Towards Eternity
Bloga dön

İSLAM'DA KADIN: Çok Eşlilik, Miras & "Kadına Şiddet" Ayeti AÇIKLANDI!

Yayınlanma tarihi

YouTube'da izle

Sosyal medya propagandalarla dolu ve bunlar İslam'ın kadını değersiz gördüğünü iddia ediyor. Peki ya işin aslı nedir? Önceki bölümde İslam'ın kadınlara verdiği benzersiz değeri görmüştük. Buna muhalif olan iddiaların ne kadar temelsiz olduğunu anlamıştık. Ve şimdi cevaplanması gereken üç yaygın soru bulunuyor. İslam'da bir erkek nasıl dört eşe sahip olabiliyor? Bu kadını daha değersiz göstermez mi? İkinci soru ise neden kadın mirastan erkeğin aldığı payın yarısını alabiliyor? Ve son olarak, Nisa Suresi 34. ayette Kuran kadına vurmaya teşvik mi ediyor? İlk olarak dört eşle nikâh kıyabilme mevzusuyla başlayalım. Anlamamız gereken en temel şey bunun bir emir olmadığıdır. Bu bir kısıtlamadır.

İslam'ın ortaya çıktığı toplumda çok eşlilik zirvedeydi ve birçok sorunun kaynağıydı. İslam geldiğinde bu birden dörde çıkmadı. Aksine, sekiz veya dokuzdan dörde düşürüldü ve buna sınırlar getirildi. Kuran evrensel olduğu için öyle bir sistem getirmeliydi ki bu sistem zaman ve toplum fark etmeksizin işlemeliydi. Her dönemde gerçekleşebilecek çeşitli durumlar için pratik çözümler sunmalıydı. Örneğin, savaş zamanı ağır kayıplar bulunduğu zaman kadın nüfusunda değil, erkek nüfusunda düşüş görülüyor. İki dünya savaşı boyunca milyonlarca erkek hayatını kaybetti. Bunun sonucunda milyonlarca dul kadın ve öksüz çocuklar ortaya çıktı ve her biri ilgiye ve desteğe muhtaçtı.

Bu durumlarda hem bu insanları korumak hem de ülkenin nüfus artışını garantiye almak gerekmektedir. Bu nedenle bu tarz durumlarda erkekler birden fazla kadınla evlenme durumunda kalmaktadırlar. Üstelik başka bir gerçeği de görmeliyiz. Çok eşliliğin yaygın olduğu toplulukları bir düşünün. Bu sisteme uyarak yaşamanın çok zor olduğunu düşünselerdi İslam'a girmeye tereddüt ederlerdi ama ebedî hayatları da buna bağlıydı. Bu yüzden hâliyle böyle bir müsaadeye ihtiyaç vardı ki böylece insanlar İslam'dan uzaklaşmayacaklardı. Unutmayın, bu din yalnızca 21. yüzyıl için gönderilmedi. On dört asır boyunca yaşamış her kültürden insan ve kıyamete kadar gelecekler için gönderilmiştir.

Ki çok eşlilik hâlâ tüm dünyada varlığını sürdürmektedir. Sadece biz bunun çok farkında değiliz. 2022 yılında çok bilinen bir Amerikan araştırma projesi olan the General Social Survey, GSS, aldatma oranları üzerine araştırma yaptı ve sonuçlar hayret vericiydi. Araştırmaya göre evli erkeklerin yüzde 20'si eşlerini aldatmıştı. Bir başka deyişle, çok eşlilik yasa dışı bir şekilde de olsa hâlâ bulunuyor. Gizli ve iki yüzlü ilişkiler yerine İslam açık bir yolla ve yasal çerçeve içerisinde aile kurmayı mümkün kılıyor. Gizli münasebetlere olan kapıyı kapatıyor ve toplumda aldatma ile yaşanan ahlaki çöküşü engellemeyi sağlıyor. Tabii ki de bu öylece kullanılabilen bir hak değildir.

Önemli bir kural bulunuyor. Tüm eşlere adil bir şekilde davranılmalı. Gösterilen ilgi ve alakadan tutun, maddi ihtiyaçların giderilmesine kadar tamamıyla adil olunmalı. Ve yine de İslam şu ayetle tek eşliliği öne çıkarmaktadır. "Haksızlık etmekten korkarsanız tek kadın ile yetinin." Bir başka ayet bunun ne kadar zor bir şey olduğunu söylüyor. "Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz." Bir hadiste bu konu üzerine korkunç bir uyarı bulunmaktadır. Peygamberimiz Muhammed (sav) diyor ki, "Her kimin iki eşi olur da onlardan birine daha ziyade ilgi gösterir, o kimse kıyamet gününde bir tarafı yamuk olarak gelir." Yani, bir tarafı felçli olarak gelir.

