Towards Eternity
Bloga dön

10 Asyalıya Sorduk: Neden İman Ettiniz?

Yayınlanma tarihi

YouTube'da izle

Çok büyük bir boşluk içindeydim ve kaybolmuştum. Sadece şöhret ve para peşindeydim, aynı şey sihir için de geçerliydi. Hep şöyle hissediyordum: Ben kimim? Aliza kim? Artık ben bile bilmiyorum. Okul bana fen ve matematikle ilgili tüm bilgileri öğretti ama bana nereden geldiğimi, kim olduğumu, nereye gittiğimi ve öldükten sonra nereye gideceğimi öğretmedi. Tanrıya gerçek tanrı kim diye sormaya başladım. Seni arıyorum. Bana yol göster. Budist olarak yaşamaya devam ettim, ama kalbimin derinliklerinde bir soru vardı. Bu yüzden Müslüman olan bir arkadaşıma sordum. "Tanrın nerede? Ben senin Tanrını göremiyorum." dedim. O da dedi ki: "Hayır.

Tanrı vardır ama O’nu asla göremezsin." Sonra birden çok güçlü bir Kuran okuma dürtüsü geldi. O kadar açıktır ki, görmemek daha zordur. Tüm sorunları çözüyordu ve basitti. Ve bu özgürlüktü. Yani İslam, özgürlüktür. Zihin özgürlüğü, ifade özgürlüğü, kimin neyi göreceğini seçme özgürlüğü ve ne giyeceğime karar verme özgürlüğü, Maşallah. Bir Budist olarak büyüdüm ve elhamdülillah, yirmi iki yaşında Müslüman oldum. Müslüman olmadan önce ateisttim. Hiçbir dine inanmıyordum, hiçbir şeye. Ne Budizm'e, ne de Şintoizm'e. Tipik bir Japon gibiydim. Yani, Güney Kore’de doğup büyüdüm. Kendimi çok özel biri olarak görmüyorum, çünkü Kore'de sıradan bir hayat yaşadım ve üniversitede müzik okudum.

Birkaç yıl önce Müslüman oldum ve sanırım yolculuğum hâlâ devam ediyor. Babam Presbiteryen bir papaz. Dedem de papaz, amcam da papaz. Ve Tayland'da oldukça üst düzey mevkilerdeydiler. Babamın koyu bir ateist filozof olmasından ve beni teistlerle nasıl tartışacağım konusunda yıllarca eğitmesinden ötürü ve onlara nasıl cevap vermem gerektiğini ve şeyi nasıl yapabileceğimi, bilirsiniz, Tanrı inançlarını nasıl küçümseyebileceğimi, İsa’nın mesajını anlatmaya çalışan Hristiyanlara nasıl karşı durabileceğimi öğretmesinden dolayı yapmış olabilirim.

Bu yüzden, çok küçük yaşlardan itibaren, bilirsiniz, 10 yaşlarımdayken bile, Tanrı'ya inanmanın iyi bir şey olmadığını, inanmamam gerektiğini hissediyordum. İnancımı gerçekten sorgulamama sebep olan şeyi 11 yaşındayken yaşadım. Öncelikle şunu söyleyeyim, ben oldukça inatçı biriyim ve çok fazla soru sormayı severim. Olan şey şuydu: Dedem vefat etti. O vefat ettiğinde, Çinli, geleneksel bir aile olarak, bir ritüel yapılır. Bu ritüelde bir rahip çağrılır, ilahiler okunur ve belirli ritüeller yapılır. Ama ben kullanılan dili anlamıyordum. Ben de amcama ve teyzeme sorular sormaya başladım.

"Neden bütün bunları yapıyorlar?" Onlar da dediler ki: "Bunlar aslında, dedenin cennete gidebilmesi için yapılıyor." Dedim ki: "Bu güzel." Aynı zamanda yaptığımız bir etkinlik daha vardı. Dua kağıtlarını katlıyorduk. Bu dua kağıtlarıyla birlikte bir de cehennem parası denilen kağıt paralar vardı. Mesela Türkiye’ye gitmek istersem, Amerika’ya gitmek istersem, Malezya Ringgiti’ni bozdurup Amerikan Doları almam gerekir. Burada da cehennem paraları var, yani cehennemde kullanılacak para. Bu beni meraklandırmaya başladı. Şöyle düşündüm: "Bu ritüel onun cennete gitmesi için. Cennette her şey bedava. O zaman bu cehennem paraları kimin için?" Onlar da dediler ki: "Bu cehennem paraları deden için.

