Stephen Hawking Benim İçin Allah’ın Varlığını Kanıtladı!–Sihizmden İslam’a:Reece Byfield’in Hikâyesi
Yayınlanma tarihi
Annemin ailesi Hristiyan kökenli, babamın ailesi ise Sih kökenli. İngiltere'deki Sihler, Müslümanlara karşı büyük bir düşmanlık besliyor. 11 Eylül saldırıları Amerika’da gerçekleşti. Birkaç yıl sonra, otobüslerin ve Londra metrosunun hedef alındığı 7 Temmuz intihar saldırıları gerçekleşti. Babamın o trene binmesi gerekiyordu, sonra ben de babamı aramaya çalıştım ama telefonuna ulaşılamıyordu. Birçok farklı dini araştırdım. Budizm'i, Sihizm'i, Hinduizm'i ve Hristiyanlığı araştırdım. Stephen Hawking’in bir konferansını izliyordum. Stephen Hawking bana Tanrı’nın varlığını kanıtladı. O andan itibaren düşündüm ki, bilirsin, en kötü ne olabilir ki?
Böylece Kur'an okumaya başladım ve Müslüman oldum. Babam, okuldan eve geldiğimde paltomun cebinde bir takke buldu. "Bu da ne? Sırtımdan bıçakladın. Kendi kanına ihanet ettin. Kendi halkına ihanet ettin." Çok fazla bağırış çağırış ve küfür vardı. Amcamın doğum gününde bir olay yaşandı ve bilirsin, amcam bana karşı çok samimi davranıyordu, sonra bana sarıldı. Ama öyle bir sarıldı ki sanki beni kafa kilidine almıştı, hem de tüm ailenin önünde. Elinde bir kadeh şampanya vardı ve onu dudaklarıma dayadı, sonra da "İç şunu." "Hayır, istemiyorum." "İç!" "Hayır! İstemiyorum!" Es-Selamun aleyküm, Reece Byfield kardeşim. Davetimizi kabul ettiğin için çok teşekkürler.
Seni Towards Eternity'de ağırlamaktan çok mutluyuz. Öncelikle Reece Byfield kimdir, bundan başlamak istiyorum. Bize kısaca hayatından bahseder misin? Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühü. Kardeşim, elhamdülillah, sizlere konuk olmak benim için bir şeref. Farklı kökenlerden gelen bir ailede doğdum. Babam, Hindistan'dan Birleşik Krallık'a gelen ilk nesil göçmenlerden. Annem ise İngiltere'den bir İngiliz. Annemin ailesi Hristiyan kökenli. Babamın ailesi ise Sih kökenli. Ben de birçok farklı dini araştırdım. Sonra Kur'an okumaya başladım. Şehadet getirdim ve Müslüman oldum. Aslında Müslüman olduğumu iki yıl boyunca gizledim. Sonunda ailem öğrendi.
Bunun üzerine çok fazla bağırış çağırış ve küfür yaşandı. Sonraki üç dört yıl boyunca durum giderek daha da kötüleşti. King's College London'da felsefe okudum. Elhamdülillah, birincilikle mezun oldum. Ardından Cambridge Üniversitesi’nde ilahiyat, din felsefesi ve din üzerine yüksek lisansımı tamamladım. Peki inanç açısından hayatın nasıldı? Neye inanıyordun? Tabii ki kilisede düzenlenen dini etkinliklere, mesela düğünlere falan katılıyordum. Ama çocukken bile, bir insanın Tanrı olması fikri kabul edebileceğim bir şey değildi. Sihlerin kutsal ibadet yeri olan Gurdwara'da da bu tür etkinliklere katılıyordum.
Daha o zamanlarda, küçük yaşta bile, Sihizmin kurucusunu, Guru Nanak'ı ilahi bir vahiy almış birinden ziyade bir tür toplumsal reformcu olarak görüyordum. O dönemde belli ölçüde ırkçılığa da maruz kalıyordum tabii. İngilizler beni bir İngiliz olarak görmüyor. Asyalılar ise, beni Asyalı olarak görmüyor. Yani tuhaf bir yerde sıkışıp kalıyorsun. Sadece bir yıl önce Amerika'da 11 Eylül saldırıları olmuştu. Birkaç yıl sonra, otobüslerin ve Londra metrosunun hedef alındığı 7 Temmuz intihar saldırıları gerçekleşti. Bu da İslam'a ve Müslümanlara karşı toplumda içselleştirilmiş bir nefrete dönüştü. Aslında o gün yaşanan şey şuydu: Babamın o trene binmesi gerekiyordu.
Central hattında patlayan o trene. Babamın binmesi gereken tren buydu. Sonra babamı aramaya çalıştım ama telefonuna ulaşılamıyordu. Babamın o trende olduğunu sanıyordum. Annemi arayıp “Babamla konuştun mu? Haberleri duydun mu?” dedim. "Aramaya çalışıyorum ama telefonuna ulaşılamıyor." dedi. Ama meğer tren istasyonuna girmiş. Central hattına ulaşmak için başka bir trene binmesi gerekiyormuş. Central hattındayken de saldırı gerçekleşmiş. Bunun üzerine yetkililer bütün bölgeyi kapatıp karantinaya almış. Kimse istasyondan çıkamıyor, kimse de içeri giremiyormuş. Bu yüzden telefonu çekmiyordu ve yer altında mahsur kalmıştı.
Elhamdülillah, o gün geç kaldığı için patlayan treni bir ya da iki trenle kıl payı kaçırmıştı. Bu dönem aynı zamanda Yeni Ateizm hareketinin de yükseliş dönemiydi. Stephen Hawking ve Richard Dawkins gibi isimler o dönemde bu görüşleri yoğun şekilde savunuyordu. Ben 15-16 yaşlarındayken kitabını çıkarmıştı. Ben de bunların arasında kalmış gibiydim. Bir yandan da bu akımdan etkileniyordum. Bu akımdan etkileniyor ve olaylara bir nevi o açıdan bakıp sorguluyordum. Ama aynı zamanda içimde güçlü bir şekilde bir şeyin var olduğuna dair bir his de vardı. Stephen Hawking'in bir konferansını baştan sona izledim.
Evrenin başlangıcı hakkındaydı ve araştırmalarını anlatıyordu, bir yandan da teorilerinden, evrenin Büyük Patlama'ya kadar uzanan başlangıç sürecinden bahsediyordu. Sonra şu noktaya geldik: Evren nereden geldi? Konferansın vardığı sonuç, evrenin bir başlangıcı olduğuydu. Peki o başlangıç nereden geldi? Evrenin oluşmasına ne sebep oldu? Onun cevabı ise "Hiçlikten geldi." oldu. Laptop ekranının karşısında oturmuş, bu adama bakıp "Sen ne anlatıyorsun ya?" diye düşünüyordum. Sonra da "Aman işte, bilmiyoruz" diyerek işin içinden sıyrıldı. O zaman öyle bir noktaya geliyorsun ki artık bildiğimiz bir şeyi ortaya koymuş oluyorsun. Hiçlikten bir şey var olamaz.
Bu, olayların nasıl işlediğine dair en temel anlayış. Bir sonuç varsa, bir neden de vardır. Ve siz diyorsunuz ki tüm bunlar, bu Büyük Patlama, tüm evrenimizin yaratılışı hiçlikten geldi. Sanki bu koşullar sadece tesadüfen oradaymış gibi fiziğin ön koşullarından bahsetmeye çalışıyorsun. Bu kadar zeki bir adamın, bu kadar bilgili bir adamın bunu söylemesi mantıklı değil. Benim vardığım sonuç şu: Cevap dilinin ucunda, ağzından çıkması gereken cevap söylemekten kaçındığın cevap. Benim için en açık cevap da buydu. Artık üç saat boyunca bana konferans veren bu adamın bilim anlatmadığını, kendi ideolojisini dayattığını görebiliyordum. Aslında bilim ile vahiy arasında bir çatışma olması gerekmiyor.
Bu çatışma, insanlar onu işin içine kattığı için var. İnsanlar kendi ideolojilerini dayatıyor. O videoyu izledikten ve bunu fark ettikten sonra Tanrı'nın varlığına olan inancım artık iyice kesinleşmişti. Biraz komik gelebilir ama Stephen Hawking bana Tanrı'yı kanıtladı. Tanrı'ya olan inancımı kalbime iyice yerleştirdi. Çünkü dünyada ilahi olanı görüyoruz. Yaratıcının eserini görüyoruz. Var olan hiçbir şey, başka bir şey olmadan var olamaz. Dolayısıyla her şey bir şeye bağımlıysa bir bağımlılık zinciri oluşur. Ancak mesele şu ki, bu bağımlılık zincirlerinin bir yerde sona ermesi gerekir.
