Towards Eternity
Bloga dön

Hz. Muhammed (sav) Hayatı – Dünyanın İlk Yapay Zeka Canlandırılmalı Siyer Serisi –Ey Resul | Bölüm 1

Yayınlanma tarihi

YouTube'da izle

İnsanlık tarihinin dönüm noktasına geri dönüyoruz. Yaklaşık bin dört yüz yıl önceye, Arap Yarımadası’na. Bu 11 bölümlük seride, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hayatını daha önce hiç duymadığınız yönleriyle ele alacağız. Zaman zaman kendimizi vahyin ilk günlerinde bulacağız. Darül Erkam’da (Erkam’ın Evi) Müslümanların gizli buluşmalarında. Bazen de heyecan doruğa çıkacak; Hz. Ömer (r.a.)’nın Mekke’deki putperestlerin üzerine korkusuzca yürüdüğüne şahit olacağız. Kim Muhammed ﷺ’i öldürürse, ona yüz kırmızı ve siyah deve ile ödüllendireceğim. İşte Muhammed ﷺ’e uyanların başına gelecek olan budur. Bunu bir uyarı olarak kabul edin.

Zaman zaman hüzünlenecek ve gözyaşlarına boğulacağız. Korku hissettiğimiz anlar da olacak, kendimizi gülümsemekten alamadığımız anlar da. Ancak çoğu zaman kalplerimiz huzurla dolacak. En umutsuz anlarda bile bir çıkış yolu göstermiş olan Peygamber Efendimiz ﷺ’in hikayesinden, kendi hayatlarımızdaki çıkmazları nasıl aşacağımızı öğreneceğiz. Sadece olaylara bakıp geçmeyeceğiz. Aynı zamanda onların ardındaki derin anlamları da kavramaya çalışacağız. Bu yolculuk sizi bambaşka bir yola götürecek ve kim olduğunuzu yeniden keşfetmenizi sağlayacak. Bu, Allah katında en sevgili olanın hikayesidir.

Ümmeti için tüm hayatını feda etmeye hazır olan, münafıklar tarafından defalarca ihanete ve iftiraya uğrayan bir insanın. Aylarca aç bırakıldığı zamanlar da oldu, sevdiklerini kaybettiği ve onları kendi elleriyle toprağa verdiği zamanlar da. İnsanları sürekli nura ve hidayete çağırdı; karşılığında ise taşlandı. "Hiç kimsenin kendi ailesine senin kadar kötülük ve zulüm getirdiğini görmedim." Sayısız suikast girişimiyle karşı karşıya kaldı; ancak bir an olsun davasından vazgeçmedi. Ve sonunda Allah, sadık kuluna vaadini yerine getirdi. Şimdi, eşi benzeri görülmemiş 23 yıllık bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bu davaya tek başına başlayan, tüm dünyaya karşı dimdik duran ve bugün iki milyardan fazla takipçisi olan olağanüstü bir insanın hikayesine tanıklık edeceğiz. Hazırsanız, başlayalım. Salli alâ Muhammed Bu video serisi, güvenilir İslami kaynaklardan alınmış yüzlerce referansa dayanmaktadır. Tüm yapay zeka görselleri, yetkin Müslüman alimlerle istişare edilerek hazırlanmış ve İslami ölçütlere uygun şekilde oluşturulmuştur. Mekke’nin sıcaklığının dindiği o gece. Günlerden pazartesiydi; yıl 571’di. Mekke’nin sessiz sokakları, insanlık tarihinin en büyük olaylarından birine tanıklık etmek üzereydi. Abdülmuttalib bu anı uzun zamandır bekliyordu. Ve nihayet müjdeli haberi aldı.

Âmine bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Kalbi heyecandan yerinden fırlayacak gibiydi. Oğlu Abdullah vefat ettiğinden beri, gelini Âmine’nin taşıdığı bu bebeğe duyduğu sevgi ve ilgi daha da artmıştı. O geceyi bir hayal edin. Abdülmuttalib eve koşar, yeni doğan torununu nazikçe kucağına alır ve Kâbe’ye doğru yürür. Rabbine şükreder, O’na dua eder ve bebeğe Muhammed adını verir. Bu ismi neden seçtin? Çünkü Allah’ın ve insanların onu övmesini istiyorum. Bu isim, Âmine’ye bir rüyada bildirilmişti. Bunu Abdülmuttalib ile paylaştığında, o da bu ismi vermeye karar verdi. Eşi Abdullah’tan kendisine emanet kalan bu çocuğu sağ salim dünyaya getirmek, Âmine’ye büyük bir huzur ve rahatlık verdi.

O dönemde Mekke’de, bebekleri süt annelere göndermek yaygın bir gelenekti. Onları emzirip bakımını üstlenecek kadınlara. Böylece bir süre Mekke’nin sert ikliminden uzak kalırlardı. Elbette yeni doğan bebeğinden ayrılmak, bir anne için son derece zordu. Ancak bunun iki önemli sebebi vardı. Birinci sebep, bebeğin sağlığıydı. Söylediğimiz gibi, Mekke’nin iklimi yenidoğanlar için ideal değildi. İkinci sebep ise çocuğun, güçlü bir dil ve konuşma yeteneği kazanmasını sağlamaktı. O dönemlerde fesahat ve etkili iletişim, Arap toplumunun merkezinde yer alıyordu. Bebekler, Beni Sa'd diyarına gönderilirdi. Orada çöllerde ve geniş ovalarda özgürce büyür, Arapçayı en saf ve en güzel haliyle öğrenirlerdi.

Bu bölgedeki süt anneler genellikle zengin ve soylu ailelerin çocuklarını bulmaya çalışırlardı. Çünkü bu ilişki sayesinde çocuğun ailesiyle güçlü bir bağ kurulurdu ve baba hayatta olduğu sürece de onlardan yardım ve destek almaya devam edilebilirdi. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de soylu bir aileden geliyordu. Dedesi Abdülmuttalib, Mekke’nin siyasi lideriydi. Ancak kendisi yaşlıydı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'ın babası ise o henüz doğmadan vefat etmişti. Yetim olduğu için, hiçbir süt anne Âmine'nin bebeğini kabul etmek istemedi. Peki şimdi ne olacaktı? Onu kimse almayacak mıydı? Bu sert iklime sahip şehirde büyümek zorunda mı kalacaktı?

Âmine çaresizce orada durmuş, sütannelerin bebekleri birer birer alıp Mekke’den ayrılışını izliyordu. Bu sırada Halime ile Hâris adında bir çift, diğerlerinden daha geç gelmişti. Çünkü hayvanları zayıf ve yaşlıydı; ona sırayla binmek zorunda kalmışlardı. Bu yüzden zamanında yetişememişlerdi. Halime defalarca aradı; ama Mekke’de kendisine bebeğini verecek kimseyi bulamadı. Oraya gelebilmek için çektiği bunca sıkıntının üstüne, şimdi de eli boş dönmek zorunda kalacaktı. Üstelik kendi memleketlerinde de kıtlık vardı. Kendi karınlarını doyurmakta bile zorlanıyorlardı. Sıkıntıların peş peşe gelmesi, onu gerçekten çok üzmüştü. Tüm bu düşünceler içinde boğulmuşken, bir anda biriyle karşılaştı.

Bu kişi Abdülmuttalib’di. Bir süre konuştuktan sonra, torununun durumunu öğrendi. Sonra kocası Hâris’e ne düşündüğünü sordu. Emzirecek bir bebek bulamadım. Diğerlerinin yanına eli boş dönmek de istemiyorum. Onu almamızda bir sakınca yok. Belki Allah onun vesilesiyle bize bereket ve hayır bahşeder. En büyük bereket, Halime’nin hiç beklemediği bir anda karşısına çıkmıştı. Ancak Halime, az önce bulduğu hazinenin ne kadar paha biçilmez olduğunun henüz farkında değildi. Öte yandan, Âmine’nin halini bir düşünün. Çok sevdiği kocasını zaten kaybetmişti. Üstelik bebeğini bir kez bile onun kollarına verememişti. Şimdi de tüm bunların üstüne, evladından ayrılmak üzereydi.

Fakat başka bir seçeneği yoktu. Gözleri yaşlı bir halde, Abdullah’ın emaneti olan Muhammed’ini Halime’ye teslim etti. Oğlundan çok uzun bir süre ayrı kalacaktı. Kokusunu içine çekemeyecek, onu kucağına alamayacaktı. İlk adımlarına tanık olamayacak, ilk sözlerini duyamayacaktı. Bir anne için bebeğinden sadece bir saat ayrı kalmak bile çok acıdır. Ama çocuğunun geleceği için, ondan bu kadar uzun süre ayrı kalmayı kabullendi. Yüreği paramparçaydı. Halime ve ailesi içinse bambaşka bir hayat başlamak üzereydi. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in gelişiyle, evleri bereket ve bollukla doldu. Kimsenin inanamayacağı şeyler olmaya başladı.