Bunun ne kadar ciddi bir sorumluluk olduğunu anlıyor musunuz? Çünkü bir başka insana haksızlık etme gibi bir gerçek risk söz konusu. Bu yüzden bu çok hassas bir konudur. Öylece geçilmemesi gereken çok ince bir çizgidir. Üstelik kadınlar nikâha şart ekleme hakkına sahiptirler. Eğer "Benden başka bir kadınla evlenmeyeceksin" derlerse erkekler ikinci bir kadınla evlenemezler. Bu kadar basit. Diğer yandan, kadınlar bir başkasının ikinci veya üçüncü eşi olmayı da seçmekte özgürdür. Kimse onları buna zorlayamaz. İslam'da ise kadınları buna zorlamak zaten yasaklanmıştır. Sonuçta, bu durum kadının kabul edip etmemesine ve erkeğin adil olup olmamasına bağlı olarak gelişiyor.

Tüm taraflar rıza gösterdiğinde buna kimsenin karşı çıkmaya hakkı yoktur. Unutmayın, bu bir müsaadedir. Savaş zamanları gibi zamanlarda birçok alışılmadık durumla karşılaşılabilir. Bunlar yaşanmış ve yine yaşanacak olabilir. Başka örnekler vermemiz de mümkün ki tüm örnekler bu tarz bir müsaadenin neden her daim bir seçenek olmasının önemli olduğunu gösterecektir. Böyle bir seçenek bulunmalıdır ki zaten gerçek hayatta Müslümanların bu uygulamaya nadiren başvurduklarını görüyoruz. Üstelik diğer dinlere baktığımız zaman çok eşliliğin İslam'a özgü bir şey olmadığını görmüş oluyoruz. Örneğin, Hristiyanlık yaklaşık 2,3 milyar inanana sahip.

Ve ne Tevrat ne de İncil'de çok eşliliği yasaklayan bir tek ayet yoktur. Aslında Tevrat'taki peygamberlerde bunun örneklerini kolaylıkla görürüz. İbrahim Peygamber, Musa Peygamber ve Davud Peygamber gibi. İslam'ı bu yönden eleştiren bir Hristiyan unutmamalıdır ki Tevrat'a göre Süleyman Peygamber'in 700 eşi bulunuyordu. Benzer şekilde Hinduizm'e baktığımızda, ki bu dinin 1,1 milyar inananı bulunuyor, çok eşliliğin yasaklandığı bir kural görmüyoruz. Aksine, o dinin içerisinde de bu konuda birçok örnek bulunmaktadır. Birçok diğer topluluk ve kültürlerde de bunun yaygın olduğunu görmekteyiz.

Dünya nüfusunun yarısından fazlası tarafından kabul edilen bir uygulama İslam'ı eleştirmek ve ona karşı çıkmak için kullanılamaz. Kısacası, bir hükmün günlük yaşantımızın dışında olması ve bize değişik gelmesi o hükmün yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Şimdi ise en zor soruya geldik. Nisa Suresi 34. ayet. Kuran erkeklere kadınlara vurmalarını mı emrediyor? Şimdi eşlerine hiç elini kaldırmamış ve kalplerini kıracak bir söz etmemiş bir erkek hayal edin. Onlarla şakalaşmış, onlara her fırsatta sevgi göstermiş ve tüm dünyaya rol model olmuş bir erkek.

Ve o erkek, yani Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam, demiş ki, "Sizin en hayırlınız eşlerine karşı en hayırlı olanlarınızdır." Önceki bölümde İslam'ın kadınlara verdiği değeri açık bir şekilde görmüştük. Bu sebeple, Kuran'ın, yani bu erkeğin tebliğ ettiği mesajların, gerçekten erkeğe kadını dövmesini emretmesi mümkün mü? Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam yürüyen bir Kuran olarak tarif ediliyor. Ve böyle bir davranışta asla bulunmadı. Bir kez bile. Bu sebeple, gözden kaçırılan bazı ince detaylar bulunuyor olmalı. Şimdi bu ayete yakından bir bakalım. Şöyle başlıyor.