Bu zincirlerin, bağımsız bir şeye götüren bir noktaya ulaşması gerekir; bu yapının dışında bulunan, bu bütünün varlığını destekleyen bir şeye. Tüm evrendeki her şey olumsaldır. Ve var olabilmek için başka bir şeye ihtiyaç duyar. Şu anda geldiğimiz noktada soru şuydu: “Tamam, eğer Tanrı varsa, Tanrı kim? Tanrı unvanını hak eden kim? Ve Tanrı nedir?” Bunun üzerine en doğal başlangıç noktasının en eski dinlere bakmak olduğunu düşündüm. Ve bilirsin, klasik paganizmde tanrılarla pazarlık etmen ve kurbanlar sunman gerekiyordu. Bu bana açıkçası çok saçma geliyordu. Yani, her şeyi yaratan bu yüce varlıkla, her şey üzerinde gücü olan biriyle neden pazarlık etmen gereksin ki?
Tanrı bunların üstündedir. Tanrı, bu tür insanlaştırmaların ötesindedir, yani birbirimizle olan ilişkilerimizi Tanrı'ya yansıtmamızın ötesindedir. Bu yüzden bu benim için çok ama çok iticiydi ve bunu tüm bu eski paganizm biçimlerinde gördüm. Bunlar ya liderlerin ve kralların düzeni sağlamak için kullandığı bir tür toplumsal kontrol mekanizmasıydı, sözde ilahi yetkileri kontrolü elde tutmak için kullanıyorlardı. İlk sorunum buydu ve birçok farklı dini araştırdım. Babamın tarafındaki Sihizm'e gelince, Sihizm'in kurucusu Guru Nanak'tır. Guru Nanak bir Hindu olarak büyüdü. Hindular ve Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıklardan ve çatışmalardan oldukça rahatsızdı.
Bu konuda netlik kazanmak için meditasyon yapmaya gittiğini söylüyor. Guru Nanak yolculuğu sırasında Hac ibadetini de yerine getirdi. Ancak bu yolculuktan geri döndüğünde, bazı dini düşünceleri artık netleşmişti. Aynı şekilde, Budizm ve Sihizm gibi birçok Hint geleneği de senkretik inançlardı. Senkretik din, çevresindeki kültürleri ve dini uygulamaları benimseyen ve bunları kendi dinine dahil eden dindir. Dolayısıyla Sihizm içinde, bunun çok net bir örneği var. Onların ibadeti daha çok Hindu ibadet biçimine benziyor. Ancak günümüz Hindistan’ına giden biri olsaydı, aslında bunun çok yaygın olduğunu görürdünüz.
Hinduların camiye gittiğini görürsünüz, hatta belki bir tarikata giren Hindular bile vardır. Mesela Hindistan'da Hindu Nakşibendiler var. Aynı şekilde Müslümanların Hinduların türbelerine gittiğini ve onların din adamlarından bereket almaya çalıştığını da görürsün. Bu tür dini geleneklerin karışımı ve bu tür bir şey sosyolojik bir bakış açısıyla buna "halk dini" diyoruz, değil mi? Bu tür halk dini anlayışı Hindistan'da çok yaygın. Sihizm insan yapımı bir din, ayrıca Hinduizmi de araştırdım. Hinduizm'deki en büyük sorun aslında Hinduizm adında bir dinin olmamasıdır. Bu ilk sorundur çünkü Hinduizm sömürgeci bir terimdir.
İngilizler Hindistan’a geldiklerinde, bir grup esmer insanın ibadet ettiğini ve dini ritüeller yaptıklarını gördüler. Ve dediler ki "Ya aslında bunların hepsi tek bir din." Farklı şeyleri... Herkesi tek bir kategori altında topladılar. Yani bunlar... "Hindu" kelimesi İndus Nehri’nden geliyor, değil mi? Yani bu... Sadece bu insanların dini demekti. Bunun sadece toplumsal kontrol olduğu çok açık hale geldi, kitleleri kontrol altında tutmanın bir yoluydu, bu tarz şeyler işte. Yahudiliği de araştırdım. Geleneksel Yahudilikte Yahudiliğe geçmek mümkün değil. Tanrı'nın seçilmiş halkından olmak için Yahudi olarak doğman gerekiyor. Bu anlamda etnik bir din. Bu fikir bana mantıklı gelmedi.
İkinci sorun ise Yahudi geleneğinin kendisine baktığımda Yahudilerin Kutsal metinlerde anlatılan peygamberleriyle olan ilişkileriydi. Ve geleneğin kendisi de tarih boyunca Yahudi halkının, kutsal metinlerde de belirtildiği gibi, ahde bağlı kalmadığını kaydediyor. Yahudi kutsal metinleri, Yahudi halkının Tanrı’yla olan ahdine bağlı kalmadığını anlatıyor. Aynı şekilde, bu metinlerde bazı tahrifatların meydana geldiğini, bazı kıssa ve anlatıların degistirildigini de görüyorsun. Mesela sırf karısıyla evlenebilmek için bir adamı ölsün diye savaşa gönderdiğini söyledikleri bir hikaye var.
Ve bu tarz hikayelerin hepsinde, bilirsin, bu gelenek mantıklı gelmiyor, bunların Tanrı tarafından seçilmiş insanlar olduğu söyleniyor. Ve aynı kitapta, peygamberlerden ve onların Tanrı'ya yakınlığından, dürüstlüklerinden övgüyle bahsediliyor. Ama aynı zamanda onların sadece insan oldukları gösterilmiyor. Çünkü bir hata yapmakla büyük günahlar işlemek arasında bir fark vardır. Ve ortada bayağı çelişkiler var. Doğal olarak bir sonraki adım Hristiyanlığa bakmak oluyor. Hristiyanlığı biraz derine inip inceleyince olayın ne olduğunu görüyorsun. İşte o Teslis inancı ya da birinin gerçek anlamda Tanrı'nın oğlu olması falan. Bilirsin işte, Hz. İsa Tanrı'dır, Baba Tanrı'dır, Kutsal Ruh Tanrı'dır.
Ama tek bir Tanrı ve üç ayrı kişi vardır. Bu durumda her birinin ayrı düşünceleri, ayrı istekleri olması gerekir. Çünkü "Hayır, aynı düşüncelere sahipler". Dersen, aynı fikirleri, aynı iradeleri var, yani her şey üçünde de aynıysa, matematiksel olarak aynı kişi olurlar. Tek bir varlıkta birleşmiş olurlar değil mi? Hepsi eşitse ve ezelden beri varlarsa, hangi konuda nasıl anlaşacaklar ki? Ya Hz. İsa çarmıhta ölmek istemeseydi? Çünkü İncil'de o anda haykırdığı yazıyor. “Baba, Baba, beni neden terk ettin?” diye haykırıyor. Yani açıkça görülüyor ki, çarmıha gerilme olayının gerçekleşmesini istememişti. Peki o zaman bu konuda nasıl uzlaştılar? Hiç mantıklı değil. Hz.
İsa'nın kendisi Tevrat'a uyulmasını söyledi ve kendisi de Yahudi'ydi. Kendisi bir Yahudi'ydi. Dolayısıyla bu sözleri, yani "Ben" dediği ifadeleri ve benzeri şeyleri Yahudi teolojisi çerçevesinde ele aldığımızda, bu lafların Hz. İsa'nın Tanrı olduğu anlamına gelmediğini görüyoruz. Bunlar ilahlaştırma falan ifade etmiyor. Her şeyden önce, Yahudi geleneğinde Tanrı’nın oğlu olmak sadece dindar bir kişi olmak anlamına gelir. Yahudi geleneğinde bir kişi Tanrı adına konuştuğunda, ona sanki Tanrı'ymış gibi bir statü verilebiliyor. Bir şeyi çok net bir şekilde anlamamız gerekiyor.
İlk olarak, Kutsal Kitap’ta Tanrı dışındaki varlıklar "Elohim" olarak anılır; yani onlara ilahi olanı temsil eden bir statü veriliyor. Yani, bu kişi Tanrı’nın bir temsilcisidir ancak Tanrı’nın kendisi değildir. İkinci nokta da İncil'in kendisine baktığımızda ortaya çıkıyor. Bir yandan İncil'de İsa'nın Tanrı'ya dua ettiğini anlatan ifadeler var. "Beni takip etmeyin, Tanrı'yı takip edin." diyor. "Ben iyi değilim. Yalnızca Tanrı iyidir." Bunun olayı şu: Hz. İsa orada demek istiyor ki, Ben Tanrı'nın bir elçisiyim ve Tanrı'nın hak bir peygamberiyim. Peki kendisi ne emrediyor?
Tanrı'ya dua etmeyi, Tanrı'yı takip etmeyi, Tanrı'nın kanunlarına uymayı, kendisine değil, kanunlara uymayı ve yalnızca Tanrı'ya ibadet etmeyi. Görüyorsunuz ki İncil’de aslında böyle bir anlatım yok. Hz. İsa’nın Tanrı olduğu yönünde bir anlatım bulunmadığını görüyorsun; aksine bu, Pavlusçu ilahiyatın sonradan bu geleneğe yamadığı bir şey. Bu arayışın sonlarına yaklaşıyordum ve hiç tatmin olmamıştım. Çünkü bilirsin, Stephen Hawking'le ilgili o süreci yaşamıştım. Tanrı'ya olan inancımı keşfetmiştim. Ama aynı zamanda bu gelenekleri de araştırmıştım ve bunların bana aradığım cevabı vermediğini hissetmiştim. O sırada sınıfımda bir Müslüman vardı ve bana şöyle dedi: "Neden Kur’an okumuyorsun?
