yakalıyor ve diyor ki: "Beni kutsayana kadar seni bırakmayacağım." Tamam, bir dakika… Biraz önce dedin ki, "Hiçbir insan Tanrı’yı görüp sonra yaşayamaz." Peki, neden Yakup ondan sonra yaşamaya devam ediyor? Ve neden Tanrı’nın tutulabilecek biçimde bir formu var? Ve neden her şeye gücü yeten Tanrı, Yakup’tan uzaklaşamıyor? Hikaye böyle devam edip gidiyor. Peki ben ne yaptım? 14 yaşındaki ben, elimi kaldırdım.

Papaz geldi ve dedi ki, "Nasıl yardımcı olabilirim?" Ona o iki ayeti gösterdim ve onun tepkisi şu şekildeydi: "Hmm, Bunun İncil’de olduğunu bile bilmiyordum." Ben de dedim ki, biraz… "Ne? Ama sen bir Papazsın. Sen bize İncil’i öğretmesi gereken sensin" dedim. Ve 14 yaşındaki halimle sordum ki, "Bunu nasıl düzeltebilirim?” "Ben bunu nasıl anlamlandırabilirim?” Kendimi diğer dinler hakkında okurken buldum. Yahudilik hakkında okudum. Hinduizm hakkında beş dakika kadar okudum. Bir kitap okudum ve dedim ki… “Bu mu yani? Yok, asla.” Eğer Tanrı'nın bir dini olsaydı, bunun kanıtı olurdu diye düşünüyordum. Somut, fiziksel, görünür kanıtlar olurdu.

Bu yüzden diğer tüm bu dinleri sorguluyordum: Yahudilik, Hinduizm, Budizm, Taoizm, her neyse. Hepsi aynı derecede çelişkili bilgiler içeriyordu. Memleketimde bir İslam merkezi vardı. Doğrusu bu insanlar hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Onları sadece etrafta görürdüm. Bu yüzden burayı sadece bir kez değil, farklı farklı zamanlarda gözlemledim. Buraya bir bomba koysam, onu bulurlar mı? Bulmalarını istemiyordum. Arka tarafta uygun bir yer buldum. Ve bu kolaydı çünkü o zamanlar ortak düşmandı. Herkes Müslümanlardan nefret ediyordu. Ve üç yıl boyunca yaptığım şey buydu. Bu şeyi, bombayı ürettim. Zamanımı aldı. Büyük bir bildiri yayınlayacaktım.

Şimdi, birçok insan bunun birçok farklı açıdan çılgınca olduğunu düşünüyor, çünkü bundan nasıl paçayı kurtarabilirsin ki? Bundan paçayı kurtarmak gibi bir niyetim yoktu. Yakalanacağımı biliyordum. Mahkemeye çıkacağımı da biliyordum, beni idam edeceklerdi. Bununla bir problemim yoktu. Bayrağa sarılmış bir tabutum olmayacaktı, ama eninde sonunda insanların beni bir kahraman olarak göreceklerine inanıyordum, çünkü haklıydım. Kızım bana okulda birlikte okuduğu Müslüman bir çocuktan bahsetti. Ve bu beni çileden çıkardı. Onu koruyamayarak ailemi hayal kırıklığına uğrattımı düşündüm. Onu okulda bu Müslümanlardan koruyamam. Benim sorunum buydu. Kendimi tamamen kaybettim.

Ve yedi yaşındaki kızım, sanki az evvel kafayı yemişim gibi bana bakıyordu. Ve gözlerindeki bakış, sanki artık beni sevip sevmediğini bile sorguluyor gibiydi, çünkü ben bu insanlara karşı ırkçılığın dozunu kaçırmıştım, sırf belirli bir şekilde göründükleri ya da belirli bir şey yaptıkları için. O kadar. Ağzımdan çeşitli küfürler çıktıktan ve onlara yönelik her türlü ırkçı hakareti sıraladıktan sonra, sanırım en iyi ifade bu olacaktır, yatak odama çıktım. Yatağa oturdum ve hafifçe ağlamaya başladım. Dedim ki, kanıt bulmalısın dostum. Haklı olduğunu biliyorsun.” Kendime inandım haklıydım çünkü onlar kötüydü. Hepimizi öldürmek istiyorlardı, değil mi?