"Erkekler kadınların koruyucusudurlar." Bakın, daha başlangıçtan itibaren bir erkeğin görevi açık bir şekilde eşini korumak olarak belirtilmiştir. Koruyucu ise "koruyan, zarar vermeyen" anlamına gelmektedir. Zarar vermekten ziyade, o insana zarar gelmemesinden emin olan kişidir. Yani daha ayetin girişinden itibaren anlıyoruz ki durum bizim ilk başta düşündüğümüzden biraz daha farklı olabilir. Buradaki hüküm tüm kadınlara uygulanamaz. Bu küçük bir grubu içeriyor. Burada kullanılan kelime "nüşûz." Bu kelime bu davranışın Arapça ismidir. Ve bu davranışta bulunan kadınlara "nâşize" denilmektedir. Peki bu ne demek? Bu kelime burada ne şekilde kullanıldı?

Ayette iki uç kadın tipinden bahsedilmektedir. Sâliha ve nâşize. Ayet sâliha olan kadınları şöyle tanımlıyor. "Sâliha kadınlar Allah'a itaatkârdır. Allah'ın koruması sebebiyle kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar." Yani, eşleri yanlarında değilken bu kadınlar iffetlerini korurlar. Bundan şunu anlıyoruz ki nâşize kadınlar bu özelliklerin zıttına sahiptirler. Başka bir deyişle, burada basit bir durumdan söz etmiyoruz. Burada riskte olan şey ailenin onurudur. Kadın diğer erkeklerden ilgi beklemeye başlıyor ve onlara çekici görünmeye çalışıyor. Namahrem erkeklerle konuşuyor. İslami sınırlara göre münasebette bulunmaması gereken erkeklerle.

Kocasının uygun görmediği erkeklerle konuşuyor. Hayâ ve mahremiyeti korumak üzere çizilmiş sınırların dışına çıkıyor, mesafesini koruması gereken kişilerle gelişigüzel şekilde münasebette bulunuyor. Ve ev içerisinde bu gerilime sebep oluyor. Kocasına karşı isyankâr ve saygısızca davranmaya başlıyor. Böylece evlilikte münakaşalara yol açıyor. Ayet "Nüşûzundan endişe ettiğiniz kadınlara" dediğinde yavaş yavaş kötüye giden bir durumdan bahsediyor. Tek bir tartışma değil, ilişkide devam eden daha derin bir sorun. Şimdi bir dakikamızı tarihte herhangi bir zamana dönmek üzere ayıralım. Bir erkek eşinin böyle davrandığını görse ne yapardı?

Onu acımasızca dövebilirdi ve hiçbir şey onu ne durdurur ne de kısıtlardı. Günümüzde benzer durumların cinayete bile yol açabildiğini görmüyor muyuz? Ayet ise buna farklı bir yaklaşım sağlıyor. İlk adım sözlerle uyarmak. İkinci adım yatakta yalnız bırakmak. Bu adımlarda ilk başta göremediğimiz güzel incelikler bulunmaktadır ama öncelikle "dövmek" kelimesini yakından inceleyelim ki bu son çaredir. Bu kadını acımasızca dövmek anlamına gelmiyor. Buna açık sınırlar konulmuştur. Örneğin, yüze vurmak kesinlikle yasaklanmıştır. Ayrıca erkek vücutta iz bırakacak veya sakat bırakacak şekilde vuramaz. Yani, çok kısıtlandırılmış bir dövme şeklinden bahsediyoruz.

Hani bazen birisini omuzlarından tutup sallar da "Kendine gel artık" diyerek ne yaptıklarının farkına vardırırsınız. Bu buna bir örnek olabilir çünkü buradaki amaç aile birliğini korumak, açıkça hatalı olan bir kişiyi hatasından döndürmek ve bunu kimseye zulmetmeden yapmak. Yani, bu sembolik bir uygulama olarak düşünülebilir. Dövülen şey vücut değil, ruhtur. Dört eşle evlenme mevzusunu hatırlıyor musunuz? Demiştik ki, Kuran bu sayıyı birden dörde çıkartmamıştı. Aksine, bu sayıyı sekiz veya dokuzdan dörde düşürmüştü. Aynı durum burada da geçerli. Kuran birine vurmaya teşvik etmiyor veya bunu emretmiyor. Aslında zaten bunu yapacak olan bir erkeğe kısıtlama getiriyor. Yani, bir düşünün.

Eşine vurmuş olan bir erkek hiç şöyle bir şey söyler mi? "Onu aslında dövmeyecektim ama ayet bana bunu yaptırdı." Hayır tabii ki. O bunu anlık bir öfkeyle yapmıştır. Din veya inanç o anda aklının ucundan bile geçmez. Yani, ayetin yaptığı şey erkeğe kısıtlama getirmek ve erkeğin kontrolsüz bir şiddete başvurmasını engellemek. Ayet bir nevi gelip erkeğe diyor ki, "Hayır, dilediğin zaman ve dilediğin şekilde dövemezsin. Öncelikle bu iki adımı uygulamalısın." Peki neydi bu adımlar? Sözlü uyarı ve sonrasında yatakları ayırmak. Sözlü uyarı adımı kontrolsüz şiddeti engellemek için bulunuyor. Çünkü bir süre sonra erkeğin siniri yatışacaktır. Öfkesi o anın sıcaklığındaki kadar şiddetli olmayacaktır.