Yaşlı ve zayıf binek hayvanları birden güçlenip hızlandı. Halime’nin sütü çok azdı. Fakat Peygamber Efendimiz ﷺ'i emzirmeye başlayınca, sütü bolca gelmeye başladı. Yeni doğan bebeği Abdullah sık sık huzursuzlanır, çok ağlardı. Ama Peygamber Efendimiz ﷺ'in yanında emzirilmeye başlayınca, o da sakinleşti. Kıtlık ve kuraklık yüzünden eskiden aç dönen hayvanları, artık yiyecek ot bulabiliyor ve bol bol süt veriyordu. Çevredeki bölgeler hala kıtlık çekerken, onların evinin içi bereketle doluydu. Bu süreçte Peygamber Efendimiz çok iyi gelişti. Hem bedenen, hem zihnen, hem de ruhen. Nihayet dört mübarek yıl sona erdi. Artık vakit gelmişti.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'i annesine geri götürmeleri gerekiyordu. Halime gözyaşlarını tutamadı. Ondan ayrılmak istemiyordu. Onu kucakladı, defalarca öptü. Ama başka bir seçeneği yoktu. Uzun bir ayrılığın ardından, Âmine ile oğlu nihayet tekrar bir araya geldiler. Artık ne zaman elini tutmak istese, o hemen yanı başındaydı. Birbirlerine sıkıca sarıldılar, sanki ayrı kaldıkları her bir günü telafi etmeye çalışır gibiydiler. Bir daha ayrılmak istemiyorlardı. Bu kavuşma, o uzun ve zor yılların acısını bir nebze olsun hafifletti. Bir buçuk yılı birlikte geçirdikten sonra, akrabalarını ve babasının kabrini ziyaret etmek için Medine’ye gittiler.

Kabri başına vardıklarında, Âmine’nin gözlerindeki hüznü görmek mümkündü. Aklı ve kalbi, eşiyle geçirdiği günlere duyduğu özlemle dolmuştu. Sanki onu yeni kaybetmiş gibi, ağlamaya başladı. Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), yetim olarak dünyaya gelmişti. Bu dünyaya babasız gözlerini açmıştı. Onun sevgisinin ve şefkatinin sıcaklığını hiç tadamamıştı. Minicik elleriyle, hep babasının elini tutmak istemişti. Ama o el hiç orada olmamıştı. Ve o an, babasının yokluğunu bir kez daha hissetti. Aynı zamanda annesini bu kadar acı içinde görmeye de dayanamıyordu. Böylece ikisi birlikte ağladılar. En azından annesi yanındaydı. Bu, ona teselli veriyordu.

Fakat Âmine için de bu dünyadan ayrılma vakti yaklaşıyordu. Yakında kocasına kavuşacaktı. Oğluyla yeniden bir araya gelişi uzun sürmedi. Mekke’ye dönüş yolunda hastalandı. Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) henüz altı yaşındaydı. Ebvâ adı verilen yere vardıklarında, hastalığı ağırlaştı. Çok acı çekiyordu. Fakat onu daha da fazla inciten iki şey vardı: Evladını geride bırakma düşüncesi ve onun bu kadar küçük yaşta, hem babasız hem de annesiz bir hayat yaşamak zorunda kalacağını bilmek. Son anları yaklaşırken, oğluna baktı. Yüzündeki ifade, kelimelerden çok daha fazlasını anlatıyordu. Son nefesini vermeden hemen önce, oğluna şu sözleri söyledi: Her canlı ölür. Her yeni şey eskir.

Ve yaşlanan herkes, sonunda ölür. Bu dünyadaki her şey geçicidir ve bir gün sona erecektir. Evet, ben de öleceğim. Ama adım sonsuza dek hatırlanacak. Çünkü tertemiz ve salih bir evlat dünyaya getirdim; beni hayırla anacak bir evlat. Birkaç dakika sonra sesi kesildi ve bedeni hareketsiz kaldı. Geriye kalan tek ses, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in gözyaşlarıydı. Onun ince ve merhametli yüreği, tarif edilemez bir acıyla yanıyordu. Babasının kabrini ziyaret etmek için başlayan bu yolculuk, annesini defnetmekle son bulmuştu. Zaten babasını kaybetmişken, şimdi bir de annesini kaybetmek. Kim bilir, o sözler kulaklarında daha kaç yıl yankılanacaktı.

Diğer çocuklar “anne” diye seslendiğinde, gözleri yere inerdi. Gözleri yaşla doluyken, en çok sevdiği kişinin son anlarını hep hatırlardı. O anlarda, bakıcısı Ümmü Eymen onun yanındaydı. Küçük Muhammed ﷺ’in duygularını yatıştırmaya ve gözyaşlarını silmeye çalıştı. O günden sonra da, ona sevgi ve şefkat göstermek için hep yanında olacak, annesinin bıraktığı boşluğu doldurabilmek adına elinden geleni yapacaktı. 25 yaşına gelip evlenene kadar onunla kaldı ve kendisine hizmet etti. İslam geldikten sonra bile, din uğruna büyük fedakarlıklar yapmaktan geri durmadı.

Peygamber Efendimiz ﷺ’in hayatındaki yeri o kadar özel olacaktı ki, ona öylesine annelik şefkati gösterecekti ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) daha sonra onun hakkında şöyle diyecekti: "O, annemden sonra annemdir." Mekke’ye döndüklerinde, dedesi Abdülmuttalib onu himayesine aldı. Onu daima yakınında tuttu. Torunu yanında olmadan yemeğe bile oturmazdı. Abdülmuttalib kabilesinin lideri olduğu için, minderi Kâbe’nin önüne konulurdu. Kendi oğullarının bile oraya oturmasına izin verilmezdi. Ama altı yaşındaki torunu Muhammed ﷺ oraya otururdu. Ondan başka hiç kimseye izin vermezdi.

Başkaları onu engellemeye çalıştığında şöyle derdi: "Oğlumu rahat bırakın." Allah’a yemin ederim ki, o bir gün çok büyük bir şana ve şerefe sahip olacak. Daha küçük yaşta, dedesinin Mekke’yi nasıl yönettiğine şahit oldu. Orada gördükleri, onu geleceğin lideri olmaya hazırlıyordu. Abdülmuttalib zaman zaman ona bazı sorumluluklar ve görevler de verirdi. Torunu dedesine derin bir saygı duyuyordu; dede de torununa büyük bir şefkat besliyordu. Çok yakınlardı. Ancak, bu bağ da uzun sürmedi. Yalnızca iki yıl sonra, bu kez dedesini de kaybetti. Kime bağlansa, Allah onu birer birer alıyordu. Sanki ona şu mesajı veriyordu: "Senin tek dayanağın benim." Hayatı boyunca, daha nice yakınını kaybedecekti.

Hayattayken, yedi çocuğundan altısını kaybedecekti. Bu serinin her bölümünde göreceğiniz gibi, bitmek bilmeyen zorluklar ve acılar yaşayacaktı. Ve her türlü acıyı ve mücadeleyi tattığı için, ümmetinin karşılaşacağı her sıkıntıyı anlayabilecekti. Böylece bizim için mükemmel bir lider ve rehber olacaktı. Eğer kolay bir hayat yaşasaydı ve Allah ona hiçbir zorluk ve imtihan vermeseydi, tüm insanlık için nasıl örnek olabilirdi? İlk yıllarında etrafındaki insanlardan gördüğü tüm şefkat ve sevgi, güneşin farklı aynalardaki yansımaları gibiydi. Fakat o şefkatin asıl sahibi olan Allah, o aynaları birer birer kaldırıyordu. Yani sevdiği kimseleri ondan teker teker alıyordu.

Böylece Allah ona, sevginin gerçek kaynağını gösteriyor, her nimetin yalnızca O’ndan geldiğini öğretiyordu. Gerçek anlamda ebedi olanın yalnızca O olduğunu ve dilerse, insanlara da ebediyet bahşedebileceğini bildiriyordu. Eğer O dilerse, ayrılığa düşen herkes, Cennet’te, ebedi bir alemde tekrar bir araya gelebilirler. Bu şekilde Allah, ona daha sonra vahyedeceği ahiret inancının temellerini atıyordu. Nitekim, Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) bu kadar küçük yaşta yaşadıklarını düşündüğünüzde, insan ister istemez daha derin bir şekilde tefekkür eder. Hayatının her ayrıntısı Allah tarafından ince ince planlanmıştı.