Ama kızıma bunu kanıtlayacak somut bir kanıtım yoktu. Bu yüzden kanıt bulmam gerekiyordu. Peki nereden bulacağım? Tabii ki cami, başka neresi olabilir ki? Oraya girdim, onlarla görüştüm ve kendimi İslam hakkında biraz daha fazla bilgi edinmek isteyen biri olarak tanıttım. Aslında bu tamamen yalan sayılmaz, ama onlara gerçek niyetimi söylemedim. Yani, bilirsin, birkaç kişiyle konuştum... Birkaç kişiyle tanıştırıldım, birkaç kişiyle konuştum. Cuma günüydü. Yine, cuma günü gittim pazar günü orada olmazlardı. Vaazı dinledim, hutbeyi ve “Dostum, bu kulağa gayet hoş geliyor." “Sadece ben buradayım diye böyle konuşuyorlar, dedim. Farkındayım, farkındayım.

İnsanları muhtemelen propaganda videoları için bodrumda tutsak tutuyorlar. Biliyorum." Yani, aklımdan böyle şeyler geçiyordu. Sonra bana bir Kur'an verdiler. Ve onu eve götürmemi, okumamı ve sorularım olduğunda geri gelmemi söylediler. Çok mutluydum, çünkü zihnimde, sanki kötülüğün Kutsal Kase'si elime verilmiş gibi hissettim. Ve bunu birine açıklatacağım! Vay canına. Bu piyangoyu kazanmaktan daha iyi. Hiç entelektüel bir insan olarak anılmadım. Ama birden aklıma bir fikir geldi. Belli ki İslam hakkındaki izlenimlerimi edindiğim kişiler kötü örneklerdi. O İslam değil. Bu, İslam'a daha çok benziyor. Ben de okumaya devam ettim. Kötü hislerim yavaş yavaş yok olmaya başladı.

Bir anda kayboldular. Ve, bilirsin, Kur'an'ın bazı ayetlerine bakıyordum, yani Allah bizi farklı milletler ve kabileler halinde yaratmıştır. Birbirimizi hor görmeyip birbirimizden ders alabilmemiz için. Oh, tamam. Bunu burada görebiliyorum, çünkü bu kişi yerel yönetimler, Rotary Kulübü ve diğer tüm bu kuruluşlarla da ilgileniyor. Oh, tamam, anladım. Böylece her şey bu şekilde ilerlemeye başladı. Ve ben de onu okudum ve ben… Kur'an'ın dili ve aktarılış biçimi bana çok eşsiz gelmişti ve düşündüm ki, bu kitabın ifade ediliş şekli gerçekten etkileyiciydi. Sonrasında Kur'an okudum, okudum, okudum... Ve böylece üçüncü gün, Kur'an'a gerçekten daldım. Yani, kendimi saatlerce okumaya adamıştım.

Derken, hücre arkadaşım, "Hey dostum, akşam yemeğine gitmeyecek misin?" dedi. Ben de, "Akşam yemeği mi?" dedim. Sonra Kur'an'dan başımı kaldırdım ve dedim ki, "Akşam yemeği?" O da, "Evet, o kitabı kahvaltıdan beri okuyorsun. Yiyecek misin, yemeyecek misin?" dedi. "Evet, yemem lazım galiba" dedim. Kur'an'ı kapatıp yemeğe gittim ve fark ettim ki, "Vay, gerçekten bu kitaba çok dalmışım." Neden? Neden? Kur'an'ın mucizeleri sonsuzdur. En büyük mucize diye bir şey yoktur. İnsanlar, Kur'an'ın dilinden bahsettiğimden dolayı, benim için dilin Kur'an'ın mucizesi olduğunu düşünüyorlar. Hayır, dili birçok mucizesinden sadece biridir.