Bir dene, bir bak." O andan itibaren düşündüm ki, "En kötü ne olabilir ki?". Böylece Kur'an okumaya başladım. O sıralarda PlayStation'ımı, yani PlayStation 3'ü kullanıyordum, onun internet tarayıcısından gizlice Kur'an okuyordum. Çünkü Kur'an okuduğumu kimsenin bilmesini istemiyordum. Okumaya devam ettim ve sanırım Fatiha Suresi’nden başlayıp Nas Suresi’ne kadar okudum. Ama benim için öne çıkan şey İslam’ın sadeliği ve İslam’ın doğrudanlığıydı. İslam, aşırı ayrıntılı ya da aşırı dramatik hikayeler anlatmaz. Kur'an size net hikayeler ve net bir ahlaki ders sunar. Ve sizde bu doğrudan etkiyi bırakır.
Kur'an'da gördüğüm şey şuydu; peygamberlerin hikayelerindeki o tahrifatların hepsi tek tek aydınlatılıp düzeltilmişti. Allah, Kur'an’ın "müheymin" olduğunu söyler. Yani gözetip kollayan, koruyan, diğerlerinin üzerinde olan. Tüm bu hataları aydınlatır ve yanlışları netleştirir. Allah bize şöyle buyuruyor: Yeryüzüne baktığınızda, "Bunun sizin için ne kadar mükemmel tasarlandığını görmüyor musunuz?". Günümüzde biz buna “akıllı tasarım” argümanı diyoruz. Allah şöyle buyuruyor: "Etrafınızdaki dünyaya bakın. Temiz bir kalp ve zihinle düşünün. Ve göreceksiniz ki bunu yaratabilecek tek varlık Allah'tır". Beni asıl cezbeden şey buydu. İslam'ın basit, mantıklı ve eksiksiz bir yaşam tarzı sunması.
Kur'an mantıklı, açık ve net kurallar koyar. Ve şunu görebilirsiniz ki, eğer toplum bu kurallara uysaydı, herkes için çok açık faydaları olurdu. İslam'ın kuralları uygulanırsa. Ama uygulanmayıp toplum yozlaşmaya başladığında, bazı şeylerin toplumda nasıl kötülüklere yol açtığını görüyorsun. Bu kurallara uymamanın toplumda nasıl sorunlara ve yozlaşmaya yol açtığını. İslam'ın insanların onurunu nasıl korumaya çalıştığını. İnsanların utanca düşmemesi ve terk edilmemesi için İslam'ın aileleri nasıl sağlam tutmaya çalıştığını ve herkese hak ettiği hakları nasıl verdiğini. Ve bu, başka hiçbir gelenekte görmediğim kadar net ve anlaşılır bir şekilde sunulmuştu.
Peki ne oldu da şehadet getirmeye karar verdin? Şehadet getirirken nasıl hissettin? Bizi o anlara götürebilir misin? YouTube'da kıyamet alametleriyle ve kıyamet günüyle ilgili bazı sohbet videoları izliyordum. Tüm bunları araştırınca içimi bir korku kapladı. Her an, her saniye ölebilirdim. Peki ben Allah Sübhânehu ve Teâlâ'ya teslimiyet dışında başka bir halde ölmek ister miydim? İşte İslam'ı kabul etmeme yol açan şey buydu. Her ne kadar kendimizi kandırıp ölümü düşünmesek de, bu gerçek yüzüme çarpınca anladım. Artık acele etmeliydim. Hemen arkadaşımı arayıp "Bugün Şehadet getirmek istiyorum. Kaybedecek zaman yok." dedim. O anda yarın ölebileceğimi fark ettim, hatta bugün bile ölebilirdim.
Yarın yok, daha sonra yok, hiçbir şey yok. Şimdi olmalıydı, Şehadet'i şimdi getirmeliydim. Ben de arkadaşımı aradım ve o da evine gelmemi söyledi. Sonra bir cami imamı olan aile dostlarının yanına gittik. O geldi ve Elhamdülillah onun yanında Şehadet getirdim. Şehadet'in anlamını birlikte konuştuk. Kelime-i şehadet getirdiğim esnada, odada sadece birkaç kişi olmasına rağmen sanki duvarlar üstüme geliyormuş gibi hissediyordum. Sanki üzerimde yoğun bir yük varmış gibiydi. Ama "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden resûlullah." dediğim anda, bunu söylediğim anda, dünyanın bütün yükü omuzlarımdan kalktı. Günahlarımın yükünün üzerimden kalktığını hissettim.
Endişelerimin yok olduğunu hissettim. Tam olarak o temiz hava hissiydi işte. Yani uçaktan indiğinde temiz havayı yeniden yüzünde hissedersin ya. Şehadet'ten sonra aynen böyle hissettim. Ailen ve çevrendekiler Müslüman olmana nasıl tepki verdi, özellikle de baban? İlk Şehadet getirdiğimde, bunun çok zor olacağını biliyordum. Bu yüzden Müslüman olduğumu iki yıl boyunca gizledim. Evdeyken normal davranmaya çalışıyordum. Ama dışarıda, bilirsin, camiye gidiyordum, namaz kılıyordum, belki de giyim tarzımı değiştiriyordum. Sonunda ailem öğrendi. Babamın öğrenmesi şöyle oldu; okuldan eve gelmiştim, Montumun cebinde bir takke buldu. Cebimde buldu. "Bu ne? Beni sırtımdan bıçakladın.
Kendi kanına ihanet ettin. Kendi halkına ihanet ettin. Bu kabul edilemez" dedi. Bunun üzerine bayağı bir bağrış çağrış ve küfür koptu. Sonraki üç dört yıl boyunca, durum giderek kötüleşti ve sonunda şiddete ve hakaretlere kadar vardı. Sabahları erken uyanırdım ve okula erken giderdim. Eve de sırf babamla karşılaşmayayım diye gece 2'de 3'te, çok geç dönüyordum. Onun tepkisi daha çok kültürel boyutuyla alakalıydı. İnsanlara oğlunun Müslüman olduğunu nasıl açıklayacaktı? Sonra şöyle bir şey oldu; babam yine benimle tartışmak istedi. Ben de onu karşıma oturtup "Bak, ben inancımdan vazgeçmeyeceğim. İslam'ı bırakmayacağım.
Ya beni Müslüman olarak kabul edersin ya da beni kendi halime bırakırsın, ben de çeker giderim" dedim. O günden sonra bu konuyu bir daha hiç tartışmadık. Ama babamın pes etmiş olması, baba tarafımdaki diğer aile üyelerimin de pes ettiği anlamına gelmiyordu. Amcamın doğum gününde bir olay yaşandı. Bütün aile toplanmıştı. Ve bilirsin, amcam bana karşı çok, bilirsin, aşırı samimi davranıyordu ve beni rahat hissettirmeye çalışıyordu. Bir şeyler yedik. Sonra, bilirsin, bana sarıldı. Ama sonra bana öyle bir şekilde sarıldı ki sanki beni kafa kilidine almıştı. Ve sonra herkesin önünde, tüm ailenin önünde, elindeki şampanya kadehini dudaklarıma dayadı. Sonra bana "İç şunu" dedi.
Ben de "Alkol içmem" dedim. Sonra bağırıp "Aman Tanrım, senin neyin var?" gibi şeyler söyleyerek beni herkesin önünde utandırmaya çalıştı, “İç şu alkolü.” dedi. Ben de kadehi elinden aldım ve fırlatmadan, sertçe masaya bıraktım. "Ben alkol kullanmıyorum. Alkol içen kişi sadece kendini rezil eder." Onlara aynen bunu söyledim. Ve sonra partinin sonunda, herkes sarhoş olduktan sonra, yürüyemez hale geldiler, arabalarına binip eve gidemediler. Ben de onlara dedim ki, “Kaba davranıp utandırmaya çalıştığınız kişi, şimdi eve dönmeniz için size taksi ayarlıyor." Daha sonra kuzenlerimle de buna benzer bir sürü olay yaşandı. Yine bir aile buluşmasındaydık, bayağı kalabalıktı.
Çok susamıştım, hava da çok sıcaktı. Kuzenim ayağa kalktı ve herkese "İçecek almaya gidiyorum. Bir şey isteyen var mı?" dedi. Biri "Pepsi istiyorum." dedi. Diğerleri de başka şeyler, su falan istedi. Ben de "Bana da bir su getirir misin lütfen?" dedim. O da "Sana ya alkol getiririm ya da hiçbir şey getirmem." dedi. Ben de "Su istiyorum." dedim. Şaka yaptığını sandım. Sonra gitti ve geri geldi, gerçekten de bana içecek getirmemişti. Ben de kendi kendime, "Bu nasıl bir saçmalık ya?" diyordum. Babamın asıl takıldığı konulardan biri de İslam'ın algılanma biçimiydi. Onun bakış açısına göre İslam, Pakistanlıların diniydi.
