“1 Yıl Sonra Bedeni Hâlâ Bozulmamıştı!” – 6.000 Cenazeyi Yıkadı
Yayınlanma tarihi
Ve yaptığım ilk iş, vefat edenlerin cenazelerini almaktı. Dürüst olmak gerekirse bunu para için yaptım. Mezara koyduğum insan sayısı 10.000'i geçti. Ceset torbasını bir açtık, her yer kurtçuklarla doluydu. Solucanlar. Onu kefene sararken, ağzından örümcekler çıkmaya başladı, burnundan ve kulağından küçük kurtçuklar geliyordu. Vefat ettiğinde bize haber verildi. Kardeşi de şöyle dedi: "Hayır, onu yaktıracağım." Ben de "Bak, kardeşin Müslüman. İslami usullere göre gömülmek istiyordu." dedim. "Hayır, hayır. Asla olmaz." Beden içeri girince, ateşe değdiğinde ne oldu biliyor musun? Birden sıçradı. O da, "Aman Allah'ım, o yaşıyor!" dedi. 30 küsur yıldır cenaze yıkayıcısıydı.
Kolumu tuttu ve elimi bacağının üzerine koydu. "Şimdi mutlu musun." dedi. "Öldüğümde beni sen yıkayabilirsin." Polis bunları görmüş, sirenleri çalarak kenara çekmelerini istemiş. Durmamışlar, devam etmişler. Araba kaza yapmış. İki çocuk da yanarak can vermiş. %99.9 oranında yanmışlardı. Bana dediler ki: "Onları nasıl yıkayacaksın?" "Mecburum." Onları yıkama masasına yatırdık. Babamın ölüm belgesini imzaladığımı hatırlayınca, aracı sürüyordum, minibüse baktım ve o arkadaydı, vefat etmişti. Bilirsin, eskiden o beni yıkardı, şimdi ise ben onu yıkıyorum. Ve bilirsin, onu kefenlerken, soğuk tenini hissettim. Dedim ki, "Biliyor musun baba, sen gitmedin.
Her şey yeni başlıyor." Es-selâmü aleyküm Ahmad Hraichie kardeşim, bizimle birlikte olduğun için çok teşekkürler. Muslim Undertaker olarak da biliniyorsun. Towards Eternity olarak seni aramızda görmekten çok mutluyuz. Cezakellahü Hayran (Allah seni hayırla mükafatlandırsın). Sizi gördüğüme çok sevindim ve memnun oldum, en sonunda tanışabildik. Bize kısaca hayatından bahseder misin lütfen? Orta Doğu kökenliyim. Büyükbabamlar İkinci Dünya Savaşı sırasında Lübnan'dan Avustralya'ya göçmüşler. Biz Sidney, Avustralya'da doğduk. Tipik bir gençtim; spor yapardım, kriket, futbol, atletizm, sonra boks, karate. Gençken yaptığım ilk iş, vefat edenlerin cenazesini almaktı.
Oradan mezar kazıcısı oldum ve sonra ölüm dünyasının içine çok daha fazla girdim, ölüm ve dünyadaki son gün üzerine. 1996'dan, gömdüğüm ilk kişiden bugün 2026'ya kadar. Bugüne kadar mezara koyduğum, gömdüğüm insan sayısı 10.000'i geçti, yıkadığım insan sayısı ise 6.000'in üzerinde. Neden bu işi seçtin? 14-15 yaşlarımdayken, karşıma çıkan ilk iş topluluğumuz için cenaze taşımaktı. Ve dürüst olmak gerekirse bunu para için yaptım. Ölü taşımak istediğim için yapmadım, ölülerle çalışmak daha iyi para kazandırıyordu - Evet çünkü kimse bu işi yapmak istemiyordu. Ve mesele şuydu ki, gecenin herhangi bir saatinde olabilirdi. Ben de düşündüm ki, cenaze başına 30 dolar, vay canına, bu iyi para.
Haftada üç tane gelse 90 dolar, şimdiden... Bir yılda üç yıllık para kazanırım... Böyle hesaplar yapıyordum, çünkü gençken paraya ihtiyacın oluyor. Ama işin püf noktası şuydu ki yanımda birini getirmem gerekiyordu. Telefon gelirdi, ben de derdim ki, "Hey, benimle gelir misin? Hızlıca bir şey halletmem gerekiyor." Arkadaşım minibüste beklerdi... Onu da götürürdüm, cenaze almaya hastaneye giderdik... "Ne yapıyorsun dostum? Sadece bir işimiz var demiştin!" Onlara da benimle birlikte taşıtırdım. Yani her seferinde bir yolunu bulurdum işte. Bilirsin, cenazeleri aldıktan sonra, o zamanlar onları garaja geri getirirdim.
Ve uzun, uzun yıllar sonra yaşlılar öldü, sonra da bunu yapacak benden başka kimse kalmadı. İnsanlar senin işini duyduklarında korkuyorlar mı? Merak ediyorlar, meraklanıyorlar yani. Bazı yaşlılar batıl inançlıdır. El sıkışmak için uzandığımda, "Ooo" yaparlar. Ben de "Sorun yok, bugün sadece iki kişi yıkadım." derim. Bilirsin işte. Sonra bana bakıp derler ki: "Öldüğümde bana iyi bak". Ben de "Merak etme, sen sadece öl. Sen öldükten sonra gerisini bana bırak." derim. Bilirsin, büyüklere saygım vardır. İlk kez bir cenaze yıkadığında neler hissettin? Yanında durduğum adam oydu. 30 küsur yıldır cenaze yıkayıcısıydı. Ve bana çok şey öğretirdi, işi ondan öğrenirdim yani.
Benim için bir baba figürü gibiydi. Çocuklarının hepsi öldürülmüştü ve onları o yıkamıştı. Hatta karısını bile kendisinin gömdüğünü hatırlarım. Tabii 80 küsur yaşına gelmişti, hastalanmaya başladı ve o hastaneye gidip gelirken yıkama işlerine ben girmeye başladım. Sonra bir gün çıkıp geldi, genç bir adamın cenazesi vardı. Orada bir sürü genç vardı, o da aniden çıkageldi. İnsanlar bana şöyle dedi: "İşini almak için geri dönmüş". Ben de "Bu onun işi, benim değil." dedim. Sonra bir sandalye aldı, yıkama masası da buradaydı, sandalyeyi yıkama masasının tam önüne koydu. Bana baktı, sert bir adamdı, sağlamdı. "Başla." dedi. Ben de dedim ki: "Rabbişrah lî sadrî ve yessir lî emrî. (Rabbim!
Gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır.) Bismillahirrahmanirrahim" Bunu daha önce de yapmıştım. Ve yıkadım, o sadece izliyordu. Bana bir iki defa, "Biraz daha, biraz daha." dedi. Ben işimi bitirdim, ayağa kalktı, ofise geçip oturdu. Yıkama ve kefenlemeyi bitirdim, "İçeri gel, yanıma otur." dedi. Kolumu tuttu ve elimi bacağının üzerine koydu. "Şimdi mutlu oldum." dedi. "Öldüğümde beni sen yıkayabilirsin." Sübhanallah. Ve yürüyüp gitti. Pencereden arkasından baktım, şöyle kendine has bir yürüyüşü vardı... Oradaki adam da bana demişti ki: "İşini geri almak için geri donecek". Ben de, "Hayır. Veda etmeye geldi. Geri dönmeyecek." dedim. Birkaç gün sonra vefat etti. Sübhanallah.
Ve sonra onu ben yıkadım. Yıkayıcı yıkanıyordu işte. Ve vallahi bu... Onu ben gömdüm, ben yıkadım, her şeyini ben yaptım yani. Anneme çok yakın bir yere gömüldü, hemen annemin arkasına, ne zaman annemi ziyarete gitsem onu da görüyorum. Cenaze yıkarken hiç gerçekten korktuğun oldu mu? Korku değil de daha çok bir acizlik hissi. Bilirsin, geçenlerde birkaç günlük bir cenaze yıkadım. Yaz mevsimiydi, Avustralya'da hava 40 küsur derece. Bu sıcakta cenaze çok çabuk çürür. Gidip onu aldık, hiç kimsesi yoktu. Ceset torbasını bir açtık, her yer kurtçuklarla doluydu. -Solucanlar. -solucanlar. Beyaz kurtçuklar.