Ve bir psikolog nefis hakkındaki bir ayette kendi mucizesini görebilir. Bir jeolog başka bir ayette. Bir tarihçi başka bir ayette. Bir sosyolog başka bir ayette. Bir filozof başka bir ayette. Bu, onlar için bir mucize olabilir. Bir dilbilimci başka bir ayette. Karşılaştırmalı din uzmanı başka bir ayette. Kur'an'ın mucizeleri aslında onu kimlerin okuduğuna bağlıdır. Kur'an'ın mucizesi hakkında en şaşırtıcı şeylerden biri şudur: Mucize sadece bir değneğin bir yılana dönüşmesi değildir, değil mi? Her insan, bu kitapta kendi mucizesini bulabilir. Gerçek bu olamaz. Yani... Kendi kendime diyordum ki, "Lütfen Tanrım, lütfen bunun gerçek olmasına izin verme." Her şey olur ama İslam değil.

Lütfen başka bir şey seç, İslam'ı değil. Niye gerçek bu olmak zorunda?" Evet, çünkü dedim ki, "Hayır. Nasıl bu dine girebilirim?" Batı'daki İslam tablosunu biliyordum ve kendi kendime, "Anneme, babama, arkadaşlarıma gidersem, Müslüman olduğumu herhangi birine söylersem..." diyordum. İmkansız. O yüzden İslam'a kolay ikna oldum ama İslam'ın kötü imajı yüzünden tereddüt ettim. Cuma günü İslam Merkezi'ne geri döndüm ve iki kişiyle görüştüm, tanıştırıldığım iki kişiyle. Onlarla bir tür bağ kurmuştum. Yanlarına gittim. Dedim ki, "Hey, Kelime-i Şehadet getirmek istiyorum." Gerçek bir hikaye. Yan yana durup. birbirlerine baktılar. Sonra bana baktılar.

Ve aynı anda dediler ki, “Hayır.” Gerçek bir hikaye. Aman Tanrım. Hayretler içerisindeydim. “Ne demek hayır?” dedim. “Kardeşim, öğrenecek çok şeyin var.” dedi. Birbirlerine, sonra da bana baktılar. “Tamam, hadi gel.” Gerçek bir hikaye. Oldukça ilginç bir deneyimdi. Bilirsin, İngilizce olarak ifade ettik, sonra da Arapça olarak tekrar ettik. Ve işte o gün, 1991 Cuma günü, söyledim (Ben şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur ve ben yine şahitlik ederim ki Hz. Muhammed ﷺ, O'nun kulu ve Resûlüdür) Ve Müslüman olmuştum. Berberime gittim. Berberdeyken, “Hey, namaz vakti değil mi?” diye sordum. “Şu anda öğle namazı vakti, değil mi?” O da ”Evet, ama..." dedi.

“Yoksa çoktan Müslüman oldun mu?” diye sordu. Ben de “Hayır, ama günde beş kez namaz kılmaya çalışıyorum, çünkü namaz kılmak bana huzur veriyor ve İslam'a epey yakınım.” dedim. "Gerçekten epey yakınım." dedim. Sonra bana bir şey sordu, o anda belki de ihtiyacım olan şey buydu. “Ya yarın ölürsen?” dedi. "Ya bugün ölürsen? Bir Müslüman olarak mı öleceksin? yoksa Müslüman olmayan biri olarak mı?” Ve Sübhanallah, bu beni gerçekten düşündürdü. O zaman buna bir cevap veremedim, ama berberden eve dönerken, gerçekten “Evet, öldüğüm zaman.” diye düşündüm. Nasıl öleceğim? Nereye gideceğim? Yani, ölüm bazen en iyi hatırlatıcıdır.

Ve eve giderken arkadaşlarımı arayıp, “Yarın Kelime-i Şehadet getirmek istiyorum. Kararımı verdim. İkna oldum” dediğimi hatırlıyorum. On aylık bir direnişin ardından Kelime-i Şehadet getirdim. İç çatışmalarım vardı. Bir iç mücadele. Gerçek olduğunu bilmek ama bazen de kabul etmemek için bahaneler bulmak. On ay boyunca sanki kendi içimde on aylık bir savaş yaşadım. Ve artık birden bire savaş bitmişti. Diğer tüm savaşlar gibiydi. Bittiği için mutlusun, ama yenilmiş değilsin. Savaştan zaferle ayrılıyorsun. Ben de kalbimde bunu hissettim. Doğru karar buydu. Kendi kendime sordum, "Neden bu kadar uzun sürdü?" Neden? O mağazada çalışıyordum ve namaz vakti geliyordu.