Şimdi sizlere daha önce bahsettiğim adımlardaki inceliklere bakalım. Kuran'da ilk adım için seçilen kelime, yani sözlü uyarı, çok ilginçtir. Bu fiilin kökeni ki bu da sevgi ve şefkatle tavsiyede bulunmak, dinleyicinin kalbine gerçekten dokunacak öğüt vermek anlamına gelir. Yani, bağırmak değildir. Şöyle sert sözler etmek değildir, "Yeter! Artık buna katlanamıyorum! Yapma artık!" Diğer insanı onu yumuşatacak şekilde hatasından döndürmek, onun hem kalbine hem de aklına hitap etmektir. Kalp kırmak ve zarar vermek değil, düzeltmek ve iyileştirmektir. Diyelim ki erkek bunu hatırı sayılır bir vakitte bunu güzel bir şekilde uyguladı. Eğer ki hâlâ işe yaramıyorsa bu durumda ikinci adım başlar.

Yani yataklar ayrılır. Sizlere başka bir ilginç ve ince ayrıntı vereyim. Ayet tam olarak "Ayrı yataklarda yatın" demiyor. Diyor ki [ARAPÇA] ki bu da "onları yatakta yalnız bırakın" anlamına geliyor. Başka bir deyişle, kanepede yatacak olan kişi erkektir. Bu davranışıyla eşine aslında diyor ki, "Davranışların yüzünden şu an yanında olmak istemiyorum. Başka bir yerde uyumayı tercih ederim ki hâlâ senin rahat etmeni istiyorum. Sen yatakta kal." Ona yine saygı göstererek odayı gerçek bir beyefendi gibi terk ediyor. Bu arada unutmayın, nâşize kadınlardan bahsediyoruz. Açık bir şekilde hatalı olanlardan. Her kadından değil.

Ayette belirtilen adımların amacı kadını nazik bir biçimde davranışından vazgeçirmeye çalışmak. Peki şimdi ne olacak? Aslında her şey burada başlıyor. Bekârlar bu işin ciddiyetini tam olarak kavrayamıyor olabilirler ama evli ve kocasıyla duygusal bir bağ içerisindeki bir kadın için bu bayağı ciddi bir durum. Bunu izleyen bekâr mümine kardeşlerim evli kadınlara bunu sorabilirler. Lütfen sorun. "Eğer kocan senden beş gün ayrı yatmak isteseydi nasıl tepki verirdin? Ne hissederdin?" İki veya üç gün ayrı kalmak neyse de bu ayrılık dört veya beş güne ulaştığında kimse buna daha fazla katlanamaz ve bir çözüm bulmak ister. Çünkü o geceler boyunca kadının uykuya dalması en az bir saat sürer.

Aklında binbir düşünce ve endişeyle bir savaş vermektedir. İlgisiz kalmak acıya ve kendini suçlamaya sebebiyet verir. Sonrasında da kadın hatalarını sorgulamaya başlar. Sadece kadın değil, erkek de bu durumu tecrübe etmekten oldukça rahatsızdır. Ve tabii ki, geceleri ayrı yatmaları durumunda gündüzleri de ilişkilerinin çok iyi olmayacağını söyleyebiliriz, değil mi? Nihayetinde o gecelerin birinde ikisinden biri sessizliği bozacak, zevcesine gidecek ve konuşmak isteyecektir. Kuran'ın 600'lü yıllarda ortaya çıkmış olmasına rağmen bir evlilik terapisi sunduğunun farkında mısınız? Bu müthiş değil midir?

Diyelim ki bu bile nâşize kadının davranışını değiştirmedi ve her şey eskisi gibi devam ediyor. Peki sizce de artık bu evlilik büyük bir tehlike altında değil mi? Bu sebeple bu noktada Kuran son çare olarak son bir adım sunuyor. Dediğimiz gibi özellikle Peygamberimiz (sav) Kuran'a uygun bir yaşamın en iyi örneğidir. Hiçbir eşine hiçbir zaman el kaldırmamıştır ve birçok kez eşlerini dövenleri uyarmıştır. Artık bu mevzunun daha iyi anlaşıldığına inanıyorum. Şimdi son soruya gelelim. İslam'da neden kadınlar mirastan erkeklerin yarısı kadar pay alabiliyor? Bu haksızlık değil mi? Bir önceki videomuza dönelim. İslam'dan önce kadınlar miras hakkına sahip değillerdi ve İslam onlara bu hakkı verdi.