Ve bilirsin, sübhanallah, elimden geldiğince temizledim onu, sonra yıkamaya başladım, bitti, kuruladık ve kefenledik. Onu kefene sararken, ağzından örümcekler çıkmaya başladı, burnundan ve kulağından da küçük kurtçuklar geliyordu. Hiç çok ağır hasar görmüş bir cenaze yıkamak zorunda kaldın mı? Ve şimdiye kadar karşılaştığın en zor vaka neydi? Daha 20 yaşında bile olmayan, çok yakın arkadaş iki genci hatırlıyorum. Akşam 11 civarı spor salonuna gidip antrenman yapmışlar. Ve çocuklardan birinin ehliyeti yokmuş, ehliyetine el konulmuş yani. Tam geri dönüyorlarken polis bunları görmüş, sirenleri çalarak kenara çekmelerini istemiş. Durmamışlar, devam etmişler.
Sonrasında tam olarak ne oldu bilmiyoruz ama her neyse, araba kaza yapıp patlamış. İki çocuk da yanarak can vermiş. Yanmış derken, %99.9 oranında yanmışlardı demek istiyorum. Bana dediler ki: "Onları nasıl yıkayacaksın?" Ben de "Allah'a tevekkül ettim." dedim. "Mecburum, çünkü bu çocukların beni çok sevdiğini biliyorum." Beni spor salonunda görürlerdi hep, bilirsin, ben bu gençler için bir rol modelim. Neyse, onları yıkama masasına yatırdık. Havluları aldım, ıslattım. Çöpe. Bir havlu daha. Sadece hafifçe dokunduruyorum. Çöpe. Sanırım 20 küsur havlu kullandım, sırf vicdanım rahat etsin diye, onları yıkadım diyebilmek için. Sübhanallah.
Bak, çok uzun zaman önce değildi, hatırlıyorum, bir apartman dairesine gittik, polisi çağırdık, ordalardı, kapıyı kırdılar. İçerideki adam, kalorifer... Kış mevsimiydi, kalorifer hala açıktı ve o, kaloriferin yanında ölmüştü. Tam altı hafta geçmişti. Yani patlamıştı, midesi patlamıştı, şişmiş ve yarılmıştı, gerçekten korkunç, feci bir manzaraydı. Polis memurunun dışarı kaçtığını hatırlıyorum, dayanamadı, şöyle öğürüyordu. Sübhanallah, adamı kaldırdığımızı hatırlıyorum da, bilirsin, ölü bir vücut ağırdır. Onu cenaze evine geri götürdük ve o koku öyle kötüydü ki, uzun süre oradan çıkmadığını hatırlıyorum. Kokusunu çok uzun zaman sonra bile alabiliyordun, çünkü ceset feci şekilde çürümüştü.
Bazen ne yapıyorum biliyor musun? Yanımda iki tane Vicks mentollü burun çubuğu bulunduruyorum. Onları burnuma sokuyorum, şöyle, böylece sürekli Vicks kokusu geliyor. -Öyle mi? Ölümün kendine has bir kokusu vardır. Biliyorsun, polisler ya da adli tıpçılar bu kokuyu tanırlar, çünkü insanların bir süredir ölü olduğu yerlere, olay mahallerine giderler. Bu koku hep aynıdır yani. Hiç bir çocuğun cenazesini yıkamak zorunda kaldın mı? Evet, birçok çocuğun cenazesini yıkadım. Çocuklar da beni incitir. Çocuklar yıkanırken çok ağlarım, özellikle anne babalarını gördüğümde, hele bir de babasının o çocuk için, "Benim küçük bir kopyamdı. Beni taklit eder, peşimden her yere gelirdi." dediği bir çocuksa.
Ama bu bir imtihan dostum, Allah'ın bir imtihanı. Bir çocuk hatırlıyorum, sınıfta oturuyordu. Bir kadını okula çağırmışlar çünkü oğlu biraz yaramazlık yapıyormuş. Kadın da müdürle görüşmeye gitmiş. Tam ayrılırken, gaza basmak istemiş. Su şişesi frenin altına düşmüş, o da şişeyi almak isterken yanlışlıkla gaza yüklenmiş, araba da geri gitmek yerine ileri fırlamış, doğruca binanın içine, böyle bir odanın içine dalmış ve iki çocuğun ölümüne sebep olmuş. Biri Müslüman, diğeri Müslüman olmayan iki çocuk. Bu kadın çok perişan durumdaydı, yaşlı bir kadındı. Çocuğun cenazesini kaldırırken, babası arabada yanımdaydı. Ona dedim ki: "İntikam alacağın doğru mu?".
Çünkü kadın da Müslüman, onlar da Müslüman. O da, "Hayır, onu affettim." dedi. Ben de "Onu affettin mi? Millet intikam alacağını söylüyor." dedim. O da dedi ki: "Hayır. Daha 6 ay önce kocasının taziyesindeydim adam öldüğünde evine gitmiştim, hatta evinde yemek bile yemiştim. Hayır, onu affediyorum". Mezarlığa gidiyoruz ve arabanın arkasında tabut var ve oğlu ondan bu kadar uzakta. O ise tüm dünyaya, "Onu affettim." diyor. -Bu olay tüm dünyada viral oldu. -Vay canına. Ve bilirsin, sübhanallah, bu işte İslam'ı gösteriyor. İşte gerçek İslam budur. Cenazeden hiç şöyle bir ses duyduğun oldu mu peki…? Ah.. ceset bazen ses çıkarır. Bilirsin, sanki hava, hava çıkar gibi... Sanki...
Kaslar gevşer, özellikle de ılık suyla yıkanmaya başladığında, her şey gevşer, seğirirler, mesela kol şöyleyken birden hareket ediverir, sen de "Ne oldu, bana kim dokundu?" diye düşünürsün. Bilirsin işte bunun sadece normal, sıradan bir şey olduğunu, yaşamadıklarını biliyorum. Sübhanallah, bir keresinde gömme işlemi yapıyorduk, bir adam ayakta duruyordu, bilirsin işte o... mezarın başındaydı, sanırım telefonu şuradaydı ve öne doğru eğilmişti, telefonu mezara düşürdü ama düşürdüğünün farkında bile değildi. Ben de içeride, en alttayım, işi bitirmişiz ama hala merhumun olduğu dip taraftayım, neyse bitirdik, mezarı tahtalarla kapattık, sonra toprağı attık, derken adam "Telefonum nerede?
Telefonumu bir çaldırabilir misiniz?" dedi. Ben de telefonunu çaldırdım, çaldığını duyabiliyoruz ve gittikçe yaklaşıyoruz, ses mezardan geliyor. Sübhanallah. Mezarın içinde çalıyor telefon. Bana baktı, ben de dedim ki, "Geçmiş olsun kardeşim, gitmiş." Öldükten sonra nasıl yıkanıp gömüleceğimi adım adım açıklayabilir misin? Ölüm vaktin geldiğinde, Allahu Teâlâ elçilerini, yani melekleri gönderir, önce onlar aşağı inerler. Oraya otururlar ve bazen vefat eden kişinin bir yere dik dik baktığını görürsün. İşte o an, ölüm meleği başucunda durur ve ruhun bedenden ayrılır; anlatıldığı gibi bir bardaktan su dökülür gibi, güzelce ve yavaşça. İnsanlar bu yüzden... Görüyor musun? Şöyle yapmazlar...
Aslında son nefeslerini içeri çekerler. Öldüğünüzde nefes içeri girer, dışarı çıkmaz. İşte ölüm budur, gözler yukarı bakar. Eğer açıklarsa, çünkü ruhlarının bedeni terk ettiğini görürler. Elimizde özel bir malzeme var, binlerce adet sipariş ettik. Buradan dizlere kadar uzanıyor ve kumaşı siyah keçeden. Yani su altına kesinlikle sızmıyor. Şimdi, suyun üzerine bir havlu koysan ne olur? Şeffaflaşır, arkasını gösterir. Üzerine beyaz bir havlu koysak ve yıkasak her şey görünür. - Evet Bakmana bile gerek yok, evet. Bu şeffaf değil. Yıkamaya gittiğimizde ilk yaptığımız şey, önce karnına bastırırız, midesinde hiçbir şey kalmadığından emin oluruz. Karnına bastırırız ki içerde ne varsa dışarı çıksın.
Hemen. Pislikleri çıkarırız. Bazen çok uğraşman gerekir. Sürekli bastırırsın, çıkar, çıkar, çıkar. Bazen hepsi dışkıyla karışmış ilaçtır. Çünkü biliyorsun, bunu yapmazsan beyaz kefene sarıyoruz. Düşünsene, onu sardın, bir iki saat sonra mezarlıktasın, bedeni mezara koymak için kaldırıyorsun ve altı tamamen dışkı olmuş. Bu... İşte bu yüzden bir süngerle, sabunla ya da sidr yaprağıyla, alt taraftan güzelce temizleriz. Sonra da bakıyoruz. Temiz mi? Bakarız, dışkı veya olmaması gereken bir şey var mı diye sürekli kontrol ederiz, ta ki o sabun bembeyaz kalana kadar, o zaman temizlendiğini anlarız. O bölgelere bizzat elinle dokunmuyorsun değil mi, şöyle...?