Ayakkabı bölümüne doğru koşardım... Ayakkabı deposuna gider, hızlıca namazımı kılar ve işe geri dönerdim. Öğle namazında bir daha git, geri gel, git, geri gel. Namazımı düzenli kılmaya başladım. Ve iş arkadaşlarım, hepsi Hispanikti, çünkü bana Nouman demezlerdi, Ali derlerdi. “Hey Ali, ne yapıyorsun dostum? Neden bu kadar tuhaf davranıyorsun? Neden bana bakmıyorsun?” Sonra açıklamak zorunda kalıyorum, “Dua ediyorum.” "Ah dostum, sen... Tanrı ile mi konuşuyorsun? Hey, O'na beni terfi ettirmesini söyleyebilir misin? Zam almam lazım." Sonra bana sorular sormaya başladılar... İslam hakkında hiçbir şey bilmiyordum.

Ama arkadaşlarım, yani mahalledeki Dominikli, Porto Rikolu, Kübalı arkadaşlarım, iş arkadaşlarım, “Yani, ne olacak... Cehenneme mi gideceğim? Ben...?” diyorlardı. Ben de “Bilmiyorum” dedim. "Sen domuz eti yiyemezsin, değil mi? Ben şu anda yiyorum. Bunun hakkında ne hissediyorsun?" Böyle şeyler yapıyorlardı. Aslında bununla ilgili de komik bir hikaye var, çünkü Kelime-i Şehadet getirdikten sonra, karıma hiçbir şey söylemedim, tamam mı? Camiye gittiğimi biliyordu, ama şimdi ne düşüneceğini bilmiyordu. Oraya gidip Kelime-i Şehadet getirdim, sonra eve gelip kanepeye uzandım, sanki işten yeni gelmişim gibi, bilirsin, öyle bir şey, değil mi? Karım, “Her şey yolunda mı?” dedi.

Çünkü benim bir şey yapacağımdan endişeleniyordu. Hiçbir fikri yoktu. Ben de “Hayır, her şey yolunda” dedim. “Tamam, tamam” dedi. Sonra ona baktım ve dedim ki, “Ben Müslümanım.” Bu da başka bir gerçek hikaye. Komik, ama oldukça gerçek. O da şey dedi, dedi ki: “Ne?” “Evet, Kelime-i Şehadet getirdim” dedim. “Kelim... Ne?” dedi. Ve İslam hakkındaki sınırlı bilgimle, ona elimden geldiğince en iyi şekilde açıklamaya çalıştım. Anlıyor musun? Vaftiz gibi örnekler kullanarak. Ve o, ne düşüneceğini bilmiyor gibiydi. Orada durdu ve şöyle dedi: "Peki, Sana şimdi bir şey söyleyeceğim.

Başıma asla bir şey örtmeyeceğim." "Tamam, peki, sen Müslüman değilsin, o yüzden bunun bir ihtimal olduğunu bile düşünmedim. Sorun değil." Ve biraz daha sonra geri gelip şunu dedi: “Bir şey daha var, eğer birden fazla eş istiyorsan, ben onlardan biri olmayacağım.” Ve ben de şöyle düşündüm, kendi kendime şöyle dedim, dostum, bu eşi istediğimden de emin değilim. Sonra o da Kelime-i Şehadet getirdi, üniversiteden ayrıldık.

Hala biraz aklım başımda değildi, ama şaka yapmayı severim Ona baktım ve dedim ki, Araba kullanırken ona baktım ve dedim ki, “Demek artık Müslümansın, şu birden fazla eş meselesi hakkında...” Bana şöyle ters bir bakış attı ve şöyle dedi: “Beni arabayı kenara çekmeye zorlama.” Ben de “Ben sürüyorum. Arabayı nasıl kenara çekeceksin? Ben sürüyorum.” dedim O da “Ben kenara çekmesini bilirim” dedi. Ben de “Tamam tamam, şaka” dedim. Şu anda 34 yıldır evli olduğum eşim ile üniversitede tanışmıştık ve henüz evlenmemiştik. Bunun için mezun olmamı bekliyorduk. Üç yıldır beraberdik. Nişanlandık, düğün tarihinide belirledik.