Allah’ın verdiği her zorluk ve imtihan, onu giderek daha olgun bir hale getiriyordu. Çünkü ileride, ona çok ağır bir sorumluluk verilecekti. Bebekliğinden itibaren şehirde değil, açık düzlüklerde büyütüldü. Bu yüzden özgür ruhluydu. Fiziksel olarak güçlüydü ve dil becerileri çok gelişmişti. Bir sonraki taşınacağı ev de dahil olmak üzere, yetişkinliğe ulaşana kadar beş farklı evde yaşamış olacaktı. Bu deneyimler sayesinde, farklı türden insanlarla yaşamayı öğrendi. Ve dedesiyle yaşadığı dönemde, bir şehrin nasıl yönetildiğine şahit oldu. Anne babası yoktu; ama üç farklı anne figürü ve üç farklı baba figürü tarafından yetiştirildi; her biri kendine özgü bir karaktere ve mizaca sahipti.

Öz annesinin yanı sıra, süt annesi Halime vardı; baba figürü olarak da onun eşi Hâris. Bakıcısı Ümmü Eymen, kendine has şekilde ona annelik şefkati gösterirken, dedesi Abdülmuttalib de başka bir şekilde ona babalık yapmıştı. Ve son olarak, amcası Ebû Tâlib, onu babacan bir şefkatle himayesi altına aldı. Eşi Fatıma bint Esed ise kendi çocuklarına gösterdiği ilgi ve sıcaklığın aynısını ona da gösterdi, aralarında hiçbir ayrım yapmadı. Ona o kadar çok sevgi ve ilgi gösterildi ki, ilerleyen yıllarda bu üç kadını “annemden sonraki annem” olarak tanımlayacaktı. Towards Eternity olarak, bu yapay zeka ile görselleştirilmiş seriyi sizlere ulaştırmak için durmaksızın çalışıyoruz.

Ve şimdi, yeni seriler hazırlamak istiyoruz: Nebi ve Resûl peygamberler ile Hulefâ-i Râşidîn (Dört Halife) serileri. Kar amacı gütmeyen bir kuruluş olduğumuz için, bu videoları ancak sizin desteğinizle üretebiliyoruz. Fark etmiş olabileceğiniz gibi, bu seride reklam bulunmuyor. Bu hayır işlerine siz de ortak olmak istiyorsanız, Towards Eternity’ye bağış yapın ve bu altın fırsatı kaçırmayın. Onun hayatında hiçbir şey tesadüf değildi. 40 yaşına kadar olan her bir ayrıntı, onu peygamberliğin ağır sorumluluğuna hazırlamak içindi. Çünkü onu bekleyen hayat zorluklarla doluydu. Vahyin ağır yükü. Vazifesinden vazgeçsin diye, aç bırakılacağı yıllar süren bir boykot. Mekke’de Kureyş’in işkenceleri.

Bunu yaparken onu görseydim, ya boynuna basar ezerdim ya da yüzünü toprağa bulardım. Medine’deki münafıklar. Tâif’teki merhametsiz kalabalıklar. Ve neredeyse tüm Arabistan’ın ona karşı birleştiği Hendek Savaşı. Savaşmak zorunda kalacağı muharebeler. Ve ona suikast düzenlemek isteyen sayısız insan. Bütün bunları taşıyabilmesi için, çok sağlam bir dayanağa ve sarsılmaz bir metanete ihtiyacı vardı. İşte bu yüzden, peygamberlikten önceki hayatının her safhası büyük bir incelikle tasarlanmıştı. Artık sekiz yaşındaydı. Ve hayatı boyunca kendisini en çok sevgiyle çevrili ve en çok gözetilip kollanmış hissedeceği eve taşınmıştı. Amcası Ebû Tâlib’in evine.

Ancak her ne kadar öz amcasının evi olsa da bu, insanın kendi anne babasının evindeki hisle asla aynı değildir. Amcanızdan, halanızdan ya da teyzenizden, anne babanızdan istediğiniz kadar rahat bir şekilde bir şey isteyemezsiniz. Ayrıca kuzenlerinizin sizi kıskanabileceğinden de endişelenebilirsiniz. Sadece bu endişe bile bazı şeylerden sizi alıkoyabilir. Üstelik bu ev varlıklı bir ev değildi. Çoğu zaman sofradan doymadan kalkarlardı. Dolayısıyla, o da küçük yaştan itibaren yoksulluğun ne olduğunu deneyimledi. Fakat bütün bunlara rağmen, amcası ve yengesi ona evinde olduğunu hissettirdiler ve onu kendi çocukları gibi gördüler.

Hatta zaman zaman, onu kendi çocuklarından bile daha fazla kolladılar. Ebû Tâlib, onsuz hiçbir yere gitmezdi. Onu her yere yanında götürür, gözünün önünden ayırmazdı. Bazen onunla bir arkadaş gibi sohbet ederdi. Ve onu sofrada göremediğinde sorar, "Muhammed’im ﷺ nerede? Gidin, çağırın." derdi. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), diğer çocuklara hiç benzemezdi. Büyükleri başlamadan asla yemeğe başlamazdı. Son derece minnettar ve ince düşünceliydi. Amcasının aileyi geçindirmekte zorlandığını gördüğünde, öylece oturup seyirci kalamazdı. Günlerini diğer çocuklar gibi geçirmek yerine, çalışmak ve eve destek olmak istiyordu.

Bu yüzden amcasının yanına gitti ve koyunlarıyla keçilerine çobanlık yapmak istediğini söyledi. Böylece Ebû Tâlib’in bu iş için birini tutmasına gerek kalmayacaktı. Bu, onun yaşındaki biri için şaşırtıcı derecede olgun bir istekti. Amcası ve yengesi onu hiçbir zaman bir yük olarak görmemişti ve kavurucu Arap güneşi altında uzun saatler dışarıda kalmasını istemiyorlardı. Fakat Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir şekilde onları ikna etti ve hayvanların bakımını üstlendi. Çobanlık, büyük bir sabır gerektirir. Bu sayede sabretmeyi, sorumluluk almayı ve kendisine emanet edilene özenle bakmayı öğrendi.

Bunu, şehirden uzak kalmak için de bir fırsat olarak görüyordu; gecelerini tek başına geçiriyor, gökyüzündeki yıldızları ve yeryüzündeki yaratılış mucizelerini düşünüyordu. On iki yaşına geldiğinde, Ebû Tâlib maddi sıkıntılar sebebiyle bir ticaret kervanına katılmak zorunda kaldı. Kervanı Kureyş düzenliyordu ve varış noktası Şam’dı. Fakat Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu duyunca derinden üzüldü. Bir ayrılık daha yaşamak istemiyordu. Hep yanında olan amcası, aylarca uzak kalabilirdi. Sevgisinden, korumasından ve tesellisinden mahrum kalacaktı. Onunla birlikte gitmeyi çok istiyordu. Fakat o yaşta böylesine uzun bir yolculuğa katılmak tehlikeliydi.

Ya Peygamber Efendimiz ﷺ’in başına bir şey gelirse? Ya Ebû Tâlib, kardeşinin geride bıraktığı emaneti koruyamazsa? Herkes onun gitmemesi gerektiği konusunda hemfikirdi. Fakat ne söylerlerse söylesinler, amcasına olan sevgisi, her türlü korkudan daha güçlüydü. Birkaç gün süren üzüntünün ardından, artık dayanamadı. Ebû Tâlib’in yanına gitti ve yumuşak, duygulu bir sesle şöyle dedi: "Amcacığım, beni kiminle bırakıp nereye gidiyorsun? Burada benim ne annem var ne babam." Bu yürek burkan sözler, hissettiği her şeyi ve içinde taşıdığı bütün acıyı anlatıyordu. Ebû Tâlib’in kalbi buna dayanamadı. Bu yüzden fikrini değiştirdi. Hazırlıklar tamamlanmıştı; artık kervanın yola çıkma vaktiydi.

Yengesi ve kuzenleriyle vedalaştı. Bu yolculuk, onun ticaret hayatının başlangıcı oldu. Bu yolculukta öğrendikleri, ona gelecek yıllarda çok yardımcı olacak beceri ve deneyimi kazandırdı. Artık yavaş yavaş gençlik çağına giriyordu. Ne yazık ki çevresinde, kötü ahlak ve davranışlara dair pek çok örnek vardı. Bu bölümün devamında, o dönemin adet ve geleneklerinin ne kadar bozulmuş ve çirkin olduğunu ayrıntılı şekilde ele alacağız. Cahiliye diye adlandırdığımız dönem; yani Cehalet Çağı. Bütün bunlar, insanın aklına önemli bir soruyu getiriyor. Böylesi bir ortamda nasıl korunmuştu? Başka bir deyişle, peygamber olmadan önce hiç günaha düşmüş müydü?