Hayır, hayır, aranızda bir engel, bir bariyer oluyor. Amacımız şunu sağlamak: süngere ya da sabuna baktığımızda, temiz çıktığından, leke veya iz kalmadığından emin olmak. Masa şöyledir ve bir gideri vardır. Cenaze üstte durur, böylece çıkan her şey doğrudan gidere akar. Eğer çok fazla birikmişse ve temizlersek, arka tarafa pamuk koymak zorunda kalırız. Pamuğu elimizin altından yerleştiririz, orayı kapatmak için, bilirsin işte bir tıpa gibi ve bir plastik, pamuk şerit koyarız ki dışarı sızmasın. Yani bu iş o kadar da kolay değil. Çok mahrem ve çok sorumluluk gerektiren bir iş. Büyük sorumluluk. Eğer ölümünüz ilan edilirse, cenazeniz için hazırlıklar yapılır.
Bütün dünyada ya da çevre muhitlerde bir WhatsApp mesajı yayılır, ne kadar tanındığına bağlı olarak tabi. "Falan kişi öldü." Tanıdığın insanların ya da yabancıların omuzlarında taşınırsın, tabutu kaldırabilecek kaç kişi olduğuna bağlı olarak. Bir mezara, topraktaki bir çukura doğru ilerlerler. Ve insanlara hep söylerim; o çukur, kedinin pislemek için kazdığı çukur gibidir, sadece biraz daha derindir. Başka bir deyişle, öldün işte, seni bir çukura koyup giderler. Şuna bir bak. Bir insanın sonunun nasıl olduğuna bir bak. Müslümanlar neden cenazeyi gömmeden önce yıkarlar? Ve kremasyonun dünya çapında yaygın olduğu düşünülürse, Müslüman olmayanlar bu uygulamayı garip karşılıyor mu?
Cenazeleri nasıl yaktıklarını hiç gördün mü? Onu gördüğünde, İslam'ın getirdiği saygınlığın ne olduğunu anlarsın. Bir cenazeyi yaktıklarında... Hatırlıyorum da bir keresinde bir adam vardı, yaşlı bir adam, İslam’a dönmüş biriydi, Müslüman olmuştu, Avrupalı yaşlı bir adamdı ama Avustralya'da yaşıyordu. En yakın akrabası da kardeşi olduğundan, onun üzerinde vasiyet hakkı vardı. Vefat ettiğinde bize haber verildi. Kardeşi de şöyle dedi: "Hayır, onu yaktıracağım." Ben de "Bak, kardeşin Müslüman. İslami usullere göre gömülmek istiyordu." dedim. "Hayır, hayır. Asla olmaz." dedi.
Tamam, biz de gidip kremasyonu izledik, sırf onu görmek için, emin olmak, onun için dua etmek ve bunun gibi şeyler için, çünkü artık bizim kontrolümüzde değildi. Beden içeri girince, ateşe değdiğinde ne oldu biliyor musun? Birden sıçradı. O da, "Aman Allah'ım, o yaşıyor!" dedi. Ben de dedim ki, "Hayır kardeşim, onu az önce iki kez öldürdün". Kötü hissetsin diye böyle dedim. Çünkü olan şey şu, ısı, yoğun ısı, kasları ve sinirleri büzer, beden de böyle sıçrar. Bu azaptır. Bu azaptır. İslam'da bir Müslüman temiz bir hayat yaşar. Tuvalete gidersin, yıkanırsın, namaz kılarken abdest alırsın.
Yani izzet, o bedeni tekrar temizlik ve paklık haline getirmektir, sonra onu toprağa koyarlar, çünkü toprak temizdir. Eğer sosyal medya hesaplarıma bakarsan, insanların yorumlarını okursun. "Ben Katoliğim" derler, hemen kimliklerini belirtirler, "Ben Müslüman değilim. Ama sizin yaptığınız şey izzetli. Vefat edene gösterdiğiniz şey gerçek insanlıktır." Hep bu tarz konuşmalar, ölülere saygı duyduğumuza, onlara değer verdiğimize ve haklarını teslim ettiğimize dair.
Birçok önde gelen yapımcı benimle küçük belgeseller çekti, cenazelere geldiler ve dönüp dediler ki: "Dostum, bu hayatımda gördüğüm, bir cenazeye gösterilebilecek en saygın muamele." O adamı hatırlıyorum, o esnada insanlar tabutu camiye taşımak için koşturuyordu. Ve bu insanları hatırlıyorum, Müslüman değillerdi, o yapımcılar falan. "Bunların hepsi onun ailesi mi?" dediler. Ben de "Hayır, hayır, hepsi yabancı." dedim. "Peki neden tabutu taşıyorlar?" Ben de "Çünkü İslam'da hepimiz birbirimizin din kardeşiyiz." dedim. O da sadece "Dostum, bu çok güzel bir şey." diyebildi. Çok ama çok fazla cenazeye katıldın. İnsanların en çok pişmalık duyduğu şey nedir?
İnsanların en çok pişmanlık duyduğu şey akrabalık bağlarını düzeltmemiş olmak. Mesela bir keresinde bir adam vardı, kafasını duvara vurmaya başlamıştı, çünkü 10 yıldır kardeşiyle konuşmuyordu. Aptalca bir "o dedi, bu dedi, ne dediyse dedi" yüzünden tam 10 yıl. Ve şimdi ölüm anı geldiğinde, "Neden onu aramadım ki, keşke bunu bıraksaydım, ne önemi vardı?" diyordu. Ama artık çok geç. Kimse kim olduğunu bilmediği için adli tıbba kaldırılan bir anne. Evde bir haftadan fazla bir süredir ölüymüş, çocukları da aynı sokakta yaşıyor ama bilin bakalım ne var, anneleriyle konuşmuyorlar. Cenaze töreni sırasında, toprağı, çamuru yumrukluyorlardı, bununla başa çıkamıyorlardı.
İşte bu yüzden, insan olarak bunu sineye çekin. Gururunuzu bir kenara bırakın. Kibrinizi yenin, çünkü vallahi bu pişmanlıklara değmez, çünkü mezara girdiğin anda pişmanlıklar ve diğer her şey son bulur. O yüzden şimdiden buna bir son verin, mezara götürmeden önce. Bu dünyadaki gerçek zenginlik kanaatkarlıktır. Sekinedir; yani iç huzuru. Kanaatkarlık, asla eksilmeyen ve yok olmayan bir hazinedir. Ölüler bizi görebilir mi ya da duyabilir mi? Peygamberimiz Aleyhisselâm tarafından rivayet edilen bir hadis vardır; ölüm anında, uzaklaşan ayak seslerini duyarsın. Ayak seslerini duyarsın; yani artık mezarda yalnızsın, insanlar seni bırakıp gitmiştir.
Bu, bu konunun rivayet edildiği tek zamandır ama ne tür bir işitme olduğunu yalnızca Allah bilir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: "Ölünün uzuvlarını kesmeyin veya kemiklerini kırmayın." Çünkü ölüler hissedebilir, tıpkı yaşayanlar gibi hissedebilirler. Sonuçta en doğrusunu Allah bilir ama biz her zaman, her şeye olumlu yaklaşırız inşallah. - Evet Bir kişi gusül abdesti almadan vefat ederse ne olur? Eğer bir kişi bilerek veya kasten gusül abdesti almak istemiyorsa, - Evet örneğin, bilemiyorum, eşiyle münasebette bulunup öylece işine gücüne dönüyorsa ve gusül abdesti almamışsa, bu durum, o kişi cünüptür. Cünüplük halindedir. Bunun hesabını Allah ona soracaktır.
Ancak bu artık Müslüman olmadığı anlamına gelmez. Elbette o hala bir Müslüman'dır, yine de yıkanması, kefene sarılması ve temizlenmesi gerekir. Ama bu onun için bir günahtır. İşinde deneyimlediğin herhangi bir şey seni hiç çok uzun süre etkiledi mi? Bu anlattığım 25 yıl önceydi, cenazeyi bitirmiştik, makineye atladım, ekskavatörle kazmaya devam ettim. Bu adam ekskavatörün yanında duruyordu, uzun boyluydu, çok yüksekte duruyordu. Ben de yukarıdaydım, o da yukarıdaydı. Ve yanında kendinden daha kısa iki adam vardı. Üzerinde de, hatırlıyorum, siyah deri bir ceket vardı. Bana şöyle dedi: "Başka bir cenaze mi var?" Ben de "Hayır, hayır, sadece yedek mezar." dedim. Çünkü yedek mezarlar kazardım.