Ben zihnimde bu araştırmaları yaparken, o hâlâ beni bir Baptist vaiz olacağımı düşünüyordu. Oysa ben çoktan Müslüman olmaya karar vermiştim. Ama kimseyle paylaşmıyordum bunu. Hepsini iç dünyamda yaşıyordum. Şehadetten sonra eve döndüğümde, "Sana bir şey söylemek istiyorum" dedim. “Nedir?" dedi. "Ben Müslüman olmaya karar verdim." "Şehadet getirdim ve artık bir Müslümanım." Aniden bana baktı ve yüz ifadesi “Merhaba” dan bir anda “Ne?!”'ye dönüştü. “Ne yaptın sen?” “Müslüman oldum” dedim. O da, “Neden böyle bir şey yaptın…” Sonra birden bağırmaya başladı.

“Gerçekten bunu nereden çıkardığını bilmiyorum ama ben asla…” diyerek başladı ve ardından, asla yapmayacağını söylediği şeyleri sıralamaya başladı. Sakin olmasını, sadece benim adıma sevinmesini, ve ne yaptığını umursamadığımı söyledim. Böyle deyince biraz sakinleşti. Sonra helal ve haram kitabını alıp okumaya başladım ve kısa bir süre sonra Müslümanların faizle iş yapmadığını öğrendim. Oysa ben finans diplomasıyla mezun olmuştum. Uzmanlığım faiz oranlarıydı. Yani parayla para kazanmak. Artık Baptist rahibi de olmayacaktım. Peki ya şimdi ne yapacağım diye düşünmeye başladım. Sonra iş bakmaya başladım, ne bulursam artık. Ve bir nakliyat firmasında satış temsilcisi olarak başladım.

İş yerlerini arayıp, “Ürünlerinizi bizimle taşıyın” diyordum. Sadece bir gelirim olsun diye başlamıştım. Daha sonra kitabı okumaya devam ettim. Orada “Müslümanlar domuz eti yemez” yazıyordu: Eşimle konuştum, ve ona “Yeni bir şey öğrendim.” dedim. “Müslümanlar domuz eti yemezmiş. O yüzden yemek yaparken lütfen bana verme.” “Ne hale geldin sen?” der gibi baktı bana. Yani, yüzünde hem üzgün hem de biraz kırgın bir ifade vardı. Tarikat gibi bir şeye falan bulaştığımı düşünüyordu. Ve sonra “Ben böyle yapamam” dedi. Ve yine yapmayacağı şeyleri sıralamaya başladı.

Ben de “Merak etme, sen istediğini yap sadece ben böyle mutlu olacağım.” Kitabın birkaç sayfa sonrasında şunu okudum: Müslüman erkekler altın takmaz. Ama biz altın alyansımızı çoktan seçmiştik. Sonra gidip eşime “Bunu alyans takımını gümüşle değiştirebilir miyiz?” dedim. Nişan yüzüğünü parmağından çıkarıp odanın diğer ucuna fırlattı ve “Bunu asla yapmam!” dedi. Biraz sinirlendi ama sonra sakinleşti. Sadece, “Peki” dedim. Uzun lafın kısası, onu camiye gitmeye ikna ettim ve dini nikah kıydık. Ardından kiliseye gidip daha önceden planladığımız gibi düğünümüzü gerçekleştirdik. Yani iki tören oldu. O bana sadece tahammül ediyordu.

Çünkü, beni gerçekten seviyordu, ama yaptıklarım ona garip geliyordu. Birkaç sohbete daha gittik. Bir gün eve geldiğimde, “Sanırım hazırım” dedi. Ben de “Ne için?” dedim. “Müslüman olmak için. Ama...” Sonra bana yapmayacağı şeylerin bir listesini verdi. Ben de içimden, “İşler yolunda gidiyor” dedim. “Tamam. Müslüman olmak istiyorsun, öyle mi?” Uzun lafın kısası, eşim Müslüman oldu ve “asla yapmam” dediği ne varsa, şimdi hepsini yapıyor. Hapiste hep yaptığım gibi babamı aradım. Ve ona Müslüman olduğumu söyledim. Öncesinde de anlattığım gibi, babam çok koyu ve sıkı bir Hristiyandır. Dedi ki, "Ne yaptın sen?" Ben de, "Müslüman oldum” dedim.