Bunu anlamamıza yardımcı olan birkaç hadise vardır. Ben bunlardan ikisini paylaşacağım. Bir defasında Mekke’de, birçok gencin eğlenmek üzere toplandığı bir buluşma vardı. Arkadaşları Peygamber Efendimiz ﷺ’i de davet etti. O da onlara katılmak istedi. Fakat katılsaydı, bu durum onu günaha sürükleyebilirdi. O sırada çobanlık yapıyordu. Bu yüzden bir arkadaşından sürüsüne bakmasını rica etti ve Mekke’ye doğru yola çıktı. Oturdu ve etrafına bakmaya başladı. Kısa bir süre sonra, yüzüne vuran sabah güneşinin sıcaklığıyla uyandı. Uyuyakalmıştı. Bir süre sonra, aynı şey yeniden oldu. Oraya gitti, oturdu, etrafı izlemek istedi; fakat sonunda bir kez daha uykuya daldı.

Eğer o buluşmaya katılmış olsaydı, sonradan peygamberlik vazifesiyle çelişebilecek şeylere şahit olabilir ya da onların içine çekilebilirdi. Fakat Allah onu korudu. Ayrıca toplumundaki birçok insanın aksine, hiçbir zaman puta tapmamış ve onlara saygı göstermemişti. 25 yaşına yaklaşıyordu. O zamana kadar ticaretteki dürüstlüğüyle tanınır hale gelmişti. Mekkeliler onun güzel ahlakını anıyor ve kendisine "Muhammedü’l-Emîn", yani "Güvenilir Muhammed." lakabını takmışlardı. Pek çok kişi, kıymetli eşyalarını ona gönül rahatlığıyla emanet ederdi. Ey Muhammed. Paramı ve devemi sen muhafaza eder misin?

Peygamberliğini ilan ettikten sonra bile, ona karşı çıkanlar dahi kendisine emanet ettiklerini geri almadılar. Çünkü ona hala güveniyorlardı. Sadece anlattıkları, onların çıkarına hizmet etmiyordu. O sıralarda, büyük bir ticaret kervanı uzun bir yolculuğa çıkmak üzereydi. Bu kervan, Hüveylid’in kızı Hatice’ye aitti. Hatice, Mekke’nin her yerinde tanınırdı; yalnızca çok başarılı bir tüccar olduğu için değil, aynı zamanda iffeti ve asil ahlakı ile de. İki kez evlenmişti; fakat iki eşi de vefat etmişti. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tüccarlar arasında çokça övüldüğü için, Hatice, ondan kervanının başına geçmesini istedi. Mekke’de onun gibisi yoktu.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bu teklifi kabul etti. Hatice, hizmetkarı Meysere’yi ona eşlik etmesi için gönderdi. Hem ona yardımcı olması için, hem de davranış ve edebini sessizce gözlemleyip kendisine bildirmesi için. Yola çıktıkları andan itibaren Meysere, bu sorumluluğu titizlikle yerine getirdi. Genç adamda gördüğü her şey, ona duyduğu hayranlığı daha da artırıyordu. Yolculuk boyunca, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kimseye haksızlık etmemek için son derece dikkatli davrandı. Mükemmel bir karakteri vardı. Dürüsttü, samimiydi ve vakarını koruyarak hareket ederdi. Yolculuk sırasında temizliğine de büyük özen gösterdi.

O toplumda arzu edilen, fakat nadiren rastlanan bir özellikti bu. Artık Meysere’nin geri dönüp, Hatice’ye gördüğü her şeyi anlatma vakti gelmişti. Onun gibi yüce bir insan hiç görmedim. Gittiğimiz her yerde insanlar, hiç tereddüt etmeden ona güveniyordu. Meysere, Hatice’ye Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in tüm güzel vasıflarını anlattıkça, Hatice kalbinde ona karşı bir şeyler hissetmeye başladı. O zamana kadar, bir kez daha evlenmeyi hiç düşünmemişti. Fakat şimdi fikri değişmişti. Normalde evlilik teklifi erkek tarafından yapılırdı.

Fakat Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e duyduğu hayranlık o kadar derindi ki, bu kez kendisi bir teklif göndermeyi düşünmeye başladı. Ancak aralarında bir yaş farkı vardı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) 25 yaşındaydı, Hatice ise 40 yaşındaydı. Acaba kabul eder miydi? Ne yapacaktı? Nefîse bint-i Münye adında, yakın ve sadık bir arkadaşı vardı. Hatice, hislerini onunla paylaşmaya karar verdi. Nefîse’nin yapması gereken şey belliydi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’ın yanına gidecek ve onun da Hatice’ye karşı hisleri olup olmadığını öğrenecekti. Hatice, "Tâhira" yani "tertemiz kadın" lakabıyla tanınırdı. Kureyş’in en saygın ve en zengin kadınlarından biriydi.

Kendi kabilesinden pek çok erkek onunla evlenmek istemişti. Fakat o hepsini geri çevirmişti. Hatta ileride Ebû Cehil’in Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e duyacağı bu büyük nefretin sebeplerinden biri de, onun da Hatice tarafından reddedilmiş olmasıydı. Elbette "Tâhira" olarak bilinen bir kadın, böylesine bozuk ve kibirli bir kalbe sahip birini asla kabul etmezdi. Şimdi ise mümkün olan en uygun eşi bulmuştu. Nefîse, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanına gitti ve sordu: Muhammed, seni evlenmekten alıkoyan nedir?

O da şöyle cevap verdi: "Evlenmeye yetecek kadar param yok." Peki ya bu sorun halledilseydi ve sana zenginlik, güzellik, saygınlık ve uygun bir eş sunulsaydı? Kabul eder miydin? Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "O kim?" diye sordu. Hüveylid’in kızı Hatice. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sordu: "Ama bu nasıl olur?" Onu bana bırak. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de şöyle dedi: "Öyleyse kabul ediyorum." Nefîse geri döndü ve bu konuşmayı Hatice ile paylaştı. Hatice’nin kalbi sevinçle doldu. Bir peygamberle evlenmek üzere seçilmek ne büyük bir nimetti! Kısa bir süre sonra ikisi bir araya gelip bu konuyu konuştular.

Hatice ona şöyle dedi: Amcam Amr bin Esed’e git ve benimle evlenmek için ondan izin iste. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e her zaman bir baba gibi olan Ebû Tâlib, ona destek olmak için bir kez daha öne çıktı. Bu kez, evliliğini gerçekleştirmek için. Ve o sevinçli günde, mübarek nikah, 20 deve mehirle gerçekleşti. Mekke’de, güzel ve gıpta edilen bir yuva kuruluyordu. İki kalp derinden birbirine bağlanmıştı ve her geçen gün, aralarındaki bağ ve birbirlerine duydukları sevgi daha da güçleniyordu. Mekke’de, onların yuvası kadar mutlu ve örnek bir yuva yoktu. Zamanla Allah bu yuvayı evlatlarla da bereketlendirdi.

Önce Kasım, sonra Zeynep, ardından Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma dünyaya geldi. Peygamberlik görevini aldıktan sonra Abdullah doğdu. Fakat Kasım, iki yaşındayken vefat etti. Abdullah da henüz üç aylıkken, ikisi de hastalık sebebiyle vefat etti. Bu, her anne ve baba için dayanılmaz, tarif edilemez bir acıydı. Ve bunu iki kez yaşamak… Her duyguyu birlikte yaşıyorlardı. En güzel mutluluk anlarından, en yürek parçalayıcı anlara kadar. Fakat her zorlukta birbirlerine tutundular. Ve bu sayede güç, huzur ve sabır buldular. Bir defasında onun hakkında şöyle demişti: "Allah bana ondan daha hayırlısını hiç vermedi. Herkes beni reddettiğinde o bana inandı.

İnsanlar bana yalancı dediğinde, o doğruyu söylediğimi savundu. İnsanlar mallarını esirgediğinde, o malıyla bana destek oldu. Ve Allah bana onunla evlatlar nasip etti." Hatta vahiy meleği Cebrail aleyhisselam bile onun sadakati ve fedakarlığından etkilenmişti. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'e şöyle dedi: "Hatice sana geldiğinde, ona Rabbinden ve benden selam söyle." Hatice (r.a.) işte böyle bir kadındı. Şimdi hikayemize dönelim. Bu noktaya kadar, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hayat yolculuğu üç farklı bölgede şekillenmişti. Erken çocukluğunu Beni Sa'd diyarında geçirdi ve orada büyütüldü. Orada çöl hayatını tattı.