Yanındaki iki arkadaşının "Ali, Ali, hadi gidelim." dediğini hatırlıyorum. O da gitti. Ertesi gün yağmur yağmıştı, hatırlıyorum. Ondan sonraki gün beni arayıp, "Git bir mezar kaz, biraz daha büyük olsun." dediler. Ben de "Dostum, biz iki metre kazıyoruz, kim olursa olsun, iki metreden daha büyük olamaz." dedim. Bilirsin, abartıyorlar. Cenaze geldi, mezarın içindeydim, bana uzattılar, ben de içine aldım, bilirsin, beyaz kefen, kim olduğunu falan bilmiyorsun, hiçbir şey yok. Ama mezardan daha uzun olduğunu hatırlıyorum, bu yüzden sığması için bacaklarını biraz bükmek zorunda kaldım. Çıktık, üstünü kapattık, gittik.
Ertesi sabah, sabahın erken saatlerinde kazmaya gittim ve mezarın başında bir kadın gördüm, bir gün önce henüz kapattığım mezarın başındaydı. Ben de makineyi kapattım ve eskiden sorular sorardım, "Ne dediler, ölmeden önce ne yaptılar, bir şey yediler mi, bir şey oldu mu?" Çok meraklıydım. Bana dedi ki, "İnanamazsın. Birkaç gün önce buradaydı." "O cenaze için mi?" dedim. "Evet" dedi. "Nasıl öldü?" dedim. O da, "Uykuya daldı, sabah dürttüm, uyanmadı." Kırk yaşındaydı. "Deri ceket giyiyor muydu?" diye sordum. Dedi ki, "O en sevdiği ceketti, hep deri ceket giyerdi." "Yanında iki adam var mıydı, onlar en iyi arkadaşları mıydı?" dedim.
Sonra toprağın üstündeki plakaya, isme baktım, "Ali" yazıyordu. - Sübhanallah Ve onun olduğunu anladım. Çünkü boyluydu ve her şey ona uyuyordu. Meğer kendi mezarına bakmış. Bunu ona söylemedim tabii ama evet. Hiç sevdiğin birini yıkayıp defnettin mi? Nasıl bir duyguydu? Babamı, hem de çok yakın zamanda. Babamın ölüm belgesini imzaladığımı hatırlayınca, onun benim doğum belgemi imzaladığını hatırladım. Onu hastaneden alıp morga götürürken, aracı sürüyordum, minibüse baktım ve o arkadaydı, vefat etmişti. Dedim ki, "Seni ben götürüyorum baba. Bana araba kullanmayı sen öğrettin." Ve bana araba kullanmayı öğrettiği zamanları hatırlıyorum, "Yürü! Ne yapıyorsun!" falan derdi ya.
Şimdi seni ben götürüyorum. Bilirsin, eskiden o beni yıkardı, şimdi ise ben onu yıkıyorum. Ve bilirsin, onu kefenlerken, hastalandığımda ya da yatakta olduğum zamanları hatırlıyorum, gelip üzerime battaniye örter ve beni kontrol ederdi. Şimdi ben battaniyeyi onun üzerine örtüyorum. Ve sübhanallah, onu defnettiğimde, bu, onu son kez görüp öpebildiğim andı, babam dışında mezarda hiç kimsenin yüzünü açmadım, kimseyi öpmedim. Ve soğuk tenini hissettim. Dedim ki, "Biliyor musun baba, sen gitmedin. Her şey yeni başlıyor. Yakında biz de yanında olacağız inşallah." Hayatında yapacağın en zor şey, anne babanı toprağa vermektir. Bu, herkesin yaşamak zorunda kalacağı bir şey.
Ya çocuğunu defnedeceksin ya da anne babanı defnedeceksin. Ve işte o anda insanların gerçekle yüzleştiğini görüyorum. Mezarlıkta hiç gizemli bir şey yaşadın mı? Çalışıyorduk ve yurtdışında bir mezarı bir yıl sonra açtılar, normalde bir mezarda birkaç kemik dışında bir şey kalmaz. Kemikleri çıkarıp başka bir beden koyarlar, çünkü çok fazla arazi yoktur. Bu mezarı açar açmaz, mezarın durumunu gördüler, ceset hala bozulmamıştı. Hala olduğu gibi duruyordu. Onlar da kapattılar. 12 ay sonra tekrar açtılar. Aradım ve ne olduğunu sordum, çünkü oradan ayrılmıştım, "Hala aynı." dediler. - Sübhanallah Bu yüzden onu bir daha asla açılmayacak şekilde işaretledik.
Bir Müslümanın son anlarında imansız bir şekilde ölmesi mümkün müdür? Yani son anlarında imanını kaybetmesi? Elbette. Elbette. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bu yüzden şöyle buyurmuştur: "Hayırlı bir son isteyin." Hüsn-i hatime. Her zaman iyi bir son dileyin. Allah'tan bize salih bir son, güzel bir son vermesini isteyin, çünkü İslam alimi İmam Ahmed, babası vefat ederken, bilinci gidip geliyormuş. Ve sürekli "Hayır, henüz değil, henüz değil" diyormuş. Sonunda bir şeyler söyleyebildiğinde, oğlu ona demiş ki: "Baba, sen salih bir adamsın. Ölümden mi korkuyorsun?" O da "Hayır oğlum, şeytan başucumda oturuyordu, elini ısırıp diyordu ki, 'Ey Ahmed, seni kaybettim!
Ey Ahmed, elimden kaçtın, elimden kaçtın...' yani cennete ulaştın, seni alt edemedim." O da "Hayır, henüz değil, henüz değil" diyordu. Yani henüz kaybetmedim demek istiyordu. Savaş ölünceye kadar bitmez. Ölüp de iki ayağın birden cennete girdiğinde, işte o zaman başarmışsındır. O zamana kadar imtihan ölüm anında daha da zorlaşarak gelir, çünkü en büyük sabra tam o an ihtiyaç duyulur. Şeytanın, seni yolundan döndürmek, sonunda seni caydırmak için en ağır sınavlardan ve imtihanlardan geçirdiği andır bu. Seni ahiretin olmadığına, böyle bir şeyin olmadığına inandırmak ister. Böyle bir şey yok der. Sevdiklerini kaybeden insanlar, onlara ahirette fayda sağlamak için onlar adına ne yapabilirler?
Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bize haber verdi ki ölünce, bu dünyayla bağımız kesilir. Ama sonra dedi ki, burada güzel bir rahmet var. Öldüğünüzde sizin için devam eden üç şey vardır. Sizin için dua eden salih bir evlat; bu yüzden çocuklarınıza yatırım yapın. Öğrettiğin ve birinin devam ettirdiği faydalı ilim. O halde insanlara öğretin. Öğretmen olun, ilim verin, nasihat verin. İyi nasihat, kötü nasihat değil. Üçüncüsü de yaptığınız sadaka-i cariye. Bir su kuyusu açtırmak, bir cami yaptırmak, ne olursa olsun. Ve Kuran buyurur ki, şöyle diyeceğiz: "Rabbim!
Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım" Peki ölümü hatırlamaları için onlara tavsiyen ne olurdu? Hayatta olduğunuz sürece ölümü hatırlayın. Başka bir deyişle, onu sık sık hatırlayın. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın bize buyurduğu gibi ölüm, lezzetleri yıkıp yok edendir. Ölümü hatırlamak, kalplerimizi yumuşatır. Ve bu dünyadaki dertlerin geçici olduğunu anlamamızı sağlar. Hastalıklar, musibetler, imtihanlar, hepsi geçici. Ve bu bizi salih ameller işlemeye ve Yaratıcımızla, ruhumuzun sahibiyle buluşmaya yakınlaştırır; bizi yaratan ve ruhumuzu geri çağıracak olanla, ait olduğumuz, Allah'la; ki şüphesiz yine O'na döneceğiz.
Ama normal insanlar için tavsiyem; mezarlığı ziyaret edin, çocuklarınızı mezarlığa götürün. Dünyanın ne olduğunu anlasınlar. Bu dünyanın geçici olduğunu, bir illüzyon olduğunu görsünler. Kendiniz için de mezarlık ziyareti bir fazilettir, çünkü kalbinizi yumuşatır ve hatırlarsınız ki, Sübhanallah, bir gün siz de, tıpkı sizden önce yürüyen, daha büyük evlere sahip olan, sizden daha nüfuzlu olan o insanlar gibi. Onlar şimdi toprağın altındalar, bugün siz buradasınız ama yarın tıpkı onlar gibi toprağın altında olacaksınız. Günde beş vakit düzenli namaz kılmakta zorlanıyor musunuz?