"Ay Tanrısı’na mı ibadet ediyorsun?" "Hayır, ne Ay Tanrısı'na ne de Ay’a ibadet ediyorum. Ben tek bir Tanrı'ya, İsa'nın, Musa'nın ve İbrahim'in Tanrısı’na ibadet ediyorum." O da "Hayır, etmiyorsun." "Bak, sen şu İslam..." Sonra da küfretti. Ve dedi ki, bana son bir uyarı yaptı. "Bak, senin şu altı haneli gelirin var ya, senin 6 haneli mirasın, işte o gitmek üzere. Benden sonra miras alacağın şeylerin hepsi gidecek." dedi. Ailem petrol sektöründe çalışıyor, dolayısıyla durumları çok iyi. "Beni ret mi edeceksin?" diye sordum. Dedi ki, "Eğer bugünden sonra İslam dini üzerine ısrar edersen, benim için ölüsün. Tüm mirasın gitmiş bil." Ve sonra dedi ki, "Oğlum, beni sınama.

Yarın avukatıma gideceğim ve vasiyetimi değiştireceğim. Ve sonra tamamen beş parasız olacaksın. Hiçbir gelirin olmayacak. Hiçbir miras alamayacaksın. Benim için ölü olacaksın. Kardeşlerin için de ölü olacaksın. Bu kadar. O yüzden söyleyeceğin kelimeleri çok dikkatli seç. Şimdi, İslam'ı bırakacak mısın, yoksa bu sahte dinde mi kalacaksın?" Ben de dedim ki, "Bunu cevaplamadan önce, sana bir şey söyleyeyim. Sana bu isteğin hariç her şeyde itaat ederim." Ve o dedi ki, "Neden, benim için ölü olmadan önce açıkla, neden?" Ben de dedim, "Baba, kendi kararımı vermek zorundayım. 6 haneli mirastan daha önemli olan şeyler var. Mirastan daha fazlası var. Bu hayattan sonra daha fazlası var.

Ve bu hayat benim umurumda değil. Bu yüzden bu meselelere gelince, paranı kendine saklayabilirsin. İster kardeşlerime ver. İster sadaka ver. Umurumda değil. Müslüman olmam ve Müslüman kalmam konusunda ısrarcı olmak zorundayım." Ve işte ben 32 yıl sonra hala Müslümanım. Elhamdülillah. Ondan sonra Müslüman olmakta ve Müslüman olarak kalmakta direndim, 2 hafta sonra bir mektup aldım. Tam olarak söylediği şeyi yapmıştı. Avukatına gitmişti. Miras almam gereken bütçe 600.000 dolardı. Ve bu 90'ların başındaydı. Yani bu önemli bir miktar paraydı. O zaman neden bir fiyat koyayım ki… O para 600 milyon dolar olsa bile umurumda olmazdı.

Bak, sen de ben de bir mezara konulacağız Allah’ın (c.c.) huzuruna çıkacağız. Tek ve karşı konulamaz Allah’ın. Ve hayatımızda ne yaptıklarımızla ilgili sorguya çekileceğiz. Sonra dedem kalp krizi geçirdi, hastanedeydi. bende Pensacolan onunla beraber yaşadığımız yere dönüyordum. Hastanelerde bi bekleme odamız ve orada da bir telefon vardı. Her zaman telefonun yakınında oturan birileri olurdu, ve ameliyat olan kişilerin ailelerinin telefonlarına cevap verirdi. Orada oturuyordum, Müslüman kardeşlerin dedemin hasta olduğunu biliyordu ve Suudi bir kardeş vardı, ismi Muhammed'di. Orada oturuyorduk ve telefon çaldı. Ailenin en sesli konuşan üyesi teyzemdi. Sesi metrelerce öteden duyulabilirdi.