Olur da cennete gidemezse, cehennemde kullanabilsin diye." Bu cevap benim kafamı daha da karıştırdı. Onların kafası karışık olmayabilir ama benim kafam çok karışmıştı. Bu konuda kafam karışık çünkü Çinli olarak bizler, örneğin "Bu dünyada iyi bir insan olmalısın ki cennete gidip keyif alabilesin" gibi belirli felsefelerle yetiştiriliyoruz. "Ama bu dünyada kötü biri olursan, cehenneme gidersin ve cezalandırılırsın." Yani cennetin ödül, cehennem ise ceza olduğu fikri kafama iyice yerleşmişti. Ama şimdi diyorlar ki cehenneme gidince para kullanabiliyor ve orada da keyif alabiliyorsun. O zaman bu dünyada iyi biri olmamın ve kötü biri olmaktan kaçınmamın ne anlamı var?

Sorular sormaya devam ettim, ta ki seslerini yükseltip, "Yeter artık! Bitti! Soru sorup durma!" dedikleri ana kadar. Tamam. Sormayı bıraktım. Ama cevaplardan tatmin olduğum için değil, çünkü tabuta girecek bir sonraki kişi ben olmak istemiyordum. Çünkü seslerini yükselttiklerinde, tamam dedim, cevap vermeye hazır değiller. Peki. Budist olarak yaşamaya devam ettim, ama kalbimin derinliklerinde bir soru vardı. Ama tabii ne kadar çok sorarsam, o kadar az cevap alıyordum. Bir Çinli olarak biliyorsun, biz Çin tanrılarına tapıyoruz, ve onlar Çinlilere benziyorlar. Bize benziyorlar. Hatta sakallarının, gözlerinin rengi, gözlerinin büyüklüğü bile bize benziyor.

Müslüman olmadan önce arkadaşımla yaptığım bir konuşma vardı. Ona "Tapındıkları şu heykel kim? O bir tanrı mı? Ne zaman tanrı oldu?" diye sormuştum. Saygısızlık etmeden, düzgün bir şekilde sordum. O da dedi ki: "Hayattayken Tanrı değildi. Öldükten sonra Tanrı oldu." Ben de dedim ki: "Tamam. Yani hayattayken Tanrı olduğunu bilmiyordu, öldükten sonra Tanrı oldu. Peki onu Tanrı yapan kim?" Ama benim başka bir sorum daha vardı ve sordum: "Madem öyle, neden onu Tanrı yapanlara tapmıyorsunuz? Çünkü eğer birini Tanrı yapabiliyorlarsa, daha güçlü olan onlar değil mi?" Bir benzetme yapacak olursak, eğer seni şirketimin CEO’su olarak işe alıp işten çıkarabiliyorsam, kim daha güçlüdür? Tabii ki ben.

O zaman neden onlara tapmıyorsunuz? Böyle kaldılar… Bunu hiç düşünmemiştik, dediler. Ama önemli değil, sorun yok. Okul hayatım çok zordu. Zorbalığa uğradım, neredeyse hiç arkadaşım yoktu. Çok utangaçtım ve özgüvenim çok düşüktü. Sonra spora ve müziğe yöneldim, bunlar daha fazla saygı görmeme ve daha ciddiye alınmama yardımcı oldu. Daha sonra sihirbazlığa yöneldim. Sihir gösterileri yapıyordum, evet, profesyonel bir sihirbaz ya da sahne sanatçısı olmaya çalıştım. Otellerde, restoranlarda, barlarda, kulüplerde gösteriler yapıyordum ama düşüncemi değiştiren şey, tıpkı rap yaptığım dönemde olduğu gibi, futbol oynarken de sadece insanların takdirinin ve onayının peşindeydim.

Hayatın bu yüzeysel şeylerden çok daha fazlası olması gerektiğini fark ettim ve ardından dini araştırmaya başladım. Kaybolmuştum, çünkü her zaman nereden geldiğimi düşünür dururdum. Okul bana fen ve matematikle ilgili bilgileri öğretti ama bana nereden geldiğimi, kim olduğumu, nereye gittiğimi ve öldükten sonra nereye gideceğimi öğretmedi. Bana gitmem gereken yolu göstermedi. Çok büyük bir boşluk içindeydim ve kaybolmuştum. Bu yüzden hep şöyle hissediyordum: Ben kimim? Kendine güvenen Amerikalı bir genç kızken, depresyonun yavaş yavaş yükseldiğini hissediyordum. İçimde bir karanlığın yükseldiğini hissediyordum ve düşündüm ki, şu anda maneviyata ihtiyacım var.

Tanrıya gerçek tanrı kim diye sormaya başladım. Seni arıyorum. Bana yol göster. Diyordum ki tanrı onu aradığımı biliyor, ona dua etmeliyim. Artık isim kullanmıyordum. Diyordum ki, "Tanrım, seni aradığımı biliyorsun." Sonra birden çok güçlü bir Kuran okuma dürtüsü geldi. Sonra Japonca bir Kur’an-ı Kerim buldum. Bu, İslam hakkındaki ana bilgi kaynağımdı. Onu edindim ve Japonca çevirisini okumaya başladım. Sonra Ahiret gibi çok özgün kavramlarla yani ölümden sonraki hayatla, ve Tevhid’le, yani Allah’ın birliğiyle karşılaştım. Bu kavramlar benim için çok yeniydi. Daha önce hiç bunlar hakkında düşünmemiştim. Çünkü Japonya’da insanlar çok meşguldür.