Ya da belki de Kur'an'ı Arapça okumayı öğrenmek ve Rabbinize daha da yakınlaşmak istiyor ama nereden başlayacağınızı bilmiyorsunuz. Sizin için harika bir haberimiz var. Bu yolculukta size yardımcı olmak için tamamen ücretsiz ve reklamsız iki uygulama geliştirdik. Namaz takip uygulamamızla 40 gün boyunca namazlarınızı takip edebilir ve düzenli namaz kılma alışkanlığı kazanabilirsiniz. Lamelif uygulamasıyla da Kur'an okumayı sıfırdan, kısa, sade ve keyifli derslerle öğrenebilirsiniz. Artık daha fazla ertelemeyin. Bugün ilk adımınızı atın ve açıklamadaki bağlantılardan uygulamaları indirin.
Kolumu tuttu ve elimi bacağının üzerine koydu. "Şimdi mutlu musun." dedi. "Öldüğümde beni sen yıkayabilirsin." Polis bunları görmüş, sirenleri çalarak kenara çekmelerini istemiş. Durmamışlar, devam etmişler. Araba kaza yapmış. İki çocuk da yanarak can vermiş. %99.9 oranında yanmışlardı. Bana dediler ki: "Onları nasıl yıkayacaksın?" "Mecburum." Onları yıkama masasına yatırdık. Babamın ölüm belgesini imzaladığımı hatırlayınca, aracı sürüyordum, minibüse baktım ve o arkadaydı, vefat etmişti. Bilirsin, eskiden o beni yıkardı, şimdi ise ben onu yıkıyorum. Ve bilirsin, onu kefenlerken, soğuk tenini hissettim. Dedim ki, "Biliyor musun baba, sen gitmedin.
Her şey yeni başlıyor." Es-selâmü aleyküm Ahmad Hraichie kardeşim, bizimle birlikte olduğun için çok teşekkürler. Muslim Undertaker olarak da biliniyorsun. Towards Eternity olarak seni aramızda görmekten çok mutluyuz. Cezakellahü Hayran (Allah seni hayırla mükafatlandırsın). Sizi gördüğüme çok sevindim ve memnun oldum, en sonunda tanışabildik. Bize kısaca hayatından bahseder misin lütfen? Orta Doğu kökenliyim. Büyükbabamlar İkinci Dünya Savaşı sırasında Lübnan'dan Avustralya'ya göçmüşler. Biz Sidney, Avustralya'da doğduk. Tipik bir gençtim; spor yapardım, kriket, futbol, atletizm, sonra boks, karate. Gençken yaptığım ilk iş, vefat edenlerin cenazesini almaktı.
Oradan mezar kazıcısı oldum ve sonra ölüm dünyasının içine çok daha fazla girdim, ölüm ve dünyadaki son gün üzerine. 1996'dan, gömdüğüm ilk kişiden bugün 2026'ya kadar. Bugüne kadar mezara koyduğum, gömdüğüm insan sayısı 10.000'i geçti, yıkadığım insan sayısı ise 6.000'in üzerinde. Neden bu işi seçtin? 14-15 yaşlarımdayken, karşıma çıkan ilk iş topluluğumuz için cenaze taşımaktı. Ve dürüst olmak gerekirse bunu para için yaptım. Ölü taşımak istediğim için yapmadım, ölülerle çalışmak daha iyi para kazandırıyordu - Evet çünkü kimse bu işi yapmak istemiyordu. Ve mesele şuydu ki, gecenin herhangi bir saatinde olabilirdi. Ben de düşündüm ki, cenaze başına 30 dolar, vay canına, bu iyi para.
Haftada üç tane gelse 90 dolar, şimdiden... Bir yılda üç yıllık para kazanırım... Böyle hesaplar yapıyordum, çünkü gençken paraya ihtiyacın oluyor. Ama işin püf noktası şuydu ki yanımda birini getirmem gerekiyordu. Telefon gelirdi, ben de derdim ki, "Hey, benimle gelir misin? Hızlıca bir şey halletmem gerekiyor." Arkadaşım minibüste beklerdi... Onu da götürürdüm, cenaze almaya hastaneye giderdik... "Ne yapıyorsun dostum? Sadece bir işimiz var demiştin!" Onlara da benimle birlikte taşıtırdım. Yani her seferinde bir yolunu bulurdum işte. Bilirsin, cenazeleri aldıktan sonra, o zamanlar onları garaja geri getirirdim.
Ve uzun, uzun yıllar sonra yaşlılar öldü, sonra da bunu yapacak benden başka kimse kalmadı. İnsanlar senin işini duyduklarında korkuyorlar mı? Merak ediyorlar, meraklanıyorlar yani. Bazı yaşlılar batıl inançlıdır. El sıkışmak için uzandığımda, "Ooo" yaparlar. Ben de "Sorun yok, bugün sadece iki kişi yıkadım." derim. Bilirsin işte. Sonra bana bakıp derler ki: "Öldüğümde bana iyi bak". Ben de "Merak etme, sen sadece öl. Sen öldükten sonra gerisini bana bırak." derim. Bilirsin, büyüklere saygım vardır. İlk kez bir cenaze yıkadığında neler hissettin? Yanında durduğum adam oydu. 30 küsur yıldır cenaze yıkayıcısıydı. Ve bana çok şey öğretirdi, işi ondan öğrenirdim yani.
Benim için bir baba figürü gibiydi. Çocuklarının hepsi öldürülmüştü ve onları o yıkamıştı. Hatta karısını bile kendisinin gömdüğünü hatırlarım. Tabii 80 küsur yaşına gelmişti, hastalanmaya başladı ve o hastaneye gidip gelirken yıkama işlerine ben girmeye başladım. Sonra bir gün çıkıp geldi, genç bir adamın cenazesi vardı. Orada bir sürü genç vardı, o da aniden çıkageldi. İnsanlar bana şöyle dedi: "İşini almak için geri dönmüş". Ben de "Bu onun işi, benim değil." dedim. Sonra bir sandalye aldı, yıkama masası da buradaydı, sandalyeyi yıkama masasının tam önüne koydu. Bana baktı, sert bir adamdı, sağlamdı. "Başla." dedi. Ben de dedim ki: "Rabbişrah lî sadrî ve yessir lî emrî. (Rabbim!
Gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır.) Bismillahirrahmanirrahim" Bunu daha önce de yapmıştım. Ve yıkadım, o sadece izliyordu. Bana bir iki defa, "Biraz daha, biraz daha." dedi. Ben işimi bitirdim, ayağa kalktı, ofise geçip oturdu. Yıkama ve kefenlemeyi bitirdim, "İçeri gel, yanıma otur." dedi. Kolumu tuttu ve elimi bacağının üzerine koydu. "Şimdi mutlu oldum." dedi. "Öldüğümde beni sen yıkayabilirsin." Sübhanallah. Ve yürüyüp gitti. Pencereden arkasından baktım, şöyle kendine has bir yürüyüşü vardı... Oradaki adam da bana demişti ki: "İşini geri almak için geri donecek". Ben de, "Hayır. Veda etmeye geldi. Geri dönmeyecek." dedim. Birkaç gün sonra vefat etti. Sübhanallah.
Ve sonra onu ben yıkadım. Yıkayıcı yıkanıyordu işte. Ve vallahi bu... Onu ben gömdüm, ben yıkadım, her şeyini ben yaptım yani. Anneme çok yakın bir yere gömüldü, hemen annemin arkasına, ne zaman annemi ziyarete gitsem onu da görüyorum. Cenaze yıkarken hiç gerçekten korktuğun oldu mu? Korku değil de daha çok bir acizlik hissi. Bilirsin, geçenlerde birkaç günlük bir cenaze yıkadım. Yaz mevsimiydi, Avustralya'da hava 40 küsur derece. Bu sıcakta cenaze çok çabuk çürür. Gidip onu aldık, hiç kimsesi yoktu. Ceset torbasını bir açtık, her yer kurtçuklarla doluydu. -Solucanlar. -solucanlar. Beyaz kurtçuklar.
Ve bilirsin, sübhanallah, elimden geldiğince temizledim onu, sonra yıkamaya başladım, bitti, kuruladık ve kefenledik. Onu kefene sararken, ağzından örümcekler çıkmaya başladı, burnundan ve kulağından da küçük kurtçuklar geliyordu. Hiç çok ağır hasar görmüş bir cenaze yıkamak zorunda kaldın mı? Ve şimdiye kadar karşılaştığın en zor vaka neydi? Daha 20 yaşında bile olmayan, çok yakın arkadaş iki genci hatırlıyorum. Akşam 11 civarı spor salonuna gidip antrenman yapmışlar. Ve çocuklardan birinin ehliyeti yokmuş, ehliyetine el konulmuş yani. Tam geri dönüyorlarken polis bunları görmüş, sirenleri çalarak kenara çekmelerini istemiş. Durmamışlar, devam etmişler.