Telefon çaldı, telefonu açtı ve ben telefonda ne konuşulduğunu bilmiyordum. Telefonda Harun orada mı diye sormuş olabileceğini tahmin ettim. Sonra teyzem Harun diye seslendi. Harun burada mı? Harun ailesi? O esnada oturduğum sandalyeden aşağı doğru kayıyordum. Sonra Muhammed, affedersiniz, Karli, Karli orada mı diye sordu. Teyzem meraklanmaya başlamıştı, merak ediyordu. Karli, İslam gibi bir şeyler söylediğini duydum. İslam, öyle mi? Böyle bir yüz ifadesiyle telefonu bana uzattı. Evet benim, merhaba, aleyküm selam, evet tamamdır, gitmem gerekiyor. O anda tüm ailem durumu anlamıştı, hepsi biliyordu ve tepkilerinin ne olduğunu tahmin edebilirsiniz.

Hiç Allah ile özel bir bağ kurduğunu hissettiğin olağanüstü bir olay yaşadın mı? Hapisten çıktığımda, konulan şartlardan biri bir işte çalışmam gerektiğiydi. Yaptığım bir şey yüzünden işten atılırsam, bu, şartlı tahliyemin ihlali olarak kabul edilirdi. Kalan iki yıl için tekrar hapishaneye girmek zorunda kalırdım. Ve hapisten çıktığımda inşaatta bir iş buldum. İlk Cuma günü geldiğinde patronuma herkesin öğle yemeğine çıktığını söyledim, çünkü bir saatlik öğle molamız vardı, “Öğle yemeği yerine, ben...” dedim, yolun yaklaşık 5 kilometre ilerisindeydi. “Cuma namazına gideceğim” dedim. çünkü ben... Müslüman olduğumu biliyorlardı. İş yerinde namaz kıldığımı görmüşlerdi.

“Cuma namazına gideceğim” dedim. O da “İşyerinden ayrılmana izin verilmiyor” dedi. Ben de “Şey... Aslında izin istemiyorum. Sana ne yapacağımı söylüyorum.“ dedim. Ve o da, ”İşyerinden ayrılırsan, kovulursun. Sanki istifa etmişsin gibi değerlendirilir." dedi. Bu yüzden ya işimde kalıp Allah'ın emrine karşı gelmek ya da Cuma namazına gitmek arasında bir seçim yapmam gerekiyordu. Ve dedim ki, "Biliyor musun? Doğru şeyi yapmak için dört yıl boyunca hapishanede dinimi öğrendim. Doğru şeyi yapacağım." Sonra ayrıldım. “Tamam, işini yapmaya devam et. Ben gidiyorum.” dedim. Sonra Cuma namazına gittim ve çok dua ettim.

O Cuma namazında şöyle dua ettim: "Ya Allah, Sana itaat etmek için buraya geldim, bu yüzden, bilirsin, bana yardım et." Cuma namazından sonra genç bir adam yanıma geldi, ve şöyle dedi: “Yusuf kardeş, işin var mı?” Ben de “Evet, bugüne kadar bir işim vardı. Aslında iş yerinden çıkıp buraya gelebilmek için işi bıraktım." O, “Babam,” dedi, babası imamdı, “Babam bana gelip, pizzacıda çalışmak isteyip istemediğini sordu." dedi. "Tabii ki, bir işe ihtiyacım var." dedim. Böylece o gün işe başladım ve inşaatta kazandığım paranın iki katını kazanıyordum. İşten ayrıldığım andan yeni bir iş bulduğum ana kadar geçen süre iki saatti.

Allah için samimi bir şekilde bir şey yaptığınızda “O size bir çıkış yolu yaratır.” Doğru şeyi yapmak bazen korkutucu olabilir, ama o gece, hatırladığım kadarıyla hayatımın en güzel gecelerinden biriydi. Peygamber Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) seni en çok etkileyen özelliği neydi? Onun merhameti, özellikle Taif'ten dönerken, Taif halkını çağırmaya çalışırken, taş atılmasına ve kendisine karşı çıkılmasına rağmen. Sonra dağ meleği ona onları ezmeyi teklif ettiğinde, o şöyle dedi: Subhanallah, "Lütfen yapma. Belki de onların ardından nesiller gelir, tek Tanrı'ya inanabilirler." Hz. Muhammed (sav)'de en çok hayran olduğum şey merhametidir.