Kısa bir süre önce, belki bir yıl ya da iki yıl önce, bir DNA testi yaptırdım, baba tarafımın tamamen Hint kökenli çıkmasını bekliyordum. Ama babamın tarafı evet, ağırlıklı olarak Hint kökenliydi ama Pakistan ve Bangladeş kökeni de vardı. Bir de büyük bir kısmı, sanırım DNA’sının %24’ü Afganistan kökenliydi. Ben de ona dedim ki, "Baksana, aslında o kadar da Hintli değilsin. Hatta DNA'sının çoğu Hint kökenli bile değil. Büyük bir kısmı da Pakistan ve Afganistan kökenli." Sonra biz de, yani şaka olsun diye ona dedim ki, bilirsin, "Biraz Kabil pilavı falan mı yesek? Bu bizim yemeğimiz." Hiç Allah ile özel bir bağ kurduğunu hissettiğin olağanüstü bir olay yaşadın mı?
Bir gün eve doğru yürüyordum ve çok, çok şiddetli bir yağmur yağmaya başladı. Kanalizasyonları taşıracak türden bir yağmurdan bahsediyorum. Yani tüm kanalizasyonlar, şimdi su altında kalmıştı ve caddeler suyla dolup taşmaya başlamıştı. Su kaldırıma taşmaya başladı. Çok, çok şiddetli bir yağmurdu. Ve ben eve doğru yürüyordum. Sonra bir dükkanın, büyük bir süpermarketin önünden geçiyordum, hani şu girişindeki sundurmalar olur ya. Ben de yağmurdan kaçmak için onun altına sığındım. Allah Sübhânehu ve Teâlâ'ya dua ettim. İçimden gelen ilk şey, eve varana kadar yağmuru durdurmasını istemek oldu. "Benim sokağa varana kadar yağmuru durdurur musun?" dedim. Neden bilmiyorum. Anlarsın ya?
Neden böyle istemek geldi içimden, bilmiyorum. Sundurmanın altından dışarı adımımı attım. Bir baktım, yağmur falan kalmamış. Tamamen durmuştu. Olduğum yerden eve kadar yürüdüm. Bu yaklaşık bir buçuk saatlik bir yürüyüştü. Yürüdüm ve sokağıma vardığımda, yağmur tekrar damlamaya başladı. Ama bunlar hafif yağmur damlaları gibiydi. Ve sonra kapımın eşiğine vardığım anda, yağmur duadan önceki şiddetiyle yeniden başladı. Bir sorununuz olduğunda, Allah Sübhânehu ve Teâlâ'yla bir arkadaşınızla konuşur gibi konuşun. Aşırı resmi olmak gerektiğini düşünmeyin. Evet, dua etmenin bir sünneti vardır. Ama bir kez konuşmaya başladınız mı, konuşun. Çünkü Allah bir fikirden ibaret değildir.
Allah sizi duyuyor ve sizi dinliyor. İslam'dan önceki Reece ile İslam'dan sonraki Reece arasındaki farkı nasıl görüyorsun? İslam, güçlü yönlerimi ve niteliklerimi iyi şeyler için kullanmamı sağladı. Ben değişmedim. Dünyaya bakış açım değişti. Ve bana, sahip olamayacağımı düşündüğüm şeyler verdi. Konuşmayı severim. İslam’a girmeden önce insanlar beni dinlemek istemiyordu. Benimle konuşmak istemiyorlardı. Artık insanlar beni dinlemek istiyor. İnsanlar onlarla konuşmam için beni camiye davet ediyorlar. İnsanı yücelten İslam’dır. Müslüman olmadığım ve ortaokulda okuduğum zamanlarda, sınavlarıma pek çalışmazdım. Eğitimime de pek önem vermiyordum.
Bana "Büyüyünce Cambridge Üniversitesi'ne gideceksin." deseydin, "Saçmalıyorsun." derdim. Şimdi bana "Cambridge Üniversitesi'ne nasıl girdin?" diye sorarsan, "Biiznillah kardeşim, birincilikle mezun olmak benim için kolaydı." derim. Cambridge Üniversitesi'ne girmek benim için kolaydı. Lisans eğitimimi sürdürürken, dedem ve büyükannem vefat etti. Covid dönemiydi. Oğlum bir yaşındaydı. Çalışmam gerekiyordu ve Cambridge'e iki buçuk saat gidip iki buçuk saat dönüyor, aynı zamanda çalışıyordum. Allah bunları benim için kolaylaştırdı. İslami bir yaşam tarzını benimsemek ne kadar zordu? Mesela haramlardan uzak durmak, günde beş vakit namaz kılmak.
Bunlar ya da bütün gün oruç tutmak senin için zor muydu? Oruç tutmanın, namazın zor olmadığını söyleyebilirim. Asıl zorluk çevreyle alakalı. Seni sürekli harama çağıran insanlarla berabersen ne olur? Bu hataları yapmaya ve bunlara bulaşmaya başlarsın. Ancak Allah Sübhânehu ve Teâlâ'nın rızası için kendini o ortamlardan uzaklaştırdığında o döngüden kurtulabilirsin. Ama aynı zamanda şunu da söylemeliyim ki hiç kimse bir gecede değişmez. Ve sizin için en iyisi, doğru yol, iyi arkadaşlar seçmektir. Çünkü bu insanlar size yardım edecektir. Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) hakkında seni en çok ne etkiledi? Beni en çok etkileyen şey, liderliği nasıl somutlaştırdığıdır.
Yumuşak huylu birini görüyorsunuz. İnsanlara değer veren birini görüyorsunuz. Aklı başında birini görüyorsun. Sürekli insanlara bakıp “Onlara nasıl yardım edebilirim? Neye ihtiyaçları var? Ne konuda zorlanıyorlar?” diye düşünüyor. İnsanların ihtiyaçlarına, isteklerine ve onlara nasıl yardım edebileceğine bakıyor. Onun liderlik tarzı buydu. Ama bu yumuşaklığına rağmen aynı zamanda da en cesur kişiydi. Hatırladığım bir hadis var, şöyle anlatılıyor: Medine'nin dış mahallelerinde bir ses duyulmuş, sanki biri onlara saldıracakmış gibi. Büyük bir gürültü ve sesler duymuşlar. Bunun üzerine hemen zırhlarını kuşanıp dışarı çıkmışlar.
Atlarına binip giderken bir de bakmışlar ki Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) tek başına geri dönüyor. Çoktan gidip kontrol etmiş ve tek başına geri dönüyormuş. "Bir şey yok, kontrol ettim. Uyumaya dönebiliriz." demiş. Yani gerçek erkekliğin ve gerçek liderliğin, yumuşak huylu, sevgi dolu ve şefkatli ama aynı zamanda cesur ve ilkelerinin arkasında duran halinin birleşimi. Dünyadaki tüm gayrimüslimlerle konuşma şansın olsaydı ve sadece bir dakikan olsaydı, onlara ne söylemek isterdin? Hepimizin bir an durup basit bir soru sorması gerekiyor. “Bugün inandığım şeylere neden inanıyorum? Annem babam Hristiyan olduğu için mi Hristiyanım? Annem babam Sih olduğu için mi Sih'im?
Ailem Hindu olduğu için mi ben de Hindu muyum? Bu dinleri ve bağlı olduğun bu gelenekleri takip etmenin sebebi ne?” Bir insanın hatalı olduğunu duyması ya da dünya görüşünün yanlış olduğunu kabul etmesi kolay bir şey değil. Aslında, bu yapması en zor şeylerden biridir çünkü egonu incitir, çünkü kendine dünyaya bakışının yanlış olduğunu söylüyorsun. Ama bir an durun. Yalan içinde yaşamaktansa gerçeği bilmeyi tercih etmez miydiniz? Hangisi daha utanç verici? Yalan içinde yaşamak mı, yoksa egonuzu biraz kenara bırakıp dünya görüşünüzü sorgulamak ve gerçeği kabul etmek mi? Kur'an'ı okuyun. Allah'ın insanlardan ne istediğini okuyun. Hidayet rehberini okuyun. Allah'ın sizden ne istediğini okuyun.
Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)'ın hayatını okuyun. Ve sorularınız varsa, birine danışın. İletişim kurun yeter. Kendinizi zorlayın ve bakın bakalım; bu din ne anlatıyor? Hiç değilse, en azından İslam’ın ne olduğunu öğrenin. Siz de Siz de İslam'ı yeni kabul ettiniz ama nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz? Ya da belki de hayatınız boyunca Müslümandınız ama temiz bir sayfa açmak ve İslam'ı sıfırdan öğrenmek istiyorsunuz. İşte tam da bu amaçla Step Islam uygulamasını geliştirdik. İslam'ı anlaşılır ve sistemli bir şekilde öğrenmenizi sağlayan, tamamen ücretsiz ve reklamsız bir uygulama.