Sonrasında tam olarak ne oldu bilmiyoruz ama her neyse, araba kaza yapıp patlamış. İki çocuk da yanarak can vermiş. Yanmış derken, %99.9 oranında yanmışlardı demek istiyorum. Bana dediler ki: "Onları nasıl yıkayacaksın?" Ben de "Allah'a tevekkül ettim." dedim. "Mecburum, çünkü bu çocukların beni çok sevdiğini biliyorum." Beni spor salonunda görürlerdi hep, bilirsin, ben bu gençler için bir rol modelim. Neyse, onları yıkama masasına yatırdık. Havluları aldım, ıslattım. Çöpe. Bir havlu daha. Sadece hafifçe dokunduruyorum. Çöpe. Sanırım 20 küsur havlu kullandım, sırf vicdanım rahat etsin diye, onları yıkadım diyebilmek için. Sübhanallah.
Bak, çok uzun zaman önce değildi, hatırlıyorum, bir apartman dairesine gittik, polisi çağırdık, ordalardı, kapıyı kırdılar. İçerideki adam, kalorifer... Kış mevsimiydi, kalorifer hala açıktı ve o, kaloriferin yanında ölmüştü. Tam altı hafta geçmişti. Yani patlamıştı, midesi patlamıştı, şişmiş ve yarılmıştı, gerçekten korkunç, feci bir manzaraydı. Polis memurunun dışarı kaçtığını hatırlıyorum, dayanamadı, şöyle öğürüyordu. Sübhanallah, adamı kaldırdığımızı hatırlıyorum da, bilirsin, ölü bir vücut ağırdır. Onu cenaze evine geri götürdük ve o koku öyle kötüydü ki, uzun süre oradan çıkmadığını hatırlıyorum. Kokusunu çok uzun zaman sonra bile alabiliyordun, çünkü ceset feci şekilde çürümüştü.
Bazen ne yapıyorum biliyor musun? Yanımda iki tane Vicks mentollü burun çubuğu bulunduruyorum. Onları burnuma sokuyorum, şöyle, böylece sürekli Vicks kokusu geliyor. -Öyle mi? Ölümün kendine has bir kokusu vardır. Biliyorsun, polisler ya da adli tıpçılar bu kokuyu tanırlar, çünkü insanların bir süredir ölü olduğu yerlere, olay mahallerine giderler. Bu koku hep aynıdır yani. Hiç bir çocuğun cenazesini yıkamak zorunda kaldın mı? Evet, birçok çocuğun cenazesini yıkadım. Çocuklar da beni incitir. Çocuklar yıkanırken çok ağlarım, özellikle anne babalarını gördüğümde, hele bir de babasının o çocuk için, "Benim küçük bir kopyamdı. Beni taklit eder, peşimden her yere gelirdi." dediği bir çocuksa.
Ama bu bir imtihan dostum, Allah'ın bir imtihanı. Bir çocuk hatırlıyorum, sınıfta oturuyordu. Bir kadını okula çağırmışlar çünkü oğlu biraz yaramazlık yapıyormuş. Kadın da müdürle görüşmeye gitmiş. Tam ayrılırken, gaza basmak istemiş. Su şişesi frenin altına düşmüş, o da şişeyi almak isterken yanlışlıkla gaza yüklenmiş, araba da geri gitmek yerine ileri fırlamış, doğruca binanın içine, böyle bir odanın içine dalmış ve iki çocuğun ölümüne sebep olmuş. Biri Müslüman, diğeri Müslüman olmayan iki çocuk. Bu kadın çok perişan durumdaydı, yaşlı bir kadındı. Çocuğun cenazesini kaldırırken, babası arabada yanımdaydı. Ona dedim ki: "İntikam alacağın doğru mu?".
Çünkü kadın da Müslüman, onlar da Müslüman. O da, "Hayır, onu affettim." dedi. Ben de "Onu affettin mi? Millet intikam alacağını söylüyor." dedim. O da dedi ki: "Hayır. Daha 6 ay önce kocasının taziyesindeydim adam öldüğünde evine gitmiştim, hatta evinde yemek bile yemiştim. Hayır, onu affediyorum". Mezarlığa gidiyoruz ve arabanın arkasında tabut var ve oğlu ondan bu kadar uzakta. O ise tüm dünyaya, "Onu affettim." diyor. -Bu olay tüm dünyada viral oldu. -Vay canına. Ve bilirsin, sübhanallah, bu işte İslam'ı gösteriyor. İşte gerçek İslam budur. Cenazeden hiç şöyle bir ses duyduğun oldu mu peki…? Ah.. ceset bazen ses çıkarır. Bilirsin, sanki hava, hava çıkar gibi... Sanki...
Kaslar gevşer, özellikle de ılık suyla yıkanmaya başladığında, her şey gevşer, seğirirler, mesela kol şöyleyken birden hareket ediverir, sen de "Ne oldu, bana kim dokundu?" diye düşünürsün. Bilirsin işte bunun sadece normal, sıradan bir şey olduğunu, yaşamadıklarını biliyorum. Sübhanallah, bir keresinde gömme işlemi yapıyorduk, bir adam ayakta duruyordu, bilirsin işte o... mezarın başındaydı, sanırım telefonu şuradaydı ve öne doğru eğilmişti, telefonu mezara düşürdü ama düşürdüğünün farkında bile değildi. Ben de içeride, en alttayım, işi bitirmişiz ama hala merhumun olduğu dip taraftayım, neyse bitirdik, mezarı tahtalarla kapattık, sonra toprağı attık, derken adam "Telefonum nerede?
Telefonumu bir çaldırabilir misiniz?" dedi. Ben de telefonunu çaldırdım, çaldığını duyabiliyoruz ve gittikçe yaklaşıyoruz, ses mezardan geliyor. Sübhanallah. Mezarın içinde çalıyor telefon. Bana baktı, ben de dedim ki, "Geçmiş olsun kardeşim, gitmiş." Öldükten sonra nasıl yıkanıp gömüleceğimi adım adım açıklayabilir misin? Ölüm vaktin geldiğinde, Allahu Teâlâ elçilerini, yani melekleri gönderir, önce onlar aşağı inerler. Oraya otururlar ve bazen vefat eden kişinin bir yere dik dik baktığını görürsün. İşte o an, ölüm meleği başucunda durur ve ruhun bedenden ayrılır; anlatıldığı gibi bir bardaktan su dökülür gibi, güzelce ve yavaşça. İnsanlar bu yüzden... Görüyor musun? Şöyle yapmazlar...
Aslında son nefeslerini içeri çekerler. Öldüğünüzde nefes içeri girer, dışarı çıkmaz. İşte ölüm budur, gözler yukarı bakar. Eğer açıklarsa, çünkü ruhlarının bedeni terk ettiğini görürler. Elimizde özel bir malzeme var, binlerce adet sipariş ettik. Buradan dizlere kadar uzanıyor ve kumaşı siyah keçeden. Yani su altına kesinlikle sızmıyor. Şimdi, suyun üzerine bir havlu koysan ne olur? Şeffaflaşır, arkasını gösterir. Üzerine beyaz bir havlu koysak ve yıkasak her şey görünür. - Evet Bakmana bile gerek yok, evet. Bu şeffaf değil. Yıkamaya gittiğimizde ilk yaptığımız şey, önce karnına bastırırız, midesinde hiçbir şey kalmadığından emin oluruz. Karnına bastırırız ki içerde ne varsa dışarı çıksın.
Hemen. Pislikleri çıkarırız. Bazen çok uğraşman gerekir. Sürekli bastırırsın, çıkar, çıkar, çıkar. Bazen hepsi dışkıyla karışmış ilaçtır. Çünkü biliyorsun, bunu yapmazsan beyaz kefene sarıyoruz. Düşünsene, onu sardın, bir iki saat sonra mezarlıktasın, bedeni mezara koymak için kaldırıyorsun ve altı tamamen dışkı olmuş. Bu... İşte bu yüzden bir süngerle, sabunla ya da sidr yaprağıyla, alt taraftan güzelce temizleriz. Sonra da bakıyoruz. Temiz mi? Bakarız, dışkı veya olmaması gereken bir şey var mı diye sürekli kontrol ederiz, ta ki o sabun bembeyaz kalana kadar, o zaman temizlendiğini anlarız. O bölgelere bizzat elinle dokunmuyorsun değil mi, şöyle...?
Hayır, hayır, aranızda bir engel, bir bariyer oluyor. Amacımız şunu sağlamak: süngere ya da sabuna baktığımızda, temiz çıktığından, leke veya iz kalmadığından emin olmak. Masa şöyledir ve bir gideri vardır. Cenaze üstte durur, böylece çıkan her şey doğrudan gidere akar. Eğer çok fazla birikmişse ve temizlersek, arka tarafa pamuk koymak zorunda kalırız. Pamuğu elimizin altından yerleştiririz, orayı kapatmak için, bilirsin işte bir tıpa gibi ve bir plastik, pamuk şerit koyarız ki dışarı sızmasın. Yani bu iş o kadar da kolay değil. Çok mahrem ve çok sorumluluk gerektiren bir iş. Büyük sorumluluk. Eğer ölümünüz ilan edilirse, cenazeniz için hazırlıklar yapılır.