İnsanlar ölümden sonraki hayatı düşünecek zamanı nasıl bulabilirler ki? Günlük hayatlarında bu bir saniye bile akıllarına gelmez, anlarsın ya? Aynı şekilde Allah kavramı da. Japonlar politeist, yani çoktanrılı bir toplum olarak bilinir. Ve Japonya'da Tanrı'nın bir tanımı yoktur. Kimse size Tanrı'nın kim olduğunu öğretmez. Ben de Kur’an’da Tanrı’nın bir tanımının olduğunu gördüm. Açıkça belirtilmişti. Örneğin İhlas Suresi'ndeki gibi. Euzu billahi mineşşeytanirracim (Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım), Kulhuvallahu ehad, "De ki: 'O, Allah'tır, tektir.'" değil mi? Çok basit. Ama bu benim için bir tür sürprizdi. Oh, demek ki Tanrı’nın bir tanımı varmış.

Ona Tanrı'yı nasıl kavradığını sordum. Tanrı nedir? Tanrı evren midir? Tanrı, bulutların üzerindeki sakallı bir adam mıdır? Sana göre Tanrı nedir? Ve bana verdiği cevap şuydu: “Bak sana bir şey göstereyim.” Ve bana İhlas suresini gösterdi. Dedi ki, bizim inandığımız şey budur. Ben de “Tamam,” dedim. "Evren mi?" "Hayır, O hayal edebileceğin hiçbir şeye benzemiyor. O’na denk, O’na eş hiçbir şey yoktur. Ayrıca Hristiyan inançlarıyla da bir ilgisi yoktur. Hayır, O yaratılmadı, O hiçbir şeyi doğurmadı. O'nu hiçbir şey doğurmadı." Yine, bu çok açıktı. Ben de, “Oh, tamam” dedim. Ve aslında Tanrı’ya zaten inandığımı fark ettim.

Ve hayatıma geri dönüp baktığımda, sanırım hayatım boyunca Tanrı’ya inandığımı ama bunu çeşitli sebeplerle kafamdan uzaklaştırdığımı fark ettim. Bu yüzden Müslüman olan bir arkadaşıma sordum. "Dostum, ben Çinliyim, biliyorsun, karşımızda bir Tanrı heykeli var ve ona tapıyoruz. Peki sen bir Müslüman olarak neye tapıyorsun?" diye sordum. O da sadece şunu söyledi: "Biz Tanrı’ya ibadet ederiz." Sağıma soluma baktım. "Tanrın nerede? Ben senin Tanrını göremiyorum." dedim. O da dedi ki: "Hayır. Tanrı vardır ama O’nu asla göremezsin." Ben de dedim ki: "Ne demek istiyorsun? Görmek inanmaktır. Eğer bir şeyi göremiyorsam, neden ona inanayım?" Sonra bana bir benzetme yaptı ve dedi ki: "Şöyle düşün.

Rüzgarı hissediyor musun?" "Evet, hissediyorum," dedim. "Peki rüzgarı görebiliyor musun?" "Hadi ama dostum." dedim, "Ağaca bak, dala bak, yapraklara bak, hareket ediyorlar. İşte rüzgar bu! Başka ne kanıta ihtiyacın var ki?" O da dedi ki: "Hayır. Hareket ettiğini gördüğün şeyler rüzgarın kendisi değil. Onlar rüzgarın etkisi. Rüzgarın kendisi değil." O an kendimi tuttum ve düşünmeye başladım. Tamam. Tamam. Kulağa mantıklı geliyor ama hala soruma cevap vermemişti: "Tanrı kim?" Sonra devam etti. Dedi ki: "Şimdi şunu hayal et. Bu, Tanrı’nın yarattığı rüzgar. Rüzgarı göremiyorsun, ama rüzgarın etkisini görebiliyorsun ve esişini hissedebiliyorsun.

O zaman rüzgarı yaratan Tanrı’yı görebileceğini sana düşündüren şey ne? O’nun varlığını hissedersin. O’nun varlığını hissedersin ve bu dünyadaki yaratılan şeyler üzerinde O’nun etkisini görürsün." Kalbimin derinlerinde şöyle dedim: "Hımm. Bu Tanrı kulağa mantıklı geliyor." Bence Yaratan, yani Allah Azze ve Celle, her şeyi yaratmıştır ve her şeyi bilir. Her şey bir yapboz gibiydi, sıfırdan her şeyi anlamaya başladım. Ben bilmesem bile, O her şeyi bilir. Bunun gerçek olduğunu anladım ve Müslüman olmaya karar verdim. Allah Azze ve Celle'yi göremesem bile, vücudumuzun yapısından, dünyadan, gökyüzünden, yağmurdan, sonbahardan ve Japonya'daki dört mevsimden anlayabiliyorum.