İmanın temel esaslarını, Kur'an'daki temel kavramları kolayca öğrenecek ve ömür boyu sürecek alışkanlıklar kazandıran pratik görevleri dilediğiniz şekilde tamamlayabileceksiniz. Şeytan'ın bunu ertelemenize sebep olmasına izin vermeyin. Aşağıdaki bağlantıya tıklayın, Step Islam’ı indirin ve ebedi mutluluğa giden yolda ilk adımı bugün atın.
Böylece Kur'an okumaya başladım ve Müslüman oldum. Babam, okuldan eve geldiğimde paltomun cebinde bir takke buldu. "Bu da ne? Sırtımdan bıçakladın. Kendi kanına ihanet ettin. Kendi halkına ihanet ettin." Çok fazla bağırış çağırış ve küfür vardı. Amcamın doğum gününde bir olay yaşandı ve bilirsin, amcam bana karşı çok samimi davranıyordu, sonra bana sarıldı. Ama öyle bir sarıldı ki sanki beni kafa kilidine almıştı, hem de tüm ailenin önünde. Elinde bir kadeh şampanya vardı ve onu dudaklarıma dayadı, sonra da "İç şunu." "Hayır, istemiyorum." "İç!" "Hayır! İstemiyorum!" Es-Selamun aleyküm, Reece Byfield kardeşim. Davetimizi kabul ettiğin için çok teşekkürler.
Seni Towards Eternity'de ağırlamaktan çok mutluyuz. Öncelikle Reece Byfield kimdir, bundan başlamak istiyorum. Bize kısaca hayatından bahseder misin? Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühü. Kardeşim, elhamdülillah, sizlere konuk olmak benim için bir şeref. Farklı kökenlerden gelen bir ailede doğdum. Babam, Hindistan'dan Birleşik Krallık'a gelen ilk nesil göçmenlerden. Annem ise İngiltere'den bir İngiliz. Annemin ailesi Hristiyan kökenli. Babamın ailesi ise Sih kökenli. Ben de birçok farklı dini araştırdım. Sonra Kur'an okumaya başladım. Şehadet getirdim ve Müslüman oldum. Aslında Müslüman olduğumu iki yıl boyunca gizledim. Sonunda ailem öğrendi.
Bunun üzerine çok fazla bağırış çağırış ve küfür yaşandı. Sonraki üç dört yıl boyunca durum giderek daha da kötüleşti. King's College London'da felsefe okudum. Elhamdülillah, birincilikle mezun oldum. Ardından Cambridge Üniversitesi’nde ilahiyat, din felsefesi ve din üzerine yüksek lisansımı tamamladım. Peki inanç açısından hayatın nasıldı? Neye inanıyordun? Tabii ki kilisede düzenlenen dini etkinliklere, mesela düğünlere falan katılıyordum. Ama çocukken bile, bir insanın Tanrı olması fikri kabul edebileceğim bir şey değildi. Sihlerin kutsal ibadet yeri olan Gurdwara'da da bu tür etkinliklere katılıyordum.
Daha o zamanlarda, küçük yaşta bile, Sihizmin kurucusunu, Guru Nanak'ı ilahi bir vahiy almış birinden ziyade bir tür toplumsal reformcu olarak görüyordum. O dönemde belli ölçüde ırkçılığa da maruz kalıyordum tabii. İngilizler beni bir İngiliz olarak görmüyor. Asyalılar ise, beni Asyalı olarak görmüyor. Yani tuhaf bir yerde sıkışıp kalıyorsun. Sadece bir yıl önce Amerika'da 11 Eylül saldırıları olmuştu. Birkaç yıl sonra, otobüslerin ve Londra metrosunun hedef alındığı 7 Temmuz intihar saldırıları gerçekleşti. Bu da İslam'a ve Müslümanlara karşı toplumda içselleştirilmiş bir nefrete dönüştü. Aslında o gün yaşanan şey şuydu: Babamın o trene binmesi gerekiyordu.
Central hattında patlayan o trene. Babamın binmesi gereken tren buydu. Sonra babamı aramaya çalıştım ama telefonuna ulaşılamıyordu. Babamın o trende olduğunu sanıyordum. Annemi arayıp “Babamla konuştun mu? Haberleri duydun mu?” dedim. "Aramaya çalışıyorum ama telefonuna ulaşılamıyor." dedi. Ama meğer tren istasyonuna girmiş. Central hattına ulaşmak için başka bir trene binmesi gerekiyormuş. Central hattındayken de saldırı gerçekleşmiş. Bunun üzerine yetkililer bütün bölgeyi kapatıp karantinaya almış. Kimse istasyondan çıkamıyor, kimse de içeri giremiyormuş. Bu yüzden telefonu çekmiyordu ve yer altında mahsur kalmıştı.
Elhamdülillah, o gün geç kaldığı için patlayan treni bir ya da iki trenle kıl payı kaçırmıştı. Bu dönem aynı zamanda Yeni Ateizm hareketinin de yükseliş dönemiydi. Stephen Hawking ve Richard Dawkins gibi isimler o dönemde bu görüşleri yoğun şekilde savunuyordu. Ben 15-16 yaşlarındayken kitabını çıkarmıştı. Ben de bunların arasında kalmış gibiydim. Bir yandan da bu akımdan etkileniyordum. Bu akımdan etkileniyor ve olaylara bir nevi o açıdan bakıp sorguluyordum. Ama aynı zamanda içimde güçlü bir şekilde bir şeyin var olduğuna dair bir his de vardı. Stephen Hawking'in bir konferansını baştan sona izledim.
Evrenin başlangıcı hakkındaydı ve araştırmalarını anlatıyordu, bir yandan da teorilerinden, evrenin Büyük Patlama'ya kadar uzanan başlangıç sürecinden bahsediyordu. Sonra şu noktaya geldik: Evren nereden geldi? Konferansın vardığı sonuç, evrenin bir başlangıcı olduğuydu. Peki o başlangıç nereden geldi? Evrenin oluşmasına ne sebep oldu? Onun cevabı ise "Hiçlikten geldi." oldu. Laptop ekranının karşısında oturmuş, bu adama bakıp "Sen ne anlatıyorsun ya?" diye düşünüyordum. Sonra da "Aman işte, bilmiyoruz" diyerek işin içinden sıyrıldı. O zaman öyle bir noktaya geliyorsun ki artık bildiğimiz bir şeyi ortaya koymuş oluyorsun. Hiçlikten bir şey var olamaz.
Bu, olayların nasıl işlediğine dair en temel anlayış. Bir sonuç varsa, bir neden de vardır. Ve siz diyorsunuz ki tüm bunlar, bu Büyük Patlama, tüm evrenimizin yaratılışı hiçlikten geldi. Sanki bu koşullar sadece tesadüfen oradaymış gibi fiziğin ön koşullarından bahsetmeye çalışıyorsun. Bu kadar zeki bir adamın, bu kadar bilgili bir adamın bunu söylemesi mantıklı değil. Benim vardığım sonuç şu: Cevap dilinin ucunda, ağzından çıkması gereken cevap söylemekten kaçındığın cevap. Benim için en açık cevap da buydu. Artık üç saat boyunca bana konferans veren bu adamın bilim anlatmadığını, kendi ideolojisini dayattığını görebiliyordum. Aslında bilim ile vahiy arasında bir çatışma olması gerekmiyor.
Bu çatışma, insanlar onu işin içine kattığı için var. İnsanlar kendi ideolojilerini dayatıyor. O videoyu izledikten ve bunu fark ettikten sonra Tanrı'nın varlığına olan inancım artık iyice kesinleşmişti. Biraz komik gelebilir ama Stephen Hawking bana Tanrı'yı kanıtladı. Tanrı'ya olan inancımı kalbime iyice yerleştirdi. Çünkü dünyada ilahi olanı görüyoruz. Yaratıcının eserini görüyoruz. Var olan hiçbir şey, başka bir şey olmadan var olamaz. Dolayısıyla her şey bir şeye bağımlıysa bir bağımlılık zinciri oluşur. Ancak mesele şu ki, bu bağımlılık zincirlerinin bir yerde sona ermesi gerekir.
Bu zincirlerin, bağımsız bir şeye götüren bir noktaya ulaşması gerekir; bu yapının dışında bulunan, bu bütünün varlığını destekleyen bir şeye. Tüm evrendeki her şey olumsaldır. Ve var olabilmek için başka bir şeye ihtiyaç duyar. Şu anda geldiğimiz noktada soru şuydu: “Tamam, eğer Tanrı varsa, Tanrı kim? Tanrı unvanını hak eden kim? Ve Tanrı nedir?” Bunun üzerine en doğal başlangıç noktasının en eski dinlere bakmak olduğunu düşündüm. Ve bilirsin, klasik paganizmde tanrılarla pazarlık etmen ve kurbanlar sunman gerekiyordu. Bu bana açıkçası çok saçma geliyordu. Yani, her şeyi yaratan bu yüce varlıkla, her şey üzerinde gücü olan biriyle neden pazarlık etmen gereksin ki?