Bütün dünyada ya da çevre muhitlerde bir WhatsApp mesajı yayılır, ne kadar tanındığına bağlı olarak tabi. "Falan kişi öldü." Tanıdığın insanların ya da yabancıların omuzlarında taşınırsın, tabutu kaldırabilecek kaç kişi olduğuna bağlı olarak. Bir mezara, topraktaki bir çukura doğru ilerlerler. Ve insanlara hep söylerim; o çukur, kedinin pislemek için kazdığı çukur gibidir, sadece biraz daha derindir. Başka bir deyişle, öldün işte, seni bir çukura koyup giderler. Şuna bir bak. Bir insanın sonunun nasıl olduğuna bir bak. Müslümanlar neden cenazeyi gömmeden önce yıkarlar? Ve kremasyonun dünya çapında yaygın olduğu düşünülürse, Müslüman olmayanlar bu uygulamayı garip karşılıyor mu?
Cenazeleri nasıl yaktıklarını hiç gördün mü? Onu gördüğünde, İslam'ın getirdiği saygınlığın ne olduğunu anlarsın. Bir cenazeyi yaktıklarında... Hatırlıyorum da bir keresinde bir adam vardı, yaşlı bir adam, İslam’a dönmüş biriydi, Müslüman olmuştu, Avrupalı yaşlı bir adamdı ama Avustralya'da yaşıyordu. En yakın akrabası da kardeşi olduğundan, onun üzerinde vasiyet hakkı vardı. Vefat ettiğinde bize haber verildi. Kardeşi de şöyle dedi: "Hayır, onu yaktıracağım." Ben de "Bak, kardeşin Müslüman. İslami usullere göre gömülmek istiyordu." dedim. "Hayır, hayır. Asla olmaz." dedi.
Tamam, biz de gidip kremasyonu izledik, sırf onu görmek için, emin olmak, onun için dua etmek ve bunun gibi şeyler için, çünkü artık bizim kontrolümüzde değildi. Beden içeri girince, ateşe değdiğinde ne oldu biliyor musun? Birden sıçradı. O da, "Aman Allah'ım, o yaşıyor!" dedi. Ben de dedim ki, "Hayır kardeşim, onu az önce iki kez öldürdün". Kötü hissetsin diye böyle dedim. Çünkü olan şey şu, ısı, yoğun ısı, kasları ve sinirleri büzer, beden de böyle sıçrar. Bu azaptır. Bu azaptır. İslam'da bir Müslüman temiz bir hayat yaşar. Tuvalete gidersin, yıkanırsın, namaz kılarken abdest alırsın.
Yani izzet, o bedeni tekrar temizlik ve paklık haline getirmektir, sonra onu toprağa koyarlar, çünkü toprak temizdir. Eğer sosyal medya hesaplarıma bakarsan, insanların yorumlarını okursun. "Ben Katoliğim" derler, hemen kimliklerini belirtirler, "Ben Müslüman değilim. Ama sizin yaptığınız şey izzetli. Vefat edene gösterdiğiniz şey gerçek insanlıktır." Hep bu tarz konuşmalar, ölülere saygı duyduğumuza, onlara değer verdiğimize ve haklarını teslim ettiğimize dair.
Birçok önde gelen yapımcı benimle küçük belgeseller çekti, cenazelere geldiler ve dönüp dediler ki: "Dostum, bu hayatımda gördüğüm, bir cenazeye gösterilebilecek en saygın muamele." O adamı hatırlıyorum, o esnada insanlar tabutu camiye taşımak için koşturuyordu. Ve bu insanları hatırlıyorum, Müslüman değillerdi, o yapımcılar falan. "Bunların hepsi onun ailesi mi?" dediler. Ben de "Hayır, hayır, hepsi yabancı." dedim. "Peki neden tabutu taşıyorlar?" Ben de "Çünkü İslam'da hepimiz birbirimizin din kardeşiyiz." dedim. O da sadece "Dostum, bu çok güzel bir şey." diyebildi. Çok ama çok fazla cenazeye katıldın. İnsanların en çok pişmalık duyduğu şey nedir?
İnsanların en çok pişmanlık duyduğu şey akrabalık bağlarını düzeltmemiş olmak. Mesela bir keresinde bir adam vardı, kafasını duvara vurmaya başlamıştı, çünkü 10 yıldır kardeşiyle konuşmuyordu. Aptalca bir "o dedi, bu dedi, ne dediyse dedi" yüzünden tam 10 yıl. Ve şimdi ölüm anı geldiğinde, "Neden onu aramadım ki, keşke bunu bıraksaydım, ne önemi vardı?" diyordu. Ama artık çok geç. Kimse kim olduğunu bilmediği için adli tıbba kaldırılan bir anne. Evde bir haftadan fazla bir süredir ölüymüş, çocukları da aynı sokakta yaşıyor ama bilin bakalım ne var, anneleriyle konuşmuyorlar. Cenaze töreni sırasında, toprağı, çamuru yumrukluyorlardı, bununla başa çıkamıyorlardı.
İşte bu yüzden, insan olarak bunu sineye çekin. Gururunuzu bir kenara bırakın. Kibrinizi yenin, çünkü vallahi bu pişmanlıklara değmez, çünkü mezara girdiğin anda pişmanlıklar ve diğer her şey son bulur. O yüzden şimdiden buna bir son verin, mezara götürmeden önce. Bu dünyadaki gerçek zenginlik kanaatkarlıktır. Sekinedir; yani iç huzuru. Kanaatkarlık, asla eksilmeyen ve yok olmayan bir hazinedir. Ölüler bizi görebilir mi ya da duyabilir mi? Peygamberimiz Aleyhisselâm tarafından rivayet edilen bir hadis vardır; ölüm anında, uzaklaşan ayak seslerini duyarsın. Ayak seslerini duyarsın; yani artık mezarda yalnızsın, insanlar seni bırakıp gitmiştir.
Bu, bu konunun rivayet edildiği tek zamandır ama ne tür bir işitme olduğunu yalnızca Allah bilir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: "Ölünün uzuvlarını kesmeyin veya kemiklerini kırmayın." Çünkü ölüler hissedebilir, tıpkı yaşayanlar gibi hissedebilirler. Sonuçta en doğrusunu Allah bilir ama biz her zaman, her şeye olumlu yaklaşırız inşallah. - Evet Bir kişi gusül abdesti almadan vefat ederse ne olur? Eğer bir kişi bilerek veya kasten gusül abdesti almak istemiyorsa, - Evet örneğin, bilemiyorum, eşiyle münasebette bulunup öylece işine gücüne dönüyorsa ve gusül abdesti almamışsa, bu durum, o kişi cünüptür. Cünüplük halindedir. Bunun hesabını Allah ona soracaktır.
Ancak bu artık Müslüman olmadığı anlamına gelmez. Elbette o hala bir Müslüman'dır, yine de yıkanması, kefene sarılması ve temizlenmesi gerekir. Ama bu onun için bir günahtır. İşinde deneyimlediğin herhangi bir şey seni hiç çok uzun süre etkiledi mi? Bu anlattığım 25 yıl önceydi, cenazeyi bitirmiştik, makineye atladım, ekskavatörle kazmaya devam ettim. Bu adam ekskavatörün yanında duruyordu, uzun boyluydu, çok yüksekte duruyordu. Ben de yukarıdaydım, o da yukarıdaydı. Ve yanında kendinden daha kısa iki adam vardı. Üzerinde de, hatırlıyorum, siyah deri bir ceket vardı. Bana şöyle dedi: "Başka bir cenaze mi var?" Ben de "Hayır, hayır, sadece yedek mezar." dedim. Çünkü yedek mezarlar kazardım.
Yanındaki iki arkadaşının "Ali, Ali, hadi gidelim." dediğini hatırlıyorum. O da gitti. Ertesi gün yağmur yağmıştı, hatırlıyorum. Ondan sonraki gün beni arayıp, "Git bir mezar kaz, biraz daha büyük olsun." dediler. Ben de "Dostum, biz iki metre kazıyoruz, kim olursa olsun, iki metreden daha büyük olamaz." dedim. Bilirsin, abartıyorlar. Cenaze geldi, mezarın içindeydim, bana uzattılar, ben de içine aldım, bilirsin, beyaz kefen, kim olduğunu falan bilmiyorsun, hiçbir şey yok. Ama mezardan daha uzun olduğunu hatırlıyorum, bu yüzden sığması için bacaklarını biraz bükmek zorunda kaldım. Çıktık, üstünü kapattık, gittik.