Sonra annesiyle birlikte Medine’deki akrabalarını ziyaret etti ve bir süre amcalarının yanında kaldı. Şehir hayatını ilk defa orada gerçekten deneyimledi. Ve şimdi, uzun yıllardır Mekke’de yaşıyordu. Cahiliye (Cehalet Çağı) diye bilinen kaosun tam merkezinde, en karanlık haliyle. Yıllar boyunca sayısız adaletsizliğe ve zulme şahit olmuştu. 35 yaşına geldiğinde, büyük değişimler yaşamaya başladı. Hem hayatında, hem de kalbinde. Bu değişimler, güçlü bir başlangıcın işaretleriydi. Peygamberliğin gelişiyle, Mekke’deki her şey temelden sarsılacaktı. Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Küçük bir kız çocuğu, babasıyla birlikte çölün ortasındaydı. Herkesten uzakta.

Düşüncelere dalmış olan babası bir çukur kazıyor, kızı ise bunun nedenini anlamaya çalışıyordu. Babası ona hiç sevgi göstermemişti. Ama o gün mutluydu. Çünkü ilk defa birlikte bir şey yapıyorlardı. Sadece ikisi. Hatta bir ara, çukuru kazarken babasına yardım etmeye bile çalıştı. Çukur derinleştikçe, merakı da artıyordu. Acaba bir oyun mu oynayacaklardı? Nasıl bir oyun olacaktı? Ne olacağını düşünürken, bir anda bir itiş hissetti ve kendini çukurun içinde buldu. Onu iten, babasının ta kendisiydi. Ardından hızla kızının üzerine toprak atmaya başladı. Daha neden o çukurda olduğunu bile bilmeyen küçük kız, gerçek bir kabus yaşıyordu.

En çok sevgisini beklediği kişi tarafından, bizzat diri diri toprağa gömülüyordu. Onun küçük, masum çırpınışları ve çaresiz feryatları, babasının çürümüş vicdanını kıpırdatamadı. Orada ölecekti. Öylece. Ve yaşadığı toprakların zalimliğinin ve merhametsizliğinin bir yansıması haline gelecekti. Bizim için hayal etmesi bile neredeyse imkansız olan bu korkunç sahne, Arap Yarımadası’nda, İslam’dan önce, Cahiliye döneminde yaşanıyordu. O zamanlar kız çocukları utanç ve uğursuzluk kaynağı olarak görülürdü. Bazı babalar şöyle derdi: Bir gün evlenir, mirasımızı yabancılara verir. Bu çarpık inançlar, bazı kız çocuklarının hayatına mal oluyordu.

Ya da en iyi ihtimalle, babalarının sevgisini hissetmeden ömür boyu yaşamak zorunda kalıyorlardı. Fakat bununla da bitmiyordu. Bir kız büyüyüp evlense bile, yine de değersiz görülürdü. Kocası ölür ve geride yetim çocuklarla kalırsa, herhangi bir erkek gelip onların evine sahip çıkabileceğini iddia edebilirdi. Ve bu, bir iyilik olsun diye yapılmazdı. O adam evdeki her şeyi alırdı. Parayı, malı, hatta aileyi bile. Onlara mirastan hak ettikleri payı vermemekle kalmaz, onlara hizmetçi muamelesi yaparlardı. Hayatları, hayalleri ve gelecekleri çalınırdı. Onlar bir oyuncaktan farksızdı.

Fakat en yürek parçalayıcı tarafı şuydu ki, o yetim çocukların ve dul kalan annelerinin hakkını savunacak kimse yoktu. Bir baba nasıl yeni doğmuş bebeğinin canını alabilirdi? Üstelik bu sadece kız çocuklarıyla da sınırlı değildi. Bazı insanlar, bakamayacaklarını düşünüp bebeklerini öldürürdü. O dönemde bir anne olmayı hayal edin. Çocuğunuzu sabırla beklemişsiniz. Belki hayaller kurmuşsunuz. Ve şimdi o bebek, kollarınızdan alınıp öldürülmek üzere götürülüyor. Kendi babası tarafından. Yürekleri yanıyordu. Fakat tamamen çaresizdiler. Ellerinden hiçbir şey gelmiyordu. Neticede, onların ne hissettiğini kim umursardı ki? Kimsenin gözünde bir değerleri yoktu.

Üstelik mesele bununla da sınırlı değildi. Kabileler arasında süregelen kan davaları vardı. Belirli bir kabileden biri öldürüldüğünde, başvurulacak bir hukuk ve adalet sistemi yoktu. Karşı kabileden olan herkes büyük bir tehlike altına girerdi. Her an, her yerde, hiç uyarı olmadan öldürülebilirlerdi. Etrafında olup bitenlerle hiçbir ilgisi olmayan masum bir çocuk, babasını kaybedebilirdi. Babasız, öfke ve intikam arzusu ile büyür ve öteki kabileye karşı kinle dolardı. Böylece öldürme döngüsü sürüp giderdi. Kimse bunu durduramıyordu. Adalet yoktu. Kalpler taşlaşmıştı. İnsanlar arzularının kölesi haline gelmişti. Tek amaçları, istediklerini ne pahasına olursa olsun elde etmekti.

İçki, kumar, yalan, hırsızlık, zina, zulüm. Ahlaksızlığın her türü bu topraklara hakim olmuştu. Güneş parlak bir şekilde parlıyor olsa da, manevi atmosfer zifiri karanlıkta boğuluyordu. Karanlık ne kadar koyulaşırsa, ışığın ne kadar parlak olduğu da o kadar net anlaşılır. İşte Kur’an, önce bu insanların üzerine nurunu doğuracak ve onları cehaletin karanlığından çıkaracaktı. Peygamberlik zincirinin son halkası, tam da bu topraklarda zuhur edecekti. Ve bütün dünyaya seslenecekti. Mekke’nin ayrıca önemli bir avantajı daha vardı. Arap Yarımadası’nın merkezinde, stratejik bir konumdaydı. Bu da onu diğer bölgelerden ayırıyordu. Büyük ticaret panayırları burada kurulurdu.

Arabistan’ın dört bir yanından kervanları ve kabileleri kendine çekerdi. Sanki devasa bir ağın merkez noktasıydı. Burada başlayan herhangi bir mesaj, çevredeki kabilelere hızla yayılabilirdi. Sadece beş ya da altı ay içinde, yakın imparatorluklara bile ulaşabilirdi. Bölgede başka hiçbir yer bu ölçüde bir etkiye sahip değildi. Her ne kadar tuhaf görünse de, Arap Yarımadası, çevredeki krallıklar ve imparatorlukların işgal tehdidinden uzak kalmıştı. Her yönüyle, Son Peygamber’in gelişi için en ideal ortamdı. İşte bu yüzden Allah Mekke’yi seçti. Bütün yolların kesiştiği bu şehri, elçisinin bu dünyaya geleceği yer olarak belirledi.

Fakat bütün bu sebeplerin yanında, Mekke’nin itibarının arkasında bir etken daha vardı. Araplar için atalar büyük önem taşırdı. Bu şehir, onların cedleri saydıkları kişinin; İbrahim aleyhisselamın hatırasını temsil ediyordu. O, Kâbe’yi inşa eden peygamberlerden biriydi. Atalarının inşa ettiği bu ibadethaneye derin bir saygı duyuyorlardı. Fakat onlara, hayatlarında İbrahim aleyhisselamdan gerçekte ne kaldığını sorsanız, cevapları "hiçbir şey" olurdu. Sadece "Hac" denilen kutsal ibadet… Ve o bile, kültürel bir geleneğe indirgenmişti. Cahiliye insanları, onun derin anlamlarını bir bir tahrif etmişti. Hatta Kâbe’yi çıplak halde tavaf edenler bile vardı.

Bazıları bunu alkışlayıp dans ederek yapardı. Bu mukaddes mekanın ruhundan ve manasından tamamen kopmuşlardı. İbrahim aleyhisselam, puta tapmaya karşı mücadele eden ve dimdik duran bir peygamberdi. Fakat şimdi, kendi elleriyle inşa ettiği Kâbe’nin etrafı 360 putla çevriliydi. Bunların en meşhurları Lât, Menât, Uzzâ ve Hubel idi. Allah’a inanıyorlardı fakat kabul ettikleri yalnızca O’nun ismiydi. O’nun diğer bütün isimleri, sıfatları, eylemleri, kainat üzerindeki tasarrufu ve kudreti putlara atfediliyordu. Peki, o şehirde herkes putlara mı tapıyordu? Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de onlardan biri miydi? Hayır, asla.

İbrahim aleyhisselamdan yüzyıllar sonra bile, onun bıraktığı Hanif (tevhid) inancına tutunan birkaç kişi hala vardı. Sadece Allah’a iman eden ve puta tapmanın her türünü reddeden nadir kimseler. Bu inanç, vahiyden önceki dönemde onları sapkınlığa düşmekten koruyan manevi bir kalkan gibiydi. Allah'ın Resulü (s.a.v.) da onlardan biriydi. Putlara tapınmayı hiç sevmezdi. Fakat başkalarının bunu yapmasına da müdahale etmez, onları engellemeye çalışmazdı. Aslında geçmişte bu tavrı sergilemesi oldukça önemliydi. Çünkü aksi halde, İslam geldiğinde insanlar şöyle düşünebilirdi: "Ey Muhammed, seni gençliğinden beri tanıyoruz. Sen bizi hep engellemeye çalışıyordun." Ama bunu söyleyemediler.