Tanrı bunların üstündedir. Tanrı, bu tür insanlaştırmaların ötesindedir, yani birbirimizle olan ilişkilerimizi Tanrı'ya yansıtmamızın ötesindedir. Bu yüzden bu benim için çok ama çok iticiydi ve bunu tüm bu eski paganizm biçimlerinde gördüm. Bunlar ya liderlerin ve kralların düzeni sağlamak için kullandığı bir tür toplumsal kontrol mekanizmasıydı, sözde ilahi yetkileri kontrolü elde tutmak için kullanıyorlardı. İlk sorunum buydu ve birçok farklı dini araştırdım. Babamın tarafındaki Sihizm'e gelince, Sihizm'in kurucusu Guru Nanak'tır. Guru Nanak bir Hindu olarak büyüdü. Hindular ve Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıklardan ve çatışmalardan oldukça rahatsızdı.
Bu konuda netlik kazanmak için meditasyon yapmaya gittiğini söylüyor. Guru Nanak yolculuğu sırasında Hac ibadetini de yerine getirdi. Ancak bu yolculuktan geri döndüğünde, bazı dini düşünceleri artık netleşmişti. Aynı şekilde, Budizm ve Sihizm gibi birçok Hint geleneği de senkretik inançlardı. Senkretik din, çevresindeki kültürleri ve dini uygulamaları benimseyen ve bunları kendi dinine dahil eden dindir. Dolayısıyla Sihizm içinde, bunun çok net bir örneği var. Onların ibadeti daha çok Hindu ibadet biçimine benziyor. Ancak günümüz Hindistan’ına giden biri olsaydı, aslında bunun çok yaygın olduğunu görürdünüz.
Hinduların camiye gittiğini görürsünüz, hatta belki bir tarikata giren Hindular bile vardır. Mesela Hindistan'da Hindu Nakşibendiler var. Aynı şekilde Müslümanların Hinduların türbelerine gittiğini ve onların din adamlarından bereket almaya çalıştığını da görürsün. Bu tür dini geleneklerin karışımı ve bu tür bir şey sosyolojik bir bakış açısıyla buna "halk dini" diyoruz, değil mi? Bu tür halk dini anlayışı Hindistan'da çok yaygın. Sihizm insan yapımı bir din, ayrıca Hinduizmi de araştırdım. Hinduizm'deki en büyük sorun aslında Hinduizm adında bir dinin olmamasıdır. Bu ilk sorundur çünkü Hinduizm sömürgeci bir terimdir.
İngilizler Hindistan’a geldiklerinde, bir grup esmer insanın ibadet ettiğini ve dini ritüeller yaptıklarını gördüler. Ve dediler ki "Ya aslında bunların hepsi tek bir din." Farklı şeyleri... Herkesi tek bir kategori altında topladılar. Yani bunlar... "Hindu" kelimesi İndus Nehri’nden geliyor, değil mi? Yani bu... Sadece bu insanların dini demekti. Bunun sadece toplumsal kontrol olduğu çok açık hale geldi, kitleleri kontrol altında tutmanın bir yoluydu, bu tarz şeyler işte. Yahudiliği de araştırdım. Geleneksel Yahudilikte Yahudiliğe geçmek mümkün değil. Tanrı'nın seçilmiş halkından olmak için Yahudi olarak doğman gerekiyor. Bu anlamda etnik bir din. Bu fikir bana mantıklı gelmedi.
İkinci sorun ise Yahudi geleneğinin kendisine baktığımda Yahudilerin Kutsal metinlerde anlatılan peygamberleriyle olan ilişkileriydi. Ve geleneğin kendisi de tarih boyunca Yahudi halkının, kutsal metinlerde de belirtildiği gibi, ahde bağlı kalmadığını kaydediyor. Yahudi kutsal metinleri, Yahudi halkının Tanrı’yla olan ahdine bağlı kalmadığını anlatıyor. Aynı şekilde, bu metinlerde bazı tahrifatların meydana geldiğini, bazı kıssa ve anlatıların degistirildigini de görüyorsun. Mesela sırf karısıyla evlenebilmek için bir adamı ölsün diye savaşa gönderdiğini söyledikleri bir hikaye var.
Ve bu tarz hikayelerin hepsinde, bilirsin, bu gelenek mantıklı gelmiyor, bunların Tanrı tarafından seçilmiş insanlar olduğu söyleniyor. Ve aynı kitapta, peygamberlerden ve onların Tanrı'ya yakınlığından, dürüstlüklerinden övgüyle bahsediliyor. Ama aynı zamanda onların sadece insan oldukları gösterilmiyor. Çünkü bir hata yapmakla büyük günahlar işlemek arasında bir fark vardır. Ve ortada bayağı çelişkiler var. Doğal olarak bir sonraki adım Hristiyanlığa bakmak oluyor. Hristiyanlığı biraz derine inip inceleyince olayın ne olduğunu görüyorsun. İşte o Teslis inancı ya da birinin gerçek anlamda Tanrı'nın oğlu olması falan. Bilirsin işte, Hz. İsa Tanrı'dır, Baba Tanrı'dır, Kutsal Ruh Tanrı'dır.
Ama tek bir Tanrı ve üç ayrı kişi vardır. Bu durumda her birinin ayrı düşünceleri, ayrı istekleri olması gerekir. Çünkü "Hayır, aynı düşüncelere sahipler". Dersen, aynı fikirleri, aynı iradeleri var, yani her şey üçünde de aynıysa, matematiksel olarak aynı kişi olurlar. Tek bir varlıkta birleşmiş olurlar değil mi? Hepsi eşitse ve ezelden beri varlarsa, hangi konuda nasıl anlaşacaklar ki? Ya Hz. İsa çarmıhta ölmek istemeseydi? Çünkü İncil'de o anda haykırdığı yazıyor. “Baba, Baba, beni neden terk ettin?” diye haykırıyor. Yani açıkça görülüyor ki, çarmıha gerilme olayının gerçekleşmesini istememişti. Peki o zaman bu konuda nasıl uzlaştılar? Hiç mantıklı değil. Hz.
İsa'nın kendisi Tevrat'a uyulmasını söyledi ve kendisi de Yahudi'ydi. Kendisi bir Yahudi'ydi. Dolayısıyla bu sözleri, yani "Ben" dediği ifadeleri ve benzeri şeyleri Yahudi teolojisi çerçevesinde ele aldığımızda, bu lafların Hz. İsa'nın Tanrı olduğu anlamına gelmediğini görüyoruz. Bunlar ilahlaştırma falan ifade etmiyor. Her şeyden önce, Yahudi geleneğinde Tanrı’nın oğlu olmak sadece dindar bir kişi olmak anlamına gelir. Yahudi geleneğinde bir kişi Tanrı adına konuştuğunda, ona sanki Tanrı'ymış gibi bir statü verilebiliyor. Bir şeyi çok net bir şekilde anlamamız gerekiyor.
İlk olarak, Kutsal Kitap’ta Tanrı dışındaki varlıklar "Elohim" olarak anılır; yani onlara ilahi olanı temsil eden bir statü veriliyor. Yani, bu kişi Tanrı’nın bir temsilcisidir ancak Tanrı’nın kendisi değildir. İkinci nokta da İncil'in kendisine baktığımızda ortaya çıkıyor. Bir yandan İncil'de İsa'nın Tanrı'ya dua ettiğini anlatan ifadeler var. "Beni takip etmeyin, Tanrı'yı takip edin." diyor. "Ben iyi değilim. Yalnızca Tanrı iyidir." Bunun olayı şu: Hz. İsa orada demek istiyor ki, Ben Tanrı'nın bir elçisiyim ve Tanrı'nın hak bir peygamberiyim. Peki kendisi ne emrediyor?
Tanrı'ya dua etmeyi, Tanrı'yı takip etmeyi, Tanrı'nın kanunlarına uymayı, kendisine değil, kanunlara uymayı ve yalnızca Tanrı'ya ibadet etmeyi. Görüyorsunuz ki İncil’de aslında böyle bir anlatım yok. Hz. İsa’nın Tanrı olduğu yönünde bir anlatım bulunmadığını görüyorsun; aksine bu, Pavlusçu ilahiyatın sonradan bu geleneğe yamadığı bir şey. Bu arayışın sonlarına yaklaşıyordum ve hiç tatmin olmamıştım. Çünkü bilirsin, Stephen Hawking'le ilgili o süreci yaşamıştım. Tanrı'ya olan inancımı keşfetmiştim. Ama aynı zamanda bu gelenekleri de araştırmıştım ve bunların bana aradığım cevabı vermediğini hissetmiştim. O sırada sınıfımda bir Müslüman vardı ve bana şöyle dedi: "Neden Kur’an okumuyorsun?