Ertesi sabah, sabahın erken saatlerinde kazmaya gittim ve mezarın başında bir kadın gördüm, bir gün önce henüz kapattığım mezarın başındaydı. Ben de makineyi kapattım ve eskiden sorular sorardım, "Ne dediler, ölmeden önce ne yaptılar, bir şey yediler mi, bir şey oldu mu?" Çok meraklıydım. Bana dedi ki, "İnanamazsın. Birkaç gün önce buradaydı." "O cenaze için mi?" dedim. "Evet" dedi. "Nasıl öldü?" dedim. O da, "Uykuya daldı, sabah dürttüm, uyanmadı." Kırk yaşındaydı. "Deri ceket giyiyor muydu?" diye sordum. Dedi ki, "O en sevdiği ceketti, hep deri ceket giyerdi." "Yanında iki adam var mıydı, onlar en iyi arkadaşları mıydı?" dedim.
Sonra toprağın üstündeki plakaya, isme baktım, "Ali" yazıyordu. - Sübhanallah Ve onun olduğunu anladım. Çünkü boyluydu ve her şey ona uyuyordu. Meğer kendi mezarına bakmış. Bunu ona söylemedim tabii ama evet. Hiç sevdiğin birini yıkayıp defnettin mi? Nasıl bir duyguydu? Babamı, hem de çok yakın zamanda. Babamın ölüm belgesini imzaladığımı hatırlayınca, onun benim doğum belgemi imzaladığını hatırladım. Onu hastaneden alıp morga götürürken, aracı sürüyordum, minibüse baktım ve o arkadaydı, vefat etmişti. Dedim ki, "Seni ben götürüyorum baba. Bana araba kullanmayı sen öğrettin." Ve bana araba kullanmayı öğrettiği zamanları hatırlıyorum, "Yürü! Ne yapıyorsun!" falan derdi ya.
Şimdi seni ben götürüyorum. Bilirsin, eskiden o beni yıkardı, şimdi ise ben onu yıkıyorum. Ve bilirsin, onu kefenlerken, hastalandığımda ya da yatakta olduğum zamanları hatırlıyorum, gelip üzerime battaniye örter ve beni kontrol ederdi. Şimdi ben battaniyeyi onun üzerine örtüyorum. Ve sübhanallah, onu defnettiğimde, bu, onu son kez görüp öpebildiğim andı, babam dışında mezarda hiç kimsenin yüzünü açmadım, kimseyi öpmedim. Ve soğuk tenini hissettim. Dedim ki, "Biliyor musun baba, sen gitmedin. Her şey yeni başlıyor. Yakında biz de yanında olacağız inşallah." Hayatında yapacağın en zor şey, anne babanı toprağa vermektir. Bu, herkesin yaşamak zorunda kalacağı bir şey.
Ya çocuğunu defnedeceksin ya da anne babanı defnedeceksin. Ve işte o anda insanların gerçekle yüzleştiğini görüyorum. Mezarlıkta hiç gizemli bir şey yaşadın mı? Çalışıyorduk ve yurtdışında bir mezarı bir yıl sonra açtılar, normalde bir mezarda birkaç kemik dışında bir şey kalmaz. Kemikleri çıkarıp başka bir beden koyarlar, çünkü çok fazla arazi yoktur. Bu mezarı açar açmaz, mezarın durumunu gördüler, ceset hala bozulmamıştı. Hala olduğu gibi duruyordu. Onlar da kapattılar. 12 ay sonra tekrar açtılar. Aradım ve ne olduğunu sordum, çünkü oradan ayrılmıştım, "Hala aynı." dediler. - Sübhanallah Bu yüzden onu bir daha asla açılmayacak şekilde işaretledik.
Bir Müslümanın son anlarında imansız bir şekilde ölmesi mümkün müdür? Yani son anlarında imanını kaybetmesi? Elbette. Elbette. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bu yüzden şöyle buyurmuştur: "Hayırlı bir son isteyin." Hüsn-i hatime. Her zaman iyi bir son dileyin. Allah'tan bize salih bir son, güzel bir son vermesini isteyin, çünkü İslam alimi İmam Ahmed, babası vefat ederken, bilinci gidip geliyormuş. Ve sürekli "Hayır, henüz değil, henüz değil" diyormuş. Sonunda bir şeyler söyleyebildiğinde, oğlu ona demiş ki: "Baba, sen salih bir adamsın. Ölümden mi korkuyorsun?" O da "Hayır oğlum, şeytan başucumda oturuyordu, elini ısırıp diyordu ki, 'Ey Ahmed, seni kaybettim!
Ey Ahmed, elimden kaçtın, elimden kaçtın...' yani cennete ulaştın, seni alt edemedim." O da "Hayır, henüz değil, henüz değil" diyordu. Yani henüz kaybetmedim demek istiyordu. Savaş ölünceye kadar bitmez. Ölüp de iki ayağın birden cennete girdiğinde, işte o zaman başarmışsındır. O zamana kadar imtihan ölüm anında daha da zorlaşarak gelir, çünkü en büyük sabra tam o an ihtiyaç duyulur. Şeytanın, seni yolundan döndürmek, sonunda seni caydırmak için en ağır sınavlardan ve imtihanlardan geçirdiği andır bu. Seni ahiretin olmadığına, böyle bir şeyin olmadığına inandırmak ister. Böyle bir şey yok der. Sevdiklerini kaybeden insanlar, onlara ahirette fayda sağlamak için onlar adına ne yapabilirler?
Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bize haber verdi ki ölünce, bu dünyayla bağımız kesilir. Ama sonra dedi ki, burada güzel bir rahmet var. Öldüğünüzde sizin için devam eden üç şey vardır. Sizin için dua eden salih bir evlat; bu yüzden çocuklarınıza yatırım yapın. Öğrettiğin ve birinin devam ettirdiği faydalı ilim. O halde insanlara öğretin. Öğretmen olun, ilim verin, nasihat verin. İyi nasihat, kötü nasihat değil. Üçüncüsü de yaptığınız sadaka-i cariye. Bir su kuyusu açtırmak, bir cami yaptırmak, ne olursa olsun. Ve Kuran buyurur ki, şöyle diyeceğiz: "Rabbim!
Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım" Peki ölümü hatırlamaları için onlara tavsiyen ne olurdu? Hayatta olduğunuz sürece ölümü hatırlayın. Başka bir deyişle, onu sık sık hatırlayın. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın bize buyurduğu gibi ölüm, lezzetleri yıkıp yok edendir. Ölümü hatırlamak, kalplerimizi yumuşatır. Ve bu dünyadaki dertlerin geçici olduğunu anlamamızı sağlar. Hastalıklar, musibetler, imtihanlar, hepsi geçici. Ve bu bizi salih ameller işlemeye ve Yaratıcımızla, ruhumuzun sahibiyle buluşmaya yakınlaştırır; bizi yaratan ve ruhumuzu geri çağıracak olanla, ait olduğumuz, Allah'la; ki şüphesiz yine O'na döneceğiz.
Ama normal insanlar için tavsiyem; mezarlığı ziyaret edin, çocuklarınızı mezarlığa götürün. Dünyanın ne olduğunu anlasınlar. Bu dünyanın geçici olduğunu, bir illüzyon olduğunu görsünler. Kendiniz için de mezarlık ziyareti bir fazilettir, çünkü kalbinizi yumuşatır ve hatırlarsınız ki, Sübhanallah, bir gün siz de, tıpkı sizden önce yürüyen, daha büyük evlere sahip olan, sizden daha nüfuzlu olan o insanlar gibi. Onlar şimdi toprağın altındalar, bugün siz buradasınız ama yarın tıpkı onlar gibi toprağın altında olacaksınız. Günde beş vakit düzenli namaz kılmakta zorlanıyor musunuz?
Ya da belki de Kur'an'ı Arapça okumayı öğrenmek ve Rabbinize daha da yakınlaşmak istiyor ama nereden başlayacağınızı bilmiyorsunuz. Sizin için harika bir haberimiz var. Bu yolculukta size yardımcı olmak için tamamen ücretsiz ve reklamsız iki uygulama geliştirdik. Namaz takip uygulamamızla 40 gün boyunca namazlarınızı takip edebilir ve düzenli namaz kılma alışkanlığı kazanabilirsiniz. Lamelif uygulamasıyla da Kur'an okumayı sıfırdan, kısa, sade ve keyifli derslerle öğrenebilirsiniz. Artık daha fazla ertelemeyin. Bugün ilk adımınızı atın ve açıklamadaki bağlantılardan uygulamaları indirin.