Pek çok Koreli İslam'ın biraz tehlikeli olduğunu düşünüyor. Fakat ben İslam hakkında pek çok güzel şey hissettim. Bu yüzden bundan bahsettim, duygularımı YouTube'da paylaştım. Ve aniden pek çok insan bununla ilgilenmeye başladı, hem de pek çok insan. Pek çok kişi bana İslam hakkında tavsiyelerde bulundu, "Eğer İslam'ı öğrenmek istiyorsan, belki ona sorabilirsin, imama danışabilirsin" dediler. "Kore’de cami bulabilirsin ve belki namaz kılmayı öğrenebilirsin veya Ramazan'da oruç tutmayı deneyebilirsin." Ben de yavaş yavaş uygulamaya başladım. Nedenini bilmiyorum ama her şey, sanki bana çok doğal geliyordu. Sadece camiye gidiyor, camide namaz kılıyor ve Ramazan’da oruç tutuyordum.

Ve bu süreçte imanım biraz daha güçlendi. Camiye girdiğimde, kendimi küçük bir dünyada gibi hissediyorum. Çünkü pek çok milletten insan aynı yere geliyor, ve hepsi aynı dine inanıyor. Bu bana harika hissettiriyor. Japonya’daki hiçbir tapınakta veya kilisede böyle bir şey olmaz. Birçok ülkeden, 20'den fazla milletten insan toplanıyor ve tek bir safta birlikte namaz kılıyor. Bunun hakikat olduğunu hissediyorum ve İslam huzur dolu bir din. Sonra İslam'ın çok pratik, dengeli olduğunu gördüm. Tabii ki yapman ve yapmaman gereken şeyler var. Ama yapmaman gerekenler çok az. İbadet etmelisin, ama bir yandan çalışmalısın da.

Ailen olabiliyor, ticaret yapabiliyorsun, evlenebiliyorsun, her şeyde bir denge var. İslam'ı öğrendikçe ne kadar mükemmel olduğunu anladım. A'dan Z'ye kadar her şey hazır. Kendi yolunu oluşturmana gerek yok. Sadece olan yolu takip ediyorsun. Yemen, içmen, giyinmen, konuşman, çalışman, her şey detaylıca anlatılmış. Allahu Ekber Velillahil Hamd Bunu başka hiçbir dinde görmemiştim. Kur’an’da beni gerçekten etkileyen birçok bilimsel mucizeden bahsedilir çünkü o dönemde, diyelim ki 1400 yıl önce, çölde yaşayan ve okuma yazma bilmeyen biri, tüm bu bilimsel gerçekleri nasıl bilebilirdi ki? İnsanlar bunları ancak son 100 ya da 150 yılda keşfedebildi. Bu da beni gerçekten çok etkiledi.

O kadar açıktır ki, görmemek daha zordur. Tüm sorunları çözüyordu ve basitti. Sonra bana, "Peki seni durduran ne?" diye sordu. Ben de ona, önce Arapça öğrenmem gerektiğini söyledim ve Kur'an'ı okumam gerektiğini düşündüğümü, namaz kılmayı öğrenmem gerektiğini söyledim. En azından birkaç hadis öğrenmem gerektiğini düşündüm. Bana baktı ve sorduğu soruyu hala hatırlıyorum. Sanırım sonunda ya da zaten başından beri, mükemmeliyetçi olduğumu fark etmişti. Bunu bir şekilde fark etti ve şöyle dedi: "Peki, sence bunu yapmak ne kadar sürer? 20 yıl mı? 30 yıl mı?

50 yıl mı?" Ve sonra, ben, bunun sana ve izleyicilere saçma gelip gelmeyeceğini bilmiyorum ama beni ağlatan şeyi anlatmadan önce şunu hatırlamanız gerekir: Yaklaşık üç aydır bu araştırma sürecinin içindeydim ve bunun gibi bir şey ve, evet. Ve bu bilgiyi o kadar çok istiyordum ki, anlamak istiyordum böylece iyi bir Müslüman olabilecektim. O da şöyle dedi: "Aliza, bilmiyor musun ki Allah Subhanehu ve Teala senin istediğin o bilgi seviyesini sadece bir Müslüman için saklar?" Bu söz içime işledi, kalbime dokundu ve canımı acıttı. O sırada ağlıyordum, çünkü olamadığım için üzülüyordum, mükemmel olamıyordum. Ama o anda anladım, gerçekten anladım.

Ve Allah Subhanehu ve Teala kalbime şunu ilham etti, ilk olarak şunu düşünmemi sağladı: “Aliza, eğer Allah Subhanehu ve Teala seni bu yolculuğa çıkardıysa ve sana hayatın boyunca zaten Müslüman olduğunu gösterdiyse, O'nun baban konusunda da sana yardım edeceğini düşünmüyor musun? Ailen konusunda da sana yardım edeceğini düşünmüyor musun?" Böylece bu kaygım hafifledi. Ramazan'dan sonra iman etmiştim, Allah'a inanıyordum. Ama şehadet getirmeyi düşünmemiştim, çünkü iman etsem bile Kore'de yaşadığım için Müslüman olamayacağımı düşünüyordum, Koreliydim ve yaşam tarzımız çok farklıydı. Bunun kolay olmadığını düşünüyordum.