Çünkü o hiçbir zaman onların inançlarına karışmamıştı. Fakat peygamberlik vazifesi başladığı anda, onları apaçık bir şekilde uyarmaya başlayacaktı. Allah bir ruhu hidayete erdirecek ve o aydınlanmış tek ruh, uykuda olan diğer bütün ruhları uyandırmaya yetecekti. Şimdi gelin, o uyanışın başlangıcına dönelim. 35 yaşındaki Allah'ın Resulü ﷺ'in hikayesine… Bir gün, Kâbe’nin çevresinde yüksek sesli bağrışmalar koptu. Hacerü'l Esved’i Kâbe’ye yerleştirme hakkımız var! Benî Adî, Benî Temîm ve Benî Ümeyye gibi kabileler, diğerlerinden daha üstün olduklarını ispatlamaya çalışıyordu. Tartışma öyle hararetlendi ki bazı aileler savaşmak, hatta birbirlerini öldürmek üzere yemin etmeye başladı.

Karşılıklı tehditler savruluyordu. Peki bütün bu kargaşanın sebebi neydi? Mesele, Hacerü'l Esved'i yerine koyma şerefine kimin nail olacağıydı. Birkaç gün öncesine gidelim. Yıllar içinde Kâbe eskimiş ve yıpranmıştı. Utanmalıyız. Bu atamız İbrahim’den miras kalan mukaddes bir yapı, ve geldiği hal bu. Mekke’nin ileri gelenleri bir araya geldi ve bir şeyler yapılması gerektiğinde anlaştılar. O sıralarda, Cidde yakınlarındaki Şuaybe limanına gelen bir gemiyi duydular. Gemi, tam da aradıkları türden inşaat malzemeleri taşıyordu. Bunun üzerine o malzemeleri satın alıp, Kâbe’yi temelden yeniden inşa etmeye karar verdiler.

İşi hızlı bitirmek için ortak bir para havuzu oluşturdular, herkes gücü yettiğince Kâbe için katkıda bulundu. Fakat her ne kadar Cahiliye dönemi olsa da, o fona faizle kazanılmış tek bir para bile eklenmedi. İlahi azaptan korkuyorlardı. Böylesine mukaddes bir iş için, fakirlerin acısını ve gözyaşını taşıyan hiçbir parayı kullanmak istemediler. Nihayet, gerekli meblağ toplandı. Ve birlikte Kâbe’yi yeniden inşa ettiler. Geriye tek bir şey kalmıştı. Bütün gerilimi ateşleyecek tek şey… Hacerü'l Esved’in yeniden yerine yerleştirilmesi. Asırlar önce onu oraya İbrahim Peygamber yerleştirmişti. Ve o günden beri yerinden oynatılmamıştı.

Şimdi ise hiçbir kabile bu şerefi başkasına bırakmak istemiyordu. Her biri, buna en layık olanın kendisi olduğunu ileri sürüyor, üstünlüğünü ispat etmeye çalışıyordu. Bu şeref bize ait! Hayır, bu şeref bize ait! Hatta işi, birbirleriyle savaşmaya yemin edecek noktaya kadar vardırdılar. Bu şerefi ancak canımı alarak elde edersiniz! Dört-beş gün boyunca hiçbir çözüm bulunamadı. İyi niyetle başlayan bir işin, böylesine ciddi bir ihtilafa dönüşmesi hayal kırıklığı yaratıyordu. Derken içlerinden en yaşlı olanı ayağa kalktı ve şöyle dedi: "Ey Kureyşliler, bu konuda anlaşamadığınıza göre, Kâbe'nin kapısından ilk giren kişi hakeminiz olsun.

Bu meseleyi sizin için o çözsün." Herkes bu fikri kabul etti ve sessizlik içinde beklemeye başladı. O kapıdan kim girecekti? Bir süre sonra nihayet, girişte biri göründü. Onu görür görmez büyük bir rahatlama hissettiler. El-Emin geldi! Muhammed geldi! Ne karar verirse, biz kabul edeceğiz. İçeri giren kişi, Allah'ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) idi. Hepsi ona güveniyor ve herkesi memnun edecek bir karar vereceğinden emin oluyorlardı. Sonra durumu ona anlattılar: "Aramızda ciddi bir anlaşmazlık çıktı ve ne yapacağımızı bilemiyoruz. Bu mesele bizi tüketmeden önce çözebilmek için rehberliğine ihtiyacımız var." Heyecan ve merak dolu bakışlarla, onun kararını beklediler.

Peki, bu problemi nasıl çözecekti? "Bana bir örtü getirin." dedi. Ne yapmayı planladığını bilmiyorlardı. Önce Hacerü'l Esved’i onun ortasına koydu. Ardından her kabileden, bir temsilci seçmelerini ve bu temsilcilerin örtünün bir kenarından tutmasını istedi. Hep birlikte taşı alıp Kâbe’ye doğru götürdüler. Ve nihayet, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hacerü'l Esved’i alıp kendi elleriyle yerine yerleştirdi. Böylece günlerdir süren ihtilaf sona erdi. Kan dökülmesi tamamen önlenmiş oldu. Bu olay, insanların Allah'ın Resulü ﷺ'e olan saygı ve hayranlığını daha da artırdı. Bir kez daha, onun ne kadar güvenilir olduğu görüldü.

Onun hayatının önceki bölümlerinde de bu özelliğinden bahsetmiştik. Biri "El-Emîn (güvenilir)" dediğinde, insanlar kimin kastedildiğini hemen anlardı. Bu, ancak Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) olabilirdi. Hayatı boyunca bu vasıf, karakterinin her parçasında görüldü. Ticarette güvenilirdi, aile içinde güvenilirdi, söz verdiğinde güvenilirdi ve genç-yaşlı herkesin güvendiği biriydi. Bu özellik, insanların kalbinde unutulmaz bir iz bıraktı. Hatta ona bu vasfın verilmesi, Allah’ın daha büyük planının bir parçasıydı. Çünkü ona peygamberlik verileceği zaman, insanlar onu yalan söylemekle suçlayamayacaktı. Suçlamaya kalksalar bile, bu iddia bütünüyle temelsiz kalacaktı.

Mekke’de, Allah'ın Resulü ﷺ'e duyulan güven arttıkça, onun içinde de bir şeyler değişmeye başladı. Gün geçtikçe yalnız kalmayı daha çok sevmeye başladı. Bu yüzden insanlardan uzaklaşmaya başladı. Bir zamanlar İbrahim aleyhisselamın tertemiz tevhidiyle şekillenmiş olan Kâbe, artık putlarla çevriliydi. Her türlü ahlaksızlık, adaletsizlik, zulüm ve insanlık dışı davranış, şehri ele geçiriyordu. İç dünyası, Mekke’de olup bitenlerle gittikçe daha fazla çatışıyordu. Artık buna dayanamıyordu. Bu yüzden, hayatını değiştirecek bir karar verdi. Bir ölçüde toplumdan uzaklaşacak ve düzenli olarak Nur Dağı’na gitmeye başlayacaktı. Peki orada ne yapacaktı? Sükunet arayacaktı. Ruhu daralıyordu.

Yalnızlık ona cazip geliyordu. Yalnız kalmak istiyordu. Kainatla ve kendi düşünceleriyle. Rabbine ibadet edecek, O'na dua edecek ve sessizce kainatı düşünecekti. Ve tüm bunlar için en uygun yer Hira Mağarası'ydı. Allah onu, gelecek vahye hazırlıyordu. Nihayet indirilecek olan o nura. Nur Dağı’nın zirvesine çıkan 621 metrelik yol sarp ve zordu. Onun gücünü zorluyordu. Ama bu bile onu tırmanmaktan alıkoyamadı. Bu yolculuğu onun için çok daha kolay hale getiren şey sevgili eşi Hatice'nin sevgisi ve desteğiydi. O, onu asla yargılamadı. Her zaman yanında durdu. Bu sessiz yolculuk 40 yaşına gelene kadar devam etti. Ve o mağara, onun en yakın yoldaşı haline geldi. Bu sırada kainat bekliyordu.