Bir dene, bir bak." O andan itibaren düşündüm ki, "En kötü ne olabilir ki?". Böylece Kur'an okumaya başladım. O sıralarda PlayStation'ımı, yani PlayStation 3'ü kullanıyordum, onun internet tarayıcısından gizlice Kur'an okuyordum. Çünkü Kur'an okuduğumu kimsenin bilmesini istemiyordum. Okumaya devam ettim ve sanırım Fatiha Suresi’nden başlayıp Nas Suresi’ne kadar okudum. Ama benim için öne çıkan şey İslam’ın sadeliği ve İslam’ın doğrudanlığıydı. İslam, aşırı ayrıntılı ya da aşırı dramatik hikayeler anlatmaz. Kur'an size net hikayeler ve net bir ahlaki ders sunar. Ve sizde bu doğrudan etkiyi bırakır.
Kur'an'da gördüğüm şey şuydu; peygamberlerin hikayelerindeki o tahrifatların hepsi tek tek aydınlatılıp düzeltilmişti. Allah, Kur'an’ın "müheymin" olduğunu söyler. Yani gözetip kollayan, koruyan, diğerlerinin üzerinde olan. Tüm bu hataları aydınlatır ve yanlışları netleştirir. Allah bize şöyle buyuruyor: Yeryüzüne baktığınızda, "Bunun sizin için ne kadar mükemmel tasarlandığını görmüyor musunuz?". Günümüzde biz buna “akıllı tasarım” argümanı diyoruz. Allah şöyle buyuruyor: "Etrafınızdaki dünyaya bakın. Temiz bir kalp ve zihinle düşünün. Ve göreceksiniz ki bunu yaratabilecek tek varlık Allah'tır". Beni asıl cezbeden şey buydu. İslam'ın basit, mantıklı ve eksiksiz bir yaşam tarzı sunması.
Kur'an mantıklı, açık ve net kurallar koyar. Ve şunu görebilirsiniz ki, eğer toplum bu kurallara uysaydı, herkes için çok açık faydaları olurdu. İslam'ın kuralları uygulanırsa. Ama uygulanmayıp toplum yozlaşmaya başladığında, bazı şeylerin toplumda nasıl kötülüklere yol açtığını görüyorsun. Bu kurallara uymamanın toplumda nasıl sorunlara ve yozlaşmaya yol açtığını. İslam'ın insanların onurunu nasıl korumaya çalıştığını. İnsanların utanca düşmemesi ve terk edilmemesi için İslam'ın aileleri nasıl sağlam tutmaya çalıştığını ve herkese hak ettiği hakları nasıl verdiğini. Ve bu, başka hiçbir gelenekte görmediğim kadar net ve anlaşılır bir şekilde sunulmuştu.
Peki ne oldu da şehadet getirmeye karar verdin? Şehadet getirirken nasıl hissettin? Bizi o anlara götürebilir misin? YouTube'da kıyamet alametleriyle ve kıyamet günüyle ilgili bazı sohbet videoları izliyordum. Tüm bunları araştırınca içimi bir korku kapladı. Her an, her saniye ölebilirdim. Peki ben Allah Sübhânehu ve Teâlâ'ya teslimiyet dışında başka bir halde ölmek ister miydim? İşte İslam'ı kabul etmeme yol açan şey buydu. Her ne kadar kendimizi kandırıp ölümü düşünmesek de, bu gerçek yüzüme çarpınca anladım. Artık acele etmeliydim. Hemen arkadaşımı arayıp "Bugün Şehadet getirmek istiyorum. Kaybedecek zaman yok." dedim. O anda yarın ölebileceğimi fark ettim, hatta bugün bile ölebilirdim.
Yarın yok, daha sonra yok, hiçbir şey yok. Şimdi olmalıydı, Şehadet'i şimdi getirmeliydim. Ben de arkadaşımı aradım ve o da evine gelmemi söyledi. Sonra bir cami imamı olan aile dostlarının yanına gittik. O geldi ve Elhamdülillah onun yanında Şehadet getirdim. Şehadet'in anlamını birlikte konuştuk. Kelime-i şehadet getirdiğim esnada, odada sadece birkaç kişi olmasına rağmen sanki duvarlar üstüme geliyormuş gibi hissediyordum. Sanki üzerimde yoğun bir yük varmış gibiydi. Ama "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden resûlullah." dediğim anda, bunu söylediğim anda, dünyanın bütün yükü omuzlarımdan kalktı. Günahlarımın yükünün üzerimden kalktığını hissettim.
Endişelerimin yok olduğunu hissettim. Tam olarak o temiz hava hissiydi işte. Yani uçaktan indiğinde temiz havayı yeniden yüzünde hissedersin ya. Şehadet'ten sonra aynen böyle hissettim. Ailen ve çevrendekiler Müslüman olmana nasıl tepki verdi, özellikle de baban? İlk Şehadet getirdiğimde, bunun çok zor olacağını biliyordum. Bu yüzden Müslüman olduğumu iki yıl boyunca gizledim. Evdeyken normal davranmaya çalışıyordum. Ama dışarıda, bilirsin, camiye gidiyordum, namaz kılıyordum, belki de giyim tarzımı değiştiriyordum. Sonunda ailem öğrendi. Babamın öğrenmesi şöyle oldu; okuldan eve gelmiştim, Montumun cebinde bir takke buldu. Cebimde buldu. "Bu ne? Beni sırtımdan bıçakladın.
Kendi kanına ihanet ettin. Kendi halkına ihanet ettin. Bu kabul edilemez" dedi. Bunun üzerine bayağı bir bağrış çağrış ve küfür koptu. Sonraki üç dört yıl boyunca, durum giderek kötüleşti ve sonunda şiddete ve hakaretlere kadar vardı. Sabahları erken uyanırdım ve okula erken giderdim. Eve de sırf babamla karşılaşmayayım diye gece 2'de 3'te, çok geç dönüyordum. Onun tepkisi daha çok kültürel boyutuyla alakalıydı. İnsanlara oğlunun Müslüman olduğunu nasıl açıklayacaktı? Sonra şöyle bir şey oldu; babam yine benimle tartışmak istedi. Ben de onu karşıma oturtup "Bak, ben inancımdan vazgeçmeyeceğim. İslam'ı bırakmayacağım.
Ya beni Müslüman olarak kabul edersin ya da beni kendi halime bırakırsın, ben de çeker giderim" dedim. O günden sonra bu konuyu bir daha hiç tartışmadık. Ama babamın pes etmiş olması, baba tarafımdaki diğer aile üyelerimin de pes ettiği anlamına gelmiyordu. Amcamın doğum gününde bir olay yaşandı. Bütün aile toplanmıştı. Ve bilirsin, amcam bana karşı çok, bilirsin, aşırı samimi davranıyordu ve beni rahat hissettirmeye çalışıyordu. Bir şeyler yedik. Sonra, bilirsin, bana sarıldı. Ama sonra bana öyle bir şekilde sarıldı ki sanki beni kafa kilidine almıştı. Ve sonra herkesin önünde, tüm ailenin önünde, elindeki şampanya kadehini dudaklarıma dayadı. Sonra bana "İç şunu" dedi.
Ben de "Alkol içmem" dedim. Sonra bağırıp "Aman Tanrım, senin neyin var?" gibi şeyler söyleyerek beni herkesin önünde utandırmaya çalıştı, “İç şu alkolü.” dedi. Ben de kadehi elinden aldım ve fırlatmadan, sertçe masaya bıraktım. "Ben alkol kullanmıyorum. Alkol içen kişi sadece kendini rezil eder." Onlara aynen bunu söyledim. Ve sonra partinin sonunda, herkes sarhoş olduktan sonra, yürüyemez hale geldiler, arabalarına binip eve gidemediler. Ben de onlara dedim ki, “Kaba davranıp utandırmaya çalıştığınız kişi, şimdi eve dönmeniz için size taksi ayarlıyor." Daha sonra kuzenlerimle de buna benzer bir sürü olay yaşandı. Yine bir aile buluşmasındaydık, bayağı kalabalıktı.
Çok susamıştım, hava da çok sıcaktı. Kuzenim ayağa kalktı ve herkese "İçecek almaya gidiyorum. Bir şey isteyen var mı?" dedi. Biri "Pepsi istiyorum." dedi. Diğerleri de başka şeyler, su falan istedi. Ben de "Bana da bir su getirir misin lütfen?" dedim. O da "Sana ya alkol getiririm ya da hiçbir şey getirmem." dedi. Ben de "Su istiyorum." dedim. Şaka yaptığını sandım. Sonra gitti ve geri geldi, gerçekten de bana içecek getirmemişti. Ben de kendi kendime, "Bu nasıl bir saçmalık ya?" diyordum. Babamın asıl takıldığı konulardan biri de İslam'ın algılanma biçimiydi. Onun bakış açısına göre İslam, Pakistanlıların diniydi.