Ama Müslüman olmazsanız, o zaman bundan hiçbir fayda, hiçbir şey elde edemezsiniz. Ancak şehadet getirip Müslüman olduktan sonra kendinizi yavaş yavaş değiştirebilirsiniz, adım adım ilerlersiniz ve Allah sizi giderek daha çok mükafatlandırır, çünkü Allah Subhanehu ve Teala, Rabbimiz merhametlidir, bağışlayandır ve O en yücedir. Dolayısıyla size yardım edecektir. Yani öncelikle Müslüman olmalısınız. Çünkü ne olacağını bilemezsiniz, yani ben tam şu an ölebilirim, bir kalp kriziyle ya da ne bileyim, bir trafik kazasıyla, bilmiyorum, bugün hemen ölebilirim ve kimse geleceğimizi bilemez. Evet, ben de...

ben de öyle düşündüm, yani, "O halde sanırım Müslüman olmalıyım." Kore'de bir cami bulduğumda orada bir imam vardı. Orada şehadet getirdim, oradaki herkes beni tebrik etti ve bana, "Hoş geldin, İslam'a hoş geldin." dedi. O anda şöyle hissettim: "Şehadet getirdiğinizde tüm günahlarınızın, geçmişteki bütün günahlarınızın silindiğini ve yeni doğmuş bir bebek gibi olduğunuzu bilirsiniz." Şöyle hissettim, "Bu gerçekten harika ve büyük bir mutluluk, o anki duygularımı tarif edemem. Bu, gerçekten inanılmazdı." Ve şehadet getirdikten sonra, o esnada öğle namazı vaktiydi. Abdest aldıktan sonra öğle namazını kıldım. Hayatımda ilk kez secdeye vardığımda, harika hissettim, inanılmazdı.

Ailen Müslüman olmana nasıl tepki verdi? Annen, baban? Ona dedim ki: "Anne, Kuala Lumpur'a döndüğümde Müslüman olmak istiyorum." O anda uzun bir sessizlik oldu. Uzun bir sessizlikten sonra sonunda dedi ki: "Sen bilirsin. Ama şunu unutma, dinle oyun olmaz. Ciddi ol. Tamam mı?" Ben de dedim ki: "Anne, ciddiyim." Şöyle dedi: "Pekala, o halde sen artık benim oğlum değilsin." Bu çok sarsıcı bir ifadeydi. Sizden sonra onlardan herhangi biri İslam'ı kabul etti mi? Ne yazık ki hayır. Babam vefat etti ancak vefatından kısa süre önce bana, "Seninle yaşamaya başlarsam, İslam'ı kabul etmeye hazırım." demişti fakat bilirsiniz, ailevi şartlarım buna izin vermedi. Sonra babam bana bir soru sordu.

“Niçin sakal bırakıyorsun?” dedi. Sakal yani. Bu çok, şey, ilginç bir soruydu. İslam ile ilgiliydi. Ve bu, muhtemelen beklediğim bir soruydu, "Yani bu soruya doğrudan cevap vermeyeceğim, ama şunu söylemeliyim ki, bu soruyu daha iyi anlamak veya cevaplamak için İslam'ın temellerini sana açıklamam veya senin bunları öğrenmen gerekiyor. 10 dakikan var mı?” diye sordum. Babam da tamam dedi. Demek ki artık İslam hakkında konuşmak için vaktim vardı, 10 dakika bile olsa, Elhamdülillah. Önceden birkaç dakikaya bile tahammül edemezdi. Ama şimdi 10 dakikam vardı, elhamdülillah. Söylemem gerekenleri söylemeliydim. Bizde GORAP yöntemi vardır, bilirsiniz, Allah’ın varlığı, tekliği, vahiy ve peygamberlik.

Esas konular bunlardır. Bu konuda eğitimliydim, basit bir Japoncayla anlattım. Onlar da dinledi, annem dahil herkes dinledi. Bundan sonra babam bana, “Ne istiyorsun?” diye sordu. Sonunda, "Ne ne istiyorsun?” diye sordu. O sırada eşim de yanımda dinliyordu. Bir şeylerin olduğunu hissetti. “Seninle birlikte cennete gitmek istiyorum” dedi. Eşim böyle dedi. Peki nasıl olacak? Değil mi? Ben de “Kelime-i Şehadet getirir misiniz?” dedim. Çünkü GORAP tamamen Kelime-i Şehadet ile ilgilidir, Allah’tan başka ibadete layık hiçbir ilah olmadığı ve Muhammed (s.a.v.)’in Allah’ın elçisi olduğudur. Mesaj budur. Ben bunu zaten açıklamıştım ve onlar da bir şekilde anlamışlardı.