Yıllardır bekliyordu. Tüm karanlığı delip geçecek bir Işık için. Yeryüzünde, gökyüzünde ve en küçük zerrede bile gizli manalar vardı. Fakat insanlar bunun farkında değildi. Her yaratılış, Allah tarafından yazılmış bir mektup gibiydi ancak sadece birkaç kişi onları okumayı biliyordu. Uzun zamandır, bu mektupları açıklayacak bir vahiy gelmemişti. Onlar, mesajlarını okuyabilecek bir ruhu özlüyorlardı. Bu durum dayanılmaz hale gelmişti. Ve sonra, o eşsiz gece geldi. Yıl 610’du. Ramazan ayının bir pazartesi günüydü. Ve o gece... Kadir Gecesi. Tüm karanlığın nihayet ortadan kalkacağı gece. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) 40 yaşındaydı.

Hira Mağarası’nda derin bir tefekkür, dua ve ibadet halinde zamanını geçiriyordu. Derin bir sükut her şeyi kaplamıştı. Gece, adeta bir lamba gibi parlayan ay ışığı dışında tamamen karanlıktı. Birazdan ne olacağından haberi yoktu. Ve sonra, o büyük buluşma anı geldi. Bir anda bir ışık mağarayı doldurdu. Öyle parlaktı ki gözleri kamaştırıyordu. Sonra o ışığın içinden bir figür belirdi. Bu, Vahiy Meleği Cebrail aleyhisselamdı. Bir insan suretine bürünmüş, ve Allah'ın emriyle gelmişti. Son Peygamber olacak kişiye. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hayret içinde olan biteni anlamlandırmaya çalışıyordu. Sonra ilk emir geldi. İlk müjde. Cebrail aleyhisselam, "Oku" dedi.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle cevap verdi: "Ben okuma bilmem." Melek onu kucakladı ve güçlü bir şekilde sıktı. Sonra bıraktı ve tekrar, "Oku." dedi. Fakat Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) aynı cevabı verdi. Cebrail aleyhisselam onu tekrar sıktı ve yineledi: "Oku." Fakat elinde yazılı bir şey yoktu. Peygamber Efendimiz ﷺ, bir kez daha okuyamadığını söyledi. Sonra Cebrail aleyhisselam onu üçüncü kez kucakladı. Öyle sıkı sıktı ki Peygamber Efendimiz ﷺ artık gücünün kalmadığını hissetti. Ve o anda, tamamen çaresiz bir halde, "Ne okuyayım?" dedi. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam okumaya başladı: Ikra' bismi rabbikellezî halak.

(Yaratan Rabbinin adıyla oku!) Halakal insâne min alak. (O, insanı "alak" dan yarattı.) Ikra' ve rabbukel ekrem. (Oku! Senin Rabbin en cömert olandır.) Ellezî alleme bil kalem, (O, kalemle yazmayı öğretendir,) allemel insâne mâ lem ya'lem. (insana bilmediğini öğretendir.) Mağarayı dolduran tek ses, vahyin sesiydi. "Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı 'alak' dan yarattı. Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir." Bunlar, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'e gelen ilk ayetlerdi. O, okuma yazma bilmeyen biriydi. Fakat o andan itibaren, okumanın gerçekte ne anlama geldiğini bütün dünyaya gösterecekti.

Kur'an'ı kalbinde taşıyan o, Kainat Kitabı'nın tercümanı olacaktı. Yaratılmış her sanat eserinde, Sanatkar’ın, yani Allah’ın imzasını ortaya koyacaktı. Artık bir çiçeğin güzelliğinin aslında Allah'ın isimlerinden biri olan El-Cemil, "En Güzel"in bir yansıması olduğu anlaşılacaktı. Bir annenin şefkati O'nun Er-Rahman, "En Merhametli" isminin bir yansıması olarak bilinecekti. Bir annenin yediği yiyecekler bebeği için temiz ve besleyici süte dönüştüğünde, bu, Er-Rezzak, "Rızık Veren" ismini yansıtacaktı. İnsanlar hakkında hiçbir şey bilmeden, arı çiçekten çiçeğe uçuyor ve bedenleri için şifa kaynağı olan bal üretiyordu. Bu artık Eş-Şafi, "Şifa Veren" isminin bir tezahürü olarak görülecekti.

İnsanlar evrenin amaçsız olduğuna, tesadüfler ve rastlantılarla dolu olduğuna inanıyordu. Dünyayı acı ve kayıplarla dolu bir yer olarak görüyor, ölülerin bir daha asla geri dönmeyeceğini düşünüyorlardı. Ama artık bu cehalet karanlığı yavaş yavaş dağılacaktı. Evrenin sırları anlaşılmaya başlanacaktı. Kilitli kapılar birer birer açılacaktı. O artık Allah'ın Elçisi'ydi. Muhammed. Sallallahu aleyhi ve sellem. O anı hayal etmeye çalışın. Çok korkmuştu. Ne yapacağını bilmiyordu. Tek istediği bir an önce evine dönmekti. Hira'nın dışına çıktı. Kalbi korkuyla çarpıyordu. Dağdan hızla indi ve kendini güvende hissettiği tek yere yöneldi. Hatice’ye. Onu gerçekten anlayabilecek tek kişi oydu.

Onun teselli eden sözlerine ihtiyacı vardı. Onun şefkatli kalbine ihtiyacı vardı. Sonunda eve ulaştı. Terden sırılsıklam olmuştu ve konuşmakta zorlanıyordu. Dudaklarından tek bir cümle dökülüyordu. Üzerimi ört. Üzerimi ört. Peki annemiz Hatice ne yaptı? O, tam olarak istediği şeyi yaptı. Allah’ın Elçisini üzecek hiçbir şey yapmadı. Onu yatırdı, üzerini örttü ve yanından ayrılmadı. Sonra Peygamber ona olanları anlatmaya başladı. "Hatice, korkuyorum," dedi. "Bana bir şey olmasından korkuyorum." Annemiz paniğe kapılmadı. Onun korkusunu artırmadı. Sözleri, kalbinin tam ihtiyacı olan şeydi. Asla. Vallahi Allah sana asla zarar vermez. Bu sözler her şeyi yatıştırmaya yetti. Sonra devam etti.

Akrabalık bağlarını gözetirsin. Yoksula ve güçsüze yardım edersin. Misafire ikramda bulunursun ve zorluk yaşayanlara destek olursun. Söylediği her söz ona daha fazla huzur veriyordu. Bu yüzden sığınabileceği en güvenli yer Hatice’ydi. Peki bundan sonra ne olacaktı? Soruları sormak ve cevapları bulmak Hatice’ye düşmüştü. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte Hatice'nin amcasının oğlu Varaka’ya gittiler. Peki Varaka kimdi? Varaka bin Nevfel bir din alimiydi. Önceki vahiyler hakkında bilgisi vardı. Hristiyanlık, Yahudilik ve peygamberlik kavramı hakkında bilgi sahibiydi. 80 yaşını aşmış bir Hristiyandı. Onlara yardımcı olabilirdi. Sonunda Varaka’nın evine vardılar.

Olan biteni anlatmaya başladılar. Varaka heyecanlanıyordu. Dinledikçe şaşkınlığı giderek arttı. Sanki gözlerinin önünde gençleşiyordu. Yüksek sesle Allah’ın bir ismini "Kuddûs, Kuddûs" diyerek tekrarladı. Hikayenin tamamını dinledikten sonra konuştu. Gördüğün melek Ruhulkudüs’tür, Allah’ın Musa Peygamber'e gönderdiği melektir. O, Nâmus-ı Ekber’dir. (Büyük Yasa/Cebrail) Ve sen bu ümmetin peygamberisin. Devam etti ama bu sefer söylemek üzere olduğu şey Allah'ın Elçisi ﷺ'i derinden sarsacaktı. Keşke kavminin seni yurdundan kovacağı gün genç ve hayatta olabilseydim. Peygamber Efendimiz ﷺ şaşkınlıkla sordu: "Halkım beni kovacak mı?" Donup kalmıştı.

Çünkü 40 yaşına kadar tek bir düşmanı ya da anlaşmazlığı olmamıştı. Herkes onu tanır ve güvenirirdi. Varaka dedi ki: "Senin getirdiğin gibi bir mesajı getirip de kendi kavmi tarafından düşmanlık görmeyen kimse olmamıştır. Ve o günü görecek kadar yaşarsam, seni desteklemek için elimden geleni yapacağım." O gece böyle geçti. Tüm bu konuşmaların ardından evlerine döndüler. Ertesi gün Cebrail aleyhisselam, Allah’ın Elçisi ﷺ'nin yanında yeniden belirdi. Onu Mekke dışındaki Ebu Dub vadisine götürdü. Orada toprağa topuğuyla vurdu ve berrak bir su akmaya başladı. Sonra ona abdest almayı öğretti. Ardından namaz kılmayı öğretti. Ve o vadide Allah’ın Elçisi ﷺ ilk kez iki rekat namaz kıldı.