Kısa bir süre önce, belki bir yıl ya da iki yıl önce, bir DNA testi yaptırdım, baba tarafımın tamamen Hint kökenli çıkmasını bekliyordum. Ama babamın tarafı evet, ağırlıklı olarak Hint kökenliydi ama Pakistan ve Bangladeş kökeni de vardı. Bir de büyük bir kısmı, sanırım DNA’sının %24’ü Afganistan kökenliydi. Ben de ona dedim ki, "Baksana, aslında o kadar da Hintli değilsin. Hatta DNA'sının çoğu Hint kökenli bile değil. Büyük bir kısmı da Pakistan ve Afganistan kökenli." Sonra biz de, yani şaka olsun diye ona dedim ki, bilirsin, "Biraz Kabil pilavı falan mı yesek? Bu bizim yemeğimiz." Hiç Allah ile özel bir bağ kurduğunu hissettiğin olağanüstü bir olay yaşadın mı?
Bir gün eve doğru yürüyordum ve çok, çok şiddetli bir yağmur yağmaya başladı. Kanalizasyonları taşıracak türden bir yağmurdan bahsediyorum. Yani tüm kanalizasyonlar, şimdi su altında kalmıştı ve caddeler suyla dolup taşmaya başlamıştı. Su kaldırıma taşmaya başladı. Çok, çok şiddetli bir yağmurdu. Ve ben eve doğru yürüyordum. Sonra bir dükkanın, büyük bir süpermarketin önünden geçiyordum, hani şu girişindeki sundurmalar olur ya. Ben de yağmurdan kaçmak için onun altına sığındım. Allah Sübhânehu ve Teâlâ'ya dua ettim. İçimden gelen ilk şey, eve varana kadar yağmuru durdurmasını istemek oldu. "Benim sokağa varana kadar yağmuru durdurur musun?" dedim. Neden bilmiyorum. Anlarsın ya?
Neden böyle istemek geldi içimden, bilmiyorum. Sundurmanın altından dışarı adımımı attım. Bir baktım, yağmur falan kalmamış. Tamamen durmuştu. Olduğum yerden eve kadar yürüdüm. Bu yaklaşık bir buçuk saatlik bir yürüyüştü. Yürüdüm ve sokağıma vardığımda, yağmur tekrar damlamaya başladı. Ama bunlar hafif yağmur damlaları gibiydi. Ve sonra kapımın eşiğine vardığım anda, yağmur duadan önceki şiddetiyle yeniden başladı. Bir sorununuz olduğunda, Allah Sübhânehu ve Teâlâ'yla bir arkadaşınızla konuşur gibi konuşun. Aşırı resmi olmak gerektiğini düşünmeyin. Evet, dua etmenin bir sünneti vardır. Ama bir kez konuşmaya başladınız mı, konuşun. Çünkü Allah bir fikirden ibaret değildir.
Allah sizi duyuyor ve sizi dinliyor. İslam'dan önceki Reece ile İslam'dan sonraki Reece arasındaki farkı nasıl görüyorsun? İslam, güçlü yönlerimi ve niteliklerimi iyi şeyler için kullanmamı sağladı. Ben değişmedim. Dünyaya bakış açım değişti. Ve bana, sahip olamayacağımı düşündüğüm şeyler verdi. Konuşmayı severim. İslam’a girmeden önce insanlar beni dinlemek istemiyordu. Benimle konuşmak istemiyorlardı. Artık insanlar beni dinlemek istiyor. İnsanlar onlarla konuşmam için beni camiye davet ediyorlar. İnsanı yücelten İslam’dır. Müslüman olmadığım ve ortaokulda okuduğum zamanlarda, sınavlarıma pek çalışmazdım. Eğitimime de pek önem vermiyordum.
Bana "Büyüyünce Cambridge Üniversitesi'ne gideceksin." deseydin, "Saçmalıyorsun." derdim. Şimdi bana "Cambridge Üniversitesi'ne nasıl girdin?" diye sorarsan, "Biiznillah kardeşim, birincilikle mezun olmak benim için kolaydı." derim. Cambridge Üniversitesi'ne girmek benim için kolaydı. Lisans eğitimimi sürdürürken, dedem ve büyükannem vefat etti. Covid dönemiydi. Oğlum bir yaşındaydı. Çalışmam gerekiyordu ve Cambridge'e iki buçuk saat gidip iki buçuk saat dönüyor, aynı zamanda çalışıyordum. Allah bunları benim için kolaylaştırdı. İslami bir yaşam tarzını benimsemek ne kadar zordu? Mesela haramlardan uzak durmak, günde beş vakit namaz kılmak.
Bunlar ya da bütün gün oruç tutmak senin için zor muydu? Oruç tutmanın, namazın zor olmadığını söyleyebilirim. Asıl zorluk çevreyle alakalı. Seni sürekli harama çağıran insanlarla berabersen ne olur? Bu hataları yapmaya ve bunlara bulaşmaya başlarsın. Ancak Allah Sübhânehu ve Teâlâ'nın rızası için kendini o ortamlardan uzaklaştırdığında o döngüden kurtulabilirsin. Ama aynı zamanda şunu da söylemeliyim ki hiç kimse bir gecede değişmez. Ve sizin için en iyisi, doğru yol, iyi arkadaşlar seçmektir. Çünkü bu insanlar size yardım edecektir. Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) hakkında seni en çok ne etkiledi? Beni en çok etkileyen şey, liderliği nasıl somutlaştırdığıdır.
Yumuşak huylu birini görüyorsunuz. İnsanlara değer veren birini görüyorsunuz. Aklı başında birini görüyorsun. Sürekli insanlara bakıp “Onlara nasıl yardım edebilirim? Neye ihtiyaçları var? Ne konuda zorlanıyorlar?” diye düşünüyor. İnsanların ihtiyaçlarına, isteklerine ve onlara nasıl yardım edebileceğine bakıyor. Onun liderlik tarzı buydu. Ama bu yumuşaklığına rağmen aynı zamanda da en cesur kişiydi. Hatırladığım bir hadis var, şöyle anlatılıyor: Medine'nin dış mahallelerinde bir ses duyulmuş, sanki biri onlara saldıracakmış gibi. Büyük bir gürültü ve sesler duymuşlar. Bunun üzerine hemen zırhlarını kuşanıp dışarı çıkmışlar.
Atlarına binip giderken bir de bakmışlar ki Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) tek başına geri dönüyor. Çoktan gidip kontrol etmiş ve tek başına geri dönüyormuş. "Bir şey yok, kontrol ettim. Uyumaya dönebiliriz." demiş. Yani gerçek erkekliğin ve gerçek liderliğin, yumuşak huylu, sevgi dolu ve şefkatli ama aynı zamanda cesur ve ilkelerinin arkasında duran halinin birleşimi. Dünyadaki tüm gayrimüslimlerle konuşma şansın olsaydı ve sadece bir dakikan olsaydı, onlara ne söylemek isterdin? Hepimizin bir an durup basit bir soru sorması gerekiyor. “Bugün inandığım şeylere neden inanıyorum? Annem babam Hristiyan olduğu için mi Hristiyanım? Annem babam Sih olduğu için mi Sih'im?
Ailem Hindu olduğu için mi ben de Hindu muyum? Bu dinleri ve bağlı olduğun bu gelenekleri takip etmenin sebebi ne?” Bir insanın hatalı olduğunu duyması ya da dünya görüşünün yanlış olduğunu kabul etmesi kolay bir şey değil. Aslında, bu yapması en zor şeylerden biridir çünkü egonu incitir, çünkü kendine dünyaya bakışının yanlış olduğunu söylüyorsun. Ama bir an durun. Yalan içinde yaşamaktansa gerçeği bilmeyi tercih etmez miydiniz? Hangisi daha utanç verici? Yalan içinde yaşamak mı, yoksa egonuzu biraz kenara bırakıp dünya görüşünüzü sorgulamak ve gerçeği kabul etmek mi? Kur'an'ı okuyun. Allah'ın insanlardan ne istediğini okuyun. Hidayet rehberini okuyun. Allah'ın sizden ne istediğini okuyun.
Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)'ın hayatını okuyun. Ve sorularınız varsa, birine danışın. İletişim kurun yeter. Kendinizi zorlayın ve bakın bakalım; bu din ne anlatıyor? Hiç değilse, en azından İslam’ın ne olduğunu öğrenin. Siz de Siz de İslam'ı yeni kabul ettiniz ama nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz? Ya da belki de hayatınız boyunca Müslümandınız ama temiz bir sayfa açmak ve İslam'ı sıfırdan öğrenmek istiyorsunuz. İşte tam da bu amaçla Step Islam uygulamasını geliştirdik. İslam'ı anlaşılır ve sistemli bir şekilde öğrenmenizi sağlayan, tamamen ücretsiz ve reklamsız bir uygulama.
İmanın temel esaslarını, Kur'an'daki temel kavramları kolayca öğrenecek ve ömür boyu sürecek alışkanlıklar kazandıran pratik görevleri dilediğiniz şekilde tamamlayabileceksiniz. Şeytan'ın bunu ertelemenize sebep olmasına izin vermeyin. Aşağıdaki bağlantıya tıklayın, Step Islam’ı indirin ve ebedi mutluluğa giden yolda ilk adımı bugün atın.