Geriye kalan tek şey bunu ikrar etmek, Kelime-i Şehadet getirmekti. "İstediğim şey, size az önce anlattıklarımı Kelime-i Şehadet ile tasdik etmeniz." dedim. Sonra babam ve annem birbirlerine baktılar ve “Peki.” dediler. Bu yüzden, sanırım bir tür hayatta kalma tekniği olarak, bunu elimden geldiğince gizlemeye çalıştım. İnsanların yanında namaz kılmadım. Oruç tutuyorsam, insanlara oruç tuttuğumu söylemedim. “Doktor randevum var.” gibi bahaneler uydurdum, “Midemi boş tutmam gerekiyor.” dedim, ya da bir şeyi içiyormuş gibi yapıp aslında içmedim. Uzun bir süre çok gizli kaldı diyebilirim.

Karımla birlikte küçük değişiklikler yaparsam, sonunda daha iyi bir insan olursam ya da aile ilişkilerimizin düzeldiğini görürse, belki bana “Hey, ne oldu da bu kadar harika bir koca oldun?” diye sorar diye düşündüm. Ama öyle olmadı. Dolayısıyla her küçük değişikliği son derece dikkatli şekilde hayatımıza sokmam gerekiyordu. Örneğin, namaz kılmak, sabah namazı için uyanmak. Ne kadar sessiz olabilirdim? Hala komik gelir, insanlar güler, öyle koşullanmıştım ki, alarmım çaldığında çok hızlı bir şekilde fırlayıp, ilk bip sesi bitmeden alarmı kapatabiliyordum. Mesela, alarm "dit dit, dit dit" diye çalıyorsa, ben "dit" dediği an kapatırdım.

Karım, benim Müslüman olduğumu fark etmeye başladığında, İslam nedeniyle oruç tuttuğumu, İslam nedeniyle içki içmediğimi ve İslam nedeniyle artık domuz eti ile yemek yapmamasını istediğimi fark etmeye başladığında, İslam karşıtı bir tavır takındı. Beni Müslümanlıktan vazgeçirmek için İslam’ı incelemeye başladı. Yine, her şey çok kötü gidiyordu. O kadar kötü bir noktaya gelmiştik ki ayrılmayı konuşuyorduk. Tabii ki ben bunu istemiyordum. Ve o dedi ki, “Tamam, ayrılmak zorunda değiliz, ama sen başka bir yerde yaşamaya başlayabilirsin. Başka bir odada yaşayabilirsin, başka bir ev tutabilirsin, ve orada Müslüman olabilirsin. Umrumda değil, hukuki olarak, yasal olarak evli kalabiliriz.

Hafta sonları çocukları görmeye gelebilirsin ama sadece, git başka bir yerde Müslüman ol. Bizi bu işin dışında bırak. Hayatımızı zorlaştırıyorsun." Durum kötüye gidiyordu. Sürekli kavga ediyorduk. Bir gece eve geldiğimi hatırlıyorum, biz ikinci katta yaşıyoruz. Dairemin dışındaki merdivenlerin dibine geldim ve ilk basamağı çıkacak gücüm kalmamıştı. Merdivenlerin önünde durdum, öylesine yorgundum ki. Kavga etmekten çok yorulmuştum. İnançlarımı savunmaktan çok yorulmuştum. İnsanların bana tıraş olmamı söylemesinden çok yorulmuştum. O kadar çok şeyden bıkmıştım ki. Orada öylece durdum ve ilk kez Allah'a yöneldim. Ve dedim ki, "Artık bunu yapamıyorum.

Lütfen, benim için her ne hayırlıysa, eğer bu eşimle birlikte olmaksa, lütfen bunu nasip et. Değilse, lütfen, bilirsin, daha hayırlısını ver. Ama artık bunu yapamıyorum. Çok yoruldum.” O sıralar, Korona çok erken aşamadaydı. Ben de çok erken dönemde Korona'ya yakalandım. Ve bu yüzden, bilirsiniz, bir odaya kilitlendim. Bir süre kendimi bir odaya kilitlemek zorunda kaldım. Ve, bilirsiniz, neler olduğunu bilmiyorduk. Ama ben iyileşmeye başladım. Ama ben iyileşirken eşim hastalandı. Ateşim düşmüyordu, öksürüğüm geçmiyordu, hiçbir şeyin tadını ve kokusunu alamıyordum ve çevremdeki insanlar korktuğu için izole kalmak zorundaydım.

Sanki garip, anlaşılmaz bir hastalığa yakalanmış gibi hissediyordum. Bu yüzden “Bu böyle devam ederse, belki gerçekten öleceğim ve o zaman Shige-san'ı ya da çocuklarımı bir daha göremeyeceğim” diye düşündüm. Ve durumu hiç iyiye gitmiyordu. Bu durum iki haftadır devam ediyordu ve durumu kötüleşiyordu, ve öksürüğü de kötüye gidiyordu, ve bu durum üç haftayı bulmuştu. Ve durum şöyle, tamam, evet, tamam, bu iyi değil, bu iyi değil. Ve benim açımdan, endişeleniyordum. Bilirsiniz, oksijen seviyesi hala kabul edilebilir düzeydeydi, bu yüzden çok endişelenmiyordum ama yine de kaygılıydım.