İlk gün, evrendeki en büyük hakikat öğretildi: İman. Ertesi gün ise ikinci büyük hakikat öğretildi: Namaz. Evet, namaz artık Allah’ın Elçisi için bir dayanak olacaktı. Karşılaşacağı zorluklara karşı manevi bir kalkan. Namaz hayatının bir parçası olmuştu artık. Peygamberliğin ağır yükünü daha büyük bir güçle taşıyacaktı. Eve döndüğünde namaz kılma emrini paylaştığı ilk kişi annemiz Hatice oldu. Peygamber namazı kıldırdı, Hatice cemaat olarak arkasında durdu. O, başka hiç kimsenin bu ilk sırayı almasına izin vermedi. Sonra çocukları da onlara katıldı. Birlikte tek ve yegane Rableri için namaza durdular, O'na secde ve rüku ettiler. Kalplerini besliyor, ruhlarına hayat veriyorlardı.

Allah’a verdiği sayısız nimet için şükrediyorlardı. Bir kez daha anlaşıldı ki Mekke’deki en huzurlu ve güzel ev buydu. Bu namazlar kılınırken, bir çocuk onları arkasından sessizce izliyordu. Henüz sadece 10 yaşındaydı. Adı Ali'ydi. Peygamber Efendimiz ﷺ’in amcası Ebû Tâlib’in oğluydu. Gördükleri ona yabancı gelmişti ama aynı zamanda çok da etkileyiciydi. Namaz bittikten sonra Allah’ın Resulü ﷺ’e yaklaştı ve sordu: "Bu nedir?" Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ﷺ onu İslam’a davet etti. Ali mesajı hemen kabul etmedi. Önce babasıyla konuşmak istedi. Ama biraz düşündükten sonra şöyle dedi: "Allah beni yaratırken Ebû Tâlib’e sormadı.

Öyleyse Allah’a ibadet etmek için ben neden ona sorayım?" Bunun ardından Peygamber Efendimiz ﷺ’e döndü ve imanını beyan etti. Böylece Ali, İslam’ı kabul eden ilk çocuk oldu. İlk günlerde Allah’ın Resulü ﷺ peygamberliğini açıkça ilan etmiyordu. Herkesi davet etmiyordu. Sadece birkaç kişiyi davet etti. Bunu gizli tutuyordu. Ancak bir şekilde haber kulaktan kulağa yayıldı ve Kureyş’in ileri gelenlerine ulaştı. Alâ-yi illiyyîn ile Esfel-i Safilîn ehlinin birbirinden ayrılma vakti gelmişti. Yani en yüceler ile en aşağıdakilerin ayrılması. Ebu Bekir ile Ebu Leheb’in kalplerindeki hakikat ve potansiyel çok yakında ortaya çıkacaktı.

O sırada Ebu Bekir, Yemen’e yaptığı ticaret yolculuğundan henüz dönmüştü. Kureyş’in en saygın adamlarından biriydi. Başarılı bir tüccardı ve Haniflerden (tek tanrıcı) biriydi. Allah’ın Resulü ﷺ ile yıllardır çok yakın dosttu ve ondan sadece iki yaş küçüktü. Ebu Cehil ve Kureyş’in bazı ileri gelenleri onu ziyarete geldiler. Ebu Bekir sordu: Ben yokken Mekke’de neler oldu? Önemli bir haber var mı? Büyük bir mesele var. Ebû Tâlib’in yetimi Muhammed ﷺ, peygamber olduğunu iddia etti. Yemen’den dönmeni beklemenin daha uygunu olacağını düşündük. Şimdi dostunun yanına git ve yapılması gerekeni yap. Onun, Peygamber Efendimiz ﷺ’i davasından vazgeçireceğini düşünüyorlardı.

Ama Ebu Bekir’in kalbinde tamamen farklı bir şey vardı. Son zamanlarda farklı bir ruh haline girmişti. Duydukları, düşündüklerini doğrular nitelikteydi. Artık rüya yorumcularının kendisine söylediklerini tam olarak anlamıştı. Rüyasına göre Mekke’de bir peygamber ortaya çıkacaktı. Ve o da o peygamberi takip edecekti. Artık her şey yerine oturmuştu. Kureyş liderlerinin söylediklerini düşündü. Allah’ın Resulü ﷺ’i yıllardır tanıyordu. Çok yakın dostlardı. Ona tamamen güveniyordu ve asla yalan söylemeyeceğinden emindi. Ağzından hiçbir zaman tek bir yalan söz çıkmamıştı. En önemlisi, Allah adına asla ama asla yalan söylemeyeceğini çok iyi biliyordu. Kalbinde derin bir Allah korkusu vardı.

Aynı zamanda sağduyulu biriydi. Asla akılsızca, anlamsız ya da zararlı bir iş yapmazdı. Ebu Bekir, duygularını misafirlerine belli etmedi. Ama içi kıpır kıpırdı. Onlar gider gitmez Peygamber Efendimiz ﷺ’in evine koştu. Olan biteni öğrenmeye çok meraklıydı. Ey Ebu’l Kasım (Kasım'ın babası), peygamber olduğunu iddia ettiğin doğru mu? Kavminden ayrıldığın, atalarının dinini reddedip kınadığın doğru mu? Peygamber Efendimiz ﷺ biliyordu ki sadık dostu asla hakikate yüz çevirmezdi. Bu yüzden onu İslam’a davet etti. Yıllar sonra Peygamber Efendimiz ﷺ o anı şu sözlerle anlatacaktı: "İmana davet ettiğim herkes başta bir tereddüt yaşadı.

Ama Ebu Bekir hiç tereddüt etmeden iman etti." Ebu Bekir en başından itibaren iman etti ve İslam’ı kabul eden ilk kişilerden biriydi. Hayatının geri kalanında Peygamber Efendimiz ﷺ’i asla yalnız bırakmadı ve bu davayı terk etmedi. Ebu Bekir’in İslam’ı kabul etmesi çok güçlü bir etki oluşturdu. Müslümanların sayısı günden güne artmaya başladı. Çünkü yerinde duramıyordu. Daha ertesi günden itibaren güvendiği dostlarına İslam’ı anlatmaya başladı. Bugün İslam tarihinde altın harflerle yazılan bazı isimler Ebu Bekir’in gayretleriyle İslam’ı kabul edecekti. Osman bin Affan, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvam, Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebu Vakkas, Osman bin Maz’un.

Ve daha nice sahabe onun vesilesiyle iman edecekti. Aynı zamanda kadınlar da İslam’ı yaymak için çaba göstermeye başladı. Peygamber’in eşi Hatice, kızları Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma, amcası Abbas’ın eşi Ümmü Fadl, Ömer’in kız kardeşi Fatıma, ve Ebu Bekir’in kızı Esma. Her biri, ruhlarını aydınlatan bu hakikate kendini adadı. Kadınlar bu iman şifasını diğer kadınlarla, erkekler de erkeklerle nasıl paylaşabileceklerini düşünüyordu. Ruhlarındaki tüm yaraların ilacını bulmuşlardı: İman. Nasıl durabilirlerdi? Bencil olamazlardı. Etraflarında buna ihtiyacı olan sayısız insan vardı ama henüz bunun farkında değillerdi. Bu nur, onların her birine ulaşmalıydı.

Ama adım adım attıkları yol göründüğü kadar kolay değildi. Bu, Mekke’nin tamamına karşı durmak anlamına geliyordu. Ve bunun bedeli hiç de hafif olmayacaktı. Bu inancı kabul etmek büyük bir cesaret gerektiriyordu. Tüm korkunç adetleriyle birlikte, Cahiliye liderleri bu değişimi asla istemeyecek, ve şiddetle karşı çıkacaklardı. Zor ve acı dolu günler Müslümanları bekliyordu. Artık kimin ruhunun elmas gibi, kimin ruhunun kömür gibi olduğu ortaya çıkacaktı. Sadece Muhammed ﷺ’i inkar etmeni ve bu puta tapmanı istiyorum. İşte Muhammed ﷺ’e uyanların başına gelecek olan budur. Bunu bir uyarı olarak kabul edin!

Bir sonraki bölümde, Müslümanların ne kadar zorlu imtihanlardan geçtiğini ve İslam’ın bugünkü konumuna ne kadar zor şartlarda ulaştığını göreceksiniz. Peygamber Efendimiz ﷺ'in hayatı, insanlık tarihinin en önemli dönüm noktasıydı. Ve bugün bile, açık bir kalple dinleyen ve öğretileri üzerinde düşünen herkes için yeni başlangıçlara ilham vermeye devam ediyor. İnşallah, bu 11 bölümlük seriyi tamamladığınızda, önceki halinizle sonraki haliniz arasındaki farkı çok net bir şekilde görebileceksiniz. Kendinizi yeniden keşfedeceksiniz. Ve bu videoyu arkadaşlarınızla paylaşmayı unutmayın. Her izlediklerinde, inşallah, siz de bu sevaptan pay alacaksınız. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.