Baktığınızda, İngiltere ve ABD'de bile kadınlar bu hakka 1800'lere kadar sahip değillerdi. Ama neden kadınlar İslam'da mirastan iki kat az pay alıyor? Çünkü adalet ancak bu şekilde sağlanıyor. Öncelikle şunu anlamamız lazım. Eşitlik ve adalet aynı şeyler değildir. Gerçek adalet insanlara sorumlulukları uyarınca pay vermektir. Hatırlarsanız bir önceki bölümde ailenin maddi yükünün erkeğin omuzlarında olduğundan bahsetmiştik. Kadının böyle bir görevi yoktur. Bir kadın yetişkin bir insan olsa dahi o kadın evlenene kadar babası onun geçiminden sorumludur. Evlendiğinde ise kocası bu sorumluluğu üstlenir ve kadının ev geçimine katkıda bulunma gibi bir mecburiyeti yoktur.

Ve bunun üzerine kadın mehir alır. Bu nikâhın gereklerinden biri olan bir miktar paradır ve kadın bu paranın bir kuruşunu bile ev için harcamak zorunda değildir. Ve kadın yaşlandığında da onun geçimini sağlamak oğluna düşer ve kadın onun mirasından bile bir parça alma hakkına sahiptir. Şimdi bir düşünün. Evlilikte ailenin geçimini erkekler sağlamak zorundadır. Çoğunlukla kadın tarafı geçimi sağlanan taraftır. Tarih boyunca, bu Kuran ayetlerinin bile inmesinden önce maddi yük her zaman erkeklerin üzerinde olmuştur. Bu yüzden İslam'a göre miras şu şekilde paylaştırılmalıdır. Diyelim ki bir kız ve bir oğlu olan bir baba vefat etmiş.

Bu durumda oğlan kıza göre iki kat fazla miras alacaktır çünkü aldığı mirasın önemli bir kısmını bakmakla yükümlü olduğu insanlar için harcayacaktır. Kızın aldığına kıyasla erkeğin mirasının kalanı eşit, hatta daha az olabilir. Bu yüzden aslında kadın iki kat daha az almıyor. Aksine, sorumlulukları dolayısıyla erkek iki kat fazla alıyor. Ya da şu açıdan bakalım. Bahsettiğimiz kız mirastan kendi payını alacak ama ailenin geçimi için onu harcamak zorunda olmayacak. Onun eşi bundan sorumlu. Böylelikle uzun vadede eşinin serveti onun yararına harcanacak. Yani, eğer aldığı miras ile eşinin ona sağladıklarını toplarsak kız, erkek kardeşiyle benzer, hatta daha iyi bir duruma gelebilir.

Çünkü oğlan servetini evin geçimi için harcıyor. Ek olarak, eğer kocasına miras kalırsa kız bundan da faydalanacaktır. Bu yüzden, dediğimiz gibi, eşitlik adalet anlamına gelmiyor. Adalet herkesin sorumluluğu uyarınca hak ettiğini alması anlamına gelir. Ve İslam da bunu yapıyor. Bu videoda ve özellikle önceki bölümde tartıştıklarımıza baktığımızda İslam'ın ne erkekleri kadınlara kıyasla yücelttiğini ne de kadınları değersizleştirdiğini görüyoruz. Eğer ilk videoyu izlediyseniz şimdi söyleyeceğim şeyi daha iyi anlayacaksınız. Bahsettiğimiz istatistikleri hatırlayın. ABD'de İslam'a giren her beş kişiden dördü kadındır.

Günümüzde binlerce kadın gerçeği öğreniyor, propagandalara kulak büküyor ve kendileri araştırıyorlar. Barışı, güveni ve adaleti buldukları bir dine yüzlerini dönüyorlar. Çünkü onlar için İslam yalnızca bir din değil, bir evdir. İslam'ı kucakladıkları zaman ünlü İrlandalı mühtedi Sinéad O'Connor'un hissettiklerini hissediyorlar. Onun gibi "Evdeyim" diyorlar. Biz insanız, aklımız var, sorguluyor ve mantık yürütüyoruz. Bu sebeple ön yargılarımızı ve tarafımızı bir kenara bırakırsak, kim erkekler ve kadınlar arasında en adil dengeyi sağlayabilir? Biz insanlar mı yoksa bizi yaratan İlah mı?

Asırlar boyu denenmiş ve her defasında başarısızlığa uğramış sistemler mi yoksa baki ve mükemmel olan Halik'ın belirlediği hükümler mi?