Müslüman olmak istemediğimi, şehadet getirmek istemediğimi söylüyordum, ama gerçekten öleceksem, artık oyun oynayacak vaktim yoktu. Bu yüzden şehadet getirmek istedim. Bana baktı ve şöyle dedi: "Evet, eğer ölürsem, sen ve çocuklardan farklı bir yere gitmek istemiyorum.” Eğer ölürsem, sizinle aynı yere gitmek istiyorum." Çünkü sekiz yıl boyunca ilişkideki zorluklar nedeniyle hiçbir şey yapamadım. Ve tek yapmam gereken pes etmek ve “Allah'ım, ya Allah, lütfen bunu benden al. Ben bunu yapamıyorum” demekti. Ve iki hafta sonra, biliyorsunuz. Benim açımdan öylesine ani oldu ki, eşimin Müslüman olduğunu idrak etmem çok zaman aldı.

Bilirsiniz, sabah namazına uyanıyordum ve onu uyandırmalı mıyım uyandırmamalı mıyım emin olamıyordum. “Uyandırayım mı, yoksa bırakayım uyusun mu?” diye düşünüyordum. “Onu uyandırırsam kızar mı?” "O gerçekten Müslüman mı?" Bilirsiniz, "Öyle mi?" Ama ben, ben, bilirsiniz, böyle olmak isterdim, sonra o gözlerini açar ve “Sabah namazı mı?” derdi. Ben de “Evet” derdim. Sonra namaz kılardık. İslam’dan önceki halinle İslam’dan sonraki halin arasında ne gibi farklılıklar görüyorsun? Evet, fark, tek kelimeyle, kalbin veya zihnin istikrarıdır. Allah'ın planladığı her şey iyidir. Ama biz nihai sonucu bilemeyiz çünkü O, bütünü görür, biz ise yalnızca pikselleri görürüz.

Yani piksel seviyesinden bakıldığında belki kötü bir şey oluyormuş gibi görünebilir, ama aslında on yıl, on beş yıl sonra geriye dönüp bu olaya, bu hadiseye baktığımızda niçin olduğunu gerçek anlamıyla idrak ederiz. Sonunda elde edebileceğimiz şey kalbin istikrarıdır. Şu anda Kobe Müslüman Camii'nde imamlık yapıyorum, Eylül 2014'te, 10 yıl önce şehadet getirdiğim aynı camide. Ve tam 10 yıl sonra, Eylül 2024'te, aynı ayda, Allah Azze ve Celle'nin izniyle imam olarak çalışmaya başladım. İslam hayatıma girdiğinde, ilk olarak elbette değerlerini benimsedim. Ve sonra görünüşümü de buna uydurmaya başladım. Ve fark ettiğim şey şu oldu ki, başörtüsü ile birlikte insanlar artık sesimi duyuyordu.

İnsanlar artık sesimi duyuyordu. İnsanlar artık, çok özlemini çektiğim zekamı fark etti. Çünkü bunu paylaşamıyordum. Sesimi duyuramıyor, fikirlerimi paylaşamıyor, hiçbir şey yapamıyordum. Ve bu bir özgürlüktü. O kölelikten kurtulmaktı. Yani İslam, özgürlüktür. Zihin özgürlüğü, ifade özgürlüğü, kimin neyi göreceğini seçme özgürlüğü ve ne giyeceğime karar verme özgürlüğü, Maşallah. O makyajı yaparken o saç stilini yaparken ve o kıyafetleri giyerken ve tüm o şeyleri yaparken, eğer gerçekten düşünecek olursanız, mutluluğunuzu başka insanların eline bırakıyorsunuz. Mutlu olabilmek için onların sizi onaylamasına ve kabul etmesine bel bağlıyorsunuz. Her şey onlara bağlı oluyor.

Değeriniz onların elinde oluyor. Peki ya şöhret? Şöhret gerçekten de sizi tatmin edecek şey mi? Şöhret de dışarıdan gelir. Şöhreti de size başkaları verir. Diğer insanlar sizin çok harika olduğunuzu söylemediği sürece ünlü olamazsınız. Peki bu gerçekten kendiniz için istediğiniz bir şey mi? Belki de öyledir ama ünlü olmanın başka yolları da var. Meleklerin katında ünlü olabilirsiniz. Tamam ama bunu göremezsiniz. İyiliğiniz sayesinde de tanınabilirsiniz. Ne kadar erdemli olduğunuzla da ünlü olabilirsiniz.