Bütün bu hikayeleri okuduğumda, O'na nasıl davrandıklarını sonra ona karşı nasıl savaş açtıklarını, birçok savaş açtıklarını gördüm. Sonra tekrar Mekke'ye dönüyor ve muzaffer bir şekilde Mekke'ye giriyor. Ve bunu tarihteki diğer örneklerle karşılaştırdım. Birine bu şekilde davranıldığında ve o gelip de galip geldiğinde, o insanlara nasıl davranıyor? Ve Mekke'ye girer girmez insanlar onun etrafında toplanmaya başlıyor. Onlara, "Sizce şu anda size ne yapacağım?" diye soruyor. Ve ona diyorlar ki, "Bak, seni tanıyoruz. Senden en hayırlısını bekliyoruz." Ve sonra o da diyor ki, "Tamam. Gidebilirsiniz. Tamam." Aynen böyle. Bir insan için bu kolay değil.

Gerçek hayatta sokakta sözlü veya fiziksel saldırıya uğradığımızda kendimizi savunmak istememizin doğal bir tepki olduğunu kaç kez fark ettik? Fakat sadece tebliğ uğruna sabretmek... Çünkü o, insanlığa bir örnektir. Egosunu körüklemiyor. Biz bunu yapabiliyoruz. İslam'da görülmemiş bir örnek değilim ben. Sıradan bir Müslüman'ım sadece. O kadar çok farklı kişiliğe ilham verme yeteneği. Sahabeler gibi onları tek bir grup olarak görüyoruz, ama öyle değiller. Bazı insanlar vardır ki mizaçları çok güçlüdür, onlar doğuştan liderdirler. Tereddütlü ve sessiz insanlar, dışadönük ve içedönük insanlar, entelektüel tipler ve duygusal tipler vardır. Her türlü kişilik.

Ve yine de hepsine ilham verebilmekle kalmayıp birbirleriyle uyumlu çalışmalarını ve birbirlerini sevmelerini sağlayabiliyor. Bunu nasıl başarabilirsiniz? Bu, Peygamber Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in en inanılmaz özelliklerinden biridir, insanlar arasında bir bağ kurmayı başardı ve bu bağ sonunda tüm dünyayı değiştirdi. Onun hayatı hakkında okudukça, onun tamamen suçsuz, hayatta tamamen doğru olanı yapan biri olduğunu açıkça gördüm. Bence bu çok önemli bir şeydi. Her zaman mükemmeliyetçi oldum, her zaman doğru şeyi yapmak istedim, yanlış bir şey yaptığımı hissettiğimde her zaman derinden üzülürdüm.

Ve bu ilham verici adamın hayatının her anını, en ince ayrıntılarına kadar bilmek, benim için gerçek bir şifa oldu. İnsanların en iyisi olmanın ne demek olduğunu anlamamı sağladı. Ve bu anlatıları okurken onun tüm bu hallerini görmek onunla ilgili hikayeleri dinlemek ve onu tanımak, tüm hayatı benim için bir şifa kaynağı. Hz. Muhammed (s.a.v)’i hiç rüyanda gördün mü? -İki defa gördüm. Elhamdülillah. Çöldeydim ve uzakta O’nu gördüm. Elimi tuttu ve dedi ki, "Seni başka insanlarla tanıştırmak istiyorum." Sonra oturdu, ben de hemen yanı başına oturdum. Dedi ki, "Bak, bu Ebû Bekir es-Sıddîk." Sonra ekledi, "Burada da Ömer bin Hattab, ve bu Osman bin Affan, ve bu da Ali bin Ebu Talip.

Ve hepsi seni seviyorlar." Ve rüyamda neden beni seviyorlar ki, diye düşündüm. Ben bir hiçim. Beni neden sevsinler? Ama Elhamdülillah, o rüya benim hayatımda gördüğüm en iyi rüyalardan biriydi. Seni seviyorum Ya Resulullah. Seni seviyorum. Son olarak, dünyadaki tüm gayrimüslimlerle konuşmak için birkaç dakikanız olsaydı, onlara ne söylemek isterdiniz? Dünyadaki tüm Müslüman olmayanlara söylemek istediğim mi? Kuran'dan bir ayet aktarmak istiyorum. "Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?" Eğer sadece kendi içinize bakarsanız, tek bir Tanrı olduğunu bileceğinizi düşünüyorum. Evreni öylesine yaratmış olamaz.

Bunun arkasında bir şey olmalı. Git ve nedenini ara. Evrenin aslı nedir?