Eğer bana ne durumda olursanız olun ve nasıl görünürseniz görünün kendinize güvenebileceğinizi, sesinizi yine de duyurabileceğinizi, hala ilgi çekici olabileceğinizi, kendinizle gurur duyabileceğinizi söylüyorsanız, tamam, belki o zaman size inanırım. Evet. Öz değerinizi kendi içinizde bulun ve İslam'ı öğrenin çünkü size onurunuzu geri verecek olan İslam'dır. Size sesinizi geri verecek olan İslam'dır, size itibarınızı geri verecek size kıyafetinizden ve saçınızdan çok daha fazlası olduğunuzu gösterecektir. Kendi içinize yönelin ve bu cevapları aramaya devam edin ve onları bulana kadar da durmayın. Eşim Müslüman olduktan sonra, benimle birlikte ilk Ramazan ayını yaşadı.

Benim Ramazan'ım çok, çok yalnız, hüzünlü... Çok hüzünlü, çok yalnız geçirilen bir dönemdi. Yani zor, meşakkatli… ve tamamen yalnızsınız. İftarınızı tek başınıza açarsınız, orucunuzu tek başınıza tutarsınız, ve bu hiç de keyifli değildir. Öte yandan o Instagram’da, insanların paylaşımlarını görüyordu; iftar sofralarının ne kadar harika olduğunu iftar davetlerini ve insanların Ramazan’ı adeta bir bayram gibi yaşadığını. Ve bana çok kızmıştı. “Hayır, ben böyle bir Ramazan istiyorum” diyordu. Bu Ramazan hiç güzel değil. O zamandan beri, JDC ile çalışıyor. Biz de bu işe dahil olduk, şu anda buradayız, Japon Müslümanlar Derneği'ndeyiz, JMA.

Biz de bu işin bir parçasıyız, biz, şey, JDC ve Yokohama'daki yerel camimizle birlikte Tokyo bölgesindeki benzer etkinliklere yardımcı oluyoruz. Ben de Koreliler için bir şeyler yapmak istedim. Kore kültüründe çok fazla öfke ve depresyon var ve bence bunun en büyük nedenlerinden biri imanlarının olmaması. İmanları yok. Çünkü umutları yok. Depresyona kapıldıklarında kimse onlara yardım etmiyor. Güvenebilecekleri hiç kimseyi bulamıyorlar. İntihar oranı çok yüksek, Kore en yüksek intihar oranına sahip. Örneğin ben Müslümanım. Güzel bir şey olduğunda, bunun Allah'tan geldiğini bilir ve şükrederim. Bu yüzden şükrederim.

Ve kötü bir şey olduğunda da bunun sadece Allah'ın bir planı olduğunu, bunun bir imtihan olduğunu düşünür ve üstesinden gelebileceğime inanırım. Eğer Allah'a inanmıyorsanız, ateistseniz, hiçbir şeye inanmıyorsanız, o zaman güzel bir şey olduğunda şöyle düşünürsünüz: "Başarımı kendime borçluyum." Bu yüzden çok kibirli olabilirler. Ve zor bir durum olduğunda ise şöyle düşünürler: "Ah, dünya neden böyle?" Kendilerini suçlarlar ve depresyona girerler. Ve depresyon seviyesi yükseldiğinde intihar ederler ya da benzeri şeyler olur. Bence Kore toplumunun gerçekten imana ihtiyacı var, öyle düşünüyorum.

Benim gibi sonradan İslam'ı seçen insanların anne ve babalarının birçoğu hala Müslüman değil bu yüzden lütfen bizim için dua edin. Ve bu yüzden size Kur'an okumanızı tavsiye ederim ve eğer farklı bir inanca mensupsanız, Hristiyan, Hindu ya da Yahudiyseniz, kendi kutsal kitaplarınızı okuyun ve İslam ile karşılaştırmalı bir çalışma yapın. İncil'de veya Bhagavad Gita'da, Veda'larda, Purana'larda, Arap bir peygambere işaret edilmektedir, o, tüm insanlar için gelecek son ve nihai elçidir, tüm insanlığa tevhidin gerçek mesajını getirecektir. İnşallah bu video gerçeği bulmanıza yardımcı olur ve size en iyisini diliyorum. Çok teşekkür ederim.

Siz de İslam'ı yeni kabul ettiniz ama nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz? Ya da belki de hayatınız boyunca Müslümandınız ama temiz bir sayfa açmak ve İslam'ı sıfırdan öğrenmek istiyorsunuz. İşte tam da bu amaçla Step Islam uygulamasını geliştirdik. İslam'ı anlaşılır ve sistemli bir şekilde öğrenmenizi sağlayan, tamamen ücretsiz ve reklamsız bir uygulama. İmanın temel esaslarını, Kur'an'daki temel kavramları kolayca öğrenecek ve ömür boyu sürecek alışkanlıklar kazandıran pratik görevleri dilediğiniz şekilde tamamlayabileceksiniz. Şeytan'ın bunu ertelemenize sebep olmasına izin vermeyin.

Aşağıdaki bağlantıya tıklayın, Step Islam’ı indirin ve ebedi mutluluğa giden yolda ilk adımı bugün atın.